İspanya ve Meksika: Reformist iktidarların bir bilançosu (I)

image_pdf

Yazının ikinci bölümünü okumak için burayı tıklayabilirsiniz.

***

Pandemiyle birlikte ekonomik krizin geldiği boyut, dünya ölçeğinde kitlesel işten çıkarmaları, işsizliği, açlığı ve sefaleti artırdı; ücretleri eritti, hayat ve çalışma koşullarını ağırlaştırdı; zaten yüksek olan hane, özel ve kamu borç miktarlarını ise katladı. İçinden geçmekte olduğumuz bu derin kriz döneminde, emekçilerin ve halkın çıkarlarını savunduğunu iddia eden günümüz “sol,” “ilerici” ya da reformist önderliklerinin krize verdikleri cevabı değerlendirmek ve bilançolarını çıkarmak gerekiyor. 

Bu yazıda bu bilançoyu iki önderliğin politikaları çerçevesinde ele alacağız. Birincisi, 2018’den beri Meksika’yı yöneten ve AMLO lakabıyla bilinen Andrés Manuel López Obrador ve partisi MORENA’nın hükümeti, ikincisiyse İspanya Devleti’ndeki koalisyon hükümetinin iki bileşeninden biri olan Podemos. Bu iki önderlik ortaya çıkışları, bu çıkışların üzerine yükseldiği politik-ekonomik konjonktür, söylemleri ve izledikleri politikalar açısından birbirlerinden oldukça farklılar. Zaten tam da bu farklılık birlikte ele alınmalarını değerli kılıyor. Çünkü her ne kadar kapitalizmin tarihi, sistemden kopuş perspektifinden yoksun “ilerici” ve reformist önderliklerin işçi sınıfının ihtiyaçlarına cevap veremediğini ve sınıf mücadelesini kapitalist-emperyalist düzen içine hapsederek gerileten sınıf işbirlikçi bir aktarım kayışı rolünü üstlendiğini defalarca göstermiş olsa da, çeşitli dönemlerde yükselen politik-ekonomik krizlere cevap olarak farklı maskeler, akımlar, yöntemler ve söylemler altında tekrar tekrar ortaya çıkan bu önderlikler, çözüm arayışındaki kitleleri peşleri sıra çıkmaza sürüklüyorlar.

2014 yılında ortaya çıkan Podemos, İspanya Devleti’nin Franco sonrası kemikleşen iki partili parlamenter monarşik/burjuva demokratik düzenini sarsmış, Türkiye’de de çeşitli sol sektörler içerisinde oldukça ilgi görmüş, hakkında oldukça olumlu yazılıp çizilmişti. Ancak partinin altı sene gibi kısa bir süre içerisinde izlediği politik hatta kaydedilen değişime ve yaşadığı bürokratikleşme, skandallar ve iç çatışmalara, bir de “Avrupa’ya geleneksel çizgileri aşan yeni bir sol lazım” diyerek uluslararası omuzdaşlığını yaptığı Syriza’nın kitlelere ihaneti eklenince, Podemos İspanya’da sahip olduğu kitlesel desteği büyük ölçüde yitirmiş, Türkiye’de ise adı pek anılmaz olmuştu. AMLO hükümeti ve Meksika’daki politik süreç ise başından beri Türkiye solunun yakın merceğine pek giremedi. Amerikan emperyalizminin arka bahçesi olarak görülen Meksika gündemimize daha çok Trump’un göçmenlik karşıtı politikaları ekseninde girerken, AMLO hükümeti ve partisi MORENA’nın Meksika’daki yükselişi ise Orta ve Latin Amerika’daki diğer popüler “ilerici” ya da sözde “sosyalist” hükümetlere karşı gösterilen ilginin gölgesinde kaldı.  

Her iki coğrafyada da (tek başına ya da koalisyon içerisinde) iktidar konumunda olan bu iki önderliğin, ortaya çıkış ve iktidara geliş süreçlerini, pandemi ve derinleştirdiği ekonomik krizin yarattığı sosyal yıkım karşısında yaptıkları ve yap(a)madıklarını, Saray rejiminin iflas eden politikaları her alanda belirginleşir ve muhalefet kanatları son dönemde hukuk, liyakat ve eşitlik gözeten bir demokrasi cephesi ve “ideolojilerden uzak parlamenter sistem ittifakı” ihtiyacını giderek daha yüksek sesle dile getirirken ele almamız tesadüf değil. Bu iki güncel örnek, solun geniş bir kesiminin “tek adam bir gitsin de…” gibi aşamacı, ya da “şu an tek gerçek alternatif bu” gibi teslimiyetçi ve sınıf işbirlikçi bir perspektifle peşine takıldığı bu reformist hattın kitlelere sunacağı “ilerici” çözümlerin ve kötünün iyisine oy verme reflekslerinin karşılaşacağı sınırlar üzerine önemli dersler barındırıyor.  

“Yapabiliriz”

İspanya Devleti 2008 dünya ekonomik krizinin en sert vurduğu Avrupa ülkelerinden biriydi. O dönemde iktidarda PSOE vardı, yani Franco’nun ölümüyle birlikte açılan burjuva demokratik paylaşım sürecine dahil olabilmek adına klasik Avrupa sosyal demokrat çizgisinden önemli tavizler vererek sağa kayan ve ismi koca bir yanılsamadan ibaret olan İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (Partido Socialista Obrero Español). PSOE ülke ekonomisini düzeltmek adına kamu kaynaklarını kullanarak bankaları kurtarmış ve sermayenin kârlarını arttırmaya yönelik bir dizi ağır kemer sıkma politikalarını uygulamaya koymuştu. 2013 yılında İspanya’da işsizlik oranı %26,09’a, genç işsizlik oranı ise %55,50’ye yükselmiş, konut sektöründe patlayan kriz sonucu kredilerini ve kiralarını ödeyemeyen yüzbinlerce aile evlerinden olmuştu. İşte Öfkeliler (Indignados) hareketi olarak bilinen kitlesel sokak seferberliklerinin fitilini bu koşullar ateşlemişti. Podemos’un, ortaya koyduğu çeşitliliğe rağmen tek bir konuda — yani siyasi parti karşıtlığı konusunda —genel bir ortaklaşma içerisinde olan Öfkeliler (15M) hareketini bir partinin gerekliliği konusunda ikna ettiği doğru. Yükselişinin ülkenin içinde bulunduğu ekonomik-siyasi krizle doğrudan ilişkili olduğu da. Ancak bu ikna ne seferberlik içerisinde gerçekleşen bir inşa sürecinin sonucuydu, ne de kitleleri devrimci bir partinin inşasına çağırıyordu. “Bizi temsil etmiyorsunuz!” şiarıyla Pablo Iglesias’ın başını çektiği Castro-Chavizm savunucusu ve çoğu akademisyen çekirdek bir kadro, Ocak 2014’te yayımladığı bir manifestoyla “Yapabiliriz” (Podemos) diyerek, Öfkeliler hareketiyle yükselen sokak forumlarının içerisinde popülerleşti ve kurumsal tabanını bu forumlar üzerine oturttu. 

Pablo Iglesias

Podemos “kitlesel cazibesini” başından beri siyaseti sınıflar arası bir mücadele olarak değil, “kast” olarak adlandırdığı yozlaşmış siyasetçiler ve halk arasında bir mücadele olarak kurgulamasına dayandırıyordu. “Gerçek demokrasi” talep eden kitlelerin, arzuladıkları demokrasiyi hayata geçirmeye çalıştıkları forumlardaki yatay örgütlenme modelinin partinin iç işleyiş modeli olarak benimsemesinin altında da bu yatıyordu. Podemos hiçbir zaman kitleleri gerçek demokrasinin ancak burjuva demokrasisinin ve parlamenter monarşik düzenin devrilip yerine bir işçi hükümeti ve demokrasisi gelerek mümkün olacağı üzerinden örgütlülüğe, eylemlere ve seferberliğe yönlendirmedi. Manifestosunda öne sürdüğü işsizliği azaltacak önlemler, vergi reformu, kemer sıkma politikalarının terk edilmesi, sosyal konut politikaları, işten çıkarmaların yasaklanması, yenilenebilir enerji kaynaklarının teşvik edilmesi gibi radikal sosyal taleplerle çelişkili bir şekilde kapitalist düzenin kendisini hiç sorgulamadı ve varolan burjuva devlet modeline de siyasi-ekonomik açıdan tarafsız, dolayısıyla seçimler kanalıyla iyileştirilebilir bir olgu olarak yaklaştı. 

Ancak devlet tarafsız bir olgu değildir. Kapitalizm altında sunduğu reform alanı her zaman yerli ve yabancı sermaye ile olan ilişkisi tarafından belirlenir. Yolsuzluğa karşı “hukukun üstünlüğü” olarak üzeri örtülen mülk sahipleri için yasal ve siyasi hakların güvence altına alınması ve sermaye birikimi için elverişli (sömürü) koşullarının yaratılması burjuva devletin DNA’sına kodlanmıştır. Bu, devletin sermayenin çıkarlarına görece aykırı şeyler yapmaya zorlanamayacağı anlamına gelmez. Ancak bunun mümkün olabilmesi, kitlesel bir emek mücadelesinin ve bu mücadeleyi kapitalizmden kopuşu hedefleyen sosyalist perspektife yönlendirebilecek devrimci bir partinin varlığına bağlıdır. Dolayısıyla devrimci Marksist bir perspektiften bakıldığında, reformları araç değil amaç olarak gören bir parti olarak Podemos, ancak kitlelerin varolan bilinç düzeyine kapitalizmin gerekliliklerin izin verdiği oranda cevap verebilirdi, onların somut talep ve ihtiyaçlarına değil. 

MORENA ve AMLO: “Dördüncü dönüşüm” mü geri dönüşüm mü?

Kadrajı Meksika’ya çevirince de benzer bir siyaset anlayışıyla karşılaşıyoruz. Iglesias’ın “kast” olarak tabir ettiği siyasetçiler, AMLO tarafından “devlet aygıtını halktan çalan bir mafya” olarak tanımlanıyordu. Ancak AMLO’nun genel olarak bir siyasetçiler zümresini değil özel olarak sayılı kişileri, özellikle de kendisinden önceki devlet başkanı Enrique Peña Nieto’yu hedef olan “mafya” kelimesini tekil kullanması siyasi olarak hesaplanmış bir tercihti. Bu tercihin önemini açığa çıkarmak için kısaca Meksika’nın çok bilinmeyen siyasi tarihine değinmek gerekiyor.

Enrique Peña Nieto’nun partisi PRI (Kurumsal Devrimci Parti – Partido Revolucionario Institucional), 1929 yılında farklı bir isim altında (PNR, Devrimci Ulusal Parti – Partido Nacional Revolucionario) ulusal burjuvazi rejiminin dayandığı çeşitli eğilimleri ve küçük partileri tek bir örgüt altında birleştirmek ve Meksika Devrimi ertesinde burjuva sektörler arasında yaşanan askeri isyanlar, darbeler, suikastlar ve infazlar gibi kanlı hesaplaşmaları durdurup bunları aynı siyasi aygıt içerisinde düzenlemek amacıyla kurulmuştu. İşçi ve köylü kitle örgütlerinin — onların bürokratik liderliklerinin — desteğini de alan PNR, bunu hem liberal burjuva rejimin siyasal ve toplumsal tabanını genişletmek hem de işçi ve köylülerin devrim sonrasında hâlâ burjuva devletten kısmen bağımsız olan siyasal organlarının ifade ve eylemlerindeki tüm muhalif eğilimleri ve olası ayaklanmaları denetimi altına almak adına yaptı. 

PNR içerisindeki küçük burjuva ve “sosyalizm” yanlısı kanadın temsilcilerinden Lázaro Cárdenas’ın 1934 yılındaki başkanlık adaylığı, rejimin gerici gidişatıyla devrimin kazanımlarını uygulamaya koymak için yükselen işçi ve köylü mücadeleleri arasındaki bu çelişkiden doğdu. Cárdenas’ın ülke başkanı olması, yükselen kitle mücadelelerini emperyalizmle ilişkileri güçlendirmek adına tasfiye etmek isteyen burjuvaziyle PNR içindeki “antiemperyalist” ve ulusal sosyalist kanat arasındaki bir anlaşmaydı.

Andrés Manuel López Obrador

Cárdenas’ın en önemli temel icraatı petrol şirketlerinin ve demiryollarının kamulaştırılmasıydı. Bu, işçi örgütlerinin, sendikalaşmanın ve grev hakkının önündeki engellerin de kaldırılmasıyla emperyalizmin Meksika üzerindeki ekonomik egemenliğine ve genel olarak bölgedeki otoritesine büyük bir darbe vurdu. Bu iki önemli sektördeki kamulaştırmaya ek olarak, Cárdenas döneminde gerçekleşen diğer önemli atılım da tarım reformuydu. Ejidos olarak bilinen sistem altında, devlet toprakları ortak arazilere dönüştürülerek köylülere bu araziler üzerinde intifa (kullanım) hakkı verildi. Sistemin kayıtlarını tutmak ve düzenlemesini yapmak adına Ulusal Tarım Sicili (Registro Agrario Nacional) kurumu altında bir bürokrasinin de oluşturulmasıyla köylüler hükümete bağımlı hale getirildiler. 

Ancak bunlar kendi başlarına sosyalist önlemler değillerdi ve kapitalist ekonomik yapının korunması bu oldukça önemli değişimlerin çerçevesini bir devlet kapitalizmi üzerine oturttu. İşçi ve köylü yanlısı reformların cılız olan ulusal burjuvazinin korunması ve güçlendirilmesi hedefiyle örtüşebileceği hayali çok uzun sürmedi. Tarım ve petrol üretiminin tekeli devletin eline geçerken, dağıtım, pazarlama ve ticaret — devlet bürokrasisinin göz yummasıyla — bir aracılar ve istifçiler ağının elinde kaldı, yani ulusal burjuvazinin. Devlet tarafından ödenen sübvansiyonlardan gerçekten yararlanan kesim olan ulusal burjuvazi, arkalarındaki emperyalist finansal sermayenin aracıları olarak hareket etmenin yanı sıra, işçi ve köylülerin pahasına bir zenginleşme sürecine, diğer bir deyişle hızlandırılmış bir kapitalist birikim sürecine girerek sağlam bir küçük burjuva ve burjuva toplumsal katman oluşturdular. Bunu özellikle 1945’ten sonra, yani Cárdenas’ın “sosyalist” döneminin sona ermesiyle, patronaj ilişkileri içerisinde oldukları sendikal bürokrasinin işçi hareketlerini soğurması ve engellemesiyle pekiştirdiler. PRI’nin siyasi temsilini üstlendiği kesim işte bu katmandı. Meksika burjuvazisi ekonomik ve siyasal açıdan PRI’den beslendi. İlkel birikim modeline ve patronaj ilişkilerine dayalı bu kapitalist işleyişi rejimin kurumları ve sütunları kategorisine PRI sayesinde yükseltti. İşte AMLO’nun hedef aldığı tekil mafyalar, 1980’ler sonrası yaşanan özelleştirmelere rağmen ana hatlarını koruyan bu rejimin devamlılığını sağlayan ve birbirlerine et ve kemik şeklinde bağımlı sanayi devleri, organize suç çeteleri, medya patronları ve PRI’nın kurum değil kişi bazında hedef gösterilen çeşitli liderleri ve müvekkilleriydi. 

Peki AMLO neden rejimi ve kurumlarını değil, rejim içerisindeki çeşitli elebaşlarını ve bunlar arasındaki ilişkileri hedef almayı seçti? Bu sorunun cevabı hem kendisinin hem de partisi MORENA kadrolarının PRI’nın bir devamı niteliğinde olmasında yatıyor. Meksika hiçbir zaman tek partili sisteme sahip olmasa da PRI, kurulduğu 1929’dan 2000 yılına kadar 71 yıl boyunca ülkede kesintisiz iktidarı elinde tuttu. 1987 yılında, parti içi demokratik bir işleyiş arayışıyla ortaya çıkan ve (Lázaro Cárdenas’ın oğlu) Cuauhtémoc Cárdenas’ın başını çektiği Demokratik Akım PRI’den koparak, Cárdenas’ın 1988 başkanlık seçimlerinde adaylığını destekleyecek bir seçim cephesi arayışına girişti. Demokrasi ve yeni bir demokratik yönetim hedefiyle parçalı Meksika solunun irili ufaklı pek çok partisinin sınıf perspektifini bir kenara bırakarak dahil olduğu bu seçim cephesi, Cárdenas’ın 1988 başkanlık seçimlerini oldukça şaibeli bir şekilde PRI’ye kaybetmesiyle önce Ulusal Demokrasi Cephesi (Frente Democrático Nacional) altında politik olarak birleşti, sonra da Demokratik Devrim Partisi (Partido de la Revolución Democrática) ismiyle PRI ve PAN’a rakip yeni bir “ilerici” siyasi parti olarak sahneye çıktı. 

PAN (Ulusal Eylem Partisi – Partido Acción Nacional), 1938 seçimlerinde Lázaro Cárdenas’ın devlet kapitalizminin önünü kesmek için kurulan ve Meksika burjuvazisinin en sağ ve muhafazakâr kanadını temsil eden partiydi. PRI ile anlaşma içerisinde çeşitli eyalet ve yerel yönetim kadrolarına ek olarak Meksika Kongresi’nde de (1) koltuk sahibi olan PAN’ın siyasi rolü, muhalefet maskesi altında PRI’nin rakibi olarak gözükürken aslında kendilerine tanınan siyasi ve ekonomik alan ve ayrıcalıklar karşısında PRI’nin siyasi otoritesini ve otoriterliğini sağlamlaştıran bir müttefik rolünü oynamaktı.

Şaibeli 1988 seçimleri sonrasında PRI’nın çoktan belirginleşmiş olan Bonapartist yapısına karşı biriken toplumsal hoşnutsuzluk iyice açığa çıktı. Ejidos sisteminin parçalanmasıyla ortaya çıkan ve Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (EZLN – Zapatista de Liberación Nacional) 1994’te Chiapas eyaletinde neoliberalizm ve küreselleşme karşıtı başlattığı silahlı ayaklanmayla ve birbiri ardına gelen neoliberal özelleştirme politikalarına karşı patlayan 1999 öğrenci grevleriyle emperyalizm ve onun ulusal temsilcisi PRI ve müttefikleri için artık açık bir tehdit halini alan bu kitlesel öfkeyi soğurmak görevi ise PAN’a düştü. PAN, 2000 yılında ulusalcılık, insan onuru, ortak fayda, demokrasi gibi Katoliklik ve piyasa ekonomisini kesiştiren değerler temelinde yükselttiği seçim kampanyasından zaferle çıkarak tarihinde ilk kez başkanlık koltuğuna partiden birini oturttu. Bu kişi çokuluslu Coca Cola’nın eski Meksika CEO’su ve Meksika bayiliği Cola Cola FEMSA’nın %48 hissedarı Vicente Fox’du. 

PAN’ın Vicente Fox’la başlayıp Felipe Calderón’la devam eden 12 yıllık başkanlık dönemine iki olgu damgasını vurdu. Birincisi verilen vaatlerin aksine NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) ile Meksikalı emekçilerin ücret ve çalışma koşullarının giderek kötüleşmesi, ikincisi ise gene emperyalizmin başını çektiği “uyuşturucuyla savaş” politikalarının ülkede yarattığı yıkımdı. Çünkü bu savaş PRI ve PAN’ın patronaj ilişkileri içerisinde oldukları organize suç ve uyuşturucu çetelerine karşı veriliyor gibi gözükse de aslında Meksika halkına ve onun örgütlü mücadelesine karşı yapılan askeri bir müdahaleydi. Amaç uyuşturucuyla savaş değil, uyuşturucu çetelerinin kompozisyon ve liderliklerinin, ülkenin doğal kaynaklarının tarım, ormancılık ve maden sektörlerindeki çokuluslu şirketlere peşkeş çekilebilmesi için halkı bastıracak ve eyalet ve yerel yönetim kadrolarını beslemeye devam edecek şekilde yeniden yapılandırılmasıydı. Çetelere karşı kendi öz savunma yöntemlerini geliştiren ve çoğu yerde silahlanan halkı bastırma görevi de “uyuşturucuyla savaş” kisvesi altında harekete geçirilen orduya düşmüştü. 2000-2012 dönemi arasında 45 bin asker ülke içinde devreye sokuldu. Bu dönemde gözaltında kaybolanları, faili meçhul cinayetleri ve “intiharları” saymadan, aralarında yerel halk hareketi liderlerinin, sivil toplum aktivistlerinin ve sendikal önderlerin de olduğu yaklaşık 120 bin sivil, sözde ordu ve uyuşturucu çeteleri arasında gerçekleşen bu savaşta can verdi. 

Meksika işçi ve emekçi sınıfına karşı yürütülen bu iki — ekonomik ve askeri — savaş, PAN’ın iktidarı kaybetmesine ve oyların 2012’de tekrar PRI’ya kaymasına neden olurken, Enrique Peña Nieto ile başkanlığı ve kontrolü tekrar ele geçiren PRI bu politikaları olduğu gibi devam ettirdi. Nieto’nun başkanlık yemini etmesinden bir gün önce, Meksika Kongresi’nde koltuk sahibi ana siyasi partilerin tümü — PRI, PAN ve PRD — küresel ekonomik kriz ertesinde özellikle eğitim, finans ve enerji sektörlerinde halk yararına “reform” önerileri altında çok uluslu şirketlerin ve özelleştirmelerin önünü daha da açarak devlet harcamalarını kısan, taşeronluk ve kısa-dönem istihdam kontratlarını kolaylaştırmak gibi sendikaların mücadele alanlarını kısıtlayan “Meksika Paktı” isimli bir kemer sıkma politikaları anlaşması imzaladılar. 

AMLO ve MORENA’nın tüm bu sürecin neresine oturduğuna gelirsek… AMLO politik kariyerine Tabasco eyaletinde PRI üyesi bir devlet görevlisi olarak başladı. 1988’de PRI’den kopan Demokratik Akım’ın ve PRD’nin kuruluş sürecinin aktif önderlerindendi. Meksika halkı onun ismini ilk kez, 1996 yılının Şubat ayında Tabasco eyaletinde çevreyi kirleten PEMEX petrol kuyularına karşı ayaklanan yerli halkla polis arasında gerçekleşen çatışmaların ardından kanlar içinde ulusal televizyona çıkıp yerli halkı savunduğunda duydu. AMLO, bu olayın hemen ertesinde PRD’nin iç seçimlerini kazanarak 1996-1999 arası partinin başkanlığını yürüttü. PAN’ın başkanlık seçimlerini kazandığı 2000 yılında AMLO da Mexico City Eyalet Valisi seçildi. Valilik dönemi boyunca Mexico City şehir merkezinde yer alan çeşitli bölgeleri önce kamulaştırıp, sonra buraları alışveriş ve rezidans inşaatlarına açan kamu-özel ortaklıkları kanalıyla özelleştirip soylulaştırdı. (2) Bu amaçla çokuluslu inşaat şirketlerine sağladığı vergi indirimlerinin uzun vadeli etkilerini ise uygulamaya koyduğu kısa vadeli ama geniş kapsamlı sosyal programlarla kapatan AMLO, daha önce yerel yönetimler tarafından hiç uygulanmamış olan bu sosyal programlar sayesinde kısa sürede büyük popülerlik kazandı. Artan popülerliğiyle birlikte 2006 yılında PRD içerisinden ülke başkanlığına adaylığını koydu. Vali olarak izlediği politikalarla PRI ve PAN’ın hedefi haline gelen AMLO’ya yaptığı kamulaştırmalar nedeniyle göstermelik bir dava açıldı ve hakkında hukuki suçlamalar bulunan birinin yasalara göre başkan adayı olamayacağı gerekçesine dayanılarak adaylığının önü kesilmeye çalışıldı. Bunun yarattığı beklenmedik derecede yüksek toplumsal hoşnutsuzluğun bir ayaklanmaya gidebileceği kaygısıyla hakkındaki suçlamalar bizzat dönemin devlet başkanı Vicente Fox’un devreye girmesiyle düşürüldü. Ancak AMLO şaibeli bir şekilde 2006 başkanlık seçimlerini kaybetti. 

Yürüttüğü seçim kampanyası, vaat ettiği sosyal program ve vali olarak uygulamaya koyduğu politikalarla o dönem Meksika’nın Roosevelt’i olarak anılan AMLO, seçimleri %0.56 gibi küçük bir farkla PAN’ın adayı Calderón’a kaybedince, seçimlerde hile yapıldığı suçlamasıyla Federal Seçim Mahkemesi’ne itirazda bulundu ancak itirazı kabul edilmedi. Bunun üzerine halkı seçim sonuçlarına karşı ulusal çapta eylemler yapmaya çağıran AMLO’nun bu çağrısına ülke çapında yüzbinler cevap verdi. Ancak çağrıcısı olduğu kitlesel seçim protestoları çokuluslu şirketler ve bankalara dönük bir karakter kazanmaya başlar başlamaz, AMLO seçim sonuçlarını kabul ederek eylemcileri sokakları terk etmeye ve “barışçıl sivil direnişe” davet etti. 

Benzer bir süreç 2012 yılında da yaşandı. 2012 başkanlık yarışında istihdamın arttırılması, kemer sıkma politikalarının sonlandırılması, aşamalı vergi reformu, eğitim reformu gibi vaatleri tekrar ederken, seçim kampanyasını “mermi değil kucaklaşma” (abrazos no balazos)sloganıyla militarizm karşıtlığı ve sözde “uyuşturucuyla savaşın” sonlandırılması üzerine temellendiren AMLO, bu sefer de şaibeli bir şekilde PRI adayı Enrique Peña Nieto’ya yenildi. Oy satın alma, seçim yönetmeliklerini aşan harcamalar, yasadışı fon dağıtma ve oy sahtekarlığı iddialarıyla Federal Seçim Mahkemesi’ne itirazda bulundu, ancak itirazı gene kabul edilmedi. Yüksek Seçim Kurulu, bu sefer seçimlerde birtakım düzensizlikler yaşandığını kabul etse de seçimleri onayladı. Yapılan ilk soruşturmalarda bu düzensizliklerde PRI ve PAN’ın yanı sıra, onlarla iş birliği içerisinde hareket eden PRD’nin de parmağı olduğu ortaya çıkınca, AMLO bu sefer sessizce seçim sonuçlarını kabul etti ancak seçimlerden bir ay sonra PRD’den istifa ederek siyasette yeni ve temiz bir sayfa açmak için yeni bir parti kuracağını açıkladı. Bu yeni ve temiz sayfa MORENA’ydı (Movimiento Regeneración Nacional – Ulusal Yenilenme Hareketi).

Peki MORENA gerçekten ne kadar yeni ve temiz bir sayfaydı? 2012 seçimlerini kazanan PRI, artık ayyuka çıkan PRI-PAN-PRD üç başlı ittifakının arkasında durduğu Meksika Paktı’na rağmen ülkeye ulusal burjuvazi ve emperyalizmin kendisinden beklediği “hukuk ve istikrarı” getiremedi. 2014 yılı itibariyle Meksika ekonomisi resmi olarak durgunluk dönemine girdi. PRI rejimi, altından kalkamadığı iktisadi ve politik sorunları bize çok tanıdık gelecek bir şekilde, işçi ve emekçilerin ücretleri ve yaşam koşulları pahasına patronaj ilişkilerinin gerektirdiği sıcak para akışını garantine altına alacak günübirlik manevralarla çözmeye çalıştı ve bunun sonucunda faiz, döviz, enflasyon üçgeninde sıkıştı. Ücretler erirken gıda ve petrol fiyatları tavan yaptı; çalışma koşullarındaki esneklik kayıt dışı ekonomiyi ve güvencesiz istihdamı rekor düzeye çıkardı; 127 milyon nüfuslu ülkenin %55’i açlık sınırının altına düştü ve gelir dağılımındaki eşitsizlik tarihsel seviyelere ulaştı.

İktidarın ekonomik alanda yaşadığı kriz, geride bırakılan iki şaibeli başkanlık seçiminin de etkisiyle siyasi alana da yansıdı. Nieto döneminde yaşanan üç farklı olay dizisi hükümetin politik krizini hiç olmadığı kadar derinleştirdi. Bunlardan ilki Ayotzinapa Öğretmen Okulu’nda okuyan 43 öğrencinin, 26 Eylül 2014 tarihinde 1968 Tlatelolco Katliamı’nı anmak için Mexico City’ye giderken Meksika’nın Guerrero eyaletine bağlı Iguala kentinde otobüslerine ateş açılarak gözaltına alındıktan sonra “ortadan kaybolmalarıydı.” Olayın incelenmesi için oluşturulan bağımsız Hakikat Komisyonu’nun, devletin sahte deliller üreterek yargı sürecine müdahale ettiğini ve öğrencilerin ordu ve uyuşturucu kartellerinin iş birliği sonucunda “ortadan kaybolduğunu” kanıtlaması üzerine, resmi soruşturma 2018 yılında Başkan Nieto’nun emriyle sonuçlanmadan kapatıldı. İkincisi 2017 yılında 10 gün arayla biri Chiapas diğeri Puebla eyaletlerinde meydana gelen, yaklaşık 500 kişinin ölümü, binlerce kişinin yaralanması ve yüzbinlerce hanenin kullanılamaz hale gelmesiyle sonuçlanan sırasıyla 8.2 ve 7.1 büyüklüğündeki depremler karşısında hükümetin tepki ve çözümlerinin yetersiz kalmasıydı. Üçüncüsü ise Nieto’nun devlet petrol şirketi PEMEX’in özelleştirilmesinin önünü açmak için şirket hisselerinin bir kısmını halka (yani borsaya) arz etmesi ve bunu yapabilmek için benzin fiyatlarındaki devlet sübvansiyonunu kesmesi üzerine başlayan ve gasolinazo olarak bilinen ülke çapındaki protestolar ve grevler dalgasıydı.  

Podemos’un aksine MORENA kurumsal yapısını bir kitle seferberliğinin üzerine inşa etmedi. Tersine biriken ama henüz patlamamış toplumsal öfkeyi bir seçim politikasına kanalize etmeyi başararak, yani olası bir kitle seferberliğini sandıkta soğurarak iktidara geldi (ya da bu sefer, tam da bu yüzden gelmesine izin verildi). Kurumsal yapısını sosyal hareketlere değil, ulusal burjuvazi ve devlet bürokrasisi içerisinde rüzgara göre yön değiştirmenin rüzgara karşı gitmekten daha kârlı bir seçenek teşkil ettiğini düşünen kesimlerin desteği üzerine oturttu. MORENA, PRI-PAN-PRD ittifakını karşısına alır gibi gözükürken, aslında onun yerel yönetim kadrolarının çoğunluğunu, ayrıcalıklarını, devlet yapısı içerisindeki konumlarını ve patronaj ilişkilerini korumak adına parti değiştirip MORENA’ya geçen PRI, PAN ve PRD üyeleri oluşturuyordu. (3) İşte tam da bu yüzden AMLO, Podemos lideri Iglesias’ın aksine topyekûn bir yönetenler kastına değil, sadece tekil “mafyalara” saldırdı. Çünkü Podemos’tan farklı olarak partisinin yönetim tabanı yeni politik kadrolardan oluşmuyordu, aksine MORENA’nın kadroları geri dönüşüme uğramış yönetenler kastının ta kendisiydi. 2015 Temsilciler Meclisi ve yerel seçimlerinden görece mütevazi kazanımlarla çıkan MORENA’nın lideri AMLO’nun 2018 başkanlık seçimlerinde şaibe yaşanmaksızın oyların %53’ünden fazlasını alabilmesinin, ülkenin 32 eyaletinin biri hariç hepsinde ve yerel düzeyde belediyelerin %80’inden fazlasında sandıktan birinci olarak çıkabilmesinin temel nedeni de yönetim kadrolarında yaşanan bu devşirmenin “yol açtığı” oy kaymalarıydı.

Bu tabiki AMLO ve partisi MORENA’nın kitleler gözünde bir alternatif teşkil etmediği anlamına gelmiyor. Parti yepyeni beyaz bir sayfadan çok silgiyle silinmiş eski bir sayfaya benzese de PRI-PAN-PRD’nin 2008 krizi sonrasında Meksika Paktı’yla derinleştirdiği ekonomik ve sosyal yıkım karşısında, yükselttiği yoksulluk ve yolsuzluk karşıtı kampanyanın halkın geniş bir kesiminde karşılığı olduğu aşikardı. PRD’nin 1988’deki taktiğine benzer bir şekilde ulusal solcu İşçi Partisi (PT – Partido de Trabajo) ve sağcı sosyal muhafazakâr Sosyal Buluşma Partisi (Partido Encuentro Social – PES) ile “Beraber Tarih Yazacağız” (Juntos Haremos Historia) isimli bir seçim cephesi oluşturan AMLO’nun, neoliberal ekonomi politikalarının halka felaket getirdiğini savunarak içinde tarımın canlandırılması, enerji sektörünün kamulaştırılarak huachicol (4) sistemine son verilmesi, asgari ücretin ve emeklilik maaşlarının arttırılması, depreme yönelik tedbirler alınması, eğitim reformu, demokrasinin tesis edilmesi, yolsuzluk ve şiddetle mücadele gibi kulağa oldukça tanıdık gelen 10 maddelik bir program etrafında yürüttüğü seçim kampanyasına çeşitli sol kesimler, sosyal hareketler ve sendika önderlikleri de “şu üçlü (PRI-PAN-PRD) bir gitsin de…” umuduyla destek verdiler. 

Parti tabanını oluşturan kitlelerin sola dönük arayışı, sol ve sendikaların seçim kampanyasına verdiği destek ve önerdiği “ilerici” programın Lázaro Cardenás’ın politikalarıyla taşıdığı benzerlik nedeniyle, AMLO’ya hem ulusal hem de uluslararası çapta “yeni solun temsilcisi,” “Meksika’nın Sanders’ı” gibi yakıştırmalar yapılsa da AMLO, Iglesias’ın (ve Sanders’ın da) aksine hiçbir zaman solcu ya da sosyalist olduğunu iddia etmedi. Ama seçim kampanyası boyunca bunu hiçbir zaman reddetmedi de. Hem sağa hem de sola göz kırptı. Bir yandan Meksika işçi ve emekçilerine değişim ve “dördüncü dönüşüm” (5) vaatleri verirken, diğer yandan burjuvaziye, çokuluslu şirketlere ve emperyalizme “karşılıklı saygı” politikaları izleyeceğini söyleyerek güven vermeye çalıştı; organize suçla bağlantılı sektörlere af önerisiyle yaklaştı. Kısacası sınıf mücadelesinin önünü kesmek için takındığı ve en açık ifadesini “ben hem zenginlerin hem fakirlerin başkanı olacağım” cümlesinde bulan bu “sınıfsız” uzlaşma pozisyonu, en radikal biçimiyle bile sağ liberal teknokratlıktan ve kapitalizme “sosyal duyarlılık” maskesi takmaktan öte bir şey önermiyordu. 

Podemos: “Kast”tan aileye reformist yolculuk

Bu noktada Podemos’a geri dönecek olursak geleneksel burjuva partileri PSOE ve sağcı PP’den (Halk Partisi – Partido Popular) bağımsız yeni kadrolardan oluşan Podemos, politik deneyimlerini Avrokomünizme, teorik arka planını Laclaucu popülizme, örgütlenme modelini ise 15M’in yatay örgütlülüğüne dayandırdı. Bu üç parçanın bir araya gelebilmesi, oluşturduğu derin çelişkilere rağmen, her üçünün de tarihsel materyalizm ve sınıf mücadelesi karşısındaki tutumu, soyut bir hegemonya fikri adına sosyal ittifaklar geliştirme arzusu ve son tahlilde burjuva demokratik kurumlara bağlılıkları sayesinde mümkün olabildi. Devrimci Marksistler için barındırdığı çelişkiler nedeniyle sürekli olamayacağı başından beri belli olan bu amalgam, tam da Podemos, Syriza ve benzeri Avrupa sol reformist akımlarının ekonomik kriz ve kemer sıkma politikalarına karşı “alternatif,” “yeni sol” ya da “radikal demokrasi” söylemlerini oturttukları düzlemdi. 

Bu düzlem sanıldığının aksine karşısına burjuva düzeni ve kapitalist-emperyalist sistemi değil, sekterlikle suçladığı devrimci Marksistleri alıyordu. Partinin başkanı ve politik beyni Iglesias, Podemos projesini anlattığı kitabında devrimci Marksistler için şöyle diyordu: “Saf prensiplerin [kızıl] şövalyeleri, sembollerin ve deyimlerin kabzasının savunucuları, teoriyi kateşizme dönüştürmeye en meyilli olanlardır ve prensipleri pratikle yüzleşmekten aciz olduğundan neredeyse her zaman korkunç bir şekilde sayıca ezilir, izole edilir ve yanlış anlaşılırlar.” (6) Iglesias’ın temel önerisi şuydu: “Euro bölgesi krizinin yarattığı bu benzeri görülmemiş durumla karşı karşıyayken, çıkış noktamız 20. yüzyıl solunun yenilmiş olduğunu kabul etmektir.” (7) “Açıkça mevcut koşulların devrimle veya sosyalizme geçişle — bu terimlerin tarihsel anlamıyla — hiçbir ilgisi yoktur. Ancak, finans sektörünün gücünü sınırlandıracak, üretimin dönüşümünü teşvik edecek, daha geniş bir servet dağılımını sağlayacak ve Avrupa kurumlarının daha demokratik bir şekilde yapılandırılmasını sağlayacak egemen süreçleri hedeflemek mümkün hale gelmiştir.” (8)

Akademik kariyerini önceleyen gençlik yıllarında Avrokomünizmin İspanya Devleti ayağı İspanya Komünist Partisi’nin (PCE – Partido Comunista de España) gençlik kolunda yer almış Iglesias’ın, Podemos için başından beri sınıf mücadelesi temelinde ve sosyalizmin inşası hedefinde bir yön çizmediği aşikardı. Bu nedenle, devletin biçimi veya üretim ilişkileri gibi devrimci Marksistlerin geçiş programı temelinde hedef aldığı sorunlardan ziyade, Podemos kendini yolsuzluk, konut tahliyeleri ve eşitsizlik gibi konulara dönük reform önerileriyle sınırlandırdı. Bu aşamacı anlayış, seçimlerde çoğunluğu kazanmanın güvence altına alınmasını tek hedef olarak görüyordu. Bu şekilde devlet mekanizmasının kontrolü mümkün kılınacak ve ileride başka konu ve taleplere de etkili bir şekilde müdahale edilebilecekti. Yani Podemos için toplumsal dönüşümün merkezinde sınıf mücadeleleri değil, burjuva seçimler vardı. 

Podemos’un “sekter” olarak adlandırdığı devrimci Marksist ve Troçkist gruplar arasından yanına sadece Pablocu-Mandelci çizgiye sahip Antikaplist Sol’u (Izquierda Anticapitalista, şimdiki ismiyle Antikapitalistler) çekebilmiş olması da şaşırtıcı değil. Geçirdikleri altı senelik sancılı birliktelikten sonra Şubat 2020’de Podemos’tan kopan Antikapitalistler, şimdilerde kitle mücadelelerinin oldukça yükseldiği 2013-2014 dönemine ve Podemos’a katılma kararlarına dair yaptıkları vicdan muhasebelerinde, önlerinde üç seçenek olduğunu öne sürüyorlar. Ya Avrokomünizmin seçim cephesi Birleşik Sol’a (Izquierda Unida) katılacaklardı, ya kitleler içerisinde giderek popülerleşen Podemos’a katılacaklardı, ya da özellikle aktif oldukları Bask ve Katalan bölgelerinde sınıf mücadelesini ve işçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığını savunan diğer devrimci Marksist gruplarla küçük de olsa bir devrimci cephe oluşturma çabasına girişeceklerdi. Nitelik ve nicelik arasındaki farkı devrimcilik ve sekterlik arasındaki fark olarak yorumlama hatasına düşen ve sonuç olarak niceliksel olarak daha popüler opsiyonu seçen Antikapitalistler, görünen o ki Podemos’la geçirilen altı seneden hiç ders çıkaramamışlar. Oysaki, Moreno 1977 yılında Avrokomünizme ve onun devrimci Marksizme doğru pozitif bir yönelişe geçme olasılığını savunan Mandel’e karşı şunları söylemişti:

“[B]izim için ve her gerçek devrimci Marksist için siyasi ihanetler, işçi hareketinin sendikal mücadelelerinde oynanan rolden çok daha ciddidir.

Avrupa komünist partileri, özellikle de İspanyollar, [sınıf mücadelesine] ihanet ediyorlar ve devrimci yükseliş sürdükçe daha da fazla ihanet etmeye devam edecekler, çünkü KP’lerin 1935’ten, yani sınıf işbirliği ve burjuvazi ile halk cephesi stratejisini benimsemelerinden bu yana, tarihsel olarak şartlandırıldıkları işlev budur. 

Avrokomünizm, komünist partilerin hem Avrupa kitlelerinin yükselişine hem de emperyalizmin kendisine çifte uyarlanmasıdır. Kitlelerin yükselişine uyum sağlamanın tek bir amacı vardır: Emperyalist karşıdevrime daha iyi hizmet etmek. Bir Troçkist için, Avrokomünizm hakkındaki tartışmanın bir sınırı vardır: [Avro]komünist partilerin önderliklerini gerçek devrimcilere dönüştürmenin imkansızlığı. Başka bir deyişle, tartışma ancak komünist partilerin Stalinist emperyalist karşıdevrime daha iyi hizmet etmek için Avrupa devriminin yükselişi sırasında yaptıkları [taktiksel] değişiklikler etrafında dönebilir.

[B]ugün çelişki SSCB ile emperyalizm arasında değil, devrimci yükseliş ile (bürokratik emperyalist) Avrupa karşıdevrimi arasındadır (…) Bu nedenle, KP’ler işçi ve kitle hareketi karşısında, karşıdevrimci rollerini daha iyi oynayabilmek için sosyal demokratik pozisyonları benimsiyorlar: Emperyalizme, doğrudan temsilcileri olma noktasına ulaşmadan giderek daha çok yakınlaşıyorlar ve bu da onları bir anda sosyal demokrat partilere dönüştürüyor. Bununla birlikte, şu anda [sosyal demokratlarla olan] farkları minimum ve ikincildir çünkü devrimci yükseliş karşısında (…) politikaları aynıdır: sınıf işbirliği yoluyla karşıdevrime hizmet etmek.” (9)

Avrokomünizmin devrimci mücadeleyi burjuva seçimler kanalıyla kuracağı hegemonya üzerinden yapılması planlanan reformlara indirgeyen ve Mandelcileri de peşine takan bu sınıf işbirlikçi politik tutumu teorik olarak doğrulama görevi de sınıf temelli politikalardan uzak durarak radikal sosyal dönüşümün mümkün olduğunu savunan siyaset bilimci ve Peronist Ernesto Laclau’nun popülizm teorisine düşmüştü. Teorinin, İspanya Devleti’nin en büyük günlük gazetelerinden biri olan El Pais’in sayfalarında savunuculuğunu ve ulusal koşullara adaptasyonunu Laclau’nun eşi Chantal Mouffe, Podemos’un stratejilerine uyarlanmasını da partinin teorik beyni ve zamanında Pablo Iglesias’ın ikinci adamı Íñigo Errejón üstlenmişti. Bu ikili, İspanyol Devleti’ne, son yirmi yıldaki Latin Amerika hükümetlerine (Bolivya’da Morales, Ekvador’da Correa, Venezuela’da Chavez gibi), Laclau ve ona ilham veren Gramsci’nin siyasi düşüncelerine ilişkin tüm tartışmalarını, “çoğunluğun sesi olan yeni bir siyasi iradeyi ifade etme,” yani popülizm teorisini pratikte test etme arzusuyla yaptılar. 

Peki neydi bu popülizm teorisi? İnsanların “duyarlılıklarını” harekete geçirme yeteneğine sahip bir liderin altında inşa edilen bir “halk öznesinin,” sınıflar arası ve ideolojik olarak heterojen bir seçim tabanı yoluyla küçük bir oligarşik azınlığa karşı hegemonya kurarak iktidarı ele geçirebileceğini savunan reformist bir anlayıştan bahsediyoruz. Bu anlayışa göre “halk ve iktidar” — ya da Podemos’un tabiriyle “halk ve kast” — “modası geçmiş” burjuvaziye karşı işçi sınıfı formülasyonunun yerini alacak şekilde konumlandırılıyor. Seferberlik anlarında yükseltilen “vatandaşlık,” “onur,” “demokrasi,” “eşitlik,” “adalet” gibi kavram ve talepleri, Laclau (ve Mouffe) “boş imleyenler” olarak tanımlıyor: Yani “sabit” değil “askıya alınmış” anlamları olan bu kavram ve talepler, ancak ve ancak karizmatik bir liderin altındaki “halk” öznesinin inşası sırasında, yani sosyalist devrimin yerini alan “popülist moment” gerçekleştiğinde, “sabit” anlamlar kazanabiliyorlar. (10)

Dolayısıyla toplumsal çatışma sınıfsal değil ideolojik alanda gerçekleşirken, siyasi mücadele de bir sınıf mücadelesi değil, kavramların ve taleplerin anlamlandırılması mücadelesinden ibaret oluyor ve “popülist akıl,” sol ve sağ kategorilerinin ve sınıf perspektifinin yetersizliği ve uygunsuzluğu önkabulü üzerine yükseliyor. Errejon ve Iglesias’ın popülist aklına göre Podemos, 15M’in yükselttiği kavram ve talepleri yeniden anlamlandırılarak alternatif politik bir söylem inşa edebilir ve “yeni bir değişim grameri” yaratılabilirdi. (11) AMLO’nun “ben hem zenginlerin hem fakirlerin başkanı olacağım” söylemi de bugünlerde Türkiye’de sıkça duyduğumuz “vesayetçi iktidar odaklarına” direnen milli iradenin temsilciliği söylemi de burjuva kapitalist rejimi meşrulaştıran, olası bir seferberliğin önünü sandıkta keserek işçi sınıfının bilincini rejimin “merhametine” endeksleyen bu popülist aklın çeşitli izdüşümleri olarak görülebilir. 

Kendini sağ-sol ikileminin üstünde konumlandıran, bu yüzden de işçi ve sendika hareketinden uzak durarak onlardan “medet” ummayan bu popülist akıl, tam da bu sınıfsız, hatsız, programsız pozisyona dayanarak çeşitli demokratik ve ekonomik talepleri, anın taktik ihtiyaçlarına göre raftan indirip işe yaramıyorlarsa rafa geri kaldırmaya izin veren programatik bir görelilik üzerinden hareket ediyor. Çünkü sosyalist stratejinin ve programın yokluğunda, burjuva iktidarı ve hükümeti ele geçirmek nihai amaç haline geliyor ve her şey hızlı bir seçim zaferi olasılığına tabi kılınıyor. 

Nitekim Podemos, kurulduktan sadece birkaç ay sonra Mayıs 2014’te Avrupa Parlamentosu seçimlerine girmeye karar verdiğinde çıkış şiarı olan artan oranlı vergi sistemi, daha fazla kamu yatırımı, bir kamu bankasının kurulması, o dönem iktidardaki PP’nin gerici emek reformunun kaldırılması, vergi boşluklarının kapatılması ve vergi kaçakçılarının takibi gibi taleplerini ya hızla yumuşattı ya da tamamen ortadan kaldırdı: Avro’dan ve AB’den kopuşu tahayyül bile etmeyen Podemos’un bu seçimlerin hemen öncesinde herkese temel gelir talebi sosyal hakların iyileştirilmesine dönüşmüştü; 60 olan emeklilik yaşından bir anda 65 olarak söz edilmeye başlanmıştı; kamulaştırmanın lafıysa hiç geçirilmedi. Podemos bu seçimlerden 1.253.837 oy (%7,98) alarak Avrupa Parlamentosu’na 5 milletvekili göndermeyi başardı. Bu sonuç, pek çok sol ve burjuva yorumcular tarafından sadece dört aylık bir parti için eşi benzeri görülmemiş bir başarı olarak algılanırken, aynı zamanda Podemos’un Avrokomünizm, popülist teori ve yatay örgütlenme üçgeniyle ortaya çıkardığı amalgamın çatırdayacağının ilk sinyaliydi. Çatırdamanın kendisi Aralık 2015’te yapılan İspanya genel seçimlerinde yaşandı. Toplam oyların %20,7’sini alarak 69 milletvekili koltuğu kazanan Podemos, bu seçimleri yapılan benzer yorumların aksine bir başarı olarak kabul etmedi. Çünkü karizmatik lider Pablo Iglesias önderliğinde inşa edilen halk öznesi ve anlamlandırılmış talepler, bırakalım iktidarı ele geçirmeyi, hegemonya kurma ihtimalinin bile oldukça gerisinde bir başarı kazandı. Sandık sevdasına dayanan popülist teoriyi gene sandığın kendisi tuzla buz etti.

Iglesias ve teorisyenleri, bu “başarılı” başarısızlığın ve teoriyle uyuşmayan pratiğin nedeni olarak partinin esnek örgütlenme yapısını hedef aldı. Bu esnek yapı, yol açtığı iç tartışmalar ve uzun süreçler yüzünden, tek bir liderin karizması altında sürdürülmesi gereken hegemonik mücadeleyi zayıflatıyordu. Orijinal parti yapısı, partinin yerel organlarını 15M’in yerel meclislerinin yatay örgütlenme sistemine dayandıran, “Çevreler” (circulos) olarak adlandırılan ve yerellerde parti merkezinden bağımsız hareket etme ve karar alma kapasitesi bulunan organlara dayanıyordu. Örneğin Mayıs 2015’te İspanya Devleti genelinde yapılan yerel seçimlerde Podemos parti olarak kendi adaylarını çıkarmazken, bu yerel organlar kendi kararlarıyla diğer çeşitli yerel ve bölgesel partilerle seçim ittifakları oluşturarak ortak aday çıkardılar. Podemos, Barcelona ve Madrid gibi İspanya’nın en önemli iki büyükşehir belediyesini bu ittifaklar (Bcomú ve Ahora Madrid) sayesinde ele geçirdi. Zira Podemos’un siyasi parti karşıtlığı konusunda genel bir ortaklaşma içerisinde olan Öfkeliler (15M) hareketi üzerine yükselebilmesindeki etken faktör, devrimci sol parti disiplini ve örgütlülüğünü “modası geçmiş” ilan ederek yatay örgütlenmeyi benimsemesiydi. Ekim 2014’te yapılan ve Yurttaş Meclisi adı verilen ilk parti kongresinin temel hedefi, partinin örgütlenme yapısını karar altına almaktı. Iglesias, bu kongrede partinin kurucu kadrolarının elini güçlendirecek ve Çevrelerin parti politikalarına dair karar süreçlerine katılımını ve etkisini zayıflatacak bir öneri ile gitti — zaten kongrede başka öneri de sunulmadı. Çevrelerin bağımsız yapısına dokunmayan ve yüzeyde yatay örgütlenmeyi destekler göründüğü için çoğunluk oyuyla kabul edilen bu öneriyle birlikte, Iglesias ve ekibi partinin tüm merkezi karar mekanizmalarını neredeyse geri çağrılamaz ve sorgulanamaz bir şekilde ele geçirmiş oldu. Yani iktidarın ele geçirilmesi için partiye engel teşkil ettiği düşünülen esnek ve yatay örgütlenme modeline, kitlesel karar alma mekanizmalarına, parti içi şeffaflık ve demokrasiye bel bağlamaktan vazgeçildi ve bunlara yapılan övgüler da ihtiyaçlar değişince raftan kaldırılmış oldular.       

Aralık 2015 seçimlerinde İspanya’da Franco sonrası dönemde ilk kez hiçbir parti çoğunluğu sağlayamayınca hükümetin kurulması sorunu ortaya çıktı. Seçimlerden üçüncü olarak çıkan Podemos, ilk aşamada ülkenin iktisadi politikalarında ve yönetilme biçiminde büyük değişiklikler olmadan olası hiçbir koalisyona katılmayacağını ve en fazla sayıda milletvekili çıkaran PP’nin hükümet kurmasına asla izin vermeyeceğini belirtmişti. Aylarca süren hükümetin kurulamaması süreci en sonunda seçimlerin tekrarlanmasına neden oldu. Ama bu süreç içerisinde Podemos ekonomik ve demokratik şartlarını çoktan rafa kaldırmış, “ülkenin bekası” için Iglesias’ın başbakan yardımcısı olması şartıyla PSOE ile sol bir koalisyon kurmaya hazır olduğunu ilan etmişti. Bu olasılık iktidarı paylaşmak istemeyen PSOE’nin reddi sonucu gerçekleşmedi.

Bu seçimler aynı zamanda halkın yolsuzluk karşıtı ve politikacıların kendi çıkarlarını temsil etmediği yönündeki “duyarlılıklarını” anlamlandırmaya çalışan başka bir partinin yükselişine daha sahne oldu: Vatandaşlar (Ciudadanos). Daha önce, Katalunya’daki anti-Katalan İspanyol milliyetçi seçmenlerin sesi olan bu parti sadece birkaç ay içerisinde, ticari çıkarlar üzerine yükselen sağlam parti aygıtı ve kendisine sağlanan yüksek miktarda fonlar sayesinde ulusal çapta ciddi bir parti haline geldi. PP’nin hırs ve yozlaşmasından arınmış ama PP gibi bireyci, patron yanlısı ve İspanyol milliyetçisi bu parti, çizdiği İspanya’nın içinde bulunduğu durumdan sorumlu tutulamayacak “temiz sağ” imajıyla seçimlerde 40 milletvekili çıkardı. “Duyarlılıklara” dayanan ve sınıf mücadelesinden arındırılmış hegemonya mücadelesinin sağ-sol gözetmeyen mide çeperinin hazmedebileceği politikaların bir diğer kanıtı olan Ciudadanos, tam da bu yüzden Podemos’un baş aşağı duran görüntüsü ve nemesisiydi. (12)

Haziran 2016’da tekrarlanan seçimlerde gene hiçbir partinin çoğunluk sağlayamamasıyla yaşanan politik kriz önce geçici bir hükümetin başa gelmesi sonra kamuoyu tepkilerine rağmen PP’nin hükümet kurmasıyla sonuçlandı. Podemos’un bu seçimlere Birleşik Sol (IU) ile Podemos-Unidos ismiyle ortak bir seçim cephesi altında girmesine rağmen koltuk sayısını arttıramaması, parti içerisindeki ikinci ve en derin çatlağı ortaya çıkardı: Partinin teorik beyni Errejón, Laclau ve Mouffe’un tanımladığı şekilde yeterince popülist olmadıklarını, Ciudadanos ve PSOE’ye giden oyların partiye çekilebilmesi ve niceliksel olarak daha geniş bir kitle desteğine ulaşılabilmesi için Podemos’un talep ve söylemlerini çok daha fazla yumuşatmak ve onu sol eğilimleri törpülenmiş bir merkez parti haline getirmek gerektiğini savunurken, Avrokomünizm geleneğinden gelen Iglesias ise niceliksel sıçramanın taktiksel olarak daha fazla “radikal sol” izlenimi vermekten geçtiğini düşünüyordu — tabii sınıf uzlaşmacı tavır ve stratejiyi elden bırakmadan. Iglesias’ın bu düşünceleri doğrultusunda Birleşik Sol ile oluşturulmuş olan seçim cephesi, Errejón ile aralarındaki gerilimi kamuoyunda su yüzüne çıkarmıştı. Bu iç ayrılık, Iglesias’ın sağ kolu olan Errejón ve ekibini Podemos’un ikinci Yurttaş Meclisi (olağan kongresi) sonrasında partiden tasfiye etmesiyle sonuçlandı.  

Çok geçmeden Pablo Iglesias, parti içinde Avrokomünizme dayanan, sağa ve sola yalpalamalarla, raftan indirilip rafa kaldırılan taleplerle dolu bir dönem başlattı. Iglesias’ın, Avrokomünizmin önderleri olarak bilinen İtalyan KP’den Enrico Berlinguer, Fransız KP’den Georges Marchais ve İspanya KP’sinin eski lideri Santiago Carrillo gibi isimleri, onların “yeni yol” olarak tabir ettiği parlamenter sistem aracılığıyla hükümeti ele geçirme hedefi çerçevesinde sıkça anmaya başlaması, Podemos’un yalpalamasının diğer gelişmelerle karşılaştırıldığında magazinsel kalan boyutuydu. Politik anlamda Podemos’un asıl ihaneti, İspanyol anayasasını demokratik bir sosyal kalkan olarak ilan etmeye başlamasıydı. Sanki anayasa Franco sonrası kurulan liberal rejimin kendini aklama ve meşrulaştırma aracı değilmiş ya da parçalara bölünebilirmiş ve bir maddesinin diğeriyle bağlantısı yokmuşçasına Podemos, o güne kadar sahip olduğu anayasaya tümden itiraz pozisyonunu terk ederek, “mümkün olduğunda anayasada kısmi reformlar yapılması” pozisyonunu desteklemeye başladı. Bunun en büyük nedeni yükselen Katalan bağımsızlık hareketiydi.

1978 Franco sonrası rejiminin en derin krizlerinden birine, yani İspanyol devletinin ve kolluk kuvvetlerinin tüm baskılarına rağmen gerçekleşen Katalunya bağımsızlık süreci ve referandumuna karşı Podemos, birlik ve istikrar söylemleriyle her ikisi de bağımsızlık karşıtı PSOE ve PP’nin yanında saf tuttu. Ulusal burjuvazi ve devlet bürokrasisiyle işbirliği içerisinde ulusların kendi kaderini tayin hakkının ve kapitalist-emperyalist sistemi içeriden zayıflatabilecek bu seferberliğinin karşısında durdu. Hem yerel (Barselona) hem de merkezi yönetim düzeyinde devlet ve polis baskısını kınamaktan, orta yolcu bir “diyalog” çağrısından ve anayasal reform önerilerinden öte bir tavır takınmadı. Katalan politik tutukluların bırakılması talebini ise politik ve devrimci bir perspektifle demokratik bir talep olarak koşulsuz yükseltmek yerine, ülkedeki siyasi ortamın “normalleşmesi” çerçevesinde sadece amaçlarına hizmet ettiği dönemlerde raftan indirip kullandı. (13) Katalan bağımsızlık mücadelesine yönelik merkezi tutum, Podemos’un açıkça sağa savrulduğunun ve bir zamanlar karşısında durduğunu iddia ettiği “kast”ın artık açıkça parçası haline geldiğinin bir kanıtıydı.  

Podemos’un bu karşıdevrimci tutumunu zamanında Moreno şöyle özetlemişti:

“Komünist partiler değiştirilip devrimcilere dönüştürülebilselerdi ne Üçüncü Enternasyonal’in ne de sonrasında Dördüncü Enternasyonal’in kurulmasına gerek kalmazdı. Troçkistlere göre, tüm dünyanın komünist partileri, özellikle de Avrupalılar, burjuvaziyle işbirliğine dayalı ve halk cepheci olan açıkça hain bir politikaya sahiptir. Avrokomünizm, Mandel yoldaşın önerdiği gibi KP’lerin halk cepheci politikalarını terk etmeleri anlamına gelebilir mi? Bu olasılığı kategorik olarak reddediyoruz (…) Bu partiler geniş kitlesel desteğe ulaştıkları zaman “ulusal” zorluklarla birlikte bürokratikleşmeleri derinleşir çünkü “ulusal pazar,” [partinin] sendikaları, milletvekilleri ve parti aygıtının kendisi aracılığıyla bu ayrıcalıklı bürokrasinin ana gelir kaynağına dönüşür. Örneğin, İtalyan, Fransız, İspanyol ve Portekizli Avrupa KP’lerinin mevcut durumu budur. Bu bürokrasi, bu ayrıcalıklı katman, ulusal komünist partilerin devrimci yenilenmesini toplumsal nedenlerle engelleyen şeydir.

Mevcut İtalyan, Fransız ve İspanyol gerçekliğinde söylediğimiz her şey milimetrik olarak doğru çıkıyor (…)

Olaylar aynı zamanda İspanyol KP’sinin uğursuz hain rolünü de doğrulamıştır. [Onlar] Franco sonrası rejimin ve hatta Franco rejiminin kollayıcısı olmuşlardır. Rejimi bozguna uğratacak büyük bir genel grevin örgütlenmesini engellemeyi başaran parti onlardır. Bir yandan parti rejimi kurtarırken, diğer yandan da Carillo, kralın iradesine sadık ulusal birlik hükümetine katılma olasılığına göz kırpan açıklamalarda bulunuyor (…) Nadiren daha iğrenç ve hain bir politika gördük.” (14)

Ve nitekim Podemos da Moreno’yu milimetrik olarak doğru çıkardı. Partinin parçalanan amalgamıyla sarsılan kitlesel desteği, Katalan bağımsızlık sürecinde takındığı karşıdevrimci tavır nedeniyle iyice geriledi. Bu gerilemedeki bir diğer faktör de Podemos’un yerel yönetimlerdeki performansıydı. (15) Kasım 2019’da yapılan son genel seçimlerden sadece 35 milletvekiliyle çıkan Podemos-Unidos (ki bu partinin en popülist momentinde, merkez kadroların “başarısızlık” olarak nitelendirdiği milletvekili koltuk sayısının sadece yarısıydı), daha seçimlerin üzerinden 48 saat bile geçmeden PSOE’yle koalisyon kurmak için anlaşma masasına oturdu. Podemos’un Nisan 2019’da yapılan ve gene hiçbir partinin tek başına hükümet kurmaya yetecek çoğunluğu yakalayamadığı genel seçimlerden sonra (16) bu koalisyona yanaşmamasının ve seçimlerin yenilenmesini beklemesinin nedeni ise PSOE ile aralarındaki anlaşmazlık değildi. Bağımsızlık referandumu sonrası tutuklanan Katalan liderlerin yargı süreci Ekim 2019’da sonuçlanacaktı. Franco sonrası demokrasiye geçiş maskesi takmış Francocu rejiminin anayasası altında haksızca yargılanan 12 Katalan liderden dokuzunun 9-13 yıl arası değişen hapis cezalarına çarptırılması kararının tarihsel sorumluluğunu iktidar olarak taşımak istemeyen Podemos, bir koalisyon hükümetine girmek için bu kararın çıkmış olmasını bekliyordu. Kasım 2019’da Katalan liderleri cezalandıran PSOE ile “güçlü ve uyumlu bir İspanya” için gönül rahatlığıyla koalisyon imzalandı. Koalisyona dair seçim cephesinde olduğu Birleşik Sol’un lideri Alberto Garzón “[kızıl] bayrak yiyerek karın doymuyor” (17) yorumunu yaparken, PSOE üzerinde basınç uygulamaya devam edeceklerini kaydeden Iglesias ise yakın zamanda şunları söyledi: “Siyasi çatışma demokrasinin motorudur (…) Demokratik bir devlette aile içi tartışmalar yapabilmek iyidir…” (18) 

Ve Moreno şunu da söylemişti:

“Ve bu sadece başlangıç! İspanyol KP’si tarafından daha kötü ihanetler de göreceğiz. Bu yüzden şu anda onun hüzünlü geçmişini görmezden gelerek, gelecek politikalarının bilinmezliğine sığınarak bu duruma göz yumamayız. Troçkistler olarak bizler onların ileride ne yapacaklarını şimdiden açıkça öngörüyoruz: İşçi sınıfına her zamankinden daha fazla ihanet etmek.” (19)

***

Dipnotlar

(1) Meksika’da da ABD’dekine benzer bir federal hükümet sistemi var. Hükümetin yasama organı Meksika Birleşik Devletleri Genel Kongresi, Birlik Kongresi olarak biliniyor. Çift meclisli yapıya sahip olan Birlik Kongresi’nin üst meclis konumundaki Cumhuriyet Senatosu eyaletler arasında eşit olarak paylaştırılmış 128 temsilciden oluşurken, alt meclis konumundaki Vekiller Meclisi oransal temsil ve çoğunluk sistemine dayalı paralel oylama sistemiyle seçilen 500 vekilden oluşuyor. 

(2) AMLO’nun valilik döneminde başını çektiği ortak girişimlerde en büyük partneri Carso Grubu’nun içinde yer alan inşaat şirketi Promotora IDEAL’in sahibi Carlos Slim Helú’ydu. AMLO’nun seçim kampanyası ve başkanlık dönemi boyunca her fırsatta AMLO hükümetini %100 desteklediğini söyleyen Helú, hükümet tarafından uygulamaya konulan 2019-2024 Ulusal Altyapı Programı’nın hem mimarlarından hem de uygulayıcılarından. İnşaat, telekomünikasyon, medya, enerji gibi sektörlerde sayısız şirketi ve çokuluslu firmalarla anlaşmaları bulunan Helú, senelerdir net serveti ile Meksika’nın en zengin insanı konumunda (2020 yılında net serveti 52 milyar dolar olarak açıklandı).

(3) Örneğin, yapılan bir araştırma MORENA’nın Cumhuriyet Senato’sundaki temsilcilerinin toplam %63’ünün eski PRI, PAN, PRD üyeleri olduklarını ortaya koydu.    

(4) Organize suç çetelerinin yerel yönetimler ve orduyla işbirliği içerisinde, ana gelir akışlarının bir parçası olarak kısmen özelleştirilse de hala devlet petrol şirketi olan PEMEX’e ait boru hatlarından petrol çalıp satması. 

(5) AMLO, Meksika’nın 1810’da İspanya’dan bağımsızlığını kazanmasını “birinci dönüşüm,” 1857-1861 yılları arasında yaşanan iç savaş sonrası yapılan ilk seçimlerde Benito Juárez’in başkan seçilerek kilise ve devleti birbirinden ayırmasını “ikinci dönüşüm,” 1910-1920 Meksika Devrimi’ni de “üçüncü dönüşüm” olarak adlandırıp, kendi hükümetini de ülke tarihindeki kritik bir dönemeç olarak karakterize ederek “dördüncü dönüşüm” olarak nitelendirdi. 

(6) Pablo Iglesias. 2015. Politics in a Time of Crisis: Podemos and the Future of European Democracy. Londra: Verso. Syf. 18.

(7) agy. syf. 106.

(8) agy. syf. 108.

(9) Nahuel Moreno. 2016. Capitulación al “Eurocommunismo.” Carta al Secretariado Unificado, 11 febrero 1977. Buenos Aires: CEHUS. 

(10) Ernesto Laclau. 2005. On Populist Reason. Londra: Verso. syf. 131.

(11) Pablo Iglesias. 2015 (9 Aralık). Un nuevo compromiso histórico. El País.

(12) Yunan mitolojisinde intikam tanrıçası olan Nemesis, kendisiyle aynı özelliklere sahip olduğu için asla alt edilemeyecek olan düşman anlamında edebi bir metafor olarak kullanılır.

(13) Örneğin, Katalan bölgesel seçimlerinin (Şubat 2021) yaklaştığı şu günlerde bu talep tekrar raftan indirilmiş ve tozu alınarak tekrar Podemos’un söylemlerinin bir parçası kılınmış durumda.  

(14) Bkz. dipnot (9).

(15) Errejón’un partiden tasfiyesi Madrid Büyükşehir Belediyesi’nin sembolik velayetinin Errejón’da kalmasına neden oldu çünkü Madrid’in o dönemki Büyükşehir Belediye Başkanı Manuela Carmena, yaşanan ayrılıkta Errejón’un tarafındaydı. 2019 yerel seçimlerinde Madrid Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine Errejón’un yeni seçim platformundan (Más Madrid) aday olan Carmena, seçimleri PP’nin adayı José Luis Martínez-Almeida’ya karşı kaybetti ancak platform Belediye Meclisi’ndeki koltukların çoğunluğunu elinde tutmayı başardı.  

(16) Nisan 2019’da yapılan seçimler PP’nin karıştığı bir dizi yolsuzluk skandalının ortaya çıkması sonrasında PSOE’nin PP hükümeti karşıtı meclise sunduğu güven oylaması sonucu PP hükümetinin Haziran 2018’de görevden düşmesi ışığında gerçekleşti. Haziran 2018-Nisan 2019 arası hükümeti PSOE devraldı. Güven oylamasında PP karşısında oy kullanmak konusunda bocalayarak “temiz” sağ imajını kaybedip gerçek rengini gösteren Vatandaşlar Partisi de bu nedenle Nisan 2019 seçimlerinde büyük oy kaybı yaşadı. Tabii tüm bunların sonucu olarak aşırı sağ Vox giderek güçlendi.    

(17) Clara Pinar. 2020 (4 Ocak). Sánchez e Iglesias se funden en un abrazo: “Bien está lo que bien acaba.” 20 Minutos.

(18) EFE. 2020 (19 Aralık). Iglesias avisa de que su presión al PSOE no cesará: “Sí, somos muy cabezones.” Diario de Sevilla.

(19) Bkz. dipnot (9).