Marksizm’in Doğuşu ve Marksist Felsefe (II)

image_pdf

Aşağıda okuyucularımızla, İşçi Demokrasisi Partisi’nin eğitim seminerleri kapsamında “Marksizm’in Doğuşu ve Marksist Felsefe” başlığı altında 28 Mart’ta yapılan sunumun ikinci bölümünü paylaşıyoruz.

Sunumun ilk bölümüne buradan, üçüncü bölümüne buradan, dördüncü bölümüne ise buradan ulaşabilirsiniz.


Pekâla, Marksizm’in doğuşu demiştik. Onun bir icat değil, keşif olduğunu belirttik. Peki Marksizm ne zaman keşfedilecek bir varlık olarak kendini var etti? Marksizm insanın, kendisini insan olarak tanımlamasına olanak sağlayan gelişiminin ardından bilimsel bir keşfin konusu halini aldı. İnsanın insan niteliği nereden gelir? Bu soruya farklı düşünürler farklı yanıtlar geliştirdiler. 

Roslin Alexander’ın Carl von Linnaeus (1707-1778) tablosu.

Aristoteles insan için “zoon politikon” dedi; bunu “toplumsal hayvan” olarak çevirebiliriz. 18. yüzyılda Kuzey Amerikalı siyaset adamı ve düşünür Benjamin Franklin insan için “homo faber” dedi, yani “araç kullanan canlı”. İngiliz ekonomist Adam Smith “homo economicus” tabirini kullanmıştı. Bugün genel olarak İsveçli doğa bilimcisi Linnaeus’un tanımı kullanılır: “Homo sapiens”. Bu da düşünen canlı demek. Modern insanı, yani homo sapiensin tükenmemiş olan tek alt türünü tanımlamak için “homo sapiens sapiens” denir ki bu da, düşündüğünü düşünen canlı anlamına geliyor. 

Bunların hepsi kendi içlerinde doğruluktan bir parça taşıyorlar, yani bu tanımların hepsi gerçeğin belirli bir kısmına gerçekten de işaret ediyor, ancak yine de eksikler çünkü bütünlüklü bir cevap vermiyorlar. Misal insan toplumsal hayvansa, toplumsal niteliği nereden gelmektedir? İnsan araç kullanan canlıysa, bu aracı kullanmasını sağlayan yetisinin ismi nedir? İnsan ekonomik canlıysa, bu ekonominin en küçük birimi; yani bu ekonomiyi oluşturan temel bileşenin ismi nedir? İnsan düşündüğünü düşünen canlıysa, bu düşünme yetisini, canlıların geri kalanından farklı olarak hangi yetisine borçludur? İnsanın bilinç kazanması, onun hangi maddi evrimi neticesinde yaşanmıştır? Bütün bunların cevabı, insanın emek kapasitesidir. 

İnsanın başparmak evrimi.

Bizim için insanı doğadan ayıran, daha doğrusu onda, kendi dışında bir doğa olduğu bilincini yaratan, bilek gücünün, yani emeğin kendisidir. Emek doğayı dönüştürür ve onun dönüşümü doğanın yorumlanmasına, yani bilince, hatta bilincin kendisinin bilincinde olmasına yol açar. Emek doğayı dönüştürür, yani üretir ve emek yeniden üretmek istediğinde, bilinç doğayı yorumlamak zorunda kalır. Bilinç dış dünyayı bilirse, kendisinin de bilincine varır çünkü bu sefer dış dünyayı kendisinin bilmesinin nedeninin ne olduğunu sorgular, ki bu da bilincin kendisidir. Ancak üzerinde etkide bulunduğum, onun ham halini alıp ondan türevlerini ürettiğim, dönüştürdüğüm toplamın farkına varabilirim ve bu farkındalığın şartı, o nesneyle pratikte etkileşime geçmemdir. Dolayısıyla pratik olarak değiştirebilmek için, değiştireceğim nesnenin teorik bilgisine hakim olmam gerekir. İnsanın üretme ve dönüştürme gücü ve aracı emeğidir. Diğer canlılardan farklı olarak bilincimin kendisinin bilincinde olması, emeğimle sahip olduğum üretim kapasitemden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerle Marksizm’in doğuşu, başparmak evrimimizin tamamlanmasıyla yakından ilgilidir çünkü Marksizm, insan emeğinin, dolayısıyla kendisinin bilincinde olan bilincin kapasitesinin potansiyellerine dair bir metodolojidir. Başparmak evrimi, şeyleri kavrama yetisini kazandırmıştır bize. Kavradığımı kullanırım, onu araçsallaştırırım, onu dönüştürürüm, yani aslında onun üstünde bir tür şiddet uygularım; kaynağının emeğim olduğu bir şiddet. Çeşitli sınıflı toplum varyantları; yani köleci, feodal veya kapitalist toplumlar, emeğin şeylerin üzerinde uyguladığı bu şiddetin toplumsal ve ekonomik düzlemde farklı tarzlarda ve farklı ritmlerde örgütlenmesinden başka bir şey değildir. Emeğimin şeyler üzerinde örgütlediği bu zorun sınıfların varlığıyla zincire vurulmuş olmasının yok edilmesinin yöntem bilimine, yani özgürlüğün şartlarının belirlendiği yöntem bilimine, biz Marksizm diyoruz. Engels, müthiş dehasıyla buna “zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına geçiş” demişti. Moreno daha sonra Geçiş Programının Güncellenmesi’nde bu formülü güncelledi ancak bu bizim konumuz değil.

Alâeddin Şenel

Konunun önemiyle ilgili olarak Alâeddin Şenel’den bir pasaj okumak istiyorum:

Ayrıca parmakların evrimi, pongitlerde görülenden farklı bir yön tutturmuştur. Kimi kuyruksuz maymunların parmakları, bizimkinden daha uzun, daha incedir. Ama çoğunun başparmağı elin ayasının (bizimkine göre) oldukça gerisinde ya da uzağında konuşlanmıştır. Dolayısıyla çoğunun başparmağı “baş” değildir. Öteki parmakların tam karşısında duramaz. “Ne önemi var bunun?” Çok önemi var; başparmağı olmayan primatlar nesneleri (insan gibi) her iki yönden kavrayamazlar. Onları (insan kadar) sıkı ve güçlü kavrayıp (insanın yaptığı kadar) incelikli yönlendiremezler. (…)

Elin evrimi, daha önce gerçekleşmiş üç boyutlu görebilen gözlerin evrimi ve daha sonra gerçekleşecek simge işleyebilecek bozmaddeli beynin evrimi ile birleşince, harikalar yaratacaktır. Bu üçünün işbirliğinin ürünü olarak gerçekleşecek “araç devrimi” olayında el başrolü oynayacaktır. Uzak insan anaatalarımızı, araç kullanan canlı, yani geniş anlamda insan (Homo) olmaktan öteye taşıyacaktır. Yakın insan anaatalarımızı “sistemli olarak araç yapıp kullanan” canlılar, yani dar, özgül anlamıyla insan (Homo sapiens) türü konumuna yükseltecektir. (Alâeddin Şenel, İnsanlık Tarihi – Kemirgenlerden Sömürgenlere)

Çerçeveye emek girdiği anda, insanın düşünsel, dinsel, felsefî, kültürel, politik ve benzeri üretimlerinin karakterini, bu emeğin doğayla ve bu emeğin toplumsal örgütlenmenin kendisiyle kurduğu ilişkinin biçimi oluşturmaya başladı (ki bu emeğin nasıl örgütlendiği, aslında toplumsal örgütlenmenin kendisidir). İnsanlığın maddi ve manevi üretiminin ve zenginliğinin kaynakları doğrudan doğruya maddi üretim sürecinin kendisinde gözlemlenebilirdi. Emek bu olanağı sağlıyordu, yani başparmak evrimi. Aynı şey bipedal lokomosyon veya ağaçların tepesinden savanaya iniş için geçerli değildir. 

Ne dedik az önce? Marksizm’in analiz maddeleri içinde olan sınıf mücadelesini, emek-değer olgusunu andık ve diyalektiğin sadece doğada değil tarihte ve insan bilincinde de gözlemlendiğini söyledik. Sınıf mücadelesinin ve emek-değer olgusunun ontolojik şartı, emeğimin şeyler üzerinde uyguladığı şiddetin çeşitli sınıf toplum varyantları altında örgütlenmesinden ve yeniden örgütlenmesinden başka bir şey değildir. İnsan bilincinde ve tarihte tanık olduğum diyalektik etkileşim yasaları, emek kapasitemin yarattığı zihinsel ve tarihsel tezahürün hareket tarzından başka bir şey değildir. 

Marx ile Engels, insanın ilksel tarihsel ilişkilerini sorgularken Alman İdeolojisi’nde benzer sonuçlara varmışlardır. Onlar üç adet madde sıralarlar: 1.) İlk tarihsel eylem maddi yaşamın kendisinin üretimidir (yani emeğin doğayla temas edip, onu dönüştürerek, kendisini üretmesidir). 2.) İlk gereksinme sağlandığında, sağlama eylemi ve bu sağlama işinden kazanılmış olan alet, yeni gereksinmeler yaratır (böylece emek kendini yeniden üretir, bu sefer artık bir araçla yapmaya başlar bunu). 3.) Her gün kendi yaşamlarını yenileyen insanlar, başka insanlar yaratmaya, kendi kendilerini yeniden üretmeye koyulurlar (burası artık toplumsal işbölümünün örgütlendiği yerdir). Marx ile Engels bu üçlemeye önemli bir not eklerler: Bu, üç farklı aşama değildir, toplumsal faaliyetin üç farklı yönüdür. Bu faaliyet esnasında bilinç ortaya çıkar. Nasıl? Marx ile Engels buna da maddeci bir cevap verir: Üretkenlikle birlikte, içgüdü bilince doğru evrilir. Başlangıçtaki hayvansal bir sürü bilincidir; üretkenliğin artmasıyla, gereksinmelerin çoğalmasıyla toplum halinde olma bilinci gelişir. 

O halde diyebiliriz ki, emeğimin şeyler üzerinde uyguladığı şiddetin sınıfsal engellerden kurtuluşunun eylem bilimi olarak Marksizm’in doğuşu ve bir keşfin konusu olması, hem emeğimin doğuşuyla hem de emeğimin şeyler üzerinde zor uygulamaya başlamasının doğmasıyla, yakından ilgilidir. 

Marksizm ancak sınıfsız toplumun, sosyalizmin inşasını gündeme getirecek olan bir sınıfın sosyolojik varlığı altında biçim olarak doğabilirdi çünkü dediğimiz gibi o, şeylerin üzerine emeğimin uyguladığı, dış dünyanın kendisine emeğimin uyguladığı dönüştürücü zorun-şiddetin sınıfsal zincilerden kurtulmasına işaret eden bilimsel metodolojidir. Haliyle işçi sınıfının nesnel devrimci rolü altında sosyalizm bir olasılık olarak somutluk kazanmadan önce sosyalizme gidişin perspektif bilimi somut olarak ortaya konamazdı. Yine de o, diyalektik materyalizm olarak, keşfedilmeyi bekleyen bir metodolojiydi, bir bilimsel analiz ve eylem aracıydı. Proletarya öncesinde bu keşif mümkün değildi ancak yine de ayrı ayrı diyalektik ve materyalist yöntemlere yaklaşan anlayışlar tarih boyunca sergilenmedi değil. Burada yine bir örnek vererek konuyu açıklığa kavuşturmak istiyorum.

Eski Ahit.

Misal dilin, bir toplumsal ilişki biçimi olarak nasıl ortaya çıktığı sorunsalına getirilen yorumlar bu konuda faydalı birer örnek olabilirler. Eski Ahit’in Tekvîn bölümünün ilk ayetlerinde “Tanrı’nın zâtından sonra var olan ilk şey, onun yaratıcı Kelâm’ı olmuştur” denir. Dil yetisi doğrudan doğruya Tanrısal bağış hipotezi olarak sunulur. Ayetlerde şeylerin isimleri hakkında “Âdem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı” yazar. Bâbil’in Kulesi hikayesi meşhurdur; insanlık ideal dili keşfettiği için kibirlenir ve Tanrı tarafından dilsel birlik bozulur ve dillerin çeşitliliği doğar. Aborjinlerin Wurruri büyücüsü miti vardır. İncil’in Yohanna nüshası şöyle açılır: “Bidayette söz vardı.” Bunların yanı sıra Aristoteles gibi birçok filozof insan dilinin, insan ruhunun çeşitli etkileşimlerinin bir sonucu olduğu görüşündeydi.

Diodoros’un Bibliotheke Historike’si.

Ancak insanın sosyal bir yetisi olarak dilin ortaya çıkışının maddeci bir yorumu da üretilmedi değil. M.Ö. 90 ile M.Ö. 30 yılları arasında yaşayan Yunan tarihçi Diodoros’un Bibliotheke Historike’sinden (Tarih Kütüphanesi) müthiş bir pasaj aktarmak istiyorum size:

Evrenin doğumuna ilişkin olarak aldığımız izahat şudur: Doğan ilk insanlar disiplinsiz ve hayvanca bir yaşam sürüyordu; yiyecek bulmak için ayrı ayrı yola koyuluyor, en yumuşak otları ve yabani ağaçların meyvelerini yiyorlardı. Daha sonra vahşi hayvanların saldırıları nedeniyle, kendi menfaatleri gereğince birbirlerinin yardımına koştular ve korku nedeniyle bir araya geldiklerinde yavaş yavaş müşterek özelliklerini fark ettiler. Her ne kadar çıkardıkları sesler önce anlaşılmaz ve belli belirsiz olsa da, yavaş yavaş konuşmaları anlam kazandı ve karşılarına çıkan her şey için belli simgeler üzerinde anlaşarak her bir isme atfedilecek anlamı öğrendiler.

Fakat bu tür gruplar meskun dünyanın her bölgesinde ortaya çıktığı ve her bir grup konuşmasının öğelerini sadece şansa bağlı olarak düzenlediği için tüm insanlar aynı dili konuşmuyordu. Tüm olası dil türlerinin mevcut varlığının açıklaması böyledir ve dahası, kurulan bu ilk gruplardan dünyanın tüm aslî milletleri oluşmuştur.

Hayat için faydalı hiçbir şey henüz keşfedilmediğinden ilk insanlar sefil bir varoluş sürmüştü; örtünecek kıyafetleri yoktu, konut ve ateş kullanımını bilmiyorlardı ve ayrıca işlenmiş gıdadan tamamıyla habersizdiler. Yabani yiyeceklerin hasadını yapmayı da bilmedikleri için gereksinimleri karşısında meyveleri depolayamıyorlardı; sonuçta soğuk ve yiyecek yokluğu nedeniyle birçoğu kışın ölüyordu. Ancak, deneyimle yavaş yavaş kışları mağaralara sığınmayı ve bu tarz meyveleri muhafaza edecek şekilde depolamayı öğrendiler. Ateşle ve diğer faydalı şeylerle tanışmalarından sonraysa sanatlar ve insanların toplumsal yaşamını ilerletecek diğer her şey yavaş yavaş keşfedildi. Aslında genel insanın asıl öğretmeni zorunluluğun ta kendisiydi; zorunluluk doğa tarafından en iyi şekilde donatılmış ve her amaca hizmet eden eller, konuşma ve zeka gibi yardımcılara sahip olan bir yaratığa her konuda gereğince eğitim veriyordu. (Diodoros, Bibliotheke Historike)

Diodoros’un bundan yaklaşık 2100 sene ortaya koyduğu perspektif, çağının oldukça ötesindeydi. Öncelikle o insanlığın gelişimini belirleyen maddi şartları, oldukça genelleyerek de olsa doğru bir biçimde ele alıyordu ve dahası buna “zorunluluk” ismini veriyordu. Bununla da yetinmeyerek bu zorunluluğun “ellere” – yani emeğe – ve “zekaya” – yani bilince – sahip olan bir “yaratığa” – yani insana – neler yaptırdığını da gözlemliyordu. Diodoros’un açıklaması maddeciliğin kaba bir şekilde de olsa, yine de bir kullanımıydı. 

O zaman şunu soracağım: Diodoros’un yaklaşımıyla, Marksizm arasındaki fark nedir? Maddeci her yorum diyalektik maddecilik, yani Marksizm midir? Diodoros’un dilin doğuşunu ve gelişimini, insan emeği ile zihninin zorunluluk karşısında öğrendiği bir ilişkilenme biçimi şeklinde yorumlamasında kristalize olan maddeci yorum ile Marksizm arasındaki kategorik fark nerededir? Bu tip bir soruya en iyi cevabı verebilecek olanın yine Engels olduğu düşüncesindeyim:

Ne var ki, Hegelci okulun dağılmasından bir eğilim daha doğmuştu ve gerçekten meyve vermiş olan bu tek eğilim Marx’ın adına bağlıdır.

Bu eğilimde de, Hegel’in felsefesinden kopuş, maddeci bakış açısına dönüşle gerçekleşti. Bunun anlamı şudur: Gerçek dünyanın – doğanın ve tarihin – idealist heveslerden arınmış olarak ona gelen herkese kendisini gösterdiği gibi görülmesine karar verildi; hayali ilişkilerdeki değil doğrudan doğruya kendi ilişkileri içindeki olgularla, uyuşması olanaksız her türlü idealist hevesin insafsızca gözden çıkarılmasına karar verildi. Zaten aslında maddeciliğin bundan öte bir anlamı yoktur. Ne var ki, maddeci dünya görüşü ilk defa olarak gerçekten ciddiye alınıyor ve – hiç olmazsa genel çizgileri itibariyle – bilginin göz önündeki bütün alanlarına tutarlı bir biçimde uygulanıyordu. (F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu)

Hem maddeciliğin, hem de diyalektiğin, devrimci bir sentez içinde yalnızca bir alana değil; yani yalnızca doğaya değil, tarihe ve toplumlara da, yani Engels’in deyişiyle “bilginin göz önündeki bütün alanlarına” da uygulanması: Marksizm’in farkı ve gerçekleştirdiği yenilik buydu. Onun büyük başarısının, duraksamayan saldırılara rağmen sarsılmayan haklılığının arkasında yatan güç budur: Materyalist diyalektiğin kullanımında alanlara dair sınırların tanınmaması, onun daima bir analiz ve anlama, yorumlama ve değiştirme-dönüştürme metodu olarak kullanılması.

Şimdi bunu dediğimizde akla bir şey gelmeli. Az önce ne dedik? Marx öncesi idealist filozofların farklı bir kategori oluşturduklarını söyledik çünkü onlar, doğa bilimleri henüz madde ve bilinç arasındaki ilişkinin karakterine dair bütünlüklü bir çerçeve çizemezken, insan bilincinin ve insanın kendi bilincinin bilincinde olmasının dış dünyayla etkileşimi içinde ne gibi düşünsel ve maddi sonuçlar yarattığının üzerine fikirler öne sürmüşlerdi. Onlar insanın bu düşünsel yetisi karşısında dış dünyadaki nesnelerin nasıl şekillendiğine dair, bu nesnelerin gerçekten orada olup olmadığına dair argümanlar ileri sürdürler ve bunların toplamı da doğa felsefesi oldu; onların doğa felsefesi sistemleri bu kaynaklardan besleniyordu. 

Ancak bu doğa felsefesi sistemlerine yol açan boşluk, yalnızca doğa bilimlerinde değil, toplum bilimlerinde de gözlemleniyordu. Dolayısıyla Marx öncesi, daha doğrusu proletarya öncesi filozoflar yalnızca doğa üzerine değil, aynı zamanda devlet, hukuk, mülkiyet, savaş, yasalar, ticaret, kölelik, diplomasi, hak, ahlak ve benzeri sosyal, ekonomik ve politik alanlara dair de, kendi tamamlayıcı felsefî sistemlerini geliştiriyorlardı. Hatta birçoğu siyaset ve hukuk felsefelerini, doğrudan doğruya doğa felsefelerine dayandırıyordu. Ve evet yine bu alanda da, Marx öncesinde müthiş fikirler ve sistemler ortaya atıldı, insan düşüncesini ve kültürünü gerçekten ileri taşıyan anlayışlar sergilendi ve harikalar başarıldı. 

Yine Engels’ten aktarıyorum:

Fakat bu biçimde bir tarihsel gelişim süreci olarak kabul edilen doğa için doğru olan, aynı zamanda, bütün dallarıyla toplum tarihi için ve insana (ve de Tanrı’ya) ait olanla ilgili bilimlerin tümü için de doğrudur. Burada da tarih, hukuk, din, vb. felsefesi, olaylar içinde kanıtlanması gereken gerçek bağın yerine filozofun beyninin icat ettiği bağın konmasından; bütünü ve kısımları itibariyle tarihin, fikirlerin, tabiatıyla daima yalnızca filozofun kendisinin beğendiği fikirlerin gitgide gerçekleşmesi olarak görülmesinden ibaretti. (…) Böyle olunca burada söz konusu olan şey, tıpkı doğa alanında olduğu gibi, gerçek bağlantıları ortaya koyarak bu kurgusal, yapay bağlantıları atmaktı; bu iş de, sonuç olarak, insan toplumunun tarihinde üstün yasalar biçiminde egemenliklerini kuran hareketin genel yasalarını bulmaya geliyordu. (F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu)

Engels’in tarif ettiği keşif önemlidir. Modern toplumu, bugün için burjuva toplumu yöneten yasaların keşfi, bu yasaların bir çerçeveye yerleştirilmesi, bu yasaların nasıl ve neden doğduklarını ve bu yasaların toplumsal ve tarihsel düzlemde etkilerinin ve yansımalarının neler olduğunu bilmek, filozofların toplumların kendi içinde yaşadıkları etkileşimleri yorumlamada ortaya koydukları soyut bağlantıları rafa kaldırmak için şarttı. Dolayısıyla Marx ile Engels’in yaptıklarından biri de, diyalektik ve maddeci yöntemi toplumun işleyişinin ve tarihin şekillenişinin kendisine uygulamaktı. Bu uygulama, inanılmaz zenginliğe sahip bir içerik doğurdu. İlk olarak insanlık artık kendi tarihini mucizelere ve benzeri doğa üstü, madde üstü soyutlamalara muhtaç kalmadan yorumlayabilmeye başladı. İkinci olarak insanlar, bugün içinde yaşadıkları toplumu anladılar; bu toplumun hangi yasalar tarafından yönetildiğini, bu toplumun üzerinde hükmünü sürdüren güçlerin neler olduğunu bilinçli olarak tespit ettiler ve bu tespit uyarınca, burjuva toplumunun yıkımının şartlarını ortaya koyabildiler. Kapitalizmin yıkılmasına dönük eylemin bilimselliği, gerçekçiliği ve gücü, yalnızca ve yalnızca tarihin ve toplumun anlaşılmasında ve yorumlanmasında kullanılan diyalektik materyalizmin elde ettiği bulgulara ve öngörülere borçludur bu gücünü. 

Marx’ın keşfettiği bu yasalar nelerdi? Bunu Marx’tan daha iyi tarif etmek mümkün değil, bundan dolayı kendisinden aktarma ihtiyacı hissediyorum:

Ulaştığım ve bir kez elde edilince çalışmalarıma kılavuzluk eden genel sonuç kısaca şöyle dile getirilebilir: Yaşamlarının toplumsal üretimi sırasında insanlar, belirli, zorunlu, istençlerinden bağımsız ilişkiler, maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme derecesinin karşılığı olan üretim ilişkileri kurarlar. Bu üretim ilişkilerinin bütünü, toplumun iktisadi yapısını, üzerinde hukuki ve siyasal bir üstyapının yükseldiği ve kendisine belirli bir toplum bilinci biçimleri denk düşen somut temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim biçimi, genel olarak toplumsal, siyasal ve düşünsel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değildir; aksine, onların toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler. Gelişimlerinin belli bir evresinde toplumun maddi üretim güçleri, yürürlükteki üretim ilişkileriyle ya da bunların hukuki yansımasından başka bir şey olmayan ve o zamana kadar içlerinde etkin oldukları mülkiyet ilişkileriyle çatışırlar. Bu ilişkiler üretim güçlerinin gelişim biçimleri iken, bunların köstekleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim dönemi başlar. İktisadi temeldeki değişme, az ya da çok hızla, bütün muazzam üstyapıyı altüst eder. Bu tür altüst oluşları incelerken, daima, – iktisadi üretim koşullarının tam bir bilimsellikle gözlenebilen – maddi altüst oluşu ile hukuki, siyasal, dinsel, sanatsal ya da felsefi biçimler, kısacası insanların bu çatışmanın bilincine vardığı ve onu sonucuna götürdüğü ideolojik biçimler arasında bir ayrım yapmak gerekir. Nasıl ki bir kişiyi kendi hakkındaki kanaatine göre değerlendirmiyorsak, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında, kendi öz bilincine bakarak bir hüküm veremeyiz; aksine, bu bilinci, maddi yaşamın çelişkileriyle, toplumsal üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çatışma ile açıklamak gerekir. Bir toplum biçimi, hiçbir zaman, taşıma olanağına sahip olduğu bütün üretim güçleri gelişmeden ortadan kalkmaz; hiçbir zaman, yeni ve üstün üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları bizzat eski toplumun bağrında yeşermedikçe, bu toplumun yerini almazlar. Bunun içindir ki insanlık, ancak çözebileceği sorunları sorun edinir; çünkü daha yakından bakıldığında, daima, o sorunun kendisinin, ancak onu çözmek için gerekli maddi koşulların zaten var olduğu ya da oluşmakta bulunduğu durumlarda belirdiği görülür. (K. Marx, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”ya Önsöz)

Bir köle isyanı olarak başlayan Haiti Devrimi’ni resmeden bir tablo.

Marx’ın bu müthiş anlatımının ve özetinin üzerine eklenebilecek pek bir şey yok. Belki sadece anlaşılmasını kolaylaştırmak için, onu karikatürize etmemeye çalışarak belirli bir şema çıkartmaya çalışabiliriz. Toplumların ve toplumların tarihinin diyalektik materyalist okuması, şu adımları beraberinde getirir: 1.) İnsanlar gereksinimlerini karşılamak için bir toplumsal üretim faaliyetinin içinde konumlanır. 2.) Bu toplumsal üretim sırasında insanların ve çeşitli insan gruplarının (sınıfların) birbirleriyle kurdukları ilişkiler, üretim ilişkilerini oluşturur. 3.) Bu üretim ilişkileri ekonomik altyapıyı belirler ki bu ekonomik altyapı, üzerine bina edilen siyasal, hukuki, felsefi ve dinî üstyapıyı da belirler (misal feodal dönemin İncil’inde cennet katında tarif edilen hiyerarşi, aslında feodal üretim biçiminin yeryüzünde kurduğu sosyo-politik hiyerarşinin bir yansımasıydı; İslam’ın domuz etini yasaklamasıyla Muhammed’in ve ilk Müslüman tüccarların keçi ve koyun sürülerine sahip olmaları ve Arap yarımadasındaki et ticaretinde tekel kurmayı istemeleri arasında doğrudan bir bağ vardı). 4.) Ekonomik altyapı ve siyasal üstyapı, yani toplumsal varlık bir bütün olarak insan bilincini etkiler. 5.) Manevi düzlemde üretim ilişkilerinin düşünsel biçimleri tarafından bilinci çarpıtılan üretici insan, maddi düzlemde bu üretim ilişkileriyle çelişkiler yaşamaya başlar (kölelerin köleci üretim biçimine isyanları, serflerin feodal toprak mülkiyetine isyanı, işçilerin fabrika işgalleri). 6.) Üretici sınıf sosyal devrim gerçekleştirir ve mülkiyet ilişkileri, yani üretim ilişkileri dönüşür.

Şimdi sizinle, Marksist metodolojinin ne olduğunu daha iyi kavrayabilmek için, bir karşılaştırma yapmak istiyorum. Aynı olgu üzerine diyalektik materyalist metodun kullanılmadığı ve kullanıldığı birkaç örnek vereceğim ve ardından bunları inceleyeceğiz. Olgumuz faşizm. Faşizmi, Marx’ın keşfettiği ve bilginin bütün alanlarına uygulanması gereken yöntem uyarınca nasıl anlamalı ve incelemeli?

Wilhelm Reich

İlk olarak ne diyalektik, ne de maddeci olan bir yorumla başlayalım. Ünlü Avusturyalı psikanalist Wilhelm Reich’ın faşizmi nasıl yorumladığına ilişkin, kendisinden bir alıntı okuyorum:

Her ne kadar acı olsa da, gerçek ortadadır: Bütün ülkelerin, ulusların ve ırkların vs. faşizminin temelinde yatan, halk kitlelerinin sorumsuzluğudur. Faşizm, insanın binlerce yıllık tahrifinin bir neticesidir. (…) Bu durumun binlerce yıl geriye giden bir sosyal gelişim tarafından yaratılmış olması gerçeğin kendisini değiştirmemektedir. Sorumsuz olan “tarihsel gelişimler” değil, insanın kendisidir. (Wilhelm Reich, Faşizmin Kitle Psikolojisi)

Ernst Nolte

Yine diyalektik materyalist yaklaşımla ilgili olmayan bir anlayışı, Alman tarihçi ve filozof Ernst Nolte’nin yaklaşımını, kendisinden alıntılayarak okuyorum:

Eğer (faşizm) köhne, militarist eğilimlerin bir dışavurumuysa, insan tabiatındaki benzersiz ve başka hiçbir şeye indirgenemeyecek bir şeyden kaynaklanıyor demektir. Şu anda, sadece kapitalist sistemin temelleri üzerinde, özgül olarak bu sistemin tehlikede olduğu belli anlarda yükselebildiyse de, kapitalizmin ürünü değildir. (Ernst Nolte, Faşizm Üzerine Teoriler)

Bu anlayışların zayıflıklarına geçmeden önce onları, Troçki’nin faşizmi yorumlamada kullandığı diyalektik materyalist metodunun sonuçlarıyla karşılaştıralım: 

İtalyanlar faşizmi bir savaş sonrası psikozu olarak açıklıyorlardı. Alman Sosyal Demokrasisi de bir “Versailles” ya da bunalım psikozu görüyor faşizmde. Her iki örnekte de faşizmin, kapitalizmin çöküşünden doğan ve gelişen bir kitle hareketi olarak organik karakterini gözden kaçırıyor reformistler. (L. Troçki, Ya Sonra?)

Alman kapitalizmi sahneye geç çıkmıştı ve ilk doğmuş olmanın getirdiği imtiyazdan yoksundu. (…) Avrupa’nın göbeğinde sıkışıp kalmış Almanya, bütün dünyanın çoktan paylaşılmış bulunduğu bir dönemde, yabancı pazarları ele geçirmek ve çoktan paylaşılmış bulunan kolonilerin yeni bir paylaşımına girişmek zorunluluğuyla karşı karşıya kaldı. (…)

İç politikada iyice oportünist olan Alman burjuvazisi, uluslararası ekonomi ve siyaset alanında bir cüretkarlık ve eli çabukluk örneği göstermek, eski ulusları yakalamak için ileri atılmak, üretimini ölçüsüzce arttırmak, kılıcını sallayarak savaşa atılmak zorunda kaldı. Savaş sonrası Alman endüstrisinin son kertede rasyonalizasyonu da aynı şekilde tarihsel gerilikten, coğrafi durumdan ve askeri yenilgiden doğan elverişsiz şartları aşma zorunluluğundan ileri geliyordu.

Eğer çağımızda ekonomik hastalıklar, son tahlilde, insanlığın üretim güçlerinin gelişmesi ile üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ulusal sınırlar arasındaki çelişkinin sonucuysa, Alman kapitalizmi en şiddetli sarsıntıların kurbanı olmaya mahkumdur, çünkü Avrupa kıtasının en modern, en ileri, en dinamik kapitalizmidir. (…)

Proletaryanın günlük mücadelesi burjuva toplumunun dayanıksızlığını artırır. Grevler ve siyasi karışıklıklar ülkenin iktisadi durumunu kötüleştirir. Eğer deneyleri ona, proletaryanın kendisini mevcut durumdan kurtarıp yeni bir yola götürebileceğini söylüyorsa, küçük burjuvazi, artan fedakarlıkları geçici olarak kabul edebilir. Ama eğer devrimci parti, sınıf mücadelesinin sürekli şiddetlenmesine rağmen, proletaryayı hala kendi çevresinde toplamaktan aciz görünüyor, bocalıyor, kendi kendini yanıltıyor ve kendi kendisiyle çelişkiye düşüyorsa o zaman küçük burjuvazi sabrını kaybeder ve kendi felaketlerinin sorumluluğunu işçilerde aramaya başlar. (…) Ve bunalım dayanılmaz bir biçimde ağırlaştığı zaman, küçük burjuvaziyi iyice kızıştırmak ve onun kinini ve umutsuzluğunu proletaryaya karşı yöneltmek gibi açık bir amacı olan bir parti ileri fırlar. Almanya’da bu tarihsel işlev Nasyonal Sosyalizm tarafından, ideolojisi çürüyen burjuva toplumunun leş kokularından oluşan bu geniş akım tarafından yerine getirilmektedir.” (L. Troçki, Tek Yol)

Şimdi bu alıntıları karşılaştırdığımızda elimize geçen bilanço nedir? Kısaca özetleyip bu parantezi kapatmak istiyorum. Öncelikle Reich da Nolte de, insanın içinde yaşadığı toplumun ekonomik örgütlenme biçimlerinden bağımsız, insanın adeta kendisine ve varlığına içkin bir öz tarif ediyorlardı. Reich’da bu öz, insanın binlerce yıllık sınıflı toplum geçmişinin bir kalıntısıydı ve artık insana, adeta genetik bir unsur gibi işlemişti. Nolte doğrudan doğruya bir insan tabiatı-doğası tarifi yapıyordu ve faşizmi bu insan doğasıyla açıklıyordu. Dolayısıyla onlar için insanda, madde üstü bir öz ve doğa mevcuttu; faşizm yalnızca toplumsal arenadaki maddi unsurların belirli ilişkilerinin, belirli konumlanışlarının, verili bir zaman ve mekandaki belirli bir biçimi değildi, bu biçimin de ötesinde insanın biyolojik ve sosyolojik var oluşuna içkin bir refleksti. Burada materyalizmin esamesinin okunmadığını belirtmeme gerek yok. Zira materyalizm bize statik, sabit, değişmez, hareketsiz bir insan doğasının ve özünün bulunmadığını söyler. Platon, köleci Antik Yunan’ın içinde felsefesini geliştiren bir filozof olarak; dahası Antik Yunan yasalarının kendisi, köle olmanın insan doğasına içkin olduğunu ileri sürüyordu. Biz şimdi bu argümana gülüyoruz ve hiç şüphe yok ki, komünist toplum insanı da, tıpkı bizim köleliğin insanın özüne dair olduğuna ilişkin argümana gülmemiz gibi, faşizmin insanın genetik ve sosyal tabiatının bir getirisi olduğu tezine, gülecektir. Reich bir adım daha atıyor ve diyor ki, faşizm halkların sorumsuzluğudur. Bu oldukça öznel ve keyfi bir yaklaşım; zira halkların bu “sorumsuzluğunu” var eden nesnel ve somut koşulları ıskalayan bir yaklaşım.

Lev Troçki, Vladimir Lenin ve Lev Kamenev Moskova’da.

Troçki’nin yaklaşımı ise hem Alman kapitalizminin gelişiminin diyalektiğini maddeci bir perspektifle, hem de bu kapitalizmin içinde konumlanan sınıfların karşılıklı ilişkilerinin ve yönelimlerinin diyalektiğini maddeci bir perspektifle yorumlaması açısından, eşsizdir. Troçki’nin tespitleri şunlar üzerinden gelişir: 1.) Alman kapitalizmi uluslararası rekabette geç kaldığı için, Avrupa’nın göbeğinde olan bir ülke olarak diğer ulusların gelişim temposuna yetişmek adına sınai ve askerî alanda özel atılımlar yapmak durumunda kalmıştır. 2.) Bu atılımlar Almanya’da üretici güçleri geliştirmiş, yani o günkü dünyanın potansiyel olarak en devrimci işçi sınıfını yaratmıştır. 3.) Bu işçi sınıfı sosyal bir sınıf olarak geliştiği oranda, kendisinin içinde konumlandığı dinamik Alman üretim ilişkilerinin sınırlarıyla politik çelişkiler yaşamaya başlamıştır. 4.) Alman üretici güçlerinin, Alman kapitalizminin üretim ilişkileriyle yaşadığı çelişki, bir devrimci partinin önderliğinde bir sosyal devrim olarak mülkiyet ilişkilerini dönüştürmeyi başaramazsa, ortaya çıkacak olan toplumsal krizin neticesinde orta sınıfların yaşam standartları budanacak, bu da onların radikalleşmesini getirecektir. 5.) Ekonomik olarak mülksüzleşmemek için Alman burjuvazisi, Alman üretici güçlerinin devrimci kabarışını veya sürekli hoşnutsuzluğunu baskılayabilmek için, kitlesel işçi hareketine karşıdevrimci tedbirleri iç savaş yöntemleriyle uygulayacak bir çeteye (Naziler) destek verecektir. 6.) Bu çete işçi hareketini bastırmak için, küçük burjuvazinin radikalleşmesinden ve hoşnutsuzluğundan yararlanacak, böylece karşıdevrim bir kitle hareketine dönecektir. 7.) Orta sınıf hareketiyle iktidara gelen ve işçi örgütlerini ve hareketini soykırımcı uygulamalarla paramparça edip, Alman kapitalizminin üretim ilişkilerini koruma altına alan bu duruma, faşizm denir.