Tek Adam rejiminden nasıl kurtulacağız?

İstanbul’da yenilenen Büyükşehir
Belediye Başkanlığı seçiminin sonuçları, hükümetin “sistem” dediği, ama diğer
herkesin “rejim” olarak algıladığı devlet düzeni üzerindeki tartışmaları
alevlendirdi. Farklı düzeylerde ve farklı içeriklerde. 31 Mart seçimlerinde
önemli metropollerin belediye başkanlığını kaybeden, 23 Haziran’da ise
İstanbul’da fark yiyen AKP yenilginin sorumlusunu arıyor. Bazı “cesur” ya da
imtiyazlı yöneticiler Reislerine fazlaca yüklenmeden “sistemde” bazı
yetersizliklerin olduğuna işaret ediyorlar. Cumhur İttifakı’nın diğer bileşeni
MHP ise, “kabahati” yan ağızla AKP’ye yükleyerek, üstelik bazı beldeleri de
onun elinden çekip almış olmanın keyfiyle, yenilenin kendisi değil AKP olduğunu
söyler gibi yapıyor; tabii sistem sorununu tartışmak bile istemiyor, bunu ağzına
alan AKP’lileri azarlıyor.

Muhalefet cenahında ise
durum daha da karışık. CHP parlamenter sisteme dönüş mü istiyor, yeni bir
anayasa mı talep ediyor, cumhurbaşkanının tarafsız olmasını ve bunun
referanduma sunulmasını mı savunuyor, belli değil. Her türlü öneriyi ileri
süren var. Eğer Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri partinin netleşmiş resmi görüşü
olarak kabul edilecek olursa, cumhurbaşkanının tarafsız olması ve anayasadaki
12 Eylül damgasını temizlemek yeterli olacak; buna “güçlendirilmiş parlamenter
sistem” adı veriliyor. Bu yeni bir anayasa mı demektir, anayasa tadilatı mıdır,
nerde ve nasıl gerçekleştirilecektir, bilinmiyor. İYİ parti lideri Akşener ise
daha geriden koşuyor: “Türkiye’nin düze çıkması için Sayın Erdoğan’ı partiler
arası bir mutabakat arayışına davet ediyoruz… Erdoğan’ın yetkisini düşmanlıktan
yana değil kardeşlikten yana kullanması kendi siyaset anlayışı için de
önemlidir.” Bunu nasıl sağlayacağına, Erdoğan’ı nasıl ikna edeceğine ilişkin
bir önerisi yok.

HDP’nin tutumu biraz daha
net: Partinin eş genel başkanı Sezai Temelli, “Toplumun bütün dinamikleri ve
tüm siyasi özneleri olarak kadınlarla, emekçilerle, gençlerle, meslek
örgütleriyle, sendikalarla, siyasi partilerle bir an önce Türkiye anayasasını
yapmalı” diyor. Nasıl? İşte bu pek belli değil, ya da parti henüz bu konuda net
bir öneri geliştirmiş değil, şimdilik herkesi konuşmaya davet ediyor. Bir de
“demokrasi ittifakı” öneriliyor: “Politik zemine yayılacak bir müzakereci
anlayışı muhakkak başlatmalıyız. Demokrasi ittifakı dediğimiz mesele işte bu
çağrıdır. Gelin Türkiye’nin tıkanmış yollarını demokrasi yolunu hep birlikte
açalım. Gelin demokrasi ittifakında buluşalım. Gelin Türkiye’nin en önemli
sorununu çözümünü üretmiş olan Sayın Öcalan’la konuşalım… Geçmişin
hesaplaşmaları üzerinden değil geleceğin kurucu öznesi olma aklıyla hareket
etme zamandır. HDP’nin çağrısı bu yöndedir.”

Ya sosyalistler? 31 Mart
ve 23 Haziran seçimlerinde CHP adaylarını desteklemiş olan ÖDP ve EMEP Tek Adam
rejiminden kurtulunması gerektiğini savunuyorlar. Nasıl? ÖDP eğiliminin yetkili
kalemlerinden Melih Pekdemir “Önemli olan o yoksulları ve emekçileri
gericilerin pençesinden kurtarabilmek, onları ikna ederek kazanabilmektir. Bu
ikna ise modern muhafazakârlığın temsilcisi İmamoğlu ile değil, temsilcisi
bizatihi kendisi olan Halk İttifakı şevkiyle kalıcı olarak sağlanabilir” diye
yazıyor. İmamoğlu CHP’li, o zaman düşünülen halk ittifakında CHP’ye yer
olmayacak. Pekdemir’in yazısının başlığı “İttifak içinde bir ‘İttifak’ şart”
biçiminde; yani belki de ikili bir ittifak öneriliyor, birinde CHP var,
diğerinde ise yok. Pekiyi bu ikinci itifak kimlerden oluşacak ve neyi
hedefleyecek? Tam yanıtlar için ÖDP’nin açıklamalarını bekleyeceğiz.

EMEP’in görüşlerini ise
partinin genel başkanı Selma Gürkan’dan öğreniyoruz: “Son seçimlerde toplumsal
ve siyasal açıdan çok farklı kesimlerin sandıkta İmamoğlu’nu desteklediğini
gördük. Bu geniş yelpazenin beklentisi sadece İmamoğlu’na ve belediyecilik
anlayışına güven değildi. Sistemin biriktirdiği sorunlara duyulan tepki sandığa
yansıdı. Bu kadar farklı kesim sandıkta buluşabiliyorsa, mücadele alanlarında
da birleşebilir. Bu birlik sandıkta sınırlı kalırsa çok yol alamayız” diyor
Gürkan. EMEP kuşkusuz mücadeleci bir birlikten söz ediyor, ama 23 Haziran’da
beliren “geniş yelpazenin” adı ve içereceği unsurlar ne ve kimler olacak? Buna
Gürkan şimdilik, “Halk egemenliğine dayanan
demokratik bir rejim tartışmasını işçi ve emekçilerin de dahil olmasıyla daha
fazla ilerletmek istiyoruz” diye yanıt veriyor.

Bütün bu yaklaşımlar yoruma çok
açık ve tabii her yoruma muhataplarından “Bizim kastettiğimiz o değil”
eleştirisi gelebilir ve bunda haklı da olabilirler. Ama gene de  tartışmanın ilerlemesi açısından Tek Adam
rejiminin karakteri ve ona karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunu karşılıklı olarak masaya yatırmamız
gerekiyor.

Nerede yaşıyoruz?

Öncelikle Türkiye’de bir
rejim değişikliği oldu mu sorusuna net bir yanıt vermemiz gerekiyor. Çünkü
egemen oligarşi ve onun 17 yıllık iktidarı rejim lafını pek ağzına almadan
sadece bir “sistem” değişikliğinden bahsediyor, üstelik bunu demokrasinin
güçlenmesi ve “hızlanması” olarak yorumluyor. Onlara göre Türkiye bir “vesayet”
rejiminden (içlerinde bunu faşizm olarak adlandıranlar bile var) kurtulup
gerçek demokrasiye geçmiş. Başörtüsü yasağını istibdat, serbestliğini de
demokrasi olarak algılayan kitleleri ikna etmeye yönelik savlar bunlar.

Bu yaklaşımın tam tersi
bir konumda ise, rejimin daha başından beri, hatta devletin 1923’ten başlayarak
faşist olduğunu iddia eden bir sol akımlar kümesi de bulunuyor. Bu eğilimler
aynı zamanda politikalarını, birbirinden farklı yöntemlerle de olsa, sürekli
bir faşizme karşı mücadele doğrultusunda tanımlıyorlar, belirliyorlar. Bu
tutumun tartışmasını ve eleştirisini çok yaptık, burada bu konuya girmenin
anlamı yok. Sadece sol hareketin büyük bölümünde devlet/rejim/hükümet olguları
(ve kurumları) arasında bir ayrım gözetmeme, bu üç düzeyi sınıf tanımından uzak
kriterlerle irdeleyerek birbirine karıştırma geleneğinin bulunduğunu belirtmekle
yetinelim.

Çağımızda bulunabilecek
iki devlet tipinden (burjuva devlet ve işçi devleti) biri olan burjuva devletin
kurumsal örgütlenme biçimi olarak alabileceği rejim tiplerini Nahuel Moreno çok
genel bir yelpaze biçiminde soldan sağa şöyle tanımlar: Kerenskizm / burjuva
demokrasisi / Bonapartizm / faşizm. Burjuva demokrasisinin daha solunda ve
genellikle kısa süreli bir geçiş rejimi olarak kabul edilen Kerenskizmi (bunu
sol Bonapartizm olarak tanımlayanlar da var), bizce bu ülkede asla yaşanmamış
olmasından ötürü; faşizmi de klasik tanımının (işçi sınıfı hareketinin tümüyle
atomize olması) verili koşullarda geçerli olmaması nedeniyle şimdilik bir
kenara bırakalım. Tartışma esas olarak diğer iki rejim biçimi üzerine.

Sınıf mücadeleleri
Moreno’nun bu tablosuna -kendisinin de zaman zaman kullandığı- bir başka
“karma” rejimin eklendiğine tanık olmuştur: “Yarı Bonapartizm”. Bonapartist
diktatörlük ile burjuva demokrasisinin çeşitli ögelerini (kurumlar, partiler, özgürlükler,
vb.) bağrında toplayan yarı Bonapartizm (bir başka bakış açısıyla yarı
parlamentarizm) 1946’dan itibaren ülke tarihinin büyük bölümüne egemen oldu.
Bonapartist bir rejim altında kurulan cumhuriyet, o tarihten itibaren
parlamenter bir sistemle donatıldı, ama her daim ardındaki Bonapartist ögenin
(askeri ve sivil bürokrasi) denetimi ve çizdiği sınırlar içinde yaşadı. Ve
tabii rejimin burjuva demokratik ögeleri “yeri geldiğinde” kılıç zoruyla tahrip
edilebildi (1960, 1971, 1980, 1997, 2007).

RTE önderliğindeki
AKP-MHP ittifakının kurmaya, konsolide etmeye uğraştığı Tek Adam rejimini biz
Bonapartizm olarak tanımlıyoruz. Bu rejim türünü çok genel olarak tanımlayacak
olursak, amacının burjuva düzeni koruyabilmek amacıyla, bütün yürütme erkinin
tüm sınıfların üstüne yükselmiş gibi görünen bir tek elde toplanması olduğunu
söyleyebiliriz. Nitekim ittifakın şu andaki bütün çabası, parlamento dahil
burjuva demokrasisinin hemen tüm denetim ögelerini yok etmek. Bunu örneğin 12
Eylül cuntasının yaptığı gibi parlamentoyu, partileri, sendikaları, basını, liderleri
vb. yasaklayarak değil, ama bunların hepsini işlevsizleştirerek
gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bu gereklilik nereden doğdu ve yarı
Bonapartizmden tam Bonapartizme doğru bu rejim değişikliği süreci neden, nasıl
yaşanıyor?

Buraya nereden geldik?

İhtiyacın kaynağı
kuşkusuz egemen finans kapital açısından Türkiye ekonomisinin ithalat ikameci
bir sermaye birikimi sürecinden çıkartılıp dünya ekonomisine entegrasyonu
yolunda neoliberal politikaların uygulanması gereği idi. 24 Ocak 1980 “istikrar
kararlarıyla” başlayan sürecin hayata geçebilmesi için “gerekenler” bizzat 12
Eylül Bonapartist darbesi ve onun liderliği olan askeri cunta tarafından
yürürlüğe kondu: Her şeyden önce sınıf mücadelelerinin kılıç darbesiyle
kesilmesi. Burjuvazi için özelleştirmelerin yürürlüğe konması, gümrük
tarifelerinin indirilmesi veya sıfırlanması yoluyla iç pazarın dünya pazarına
eklemlenmesi, sömürü oranlarının yükseltilmesi, emperyalist sermayenin ülkeye
çekilebilmesi ve önündeki hukuki ve bürokratik engellerin kaldırılması, ulusal
ve yerel demokratik taleplerin bastırılması gibi pek çok neoliberal uygulama
sermayenin “barış ve düzen” veya “istikrar” dediği bir baskı sistemi
gerektiriyordu.

Bunu önce başardılar,
sınıf mücadelesi baskı altında uzun süreli bir suskunluğa zorlandı. Ama ülke
sermayesinin dünya sermayesiyle kucaklaşabilmesinin en önemli araçlardan biri
Avrupa emperyalist sistemine katılımdı ve bu gereklilik bir tür yarı
parlamenter sistemin yeniden kurulmasını gerektirdi. 12 Eylül Anayasası yeni
yarı Bonapartist sistemin el kitabı oldu. Ordu tekrar perde arkasına çekildi,
görünürde ülkeyi neoliberal hükümetler yönetmeye başladı. Ne var ki sınıf
mücadeleleri yeniden çiçeklenir oldu. Kamu işçilerinin ve emekçilerinin “Bahar
Eylemleri” olarak anılan mücadeleleri, 1991’de Zonguldaklı madencilerin
muhteşem grevi ve yürüyüşleri, özellikle 1990-95 arasındaki yıllarda 600 bini
aşkın işçinin gerçekleştirdiği yaygın grev dalgaları, 1995’te Çiller azınlık
hükümetinin güven oyu alamayarak düşmesine yol açan 15 Ekim izinsiz mitingi, DİSK’in
yeniden canlanışı, yaygınlaşan grevler, sosyalist akımın kendine yeni bir çıkış
aramaya başlaması, Kürt halkın kendi demokratik taleplerini daha örgütlü olarak
yükseltmesi, kurulup devrilen, uzun ömürlü olamayan koalisyonlar (1990-99 arasındaki 10
yılda 11 hükümet kuruldu), MGK’nın
politik hayata sık müdahaleleri, Anayasa mahkemesinin sistemi daha da çok başlı
hale getirici kararları, mali usulsüzlükler ve skandallar… 1980’lerin
sonlarından yeni yüzyılın başlangıcına kadar olan döneme bütün bunlar damgasını
vurdu. Hükümetler ve MGK tüm bu “kaosa” yasal ve yasadışı hukuki ve polisiye
yöntemlerle hâkim olmaya çalıştı.

2001 mali krizinin
ardından göreve AKP elbisesi giyen politik İslam talip oldu. Başlangıçta  İslami ve bir tür demokratik söylemiyle ve
daha da önemlisi dünya konjonktüründeki para bolluğunun imkân sağladığı yeni
bir ekonomik iyileşme fırsatı sayesinde AKP hükümetleri sanki egemen sınıfların
istediği sükuneti sağlamış gibi göründü. Ülkeye akmaya başlayan emperyalist
sermaye, AKP’nin oy depolarını denetleyen Anadolu ticaret ve sanayi
burjuvazisinin şişmanlayarak ihracata yönelmesini olanaklı kıldı. Bu arada
borçlanarak da olsa kasaları dolduran krediler İslamcı hükümetin etrafında
inşaattan, enerjiden ve silahtan büyük kazançlar elde eden bir oligarşik
sermayedarlar grubunun da oluşmasına yol açtı.

Ama AKP’nin, başına
geçtiği bu yarı Bonapartist sistemin diğer yarısıyla, silahlı kuvvetlerle
sorunu vardı ve önce Avrupa Birliği iktisaplarıyla bunu aşmaya çalıştı (MGK
içinde asker sayısını azaltma, vb), ama daha sonra bizzat Ergenekon ve Balyoz
operasyonlarıyla ciddi bir tasfiyeye girişti. Tam gelişmeleri kontrol altına
aldığını düşünürken bu kez Ortadoğu ülkelerinde demokratik devrimler başladı, Gezi
ayaklanması patlak verdi ve tüm ülkeye yayıldı, Tekel işçileri sınıf
mücadelesine yeni bir kıvılcım çaktı, oligarşi içindeki çatışmalar
Fettullahçıların hükümeti devirme çabalarına ve ardından 15 Temmuz darbe
girişimine kadar vardı.

Üstelik rejimin diğer
yarısı da sorunluydu: Mevcut devlet örgütlenmesi ve parlamenter zorunluluklar
egemen sınıfların istediği ve beklediği hızda, yönde ve içerikte ekonomik ve
politik kararların alınmasına müsaade etmiyordu, dolayısıyla buralara da
neşterin vurulmasını gerektiriyordu: Parlamenter denetimin ve prosedürlerin yok
edilmesi, yürütme gücünün kontrolsüz biçimde tek elde toplanması, devlet
organlarının ve bürokrasi yönetiminin oligarşinin ihtiyaçları doğrultusunda
yeniden düzenlenmesi, emek karşıtı neoliberal “reformların” acilen ve pürüzsüz
uygulanması, bu amaçla başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere adalet organlarının
yürütmenin denetimine girmesi, vb. “zorunluluklar” haline gelmişti.

İşte yeni Tek Adam
anayasası ve rejimi mücadelelerle ve çatışmalarla dolu böyle bir süreçte doğdu
ve gelişmeye başladı. Bu gelişmeyi yarı Bonapartizmden (ya da yarı
parlamentarizmden) tam Bonapartizme, yani Tek Adam rejimine geçiş olarak
tanımlıyoruz. Tek Adam rejiminin ortaya çıkışı herhangi bir kişinin kişisel
diktatörlük istemi ve becerisinin değil, bu beceriye sahip lideri bulup öne
iten bir sınıf mücadeleleri sürecinin ürünü olmuştur. Bütün rejimler zaten
ancak bu tür sosyal ve politik mücadeleler ve devinimler içinde doğar, gelişir
veya yıkılır. Hiçbir barışçıl parlamenter oylama bir rejim yaratmaya veya
yıkmaya yeterli olamaz.

Rejim krizde mi?

Yukardaki “Nereden
Geldik” özetini de biraz bu soruya doğru bir yanıt arayabilmek için verdik.
Bugünlerde, özellikle İstanbul’da yenilenen seçimlerin ardından, siyasi
çevrelerde rejim tartışması gündeme gelmiş durumda. Bazı sol akımlar ve
kişiler, Bahçeli’nin “sistem sorgulanır hale gelir” öngörüsünün rejimin krize
girmesiyle doğrulandığını iddia ediyorlar. Bahçeli aslında haklıydı, “sistem”
şimdi sorgulanıyor. Ama nasıl, kimlerce ve hangi yönde? Ve sorgulanması bir rejimin
krize girdiğini bir gösterir?

Rejimler sonuçta bir
kurumlar bütünüdür. Tek Adam rejiminin kurumlarının oluşması 2017 Anayasa
referandumuyla başladı ve bu oluşum halen devam etmekte. Daha 31 Mart
seçimlerinin hemen arifesinde cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle otuza yakın yeni
kurum ihdas edildi. AKP yönetimi ve bizzat RTE, “sistemin daha iyi ve etkin
işleyebilmesi için” bazı revizyonların yapılabileceğinden söz ediyor. 31 Mart
veya 23 Haziran seçimleri sonucunda veya bunların ardından muhalefet
partilerinin sisteme yönelik eleştirileri nedeniyle, şimdiye kadar kurulmuş
yeni rejim kurumlarında herhangi bir çöküş yaşanmadı. Tam tersine rejimin başı
bir yandan bürokrasiyi kendine daha sıkı bağlayıcı atamalar yaparken, diğer
yandan da sistemi güçlendirici yeni arayışlar ve uygulamalar içinde. Tek Adam
rejiminin tamamen oturmuş olduğunu kimse iddia edemez, ama sistem
sorgulamasının bir kriz belirtisi/kanıtı olduğu da söylenemez. Rejim kendi
konsolidasyonu doğrultusunda kararlı ifadeler kullanmakta.

Bu anlamda oluşum
halindeki yeni rejimin bir erken krize girmiş olduğunu söylemek mümkün değil.
Ama bu krize girmeyeceği ve konsolidasyonunu pürüzsüz tamamlayacağı anlamına mı
gelir? Hayır. Pekiyi, nasıl? Rejimlerin kuruluş ve/veya yıkılış süreçlerindeki
sosyal ve politik mücadeleleri dikkate almayan pek çok burjuva ve küçük burjuva
akıl, bunun salt parlamento oyunlarıyla gerçekleşebileceğini düşünebiliyor.
Böylesi pek çok kesimde umutlar yeni ılımlı İslami parti veya partilerin kurulması
sonucunda AKP-MHP bloğunun parçalanarak meclis çoğunluğunu yitirmesine bağlamış
durumda. Salt buradan gidilse bile ortada büyük bir engel var: “Anayasanın
değiştirilmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri
tarafından yazıyla teklif edilebilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki
teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü,
Meclisin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür…
Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları, bir daha görüşülmek
üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderebilir. Meclis geri gönderilen
Kanunu, üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile aynen kabul ederse
Cumhurbaşkanı bu Kanunu halkoyuna sunabilir.” Mevcut ve olabilecek partiler
çerçevesinde muhalefetin beşte üç veya üçte iki gibi çoğunluklar oluşturması
mümkün değil. Verili sistemde yeni seçimler olsa bile değil.

Kaldı ki verili veya yeni
oluşabilecek parlamenter muhalefetin bir bütün halinde veya tek tek (HDP
dışında) yeni ve demokratik bir anayasa 
isteyip istemedikleri, yeni bir anayasa örneği üzerine anlaşıp
anlaşamayacakları da belli değil. Eğer durum böyleyse, mecliste yeterli çoğunluklar
oluşturulamayacaksa, yeni rejim kurumları engelsiz çalışmaya devam ediyorsa,
yeni kurumların oluşumu sürüyorsa ve rejimin yönetimi yeni konsolidasyon
planları yapıyorsa, rejim krizde ve/veya çöküş halindedir demek hayalciliğin ötesine
geçmez.

Pekiyi, rejim nasıl krize
girer? Bir ihtimal, yeni rejim kurumlarının içeriden işlemez hale getirilmesi
olabilir mi? Teorik olarak buna hayır diyemeyiz. O halde hangi çevreler bu
kurumları işlemez duruma getirebilir? Örneğin, rejime sıkıca bağlanmış ve örgütlenme
tarzı ve kurumları değiştirilmiş, giderek profesyonelleşen silahlı kuvvetler
mi? Ya da rejime bağlı cemaatlerin mensuplarıyla doldurulmuş güvenlik güçleri
mi? Ya da her an atama, görevden el çektirme veya tutuklanma tehlikesiyle karşı
karşıya olan bürokratlar mı? Ya da işçi-emekçi karşıtı “reformların” bir an
önce uygulanmasını isteyen ve istikrar istikrar diye çığlık atan -çoğu küçük
burjuva aydının bel bağladığı- TÜSİAD üyesi veya benzeri iş adamları mı?
Cemaatlerden ve “güçlü lider” arayışında olan küçük burjuva gerici kesimlerden
oy toplayan beceriksiz mebuslar mı? Hayır, bunların arasında rejimi krize
sokacak hiçbir “iç” güç yok. Rejimin Bonapart’ı bunların hepsinin üzerinde ve
hepsinin kellesini kopartabilecek anayasal ve fiili güce sahip.

Bir rejimin kuruluş
ve/veya yıkılışına yol açan sınıf mücadeleleri süreci dikkate alınırsa, Tek
Adam rejimini krize sürükleyebilecek ve işçilerden ve emekçilerden yana yeni
bir anayasanın ve rejimin kurulmasını sağlayabilecek yegâne etmenin gene sınıf
mücadelesi, daha da açıkçası işçi ve emekçilerin seferberliği olduğu
görülebilir. Bunu ancak fabrikalardan, emekçi mahallelerinden, sendikalardan ve
diğer işçi-emekçi örgütlerinden yükselen, örgütlenen ve gücünü üretimde ve
meydanlarda gösterebilen sesler ve kaslar gerçekleştirebilecek. Ancak böylece
büyük kentlerin laik ve demokrat orta sınıf tabakaları umutlarını parlamenter
ve barışçıl ham hayallere bağlamaktan, yeni güçlü liderler aranmaktan
vazgeçebilecektir.

Tüm işçilere ve emekçilere, işten atılmaların yasaklanabilmesi
için, sendikal özgürlüklerin elde edilmesi için, oligarşinin ve finans
kapitalin yağmaladığı dış borçların ödenmemesi için, patronların yeni
saldırılarının durdurulabilmesi için, işçiden ve emekçilerden yana planlı bir
ekonomik sistemin kurulabilmesi için yeni ve demokratik bir anayasaya ihtiyaç
olduğunu, yani Tek Adam rejimine son verilmesi gerektiğini anlatabilmemiz
gerekiyor. Bir kez buna ikna olup “ama nasıl?” diye sorduklarında, işte o zaman
seferberliklerin ve yeni örgütlenmelerin tartışması başlayacak ve yolu
açılacaktır.