Belediye sorunu ve devrimci Marksizm: Yerel yönetim konusunda komünist programı savunmak

image_pdf

Her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren,

Gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren bütün ölü kentlerin,

Ölü doğmuş çocukları!

Size bu ölü yaşamı hazırlayan sermaye sahibi egemen sınıftır.

Bu acımasız oyunun varlığı siz izin verdiğiniz sürece sürecektir.

– Maksim Gorki

İşçi hareketi içinde genel ve yerel seçimlere katılım, parlamentoya ve belediye meclislerine temsilci gönderimi ve bu adayların veya vekillerin partilerinin hangi ilke çerçevesinde burjuva seçim dinamiklerine cevap vermesi gerektiği üzerine, sınıflar mücadelesi tarihinin deneyimlerinin de zenginleştirdiği tartışmalar daima yapıldı. Ne var ki Türkiye’de önce 31 Mart 2019 yerel seçimleriyle, sonra da AKP’nin arka bahçesine dönüşen YSK’nin gasp kararıyla tekrarlanan 23 Haziran 2019 İstanbul yerel seçimleriyle birlikte, aşamacı Türk solunun belediye seçimlerine dönük Marksist politikanın tartışma geçmişinin derslerini özümsememiş ve aslında bu okuldan hiçbir zaman mezun olamamış olduğu, birçok defa olduğu gibi yine ortaya çıktı. 

Türkiye açısından 2019 senesinin önemli bir kısmına damgasına vuran yerel seçim sürecinden çeşitli sol önerilerin ve politikaların ne gibi bir bilançoyla çıktığının değerlendirilmesi bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, diğer olağan sebeplerin yanı sıra, son seçim süreci ve sonuçlarıyla beraber, devrimci sınıf stratejisinin siyasal olarak itibarsızlaştırılmak istenmesinden ve Türkiye solunun ezici çoğunluğunu oluşturan kesimlerinin, blok halinde ilerici olduğu varsayılan bir burjuva sektörün politik ajandasının kuyruğuna takılmış olmasından doğmaktadır. 

Bu iki durum, Türkiye işçi sınıfı hareketinin geleceği üzerinde belirleyici etkiye sahip olacak potansiyelleri içinde barındırmaktadır. Bir yandan, bugün itibariyle burjuva aparatların yalanları, devlet şiddeti ve kentli orta sınıfların histerik elektoral basıncı altında iki burjuva bloktan birine “sorumlu ve duyarlı seçmenler” olarak yedeklenmek istenen işçi sınıfının, devrimci bir sınıf stratejisi eşliğinde bu aldatmacadan koparılıp kendi sınıf kampında merkezileştirilmesi görevi yakıcılığını korurken, diğer yandan da bu stratejinin bütün noktalarında ona düşman kesilen ve proleterleri, çeşitli sınıfsal ayrımların sözde kaynaştığı ve birbirlerinin içinde eridiği bir “demokrasi ittifakında” buluşturmak isteyen oportünist solun dört başı mamur bir biçimde teşhir edilmesi yükümlülüğü de, hiç olmadığı kadar aciliyet kazanmış vaziyette. Bunların üzerine Türkiye Komünist Partisi’nin Dersim belediyesini kazanmış olduğu da eklenince, Troçkizmin belediye seçimlerine ve belediye yönetimine dönük programatik temellerinin neler olduğunun tarihsel ve politik bir çerçevede ele alınması, bir zorunluluk halini alıyor. 

Bugün komünistlerin belediye programı dendiğinde Türkiye kamuoyunun aklına, ulusal kapitalizmin kurucusu olan CHP ile çeşitli yerellerde gidilmek istenen ittifaklar (Beyoğlu, Hopa, Kemalpaşa vb.), bu partiye verilen eleştirisiz ve stratejik siyasal destekler ve kapitalizmi sorgulatmayan, düzen sınırlarını hapsolmuş basit bir tarım kooperatifçiliği geliyor. Halbuki proleter belediyecilik anlayışının, oportünist sapmalar olan bu yanılgılarla herhangi bir ilgisi yoktur. Komünistler tarihleri boyunca belediye yönetimlerini sosyalist devrimin çıkarları lehine kullanılacak olan bir araç ve sadece bir araç olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda belediyeler, merkezî kapitalist sınıf iktidarına karşı yerel birimlerde devrimci proleter muhalefeti örgütlemenin ve güçlendirmenin yollarından biri olarak görülmüştür. 

Dersim Belediye Başkanı seçilen, “komünist başkan” lakaplı Fatih Maçoğlu.

Bugün bu anlayıştan sadece Türk solu değil, Kürt hareketi de demokratik özerklik ve özyönetim gibi siyasi önerileri nedeniyle oldukça uzaktadır. Zira komünist hareketin belediyelerin karakteri ve devrimci programdaki yeri üzerine gerçekleştirdiği tartışmaların önemli bir kısmı, bu burjuva kurumun bir özyönetim organı olup olamayacağı, merkezî burjuva devlet iktidarına karşı bir özerkliğe sahip olup olamayacağı üzerineydi. Sonuç elbette, belediye kurumunun ve benzeri yerel idarelerin, merkezileşmiş bir kapitalist ekonomi yönetimi söz konusuyken, esaslı ve dönüştürücü bir siyasal özerklik taşıyamayacağıydı.

Kapitalizm öncesi kentlerin özerk durumları

Tembellik Hakkı‘nın yazarı Paul Lafague.

İlkel dönemin komünlerinin özerkliği, toprak mülkiyetinin ortaklıkçı karakterinden ileri geliyordu. İşlenebilir tarım alanları, otlaklar, ormanlık alanlar, göletler, sulama kanalları ve benzerleri toplumun üyelerinin ortaklaşa paylaştıkları ve üzerlerinden bir değer sağladıkları geçim araçlarıydılar. Bu toplulukların içsel dinamiklerine göz attığımızda, hasat zamanı üzerine kurulu olan bir gündelik hayatın, kentsel formu ne denli etkilediğini fark ediyoruz. 

Tembellik Hakkı kitabının ünlü yazarı Paul Lafargue, dönemin antropolojik bulguları üzerinden Hint komünlerinin yapısı üzerine şöyle yazıyor:

Hint komünlerinde çiftçi, ihtiyaç duyduğu her şeyi bireysel olarak üretebilir; tahıl ve keten ekmek için yeteri kadar sürülebilir toprak alır; ona yün ve süt sağlayan inek ve koyunlarını beslemek için ortak otlaklardan faydalanırdı. Ailenin kadınları, keten ve yün eğirirler, bazen de Türkiye’de olduğu gibi erkekler örgü örerdi ama bu iş genellikle köyün dokumacılarına verilirdi. (Paul Lafargue, L’ Égalité, 25 Aralık 1881)

Benzer bir biçimde, 1835 yılında İngiltere sömürgeciliğinin Hindistan Genel Valiliğini yapan Lord Metcalf, kent-kır ayrımının henüz keskinleşmediği Hindistan için, komünleri kastederek aşağıdaki tespitte bulunur:

Köy toplumları, ihtiyaç duydukları her şeye kendi başlarına neredeyse sahip ve dünyanın geri kalanından neredeyse bağımsız küçük birer cumhuriyettirler. (Aktaran Sir G. Campell, Modern India, 1853.)

Lafargue’ın değindiği üzere, kendi kendine yetebilen kent anlamında kullanılan eski komünlerde özerkliğin koşulu ekonomik faaliyetin ürünlerinin, belirli bir otarşiye olanak sağlayabilmesiydi. İlkel kentsel özerklik, kendisinin yaşam koşullarını toprak ilişkilerinin ilkel komünal niteliğinde buluyordu. Özerkliğin aracı, ilkel kentin kendi içinde, hayatta kalmasına olanak tanıyan ihtiyaç maddelerini bulabilmesiydi. Böylece o, dünyanın geri kalanından yalıtılmış bir şekilde hayatta kalma yeteneğine sahip oluyordu; bu özellikler köleci ve daha sonra da feodal toplumun kentlerine de görece bir özerklik kazandıracaktı. Ancak bu kentler dahi, üretim ilişkilerinin ezici bir çoğunluğunu kırsal kesim üzerinden bina ettiği için, günümüzde kullanılan anlamıyla bir kent olarak var olamıyordu. Bununla beraber onun özerkliği, toprağın komünal mülkiyeti üzerinden temelleniyordu. Bu ise onun, dünyanın geri kalanı olmadan var olabilmesini sağlıyordu. Dışarıyla bağlantısını yalnızca işgal edildiği zaman veya vergiler aracılığıyla egemenlik altına alınmaya çalışıldığı zaman kuruyordu. Antropologların bir kısmı Latince hostis sözcüğünden türetilmiş bulunan, aynı zamanda hem konuk ve hem de düşmanlık anlamlarına gelen Fransızca hôte ve hostilité kelimelerinin, bu ilişki üzerinden üretildiklerini düşünür.

Toprak üzerindeki komünal egemenliğin yok olmaya yüz tutmaya başlamasıyla birlikte, sınıflı toplumların da ilk örnekleri doğmaya başladı. Ancak köleci üretim tarzının altında serpilen antik kentler de, ilkel anataları gibi, özerk ticari merkezler olarak gelişmiş olduklarından dolayı, belirli bir otonomiye sahipti. Yerleşim birimlerinin birbirleri arasında derin bağımlılık ilişkileri geliştirmediği bu durumda, kentler, Antik Yunan örneğinin de gösterdiği üzere doğrudan doğruya bir devlet gibi örgütlenip hareket edebiliyorlardı. (Sadece Antik Yunan toplumunun bireyleri için değil, Babilliler, Etrüskler ve Fenikeliler için de, sosyal dokunun temel bileşeni olan “Polis [ἡ πόλις]”, “şehir devleti” anlamını taşıyordu). Antik çağların ve Orta Çağ’ın birtakım kentlerinin sahip olduğu özerklik, tamamen bu kentleri olanaklı kılmış olan üretim tarzının beslediği ticaret ilişkilerinden doğuyordu. Şehirli aristokrasinin ve yerel soyluların, kentler arası gümrük duvarlarının bina edilmesinden elde ettikleri çıkar ve bu ekonomik çıkar ilişkisinin kentlerin yönetim mekanizmasını belirlemesi, kentin kendi kendine yeterliliğini, yani onun özerkliğini olanaklı kılabiliyordu. Önce köle sahipleri, sonra da feodal beyler ve arkalarında sürükledikleri yerel esnaflar ile aristokratlar, şehirlerinin diğer şehirlerle özerk birer toplumsal birim olarak ekonomik rekabete girişmesinden kazanç sağlıyorlardı. Unutmadan belirtmek gerekir ki, feodal merkez olan monarşi de yerellerde bu tip egemen sınıflar ile zümrelerin doğup serpilmesini, kendi iktidarını sağlamlaştırmak için ve onlar aracılığıyla vergi toplayabilmek için sıkça kullanıyordu.

Burjuvazinin iktidara gelişiyle kentlerin değişen sosyal ve siyasal işlevi

Burjuvazinin iktidara gelişinin siyasal koşulları, proletaryanın iktidara gelişinin şartlarından tarihsel olarak farklılaşır. Zira burjuvazi, feodalizmin politik iktidar aygıtlarını parçalamadan veya onları içeriden fethetmeden veya onlarla uzlaşarak kendini egemen kılmadan önce, ekonomik iktidarı ele geçirmiş bulunuyordu. Toprak mülkiyetinin niteliği üzerine Kilise ve hanedanlıklarla verilen savaştan burjuvazi galibiyetle ayrılmıştı. Bunun yanı sıra modern üretim araçları ile ulaşım ağlarının mülkiyeti ve hammaddeler ile mamul malların dolaşıma sokulması gibi kritik noktalarda da kendi sınıf hegemonyasını oluşturmuştu. Böylece burjuvazi, tam da siyasal iktidardan önce ekonomik iktidarı kendi egemenliğinin altında toplamayı başarabilmiş olduğu için, bugün proletaryanın iktidar savaşı için nihai anlamda faydalanma olanağının olmadığı birtakım araçlardan yararlanabilmişti. Bunlardan biri de feodal kentlerin kendisiydi.

Kentli ticaret burjuvazisi, kendisinin devrimci bir sınıf olarak yükseldiği dönemde, feodal monarşist devletlere karşı feodal kentlerin (yaygın olarak bilinen ismiyle “komünlerin”) sahip olduğu siyasal ve ekonomik özerkliği, kendi çıkarları uyarınca kullandı. Denebilir ki, bu yeni şehirli burjuva sınıfı, İtalya ile Fransa’daki komünleri (otarşik feodal kentleri), feodal toplumun içinde kapitalist ekonominin temellerini atmak için kullandı. Mutlakiyetçiliğe karşı bu kentlerin taşıdığı otonom yapı, burjuvazinin kendi sınıf iktidarının iktisadi ilişkilerini egemen kılmasının aracı oldu. Feodal kentlere bu özerkliği sağlayan ilişki, merkezdeki monarşilerin yerellerde vergileri aristokratlar aracılığıyla toplamasıydı. Bu, bütün komünlerde, feodal merkeze karşı belirli bir otarşiye sahip olan kentli aristokratlar sınıfını var ederken, aynı zamanda kent iktidarlarının merkez karşısında ekonomik bir otonomiye sahip olabilmesini de beraberinde getirmişti. Burjuvazi bu gedikten yararlandı ve giderek güçlendiği kentlerde, bu yerellerin ticari ilişkilerini kendi sınıf çıkarları doğrultusunda örgütleyebilmeye başladı. 

Feodal “komün”, belirli bir otarşiye sahipti.

Burjuvazinin feodal kentlerin özerkliğini kendi iktidar mücadelesi için kullanışlı bir politik araca dönüştürmeye başlamış olması, 14. yüzyıl gibi aslında son derece erken bir tarihte dahi, komünlerdeki soyluların ve kent aristokrasisinin tepkisini çekti. Çelişkili bir biçimde, monarşist devlete karşı kent otonomisinden kendi sermaye birikimi için yararlanan burjuvazi, güçlendiği oranda kentlerin bu otonomisini ortadan kaldırmaya dönük toplumsal refleksler sergiliyor, kentlerin birbirlerine olan bağımlılık derecesini arttırıyor; yani bu otonomiden beslenen eski yerel egemen zümrelerin sosyal varoluşlarının nesnel zeminini yok ediyordu. Özetle feodal kent özerkliği, kendisinin var ettiği komün aristokrasilerinin çıkarları uyarınca, kendisini ilga etmeye başlamış olan burjuvaziyi durdurabilmek için, feodal monarşiyi güçlendirmek için çalışmak durumunda kaldı. Bu devinim en muntazam ve çelişkili ifadesine, XIV. Louis’nin büyük tımar sahiplerine karşı ilan ettiği savaşta, silahlanmış olan ve 66 bölüğe sahip olan özerk kent meslek birliklerinin kendisine sunduğu destekte kavuştu.

Burjuvazi ile yerel feodal sınıfların kentlerin niteliği üzerine vermekte olduğu savaşım, sınıf mücadelesinin bir biçimiydi. Kentin eski egemenleri, ticaret burjuvazisinin özerklikten beslenen ve onu yok etmeye yönelen gelişimini durdurabilmek için çeşitli önlemlere başvurdu. Fransa’nın doğusundaki bir komün olan Baume-les-Dames’da 1765’te belediye başkanı seçilen, aynı zamanda sıkı bir feodalizm muhalifi olarak États Généraux’da vekillik yapmış olan Claude Joseph Perreciot’nun (1728-1798) zamanında yayımladığı iki belge, bu sınıf mücadelesinin içeriğine dönük olarak önemli ipuçları veriyor:

Biz Thibault de Montfaucon sakinleri ve Belvoir derebeyleri bildiriyoruz ki, her şey dikkate alındığı ve her şeyin bizim çıkarımız adına yapıldığı; ayrıca, şatomuzu ve Belvoir şehrini geliştirmek adına büyük bir istek duyduğumuz için, bizler ve haleflerimiz adına, Belvoir’da oturan ve oturacak olan bütün sakinleri her türlü vergiden, haraçtan, angaryadan ve diğer bütün hizmetler ve herhangi bir yükümlülükten muaf tutuyoruz. (Gray Kenti Sicil Kaydı, 1324)

Benzer bir belge, aşağıdaki yargıları dile getirmektedir:

Biz Jehanne sakinleri, Bourgogne Kontesi, Gray-sur-Saone şehrinde gerçekleşen yıkımları ve şatomuzda yangının neden olduğu zararları dikkate alan ve şatomuzu, şehrimizi onarmak ve insanları buralara çekmek niyetinde olan bizler, gelecekte, bütün mal ve gayrimenkullerinde olduğu gibi insanların bu ayrıcalıklardan yararlanmalarını ve bütün vergi ve angaryalardan; mallara el koyma yasasından, ölü el yasasından ve diğer bütün yükümlülüklerden muaf olmalarını istemekteyiz. (Gray Kenti Sicil Kaydı, 1324)

Fransız feodalizminin gelişmekte olan yeni kentli egemen sınıfa karşı benimsediği birçok mücadele aracından birisi, ekonomik rekabeti yerel soyluların ve aristokrasinin lehine olacak şekilde yeniden organize etmekti. Bu bağlamda ve yukarıda aktardıklarımızın ışığında, burjuvazinin kentsel özerklikten yararlanmasından ve sonra bunu yok etmeye dönük merkezî ve karşılıklı olarak bağımlı bir ekonomik ilişkiler bütünü yaratmaya soyunmuş olmasından üç temel sonuç çıkartabiliriz: 1) Kentsel özerklik, kentsel aristokrasinin mali ve siyasi çıkarlarına ve hegemonyasına sımsıkı bağlıydı. 2) Gelişmekte olan ticaret burjuvazinin çıkarları kentlerin birbirlerine kopmaz bağlarla bağımlılaşmasını şart koşuyordu. 3) Kentsel özerkliğin korunması adına çıkarılan feodal muafiyet yasaları istisna değildi ve bu yasalar, nüfuzlarını artırmak ve mülklerini korumak arzusunda olan kentli derebeylerin genel bir uygulamasıydı. 

Fransa, ticaret burjuvazisinin kentler arası ekonomik bir işbölümünü egemen kılmaya çalışan sınıfsal ajandasıyla, bu ajandaya karşı kapsamlı bir direniş örgütlemeye çalışan ve sırtlarını feodal monarşiye yaslayan yerel kent aristokratlarının sınıf çıkarlarını savunma içgüdülerinin nasıl çatıştığını gösteren verimli bir örnektir. Misal, Moissac kenti (Tarn-et-Garonne), diğer bütün Güney Fransa kentleri gibi kendi topraklarında hasat edilmemiş şarapların kente girişini yasaklama ayrıcalığına sahipti. 1441’de Moissac manastırı keşişleri, şarapları başka bir yerelden getirdiler. Moissac meclisi bu şaraplara el koydu ve bunları getiren gemicilere 100 “livre” para cezası kesti.

Giovanni Merlo’nun 1676 tarihli haritasından bir Venedik gettosu detayı.

Bunun ardından başpapaz krala şikâyette bulundu. VII. Charles ve XIV. Louis başpapazı haklı bulsa da konsüller sarayın bu kararına itiraz etti. Toulouse Parlamentosu’nda dava açtılar ve kazandılar. Yeni ticari egemen sınıflara karşı özerkliğe bağımlı ayrıcalıklarını var gücüyle savunan kentsel aristokrasi, 1789 yılına kadar bu mücadelesini sürdürdü. Örneğin 1789 senesine dek Lyon’daki fırıncı ustalarının, kentteki ekmeğe vergi koyma ve kentin duvarları dışında yapılmış ekmeklerin kente girişini yasaklama hakkı bulunuyordu. Bu, sınıfsal gelişiminin doğası gereği adeta kozmopolit bir ticari ağ örme idealine sahip kentli ticaret burjuvazisi için kabul edilemez bir ayrıcalıktı. 

İlkel, antik ve feodal kentin özerkliği, ihtiyaç olanı üretmek, üretileni kentin sınırları içerisinde tüketmek ve sonuç olarak da dünyanın geri kalanından bağımsız olarak yaşamaktı. Burjuva kentin ortaya çıkışıyla bu değişti. Bu kentte ister azık, ister hammadde sağlamak için olsun, bölgesel piyasayla temas kurmak zorunlu bir hal aldı. Böylece modern kent dışarıya bağımlılaştı ve bağımlılık ilişkisi günümüze dek yoğunlaşarak ve derinleşerek devam etti. 

Bu durum şu ilişkiyi zorunlu kıldı: Kentler arası toplumsal iş bölümü. Bu iş bölümü uyarınca kentsel ekonomilerin parçalı doğası, ulusal düzeyde ve ardından da ulusların ekonomik üretiminin parçalı yapısı, uluslararası ölçekte, bir bütün oluşturdu. Bu, emperyalist ekonomi programları tarafından hem kentlere hem de uluslara dayatılmış bulunan eşitsiz ve bileşik iktisadi gelişim sürecinin doğrudan bir sonucuydu. Böylece uluslar bir yana, kentler dahi bir karşılıklı bağımlılık ilişkisinin içerisine girdi.

Burjuvazi iktidara geldiğinde, ekonomik egemenliğinin gelişimine katkıda bulunmuş olan kent özerkliğini yerle bir etti ve ulus çapında sınıfsal çıkarlarını savunabilmek için otonom komünler yerine güçlü bir merkezî devlet aygıtı inşa etti. Burjuvazinin yerel yönetimleri katı bir şekilde kendi sınıf iktidarının merkezî aparatına eklemlemesi ve dahası kentler arasında, daha önce görülmeyen bir şekilde üretim işbölümü uygulayarak onları birbirlerine ticari ve sınai düzlemde bağımlı kılması, işçi hareketinin emekleme dönemlerinde birtakım yanılsamalar yarattı. 

Bu yanılsamalar temel olarak, tıpkı burjuvazinin feodal sınıflara karşı yaptığı üzere, proletaryanın da kentleri burjuvaziye karşı kullanabileceği; ama proletaryanın bu kentleri, onları özerk kılarak ve merkezî iktidardan kopararak kullanabileceği yönündeydi. 19. yüzyılda sosyalistler arasındaki en ciddi tartışma konularından birisi, şehirlerin burjuvazi iktidara gelmeden önce olduğu üzere, nasıl özerk ekonomik yapılara dönüştürülebileceği ve işçi sınıfının bu geriye dönüşü nasıl örgütleyebileceği üzerineydi.

Bu noktada ortaya çıkan sorun, erken dönem sosyalistlerinin belediye yönetimlerini proletarya iktidarına giden bir araç olarak görmesi değildir; çünkü öyle görmüyorlardı. Sorun daha çok onların belediye yönetimlerini, doğrudan doğruya sosyalizme gidişin temel ve biricik yolu olarak görmesiydi. Onlar bir adım daha ileri gidip kentleri, eski feodal dönemdeki otarşik yapılarına tekrar kavuşturarak toplumsal özgürleşmeyi sağlayabileceklerine inanıyorlardı. Böylece sosyalist akım içerisinde, belediyecilik olarak adlandırabileceğimiz bir yanılgı doğdu. Bu sadece bir yanılgı olmakla kalmıyor, aynı zamanda işçi sınıfının da merkezî bir iktidar aygıtına duyduğu ihtiyacın üzerini örterek, nesnel olarak gerici bir rol üstleniyordu. 

Bilimsel sosyalizmin kurucusu olan ustalarımız, Marx ve Engels, yaşamları boyunca bu belediyeci yanılsamayla savaştı. Paris Komünü üzerine kaleme aldığı kitabında Marx, proletarya diktatörlüğünün ilksel nüvelerinden biri olan bu işçi yönetimi oluşumunun görevlerinin, Ortaçağ komünlerinin görevleriyle karıştırılmasına cepheden karşı çıkmış; proleter sosyalizminin kendi bağımsız bayrağıyla tarih sahnesinde ilk defa yer aldığı bu önemli sınıflar mücadelesi momentinin, merkezî burjuva iktidarına karşı özerk bir belediyecilik savunuşu olduğu görüşünü yerden yere vurmuştu:

Haksız yere, toplumsal yaşamın, kendileri ile belirli bir benzerlik gösterdikleri daha eski, ve hatta sönmüş biçimlerinin yinelenmesi olarak görülmek, genel olarak, yepyeni tarihsel biçimlerin yazgısıdır. Böylece, modern devlet iktidarını yıkan bu yeni Komün’de, önce bu devlet iktidarına öngelen, sonra da onun temeli olan Ortaçağ komünlerinin yaşama bir çağrılması görülmek istendi. Komünsel kuruluş, haksız yere, başlangıçta zor aracıyla kurulmuş bulunmasına karşın, şimdi güçlü bir toplumsal üretim etkeni durumuna gelmiş olan o büyük uluslar birliğini, Montesquieu ve Jirondenlerin düşüne uygun olarak, bir küçük devletler federasyonu biçiminde bir bozma girişimi olarak görüldü. Komün ve devlet iktidarı karşıtlığı, haksız yere, aşırı merkezileşmeye karşı eski mücadelenin aşırı bir biçimi olarak görüldü. Özel tarihsel koşullar, öbür ülkelerde, burjuva hükümet biçiminin, Fransa’da olduğu biçimdeki klasik gelişmesini engelleyebilir ve İngiltere’de olduğu gibi, büyük merkezî devlet örgenliklerinin, bozulmuş kilise yönetim kurulları (vestries), çıkarcı belediye meclis üyeleri ve kentlerde ve köylerde yırtıcı yardım bürosu yöneticileri ile, gerçekten soydan geçme sulh yargıçları ile tamamlanmasına izin verebilirler. Komünsel kurtuluş, o güne değin toplumun sırtından geçinen ve onun özgür hareketini kötürümleştiren asalak devlet tarafından emilmiş bulunan tüm güçleri topluma geri verecektir. Sadece bununla bile, Fransa’nın canlanmasının çıkış noktası olacaktır. Fransız taşra kentleri burjuvazisi, Komün’de, bu sınıfın Louis-Philippe döneminde kır üzerinde uygulamış bulunduğu, ve Louis Napoléon döneminde de yerini kırın kentler üzerindeki sözde egemenliğine bırakan egemenliğin bir onarılma girişimini gördü. Gerçeklikte, komünsel kuruluş, kırsal üreticileri il yönetim merkezlerinin entelektüel yönetimi altına koyacak ve onlara, kent işçilerinin kişiliğinde, çıkarlarının doğal mutemetlerini sağlayacaktır.  Komün’ün sadece varlığı bile, apaçık bir şey olarak, belediyesel özgürlüğü içeriyordu; ama bu özgürlük bundan böyle, artık kaldırılmış bulunan devlet iktidarı için bir engel değildi. Paris Komünü’ne, kentlerin yönetimini Prusya devleti polis makinesindeki basit ikincil çarklardan başka bir şey olmama derecesine düşüren, o 1791 eski Fransız belediye örgütünün karikatürü Prusya belediye rejimi özlemleri yükleme düşüncesi, ancak ve ancak, eğer kendi kan ve demir entrikalarına gömülmüş bulunmasaydı, kafasal çapına
öylesine uyarlı olan eski Kladderadatsch (Berlin Punch’u) yazarlığı mesleğine seve seve dönecek olan bir Bismarck’ın usuna, ancak ve ancak böylesine bir kafaya gelebilirdi. (Karl Marx, Fransa’da İç Savaş)

Bilimsel sosyalizmin kurucularından Karl Marx.

Marx’ın hedefinde, kahraman Paris işçilerinin yarattığı Komün’ü “Prusya devleti polis makinesindeki basit ikincil çarklardan başka bir şey olmama derecesine düşüren” belediyeci yanılgı vardı. Kitabının devamında Marx, Paris Komünü’nün yenilgisinin nedenlerini, tam da bu Komün’ün yalnızca Paris’le sınırlı kalmış olmasında; yani onun meşhur deyişiyle işçilerin Versailles Sarayı’na yürümemiş olmasında arıyordu. Zira Paris Komünü, bütün otonom yanılsamalara rağmen, işçi iktidarının bir nüvesi olarak, yalnızca Fransa çapında merkezî bir devlet iktidarı aygıtına sahip olarak ve sonra da işçi yönetiminin kazanımlarını bütün bir kıta Avrupa’sına yayarak hayatta kalabilirdi. Marx’ın Komün’den çıkardığı dersler bu yönde olmasına rağmen, onun ve Engels’in ölümünün ardından II. Erternasyonal’e hakim olan seçimci revizyonizm, özerk belediyecilik yanılsamasını programatik  ve pratik bir düzlemde savunmaya ve hayata geçirmeye çalışmaya devam edecekti.

II. Enternasyonal’de ele alındığı biçimiyle belediye yönetimleri ve sosyalist politika

1848 Şubat devrimci dalgasının ardından Fransız sosyalistleri, özellikle de Réforme olarak anılan Ledru-Rollin, Louis Blanc, Flocon ve diğerlerinin başını çektiği grup, devrimin çıkarlarını savunmak mazereti altında hükümetin kimi pozisyonlarına yerleşmiş ve bu, hükümet çoğunluğunun karşıdevrimci askerî ve politik önlemlerinin faturasının doğrudan doğruya sosyalistlere ve demokratlara kesilmesiyle sonuçlanmıştı. Dahası Ledru-Rollin’in, Louis Blanc’ın ve benzerlerinin hükümette olması, tam da onlar devrimci proletaryayı temsil ettiğini iddia ediyor olduğu için Fransız işçilerinin eylem kapasitesini felç etmiş ve onları siyasal olarak (yeri geldiğinde askerî olarak da!) silahsızlandırmıştı. 

1848 devriminin Fransız ayağında edinilen parlamenter tecrübeler, Marx ve Engels için daima iyi bir okul oldu. Onlar için seçimler ve bu seçimlerin ardından gidilen parlamento veya belediye meclisleri, daima proletaryanın devrimci kalkışmasının araçları olarak okundu. Marx ile Engels’in çizgisi, devrimi parlamento uğruna feda etmek değil, parlamentodan ve benzeri burjuva temsil kurumlarından devrim için faydalanmaktı. 

Horace Vernet’nin 1848 tarihli Soufflot Sokağı’nda Barikat tablosu. Arka planda Panthéon gözüküyor.

Marx ile Engels’in ölümünün ifade ettiği öznel gerileme ve ek olarak Bismarck’ın sosyalistlerin partileriyle yayın organlarını yasaklayan Antisosyalist Yasa’nın uygulamaya konulmasının sonuçları, Alman sosyalistlerinin faaliyetlerini seçim arenasına hapsetmesini beraberinde getirdi. Asıl tartışma, 1899 Haziran’ında Alexandre Miliband isimli bir sosyalistin, bir burjuva hükümette yer almayı kabul etmesiyle başladı. Bu, bir sosyalistin burjuva hükümette bakanlığı kabul etmesi itibariyle bir ilkti. 

Sosyalistlerin bakanlık pozisyonlarını kabul edip edemeyeceği, II. Enternasyonal’in 1900’deki beşinci kongresinde tartışıldı. Kongrede Rosa Luxemburg, Georgi Plehanov, Daniel De Leon gibi figürler sol kanatta yer alarak, böylesi bir pozisyon kabulünün ihanet anlamına geldiğini belirttiler. Bernstein ve Georg von Vollmar gibi figürlerden oluşan sağ kanat ise Jaurès ile Millerand’da ifadesini bulan teslimiyetçiliği savundu. O sıralarda “Marksizm’in Papa’sı” olarak tanınan Karl Kautsky ise merkezde; yani sol ve sağ kanatları uzlaştırmaya çalışan bir pozisyonda yer aldı. 

Kongrenin, konuyla ilgili Kautsky tarafından kaleme alınan kararında, bakanlık pozisyonunun kabul edilip edilmemesinin bir “ilke değil, taktik sorunu” olduğu, bunun konjonktüre göre bütün bir parti tarafından karar verilmesi gereken bir husus olduğu belirtildi (Internationaler Sozialisten-Kongress zu Paris 1900, Berlin: Expedition der Buchhandlung Vorwärts, 1900).

II. Enternasyonal’in 1907’deki Stuttgart Kongresi’nden bir kare.

Ancak II. Enternasyonal’in beşinci kongresi, yalnızca sosyalistlerin burjuva hükümetlere katılıp katılamayacağını tartışmadı. Bununla bağlantılı olarak, belediye sorunu da gündeme geldi. Bu sorun üzerine alınan karar, Marx’ın Fransa’da İç Savaş kitabında eleştirdiği belediyeci özerklik özlemlerinin politik bir devamıydı. Sosyalist Enternasyonal’in belediyeciliğe savrulmasının nesnel nedenlerinden birisi, 1800’lerin son on yılı boyunca Avrupa çapında işçi sınıfının elde ettiği sosyal ve politik kazanımlarının çoğunluğunun, sosyalistlerin kontrolü altındaki belediye yönetimlerinin sayesinde edinilmiş olmasıydı. Tıpkı seçimlerde edinilen ve art arda gelen başarılı neticelerin sonucunda Alman parlamentosunda kazanılan mevzilerin bir parlamentarizm yanılgısı yaratmış olduğu gibi, yerel yönetimlerde izlenen politikanın partinin saflarında doğrusal bir büyüme doğurmuş olması ve bunların işçilerin yaşam şartlarında belirli bir iyileşmeyi getirmiş olması da belediyeci bir yanılgı yarattı.

II. Enternasyonal’in 1900’deki Paris kongresi, aşağıdaki kararı aldı:

Belediyenin, merkezileşmemiş ekonomik yaşamın mükemmel bir laboratuvarı ve aynı zamanda, ciddi bir özerklik sağlandığında, yerel sosyalist çoğunlukların merkezi iktidarın burjuva çoğunluğuna karşı kullanması için heybetli bir kale olabileceği göz önüne alındığında;

1900 Uluslararası Kongresi şunu deklare eder;

Tüm sosyalistlerin, genel politikaların önemini göz ardı etmeden belediye faaliyetlerini açıklamak ve değerini bilmek; belediye reformlarına, onların ‘kolektivist toplumun embriyonları’ rolü uyarınca sahip oldukları önemi vermek; ve ortak hizmetleri -ulaşım, ışıklandırma, su teminatı, elektrik, okullar, tıbbî hizmetler, hastaneler, yıkanma yerleri, çamaşırhaneler, belediye dükkanları, belediye fırınları, gıda hizmetleri, ısınma, işçilerin barınması, giyim-kuşam, polis, belediye işleri vb. gibi-, hem kamunun yararı açısından, hem de bu alanlarda çalışan vatandaşların çıkarı uyarınca örnek kurumlara çevirmek için uğraşmak gibi görevleri mevcuttur. (Congrès Socialiste International, 1900)

Bu kararla ilgili en temel iki sorun, belediyelerin “merkezileşmemiş ekonomik yaşamın mükemmel bir laboratuvarı” olarak görülmesinde ve onların “kolektivist toplumun embriyonları” olarak anlaşılmasında yatıyordu. Bu iki sorun, şu yanılsamalara dayanıyordu: 1) Proletarya diktatörlüğü rejimi altında ekonomik örgütlenme, kapitalist devlet mekanizmasının organize ettiğinden farklı olarak merkezî değil federatif, hatta bölgeler bazında özerk ve merkezileşmemiş bir nitelik taşıyacaktı ve 2) geleceğin toplumunun “embriyonları” olan belediyeler, tam da böyle oldukları için, aslında işçi iktidarının kapitalist toplumdaki temsili organları olabilirlerdi. İlk yanılgı, doğrudan doğruya sosyalizmin önşartlarından biri olan ve ulusal ve uluslararası çapta yapılması gereken merkezî bir bilimsel ekonomik planlama ihtiyacının reddine dayanırken, sonuncu yanılgının mantıksal devamı, kapitalist toplumun aslında yerel yönetimler aracılığıyla kendiliğinden bir ikili iktidar durumunu sürekli olarak canlı tuttuğuydu! Aşağıda göreceğimiz üzere, tam da bu yanılgının karşıdevrimciler için avantajlı olan sonuçları dolayısıyla Şubat Devrimi’nden sonra Geçici Hükümet’in planı, işçi meclisleri olan Sovyetleri, teker teker yerel Duma’lara dönüştürmekti. 

II. Enternasyonal’in 1900 kararı uyarınca, proletaryanın bağımsız seferberlik ve temsiliyet organlarını yaratma yönündeki devrimci görevin somut bir karşılığı yoktu; zira belediyeler zaten bu boşluğu kapatabilirlerdi. Dahası, onlar sosyalist toplumun “embriyonları” olduğu için, burjuva devlet iktidarına karşı mücadelenin alacağı nihai şekil, belediye yönetimlerinin ele geçirilmesi ve merkezî kapitalist aygıta karşı kullanılmasıydı. Bu anlayış II. Enternasyonal saflarında, proleterlerin bağımsız seferberlik organları tarihte bir kere ortaya çıktığında, onlara dönük kibirli bir düşmanlığa evrildi. Çünkü işçi sınıfı, kongre kararlarında betimlendiğinden farklı olarak, belediyeleri değil, inşa ettikleri kendi sınıf organlarını tercih etmiş ve aslında belediyelerde de kristalize olan burjuva kurumsallığın kırmızı sınırlarından devrimci bir kopuşu gündeme taşımışlardı. 

Jean Jaurès, I. Dünya Savaşı’na karşı çıktığı için öldürülecekti.

II. Enternasyonal’in belediye yönetimleri ve onların sosyal işlevi noktasında aldığı ikircikli karar, bu uluslararası partinin içindeki oportünistlerin, kendi çarpık siyasal stratejilerini savunmaları için bir mazeret oldu. Söz konusu burjuva bakanlıklara sosyalistlerin yerleşmesi olunca sert tartışmalarla farklı kamplara bölünen Enternasyonal’in, yerel yönetimler noktasında, son derece gerici sonuçlara yol açabilecek olan bir kararı alabilmiş olması, bakanlıklara yerleşme taraftarı olanların lehine bir gedik yarattı. O sıralarda, II Enternasyonal’in Fransa seksiyonu olan Fransız İşçi Partisi üyesi bir belediye başkanına sahip olan Lille kentinde, 26 Kasım 1900’de organize edilen bir tartışmada Jaurès şöyle konuşacaktı:

Sosyalist bakanların burjuva bakanlığında taşıdığı sorumluluklardan bahsediliyor; ama sizin belediyelere seçilmiş yetkilileriniz de sorumluluk taşımıyor mu? Onlar da burjuva devletin bir parçası değil mi? (…) Ben, sosyalist belediye başkanının, sosyalist olmasına rağmen, merkezî iktidar tarafından açığa alınabileceğini ve bir seneliğine görevinden alıkonabileceğini söyleyebilirim;  ben size onun, bir belediye başkanı olduğu için, hatırı sayılır miktardaki burjuva yasayı yürürlüğe koymak ve onları yönetmek noktasında doğal olarak hemfikir olduğunu söyleyebilirim ve ben size, eğer sokaklarınızda şiddetli çatışmalar varsa, onun da sosyalizmin yağma ve cinayet olduğunun söylenmesinden korktuğu için zorla, polise başvurabileceğini söyleyebilirim. (Jean Jaurès, “Le Socialisme en Débat”, L’Humanité hebdo)

Rosa Luxemburg, II. Enternasyonal Marksizmi’nden kopan isimler arasındaydı.

Jaurès’in bulduğu açık, II. Enternasyonal’in parlamentolar ile belediyeleri, sosyalist devrim için birer araç olarak görmemesinden ama onları kendi içinde birer amaca dönüştürmesinden doğuyordu. Eğer belediyeler sosyalist toplumun nüveleri olarak meşru devrimci hedefler halini alabiliyorsa, bakanlıklar neden bundan muaf tutuluyordu ya da tutulmak isteniyordu? Bu sorunun çözümünün ilk adımı önce Luxemburg ile Lenin’de, sonra da III. Enternasyonal’de atılacaktı.

II. Enternasyonal’in bu kararından bir sene sonra, 1901’de kaleme aldığı bir broşürde, Litvanya ve Polonya partilerinin kurucularından ve daha sonra 1918 Almanya Devrimi’nin önderlerinden Rosa Luxemburg şöyle yazacaktı:

Bir belediye meclisine katılma sorunu tamamen farklıdır. Belediye meclisinin de başkanının da, inter alia [diğerlerinin yanı sıra], kendilerine devredilen yönetici fonksiyonlarla ve burjuva yasalarını uygulamakla görevlendirildikleri doğrudur; ancak tarihsel olarak, ikisi de karşıt unsurlar oluştururlar. (…)

Sosyalist taktikler açısından sonuç, temel olarak farklı bir duruştur: Yıkımı, sosyalizmin zaferi için ihtiyaç duyulan mutlak bir önşart olan mevcut devletin merkezî hükümeti burjuva sınıf egemenliğinin tecessüm ettiği yerdir; sosyalist dönüşümün olumlu bir şekilde bağ kuracağı özyönetim ise geleceğin unsurudur.

Kuşkusuz, burjuva partileri sınıf içeriklerini belediyenin ekonomik ve kültürel işlevlerine bile nasıl aşılayacaklarını biliyorlar. Ancak burada sosyalistler hiçbir zaman kendi politikalarına sadık kalmama durumunun içine giremezler. Şehrin temsil organlarında azınlık olarak kaldıkları müddetçe, parlamentoda olduğu gibi muhalefet etmeyi ilke edinecekler. Ama eğer bir çoğunluk elde ederlerse, o zaman belediyeyi, burjuva merkezî iktidara karşı mücadelenin bir aracına dönüştürecekler. (Rosa Luxemburg, The Socialist Crisis in France)

Luxemburg’un soruna yaklaşımı, devrimci gerçekçiliğin perspektifine daha yakındı. Öncelikle o, belediye meclisine veya başkanlığına, adeta sosyalizme geçişin araçları olabilmeleri anlamını taşıyacak olan hatalı nitelikler atfetmiyordu ve bunların, burjuva işleyişin çarkları olduğunu ifade ediyordu. 

Luxemburg’un katkısı bununla da sınırlı değildi. II. Enternasyonal kararı sosyalistlerin iktidarda olduğu belediyelerin birincil görevlerinin kendilerini “örnek kurumlara” çevirmek  ve hizmet işlerine boğulmak olduğunu söylüyordu. Luxemburg ise, yerel nüfusa ve burjuva devlet aygıtına yaltaklanıcı bu ucuz stratejinin yerine, sosyalistlerin çoğunlukta olduğu belediyeleri “burjuva merkezî iktidara karşı mücadelenin bir aracına” dönüştürmekten söz ediyordu. II. Enternasyonal kararı birçok yönüyle, burjuva devletinin yereller düzeyinde sağlamakla yükümlü olduğu kültürel ve sosyal hizmet işlerini, sosyalistlerin “örnek” bir şekilde yerine getirmesini öğütlüyordu. Bunu yaparken çelişkili bir biçimde, sosyalistlerin “örnek kurumlara” çevireceği bu belediyelerin, sosyalizmin yapıtaşları olduğunu iddia ediyordu. Luxemburg belediyelere böylesine bir bağımsız proleter organı karakteri atfetmezken, onların partinin elinde olduğu durumlarda, burjuvazinin merkezî sınıf iktidarına karşı kullanılmasını öneriyordu.

Lenin’in “belediye sosyalizmine” karşı mücadelesi

Lenin’in Rus işçi sınıfının iktidar mücadelesine dönük olarak çizdiği Marksist strateji, daimi olarak Rus partisi içindeki belediyeci yanılgılarla bir kavga içinde oldu. Parti içinde özellikle Menşevik kanadın taşıdığı belediyeci yanılsamalara karşı verilen devrimci strateji mücadelesi, Lenin’in II. Enternasyonal revizyonizmiyle, 1914’te mantıksal sonucuna ulaştıracağı hesaplaşmanın başlangıcını oluşturacaktı. Lenin konuya yakından eğildiği bütün makalelerinde, belediye kurumuna dönük tembelliğe ve işbirlikçiliğe yatkın yanılgılara karşı, proletaryanın hakimiyeti için merkezî bir iktidarın ihtiyaç olduğunu ve iktidar mücadelesinin nihai olarak politik bir mücadele olduğunu; vatandaşlara verilen hizmet noktasında yabancı sınıf güçleriyle rekabete girmenin bir iktidar stratejisi olmadığını hatırlattı.

Raboçaya Mysıl‘ın 4 Ekim 1898 tarihinde çıkan dördüncü sayısı.

Lenin’in bu konudaki ilk polemiği, Rus sosyal demokrasisi (1914’te I. Paylaşım Savaşı çıkana dek komünistler kendilerine sosyal demokrat diyorlardı) içindeki ekonomist eğilimi temsil eden Raboçaya Mysıl (İşçilerin Düşüncesi) gazetesiyle oldu. Gazetenin 1899 Eylül’ünde yayımlanan sayısına ek olarak basılan R. M. imzalı bir broşür, Rus sosyal demokrasisinin işçi sınıfına öncülüğü atfeden ve sosyalizmin yalnızca politik mücadelelerle kurulabileceğini ileri süren programını eleştiriyordu. 

Bu ek broşürün on beşinci sayfasında R. M. şöyle yazıyordu:

Bizi bu programlarda daha da hayrete düşüren [Sosyal Demokratların programlarında], hiç durmadan, bir parlamentodaki işçi faaliyetlerinin avantajlarına ilk sırayı veriyor, ama işverenlerin yasama meclislerine, fabrika kurullarına ve belediye özerkliğine işçilerin katılımının önemini tamamen görmezden geliyor olmalarıdır. (R. M., “Bizim Gerçekliğimiz”, Raboçaya Mysıl, 1899 Eylül)

Lenin’in bu ekonomist gazeteye verdiği acımasız cevabın bir kısmı, işçilerin belediye yönetimlerine dahil olma sorunu üzerineydi:

Eğer parlamentonun yararları ön plana çıkarılmayacaksa, işçiler siyasi haklar ve siyasi özgürlükler konusunu nasıl öğrenecekler? Raboçaya Mysıl’ın yaptığı gibi bu meselelerde sessiz kalmaya devam etmek, alt tabaka işçilerin politik cehaletini kalıcılaştırmak anlamına gelmez mi? İşçilerin belediye özynönetim organlarında yer almasının yararları ve önemine gelince, hiçbir sosyal demokrat hiçbir zaman hiçbir yerde sosyalist işçilerin belediye özyönetim organlarındaki faaliyetlerinin yararlarını ve önemini reddetmemiştir; ama Rusya’da bundan bahsetmek gülünçtür; açık bir sosyalizm bildirgesinin bile mümkün olmadığı ve işçileri belediye özyönetim organlarında yer almaları konusunda teşvik etmenin (bu mümkün olsa bile), fiilen ileri işçilerin dikkatini sosyalist işçi sınıfı davasından liberalizme doğru kaydırması anlamına gelecek olan Rusya’da. (V. I. Lenin, “Rus Sosyal Demokrasisinde Geri Bir Eğilim”, 1899)

Lenin bir tehlikeye parmak basıyor ve proletaryanın siyasal dikkatini merkezî iktidarın ele geçirilme hedefinden saptırarak onu, özerk olabileceği söylenen belediye yönetimlerine yönlendirmenin, sınıf içinde liberal eğilimler yaratabileceğinden bahsediyordu. Lenin, sınıf bilinçli işçilerin sosyalist devrim davasından alınıp, devrimsiz bir dönüşümün “embriyonları” olabileceği iddia edilen belediye yönetimleri için mücadeleye teşvik edilmelerini, 1899 Rusya’sının şartları altında “liberalizme doğru” kayış, yani bir ihanet olarak okuyordu. Bu, Lenin için, sosyalist işçi kadrolarının, proletaryanın iktidarının doğacağı üretim merkezlerinden, fabrikalardan, tarlalardan alınıp, sınıflar mücadelesinin şiddet derecesinin düşük olduğu yerel kurumlara hapsedilmesi; yani öncünün aslında politik olarak silahsızlandırılması anlamını taşıyordu. Yine bu, öncünün sosyalizm davası için azami kazançları sağlayabileceği bir savaş alanından alınıp, kentli orta sınıf yurttaşların gündelik hizmet alımı işine koşulması demekti. 

Ekim Devrimi’nin önderlerinden Vladimir İlyiç Lenin.

Lenin açısından bu tip bir stratejik rota değişimi kabul edilebilir değildi. Bu, kendisinin de ifade ettiği üzere, proletaryayı iktidar için mücadele etme perspektifinden koparacak ve onu, burjuvazinin sınıfsal iktidarının yerellerdeki basit birer yürütme (özel mülkiyetin yasal çerçevesi içinde kalan bir yürütme!) gücüne indirecekti. Onun için monarşist koşumları olan merkezî bir burjuva devlet aygıtının yerellerdeki özel mülkiyete saygılı yürütme gücü halini almak liberalizmin işiydi, proletaryanın değil.

Lenin’in 1899’da, yani daha 1900’deki II. Enternasyonal kararı bütün ulusal partiler için yürürlüğe girmeden önce, sorunu bu biçimiyle ele almış olması dikkate değerdir. Yine de dikkatli davranmış ve belediyeciliğe dönük eleştirisini Rusya’nın şartlarıyla sınırlamış; yani Batı’daki deneyimlere henüz bir eleştiri ve yorum getirmemiştir. 

Lenin’in Batı’daki “belediye sosyalizmlerine” dönük ilk verdiği ilk meydan savaşı 1905 Devrimi’nin ve onun ardından toplanan iki Duma’nın (Rus parlamentosu) dersleriyle yoğrulmuştu. Lenin, devrimden sonra toplanan Rus Dumalarına seçilen köylü temsilcilerinin (Trudovikler ve Sosyal Devrimciler) ileri sürdüğü toprak reformu programının, sosyal demokrat partinin tarım programından ileride olduğunu düşünüyordu. Bu açı hemen kapanmalı ve ulusallaştırma sloganı benimsenmeliydi.

Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) Stockholm’de toplanan dördüncü kongresinde Menşevikler, toprakların ulusallaştırılması talebinin gerçekçi olmadığını iddia etmişlerdi. Nisan 1906’da toplanan bu kongreden hemen önce kaleme aldığı bir broşürde Menşevik P. Maslov, toprağın ulusallaştırılması talebine aşağıdaki gerekçelerle karşı çıkıyordu:

Rusya’daki tarım sorununun çözümü olarak toprağın ulusallaştırılması günümüzde kabul edilemezdir çünkü bu umutsuz bir şekilde ütopiktir. Toprağın ulusallaştırılması bütün toprağın devlete verilmesini öngörmektedir. Ama köylüler, özellikle de yerleşik köylüler kendi topraklarını gönüllü olarak vermeye razı olacaklar mıdır? (P. Maslov, “Tarım Programlarının Bir Eleştirisi”, 1905,)

Maslov’un, bir geçiş programı anlayışının yokluğuna işaret eden asgari program ile azami program arasındaki yalpalaması ve bunun sonucunda toprak sorununda tamamen karşıdevrimci sonuçlara ulaşabiliyor olması tesadüf değildi. Menşevik vekiller İkinci Duma’da bu yönde sözler almış ve sosyal demokratlarla köylü kitlelerin arasının açılmasına neden olmuştu. Menşevik kanadın önerisi ulusallaştırma değildi; onlar “belediyeleştirme” ismini verdikleri, toprakları belediye yönetimi altına alma anlamına gelen bir öneriyi savunuyorlardı. Lenin, 1907’de kaleme aldığı ve partinin tarım programını tartışmaya açtığı kitabında, bu öneriyi topa tuttu. Ek olarak, Trudovik ve Sosyal Devrimci vekillerin parlamento kürsüsünden toprağın ulusallaştırılmasını talep etmiş olmaları, Menşeviklerin düşündüğünün aksine köylülerin bu taleple herhangi bir anlaşmazlığının olmadığını açığa çıkartmıştı. Lenin şöyle yazıyordu: “Trudovikler belediyeleştirme taraftarlarına göstermiştir ki, ben haklıydım.” Alaycı bir şekilde şunu eklemeyi de ihmal etmiyordu: “Belediyeleştirme taraftarları Trudovik köylülere karşı çıkmalı ve topraklarını ulusallaştırmamalarını istemeli.

Menşeviklerin önderleri Mayıs 1917’de, İsveç’in başkenti Stockholm’deler.

RSDİP’in Stockholm Kongresi, Menşevik delegelerin “belediyeleştirme” talebini tarım programına dahil etmeye çalışmasına tanıklık etti. Ancak Menşevik kanat bununla sınırlı kalmadı ve belediyeye dönük siyasal beklentinin derinleştirildiği başka öneriler de sundu. Kongre sırasında söz alan, mahlası Kostrov ismiyle tanınan Gürcü Menşevik Noe Zhordania, aşağıdaki yargıları dile getirdi:

Bazı yoldaşlar ilk defa belediye mülkiyeti hakkında bir şeyler duyuyor gibi görünüyor. Batı Avrupa’da kentsel ve kırsal belediyeler tarafından mülkiyetin genişletilmesini savunan ve aynı zamanda yoldaşlarımız tarafından da desteklenmekte olan ‘belediye sosyalizmi’ olarak anılan bir politik eğilim olduğunu onlara hatırlatmama izin verin. Birçok belediye gayrimenkul sahibidir ve bu, programımızla çelişmemektedir. Şimdi bizim, karşılıksız olarak belediyeler için gayrimenkul edinme olanağımız var ve bundan yararlanmalıyız. Elbette el konulan topraklar, belediyeleştirilmeli.

Menşeviklerin yerel yönetimlere dönük görüşünü özetleyen bu pasaj, II. Enternasyonal’in 1900’deki kararını kendi doğal sonuçlarına ulaştırıyor ve Rusya’da “belediye sosyalizmi” için mücadelenin Marksizm’in programında yer alabileceğini deklare ediyordu. Aynı zamanda Kostrov’un, merkezî bir proleter iktidarı olmaksızın, karakteri burjuva olan belediyelerin sahip oldukları gayrimenkul listelerini genişletmeye ve bu genişlemenin de işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinin çıkarına olacağına yönelik vurgusu, Rus partisindeki oportünizmin yol haritasının köşelerini çiziyordu. Bu, burjuvaziyi mülksüzleştirme amacı taşıyan sosyalist bir devrim ve bu devrimin önderliğini üstlenmesi gereken proletaryanın sınıf mücadeleleri dersleri eşliğinde siyasal bir eğitimden geçirilmesi gerektiği perspektifinden dolaysız bir kopuştu. 

Kostrov’un Menşevik çizgiyi temsil eden önerisi, aslında Rus devriminin adeta Gordion Düğümü olan toprak sorunu noktasında sergilenen siyasal oportünizmin ve teslimiyetçiliğin, çiğ ve yüzeysel bir belediyecilik anlayışının altında saklanmaya çalışılmasıydı. II. Enternasyonal’in belediye sorununa dönük ortaya koyduğu reformist hat, Menşeviklerin elinde toprağın ulusallaştırılmamasını savunmanın kullanışlı bir aracı haline gelmişti. Menşevikler açısından Rusya nasıl ki, aşamalı devrim teorisi uyarınca sosyalist devrime ve önlemlere hazır değilse, Rus tarımı da feodal unsurları bünyesinde barındırdığı için, toprağın ulusallaştırılmasına hazır değildi. Tarım programındaki aşamacılık, “belediyeleştirmek” kelimesinde kristalize oluyordu.

Lenin’in “belediye sosyalizmi” önerisine cevabı, bu sosyalizm tipinin yetersizliğine ve güdüklüğüne; aslında bu sosyalizm tipinin uzaktan yakından sosyalizmle ilgisinin olmamasına dayanıyordu. O, başına “belediye” sıfatının eklendiği bu sözde sosyalizm deneyimlerinin daima ve kaçınılmaz olarak burjuva devlet aygıtlarının hakimiyeti altında yaşandığını ve her zaman da bu sınıfın egemenliğinin altında yaşanmak zorunda kalacağını hatırlattı. Bu deneyimler tam da işçi sınıfının düşmanı bir sosyal sınıfın iktidarı altında yaşandığı için, sınıfsız topluma gidişata dair hiçbir şey bina edememişler ve birincil önemde olmayan konularla ilgili sistem için birtakım reformlarla yetinmek zorunda kalmışlardı. Lenin şöyle yazıyordu:

Onlar, burjuvazinin, bir sınıf olarak hükmettiği müddetçe ‘belediyeci’ bakış açısından bile, kendi egemenliğinin gerçek temellerine dönük hiçbir taşkınlığa izin veremeyeceğini; eğer burjuvazi ‘belediye sosyalizmine’ izin veriyorsa, onu tolere ediyorsa bunun sebebinin, onun kendi egemenliğinin temellerine dokunmadığı için, onun kendi refahının önemli kaynaklarına müdahale etmediği için olduğunu; onun sadece, burjuvazinin kendisinin ‘nüfusun’ yönetmesine izin verdiği yerel masrafların dar çeperini genişlettiğini unutuyorlar. Sosyalist belediyeler tarafından, işçilere hiçbir önemli rahatlama getirmiyor olan normal olanın, yani asgari olanın sınırının biraz ötesine gitmeye dönük her çabanın; sermayeye burnunu sokmaya dönük her çabanın burjuva devletinin merkezî otoriteleri tarafından her zaman en anlayışlı biçimde veto edildiğini bilmek için, Batı’daki ‘belediye sosyalizmine’ ufak bir aşinalığa sahip olmaktan fazlası gerekmez. (V. I. Lenin, “1905-1907 İlk Rus Devriminde Sosyal Demokrasinin Tarım Programı”,Kasım-Aralık 1907)

Lenin’in önce 1899’da, salt belediyeci faaliyetin liberalizm tehdidini doğurduğu yönündeki uyarısı, sonra da 1907’de, “belediye sosyalizmi” olarak anılan girişimin yalnızca bir aldatmaca olduğu yönündeki vurgusu, gökten düşerek oluşmamıştı. O, II. Enternasyonal revizyonizminin kongre kararlarına rağmen, ilk olarak Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ta, belediyeci yanılsamalara karşı savunduğu devrimci politik anlayışın devamını getiriyordu. İkinci olarak da, Engels’in İngiltere’de bir sosyalist grup olan Fabian Topluluğu’na karşı yaptığı uyarılardan besleniyordu. 

Engels, 18 Ocak 1893’te Sorge’ye yazdığı bir mektupta aşağıdaki satırlara yer veriyordu:

Fabianlar, burada Londra’da, sosyal devrimin kaçınılmazlığını fark edebilecek kadar anlayışı olan, ancak bu devasa görevi yalnızca kaba proletaryaya emanet edemeyen ve bu nedenle de kendilerini başa getirecek kadar kibar davranan hırslı bir gruptur. Devrim korkusu onların temel ilkesidir. Onlar par exellence ‘eğitimlilerdir’. Sosyalizmleri belediye sosyalizmidir; ulus değil ama belediye, şu anda herhangi bir oranda üretim araçlarının sahibi olmalıdır. Onların bu sosyalizmi, burjuva liberalizminin aşırı ama kaçınılmaz bir sonucu olarak temsil edilmektedir ve dolayısıyla da taktikleri, liberallere düşman olarak belirleyici bir biçimde karşı koymamak, ama onları sosyalist sonuçlara iteklemek, böylece onlarla entrika çevirmek, liberalizmi sosyalizmle yaymak, liberallere karşı sosyalist adaylar öne sürmemek ama onların liberal olmasında onları hızlandırmak, onları kendilerine karşı zorlamak veya onları ele geçirmek için kandırmaktır. Bu süreç boyunca kendilerine ya yalan söyleniyor ve kendilerini aldatıyorlar, ya da sosyalizme ihanet ediyorlar; ama onlar bunu elbette anlamıyorlar. (Friedrich Engels, Marx-Engels Yazışmalar 1893)

Friedrich Engels 1893’te, “belediye sosyalizmi” önerisinin tehlikelerine işaret ediyordu.

Engels’in kehanet gücü üzerine söylenebilecek bir söz var mı? Bu büyük Alman devrimci, “belediye sosyalizmi” olarak adlandırılan eklektik toplumsal önerinin kuyruğuna takılanların,  aslında neden burjuva liberalizminin aşırı bir ucunu savunuyor olduklarını en iyi özetleyen kişiydi. Engels’in, belediyeci revizyonizmin liberalizmle kurulmuş olan bir stratejik ittifak olduğunu teşhir etmede gösterdiği devrimci kesinlik, Lenin’in miras olarak devraldığı pusulaydı. Bu pusula, belediyelere dair benzer bir tartışma Ekim Devrimi’nin arifesinde yaşandığında, Lenin’e yine yol göstermekten şaşmayacaktı. 

Ekim Devrimi’nin belediye sorununa dair öğrettikleri

1917 Ekim Devrimi ve ona giden süreç, II. Enternasyonal’in belediyeci revizyonizminin ve “belediye sosyalizmi” olarak adlandırılan küçük burjuva önerinin sosyopolitik bir bilançosunu sunması bakımından, önemli bir deneyim alanı oldu. Bu devrimci süreç, yalnızca belediyelerin sosyalizmin organik birimleri olarak görülmesinin nasıl işçi özyönetim organlarına dönük nesnel bir düşmanlığa dönüştüğünü göstermekle kalmadı, aynı zamanda “belediye sosyalizmi” önerisinin aşamacı devrim teorisinin taşıyıcılığını nasıl yaptığını da ispatladı. 

Petrograd Sovyeti, 1917.

Rus Çarlığını yıkan Şubat Devrimi’nin ardından iktidara gelen Geçici Hükümet, işçi sınıfıyla burjuvazinin partilerinin karışımından doğan bir koalisyondan oluşuyordu. Burjuva liberallerden oluşan Kadetlerin yanı sıra, Menşeviklerin ve Sosyal Devrimcilerin önemli bir kısmı da birçok hükümet mevkisine yerleşmişti. Sosyalistlerin burjuva bakanlıklara yerleşip yerleşemeyeceği tartışmasında Millerand kampında yer alan, Petrograd Sovyeti Bölgesel Geçici Yürütme Komitesi başkanı olan Alexander Kerenski, 2 Mart 1917’de, Sovyet’ten hiçbir resmi izin almadan yeni burjuva Geçici Hükümet’in Adalet Bakanı olmayı kabul etti. 1 Mayıs’ta, Petrograd Sovyeti Yürütme Komitesi’nin çoğunluğu, Bolşeviklerin ve Julius Martov önderliğindeki Menşevik Enternasyonalistlerin şiddetli muhalefetine rağmen, burjuvaziyle bir koalisyon hükümetine girmeyi kabul etti.

Bu koalisyonun politik amacı şuydu: İşçi, asker ve köylü meclisleri olarak örgütlenen Sovyetler ilga edilecek ve onların boşluğu yerel düzlemde belediye yönetimleriyle (yerel Dumalarla) ve ulusal düzlemde de Kurucu Meclis’le doldurulacaktı. Burjuvaziyle yapılan bu koalisyon, burjuva demokratik cumhuriyete giden köprüyü inşa edecekti. 

Bolşevik Parti bu durum karşısında, hükümetteki Kadetleri kastederek “Kahrolsun on kapitalist bakan!” sloganını faaliyetinin merkezine yerleştirdi. Bu slogan aracılığıyla Kadetlerin hükümetten atılması ve iktidarın işçi Sovyetlerine teslim edilmesi isteniyordu. Leninist strateji Geçici Hükümet’i ele geçirmeye değil, onu ifşa etmeye dönüktü. 

Lenin’in Rusya’ya dönüşü ve Bolşevik Parti’yi sürekli devrim teorisiyle yeniden silahlandırma çabası, ilk sınavlarından birisini yaklaşmakta olan yerel Duma seçimlerinde verecekti. Eski Rus takvimine göre 7 Nisan’da yapılan RSDİP (Bolşevik) Bütün Petrograd Şehir Konferası’nda söz alan, Bolşevik Parti Petrograd Komitesi başkanı L. M. Mikhailov, 1900 Paris Kongresi kararını alıntılayarak, belediye sorununa dair klasikleşmiş “sosyal demokrat” öneriyi tekrarlayacaktı:

‘Kentsel kamu idaresi olan belediye her zaman, bütün mevcut eğilimlerden ve tonlardan sosyalistler tarafından ‘kolektivist bir toplumun embriyosu’ olarak görülmüştür ve görülmektedir.’

Ve bir ‘kolektivist toplumun’ zaferinin, modern bir sınıf devletinin bütününün temelden yeniden inşasına dayandığını kesin olarak anlamamıza ve hatırlamamıza rağmen, sosyalistler, oybirliğiyle Paris Uluslararası Kongresi’nde (1900) taraftarlarını, bunda ‘merkezileşmemiş ekonomik yaşamın mükemmel bir laboratuvarı ve güçlü bir politik kale’ görerek, yerel özyönetimin kontrolünü ele geçirmeleri ve mücadele etmeleri için görevlendirdi. (L.M. Mikhailov, RSDİP [Bolşevik] Petrograd Kenti Konferans Protokolü)

Dikkat edilebileceği üzere Mikhailov, “kolektivist toplumun” zaferinden önce modern, yani burjuva bir devlet aygıtının inşasının zorunluluğundan bahsediyor ve yerel seçimlerde parti tarafından izlenecek politik hattın, bu zorunluluk eliyle belirlenebileceğini dile getiriyordu. Aşamacı devrim anlayışıyla el ele giden belediyeci revizyonizm, kendi doğal sonuçlarına bu konferansta ulaştı: Mikhailov yerel seçimlerde, burjuvaziyle koalisyon halinde olan Menşeviklerle ve Sosyal Devrimcilerle ortak bir blok kurulmasını önerdi. Lenin’in cevabı, burjuvaziyle veya “savunmacılarla” (Rusya’nın I. Paylaşım Savaşı’nda savaşmayı sürdürmesi gerektiğini düşünenler) hiçbir ortak seçim bloğunun kurulamayacağı oldu. 

Lenin belediye seçimlerinin nasıl kullanılması gerektiğiyle ilgili çıkan konferans kararının yazarıydı. Bu karar metninde şu ifadelere yer verdi:

Hiçbir şart altında belediye kürsüsü, özellikle de şu anki devrimci süreç sırasında, yalnızca yerel sorunlara indirgenemez.

Aynı zamanda günümüzdeki tüm temel konulara, özellikle de savaşa ve proletaryanın merkezî iktidar karşısındaki görevlerine ilişkin kesin bir cevap içermelidir.

Milis, gıda arzı, barınma ve vergiler gibi belediye sorularında bile, küçük burjuva partilerin savaş ve onun sonuçları ile mücadele etmek için gerekli devrimci önlemleri kabul etmelerini bekleyemeyiz.

Bütün bu sebeplerden dolayı, proleter partinin programında ilan edilen ilkeler hususunda kesin olarak seçimlere bloklar olmadan gitmeliyiz ve halka, üç ana parti arasındaki temel farklılıkları açıklamalıyız. Bunlar 1) Kadetler ve onların sağındakiler, 2) küçük burjuvazinin partileri (Narodnikler) ve işçilerin, burjuvazinin etkisi altına girmiş olan bir kesimi (Menşevik savunmacılar), 3) devrimci proletaryanın partisidir (Bolşevikler). (…)

Somut bir belediye programı oluşturulmalı, özellikle de kapitalistler için pusuda yatacak olan proleter milisi sorunu üzerine. (V. I. Lenin, RSDİP [Bolşevik] Petrograd Kenti Konferansı, Belediye Sorunu Üzerine Kararlar)

Lenin, yerel seçimler ile belediyelerin devrim sırasındaki işlevi sorununu, Rus devriminin somut sorunlarıyla ilişkilendirmişti. Onun müdahalesi, yerel seçimlerde “belediye sosyalizmi” taraftarı çizginin ifade ettiği aşamacılığı, yani burjuvaziye ve burjuva koalisyonuna teslimiyeti sürekli devrimci bir çizgide yeriyordu. Lenin’in belediye politikasına atfettiği nitelik, proletaryanın kendi iktidarı için verdiği mücadelenin niteliğinin bir kopyasıydı. Emperyalist savaş, kentlere gıda aktarımın sağlanması ve bu yolla kent-kır (işçi-köylü) ittifakının güçlendirilmesi, proleter milis benzeri devrimin can alıcı sorunlarına dönük çözüm önerileri, Lenin’in II. Enternasyonalci belediye politikasını reddeden tutumunda kristalize oluyordu. Kautskyci merkezin “kolektivistleri” ve Stockholm Kongresi’nin Menşevik belediyeleştirme yanlıları, tam da belediyeleri sosyalizmin kapitalist toplum içindeki “embriyonları” olarak gördükleri için, bağımsız işçi sınıfı organları olan Sovyetlerin iktidarına dönük devrimci bir perspektif ve eylem planı geliştiremezlerdi; bu onların aşamacı devrimci anlayışıyla belirlenmişti. Onların zaten her gün belediyeler aracılığıyla var olduğunu düşündükleri ikili iktidar durumu, bu sefer sovyetler aracılığıyla gerçekten vuku bulduğunda, bu yeni durumun şablon dışı gelişimi karşısında hayrete düşüp öfkelendiler ve taraflarını hemen güvenilir buldukları eski kurumların safında ve onların rehabilite edilmesi lehinde belirlediler. 

Lenin’in el yazısıyla Nisan Tezleri için aldığı notlar.

Mikhailov’un belediyelerin rolüne dönük talihsiz yorumuyla Lenin’in, proleter iktidar organlarının lehine gerçekleştirdiği müdahale, bu bağlamda Bolşevik Parti içindeki daha temel bir tartışmanın yansımasıydı: Bolşevik Parti, bakanlıktan hükümet başkanlığına terfi eden Kerenski’nin burjuva koalisyonunun sol kanadını mı oluşturacaktı, yoksa proletarya diktatörlüğü rejiminin kurulması için mi mücadele edecekti? Hem Sovyetlerde hem de yerel Dumalarda (belediye yönetimlerinde) Bolşevikler azınlıkta ve Menşevikler ile Sosyal Devrimciler çoğunluktaydı. Menşevikler ile Sosyal Devrimcilerin inancına göre yerel yönetimler Sovyetlerin yerini almalıydı. 

Ekim Devrimi’nin önderlerinden ve Kızıl Ordu’nun kurucusu Lev Troçki.

Bu ajanda, devrimin nesnel gelişim yasalarına karşıydı. Zira devrim, tam da belediyeleri olanaklı kılan mülkiyet ilişkilerini hedef tahtasına almak için mücadele ediyordu. Troçki bu çelişkili durumu aşağıdaki gibi açıklıyor:

Belediye yönetimleri, diğer demokrasi kurumları gibi, yalnızca sıkıca kurulmuş sosyal ilişkiler, yani kesin bir mülkiyet sistemi temelinde işlev görebilir. Ne var ki devrimin özü, bu tüm temellerin temeli olanının sorguya çağırılmasıdır. Ve bu sorgu, ancak güçlerin karşılıklı ilişkisinin açık bir devrimci testiyle cevaplanabilir. (…) Devrimin gündelik akışında belediye yönetimleri, yarı kurgusal bir varoluş ortaya çıkardı. Ancak kritik anlarda, kitlelerin müdahalesi olayların ilerleyiş yönünü tanımlarken, bu yönetimler basitçe havada patladı, kurucu unsurları bir barikatın farklı taraflarında göründü. Kurucu Meclisin kaderini öngörmek için Sovyetlerin ve belediye yönetimlerinin paralel rollerini Mayıs-Ekim ayları arasında karşılaştırmak yeterliydi. (Lev Troçki, Rus Devriminin Tarihi, 1930)

Lenin ile Troçki’nin, Ekim’e giden süreç boyunca Bolşevik Parti’yi sürekli devrimci bir rotada tutmaya dönük çalışmaları, partinin önderlik düzeyinden muhafazakâr bir muhalefetle karşılaşmıştı. Lenin’in kaleme aldığı Nisan Tezleri’nin ortaya koyduğu iktidarın proleter zaptı programına direnen bu muhafazakâr unsurlar, işçiler ile askerlerin Geçici Hükümet’e karşı kendiliğinden bir biçimde ayaklandığı 1917 Temmuz günlerinin ardından, parti politikasına ihanet etmek için uygun bir zemin yakaladılar. Temmuz günlerinden sorumlu tutulan Troçki Geçici Hükümet tarafından tutuklanmış ve hapse atılmış, Lenin ise yine yeraltına çekilmiş, parti üyesi bir işçinin evinde kolluk kuvvetlerinden saklanmaya başlamıştı. 

Bu iki büyük önderinin yokluğunda Bolşevik Parti, belediye sorununda, eski II. Enternasyonalci ve Menşevik revizyonizmi uygulamaya koyabilme fırsatı yakaladı. 3 Eylül’de Bolşevik Merkez Komitesi, Petrograd Duması’nda -yani belediye yönetiminde- koltuk edinmeye karar verdi. Ancak karar bununla sınırlı kalmadı: Bolşeviklerin Duma faaliyetlerinin başı olan Anatoli Lunaçarski, Petrograd’ın üç belediye başkanı yardımcısından biri olmayı kabul etti. Böylece Lenin’in fraksiyonu, şehir yönetimleri bazında Menşeviklerle ve Sosyal Devrimcilerle ortak olmuş oldu; dahası, Lunaçarski’nin haricindeki belediye başkanı yardımcılarından birisi Kadetler’den F. M. Knipoviç’ti. Burjuvaziyle yerel düzlemde kurulmuş olan bu işbirliği, Lenin’in devrimci müdahalesiyle oluşturulan Bolşeviklerin Duma açılışı deklarasyonuyla ters düşüyordu. Zira bu deklarasyon “belediye yönetimlerinin yürütme organlarında, devrimin tescilli düşmanlarıyla [Kadetler ile] herhangi bir işbirliği biçimini” kategorik olarak reddediyordu. (Bolşevikler ve Ekim Devrimi, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi [Bolşevik] Merkez Komitesi Tutanakları, Ağustos 1917-Şubat 1918)

Sürekli devrim perspektifinin Bolşevik Parti için egemen kılınması mücadelesi, belediyeci yanılsamalara karşı da sert bir direnişi zorunlu kılmıştı. Lenin’in belediye kurumlarına dönük anlayışı, onlardan sosyalist devrimin çıkarları yönünde yararlanmak ve onları mutlaklaştırmamaktı. Özellikle ulusal kurumlara oranla, yerel organlarda burjuvaziyle ve savunmacılarla işbirliğine gitmenin daha kolay olabileceğini bildiği için, yerel kurumlar sorununu devrimin sorunları düzeyinde ele aldı. Bu, partinin yerel sorumluları “belediye sosyalizmi” önerisine yatkın bir hat çizerken, sosyalizmin bağımsız seferberlikler ve organlar üzerinden yükselmesi gerektiği gerçeğinin savunulması anlamını taşıyordu. İlerleyen senelerde Troçki’nin gerici “tek ülkede sosyalizm” teorisine karşı vermek zorunda kaldığı mücadelenin benzer bir biçimini Lenin, “belediye sosyalizmi” anlayışına karşı vermişti. 

Komintern’in II. Kongresi’nde belediye sorununun ele alınışı 

1920’de Komintern delegelerini karşılamak için düzenlenen Petrograd yürüyüşünden bir kare. Arkada Troçki’nin posteri.

Mart 1919’da, II. Enternasyonal’in yavaş süren çöküşünün I. Dünya Savaşı’ndaki şoven ihanetle tescillenmesinin yarattığı uluslararası boşluğu kapamak için, birçok ülkeden komünist partiler III. Enternasyonal’in, yani Komintern’in kuruluşunu ilan ettiler. Komintern’in ilk görevi, Ekim Devrimi’nin uluslararası işçi hareketine kazandırdığı yeni dersleri teorileştirmek ve II. Enternasyonal’in devrimci bir pozisyon almakta yetersiz kaldığı parlamentarizm, ulusal hareketler, emperyalist savaş ve devrimci partilerin inşası benzeri konularda, sınıflar mücadelesinin tarihinden edinilmiş ilkeleri belirlemekti.

Komintern’in II. Kongresi’nde “Komünist Partiler ve Parlamentarizm Sorunu” başlığıyla hazırlanan tezler, yerel yönetimlerle ilgili aşağıdaki çerçeveyi çiziyordu:

4. Burjuva parlamentoları, burjuva devlet aygıtının en önemli örgütlerinden biri olarak, tıpkı proletaryanın burjuva devleti ele geçiremeyeceği gibi, sürekli olarak ele geçirilemezler. Proletaryanın görevi, cumhuriyetçi olsun anayasal-monarşist olsun, parlamenter kurumlarıyla beraber, burjuva devlet aygıtını parçalamak ve yok etmektir. 

5. Burjuvazinin yerel yönetimleri için de durum farklı değildir. Onları devlet organlarının karşısına koymak teorik olarak yanlıştır. Gerçekte onlar, devrimci proletarya tarafından yok edilmesi ve yerel işçi vekilleri sovyetleriyle yer değiştirilmesi gereken burjuva devleti mekanizmasına benzer örgütlerdir.

6. Böylece komünizm, parlamentarizmi, gelecekteki toplumun bir biçimi olarak reddeder. Onu, proleter sınıfın diktatörlüğünün bir biçimi olarak reddeder. Parlamentoları kalıcı olarak devralma olasılığını reddeder; amacı parlamentarizmi yok etmektir. Bu nedenle, burjuva devlet kurumlarını, yalnızca onları yok etmek amacıyla kullanmaktan bahsetmek mümkündür. Sorun bu şekliyle ve sadece bu şekliyle ortaya konabilir. (“Komünist Partiler ve Parlamentarizm Üzerine Tezler”, İkinci Kongre Bildirileri ve Belgeleri)

Komintern’in bu tezleriyle beraber ilk defa işçi hareketi tarihindeki bir Enternasyonal, yerel yönetimleri de burjuva devlet aygıtı mekanizmasının ayrılmaz bir parçası olarak yorumluyordu. Böylece belediyelere dönük devrimci politik hattın, parlamentoya dönük komünist stratejiden farklılaşmasının önüne geçilmek isteniyordu; zira II. Enternasyonal partileri, belediyelerin, parlamento tipi burjuva kurumları olmadığı ve hatta onların sosyalist toplumun “embriyonları” olduğu iddiasıyla, birçok kereler yerel siyaset alanındaki oportünist açılımlarını haklı göstermeye çalışmışlardı. 

Komintern, burjuva devlet aygıtının karşısına bir alternatif olarak belediyelerin çıkarılmasına karşı olduğunu ilan etmişti; bunun hedefi, komünist partilerin, devrimci durumlarda ortaya çıkan işçilerin özyönetim organlarına arkalarını dönmemesini sağlamaktı. Beşinci tezde de okunabileceği üzere Komintern, burjuva yerel yönetimlerle yerel işçi vekilleri sovyetleri arasında mutlak bir karşıtlık görüyordu: İki farklı sınıfın, iki farklı yerel sınıf iktidarı aygıtı. 

Parlamentonda çoğunluk sağlayan bir komünist partinin bunu süreklileştirmemesi gerektiği; yani partinin parlamento egemenliğinin kalıcılaşmasına izin verilmemesi gerektiği belirtildikten hemen sonra, bunun yerel yönetimler için de geçerli olduğu söyleniyordu. Böylece komünist çoğunluğun sağlandığı belediye yönetimleri deneyiminin, geçici olan ve aslında geçici olması gereken (!) karakterine vurgu yapılıyordu. Bu bir “refleks” halini almamalı, burjuvazinin yerel aygıtlarının komünistlerce yönetilmesi geleneksel bir biçim kazanmamalıydı. Bu durum işçilerin gözünde komünistleri, burjuvazinin belediye işlerine bakan sol liberal kuyrukçular gibi gösterirdi. 

Tezlerin devamında, komünistlerin, çoğunluğu sağladıkları belediye yönetimlerinde izlemeleri gereken politik strateji tarif ediliyordu:

13. Komünistler yerel yönetimlerde çoğunluğa sahipse; (a) merkezî burjuva hükümete karşı devrimci muhalefeti örgütlemek, (b) nüfusun daha fakir kesimlerine hizmet etmek için mümkün olan her şeyi yapmak (ekonomik önlemler, silahlı işçi milisleri yaratma veya yaratmaya teşebbüs etme, vb.), (c) her fırsatta burjuva devletinin gerçekten büyük değişiklikleri nasıl engellediğine işaret etmek, (d) bu temelde, devletle çatışmalardan asla korkmayan, güçlü bir devrimci propaganda geliştirmek, (e) belirli koşullar altında, belediye yönetimlerini yerel işçi konseyleri ile değiştirmek zorundadırlar. Başka bir deyişle, komünistlerin yerel yönetimlerdeki faaliyetlerinin tümü, kapitalist sistemi baltalayan genel çalışmanın bir parçası olmalıdır. (“Komünist Partiler ve Parlamentarizm Üzerine Tezler”, İkinci Kongre Bildirileri ve Belgeleri)

Komintern yönetimi için, belediyelerin komünistlerde olduğu durumlarda yukarıdaki devrimci görevlerin yerine getirilmesi, aslî bir önem taşıyordu. Zira Komintern’in Fransa seksiyonu olmak için üyelik başvurusunda bulunmuş olan Fransız Sosyalist Partisi (kongre sırasında üyeliği bekletilmekteydi), 1.500 ile 1.800 arasında seyreden miktardaki belediyeyi yönetmekteydi. Aynı şekilde İtalyan Sosyalist Partisi de azımsanmayacak derecede belediyeyi kontrol ediyordu. Kongreye üye olarak katılmış olan Bulgaristan Komünist Partisi (BKP) ise, yerel seçimlerden daha yeni büyük bir zaferle çıkmıştı (BKP neredeyse bütün kentlerde belediye yönetimlerinin çoğunluğunu ele geçirmişti). 

On üçüncü tez açık bir biçimde belediyenin, ancak ve ancak sosyalist devrim için bir araç olarak kullanılması gerektiğini belirtiyordu. Bu aracın görevleri arasında yereldeki işçi ve emekçiler lehine ekonomik tedbirler almaya çalışarak onların burjuva devletle olan çatışmalarını derinleştirmek, burjuva aygıtın yoksulların lehine olan dönüşümleri nasıl engellediğini teşhir etmek, kapitalist sınıf iktidarına karşı bölgesel devrimci muhalefeti organize etmek ve nihayetinde, bu burjuva aracın yerini alacak olan bir işçi sovyetini yaratmak vardı. 

Bu sonuncu madde önemliydi çünkü tezin kendisinden anlaşılabileceği üzere Komintern, belediye yönetimlerinin sovyetlere dönüştürülmesinden değil, ama bu belediye yönetimlerinin yerine işçi sovyetlerinin geçirilmesinden söz ediyordu. Belediye kurumunun kendi içinde yaşayacağı bir sosyolojik ve sınıfsal dönüşüm, yani doğrusal bir siyasal evrim değildi önerilen; Komünist Enternasyonal, açıkça ifade ettiği üzere, diğer bütün burjuva kurumlar gibi bu yerel aygıtın da parçalanması ve onun yerine proleter geçiş kurumlarının konulması taraftarıydı. 

Yaklaşmakta olan sınıf mücadelelerinin de göstereceği üzere, bu nüans kritikti. 

Bulgar komünistlerinin belediye deneyiminin dersleri

Nikolay Shablin. Kara kalem çizimi, Devlet Tarih Müzesi.

Komintern’in II. Kongresi’nde, komünist partiler ile belediye yönetimleri arasındaki ilişki sorunu, sadece resmi tezlere konu olmadı. Diğer konuların yanında yaygın bir şekilde tartışılmamış olsa da, belediye yönetimleri sorunuyla ilgili söz alan bir delege mevcuttu. Bu delege, partisi kısa bir süre önce yerel yönetimlerin tamamına yakınını kontrolü altına almış olan, Bulgaristan Komünist Partisi’nden Nikolay Shablin’di (Ivan Nedelkov). 

Shablin, Komintern’in kürsüsünden şunları ifade etti:

1919 Aralık yerel seçimlerinde ve 1920 Ocak ayında yapılan bölge seçimlerinde parti 140.000 oy aldı ve neredeyse her şehrin konseyinde ve yaklaşık yüz köyde çoğunluğu kazandı. Diğer birçok şehir ve köy konseyinde parti büyük azınlıklara sahip. Yerel ve bölgesel meclis organları için partinin, devrimci dönemde yerel ve taşra temsiliyet organlarının yerine geçmesi ve onların işlevini üstlenmesi için, şehirlerde ve köylerde işçi ve köylülerin sovyetlerini örgütleme programı vardır. (…)

Komünist belediyelerde kampanyaları şunun için kullanıyoruz: Kitlelere, kendi örgütlenmeleri aracılığıyla yalnızca kendilerinin, merkezî hükümetin gıda, barınma, enflasyon ve çalışan nüfusun diğer yakıcı ihtiyaçları konusunda komünist belediye konseylerinin kararlarına saygı duymasını sağlayabileceğini açıklamak için. (İkinci Kongre Bildirileri ve Belgeleri)

BKP, hem I. Paylaşım Savaşı’nın Bulgar toplumunda yarattığı yıkımın neticesinde komünist fikirlerin toplumsallaşmasının etkisini yaşıyor, hem de Ekim Devrimi’nin uluslararası alanda işçi sınıfından gördüğü sempatinin sonuçlarıyla büyüyordu. BKP’nin öncülü, Tesnyaki kısaltmasıyla bilinen Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ydi. Bu parti, 1912-1913 Balkan Savaşları’na karşı çıktığı için monarşist devletten büyük bir baskı görmüştü. Rus ve Sırp partileriyle birlikte, II. Enternasyonal’in savaş kredileri lehine oy vermeyen ve emperyalist savaşa karşı çıkan üç partisinden biriydi. Bulgar kapitalizminin karşıdevrimci güçleri, bu partiyi şiddetle bastırmak için hemen hemen her yolu denemişti. 

Şimdi BKP, seneler boyunca doğru bir çizgide tutmak için çok çalıştığı devrimci politikasının karşılığını alıyordu. Shablin’in raporu, belediyeler sorununa partinin titizlikle eğildiğini gösteriyordu. Bu rapora göre BKP bir yanılsama içinde değildi; belediyelere dair komünist bir politika güdüyordu. Ek olarak Bulgar işçilerinin devrimci bir kalkışması söz konusu olduğunda, yerel ve bölgesel yönetim organlarını sovyetlerle değiştirmeye hazır olduğunu, en azından partinin bu yönde bir programı sahiplendiğini ilan ediyordu.

Shablin’e cevap veren tek delege İsviçre delegesi Jacob Herzog’tu. Herzog, BKP’nin yerel faaliyetlerine şüpheli yaklaşıyordu:

Komisyonda, belediye meclislerindeki komünist temsilcilerin kendilerini nasıl idare etmeleri gerektiği, çoğunlukta oldukları zaman ne yapmaları gerektiği hakkında uzun bir tartışma yaptık. Burada yoldaş Buharin, ‘Çoğunluğa sahip olduklarında, komünistler belediye konseyiyle devlet arasındaki çelişkiyi attırmak için işçilerin şartlarını iyileştirmeyi denemeliler’ dedi. Bu tam da, parlamentoya gittiklerinde oportünistlerin bize söylediğiydi. (İkinci Kongre Bildirileri ve Belgeleri)

Herzog’un kaygısı anlamsız değildi; o, komünistlerin işçi sınıfının yalnızca yereldeki sorunlarını çözmeye adanmış hayırseverler haline gelmesini istemiyordu. Parti, bir yerel hizmetler ve dayanışma kurumu değil ama iktidar hedefi olan devrimci bir orduydu. Ancak Herzog, parlamenter faaliyete kategorik olarak karşıydı ve ona göre komünistler, muhalefet etmek için bile olsa hiçbir burjuva kurumuna katılmamalıydı. Bu sol komünist tavır, Lenin’in II. Kongre boyunca mücadele edeceği temel sapma olacaktı. 

Dimitar Blagoev.

Shablin’in iyi niyetli raporuyla BKP’nin pratiği arasında yine de bir açı vardı ve bu, çok yakında trajik bir deneyimle ortaya çıkacaktı. Bulgaristan Komünist Partisi kurucularından ve partinin o sıradaki önderi Dimitar Blagoev, 1919’da şöyle yazıyordu:

Belediyeleri kazanmak, Sovyet sisteminin egemenliğinin başlangıcı olabilir. (…) Belediye iktidarını almak için verilen mücadele ve özellikle de bizim partimizin yönettiği belediyelerde proletaryanın ve yoksul sınıfların gücünü desteklemek için verdiği mücadele; bu mücadele özünde Sovyet iktidarının yayılması için, bir bütün olarak Sovyet sisteminin egemenliği için mücadeledir. (Aktaran G. Tsonev ve A. Vladimirov, 1923 Bulgaristan Ayaklanması)

Blagoev’in düştüğü yanılgı, tam da Komintern’in on üçüncü tezinin son maddesinde dikkatle eğildiği bir konu üzerineydi: Belediyeleri, burjuva birer kurum olarak yok etmek ve onların yerine sovyetleri geçirmektense, doğrudan doğruya belediyeleri sovyetik organlar olarak yeniden organize etmeye, yeniden tanımlamaya çalışmak. Blagoev’in uygulamaya çalıştığı ve aslında eski bir sosyal demokrat refleks olan politika buydu. 

Bulgar komünistleri, hiçbir şekilde “belediye sosyalizmi” şeklindeki revizyonizmin taraftarları değildi. BKP devrimci bir partiydi, ancak II. Enternasyonal’den miras alınmış olan birtakım yanıltıcı politik alışkanlıklar ve gerici sonuçlara yol açabilecek olan refleksler, sadece kongre kararları ve tüzük tartışmalarıyla engellenemiyordu. Partinin aynı zamanda sınıf mücadelesinin ateşi içinde programını sürekli olarak sınaması ve bu deneyimlerden ders çıkarması gerekiyordu. Ancak BKP, karşısına çıkan önemli bir sınavda başarısız bir bilanço verdi: 1918 Eylül Radomir İsyanı.

Radomir İsyanı’nı betimleyen bir çizim.

Radomir İsyanı, burjuva Bulgar ordusu içinde köylü kökenli askerlerin ayaklanmış olmasına verilen isimdi. İsyan, ordunun geniş bir kısmını etkisi altına aldı. Ayaklanmayı hazırlayan süreç boyunca askerler Ekim Devrimi tecrübesinden etkilenerek kendi sovyetlerini kurmaya başlamışlardı. BKP bu isyana karşı çekimser bir politika benimsedi (Lenin’in bu politikaya dair kaygılarını belirttiği uyarılarına rağmen) ve ayaklanmaya dönük bir örgüt müdahalesinin gerçekleşmesine karşı çıktı. Buna ek olarak BKP’nin resmi tavrı, köylülüğü ve onun mücadele kapasitesini küçümsemeye yönelikti. Halbuki ayaklanma kısa bir süre içinde Bulgar Çar I. Ferdinand’ı devirmeyi amaçlayan bir çatışmaya dönüşmüştü. BKP’nin utangaç politikası sonucunda Köylü Birliği isimli grubun önderi Alexander Stamboliski iktidarı alan isim oldu. 

1923 darbesinin önderleri Ivan Rusev’in evindeler.

Stamboliski, Haziran 1923’te gerçekleşecek olan kanlı Tsankov darbesiyle devrilecek ve ulusal burjuvazi askeri darbe aracılığıyla kendi sınıf egemenliğini konsolide etme fırsatı yakalayacaktı. Halbuki darbeden bir sene önce, 1922’de açıklanan verilere göre BKP’nin 38.000 üyesi vardı; bu üyelerinin 3.600 kadarı belediye yönetimlerinde, 115’i de bölgesel yönetim organlarında koltuk sahibiydi (yani neredeyse partinin onda biri yerel yönetim işini profesyonel olarak yapıyordu!). Belediyeleri işçi özyönetim organlarına çevirmek yönündeki anlamsız uğraş bir kenara bırakılsa ve bağımsız işçi, köylü, asker sovyetlerinin örgütlenmesi hedefi temelinde, proletaryanın köylülükle oluşturacağı bir eylem birliği etrafında ezilenlere bir iktidar programı sunulmuş olsaydı, durum çok farklı olabilirdi. Lenin’in 1917 Nisanı’nda Petrograd yerel seçimlerinin tartışıldığı Bolşevik konferansta öne sürdüğü stratejinin yöntemsel bir devamı Bulgaristan’da var edilebilmiş olsa; yani belediye sorunu dolaysız bir biçimde Bulgar devriminin sorunları düzeyinde ele alınmış olsa, BKP 1923’te açılmış olan gericilik dönemini engelleyebilirdi. 

1923 darbesi BKP’yi yerel yönetimlerden kovdu. 1923-1925 arası, Bulgaristan’da Beyaz Terör dönemiydi. BKP’nin beş bin üyesi katledildi. Öldürülenler arasında, 1919 ve 1920 yerel ve bölgesel seçimlerinde edinilen başarıyla birlikte partisinin belediyeleri sosyalist devrimin bir aracı olarak gördüğünü ve bu bağlamda bağımsız işçi sovyetlerinin oluşturulması için mücadele verdiğini söyleyen Shablin de vardı. 

Bookchin’in liberter belediyeci oportünizmi

ABD’li anarşist, daha sonra ise komünalist Murray Bookchin’in, sosyalizm cephesinden üretmiş olduğu iddiasıyla ortaya koyduğu belediye stratejisinin tartışılması, özellikle Türkiye için bir önem taşıyor zira Kürt hareketinin mevcut siyasal önderliğinin resmi olarak benimsemiş olduğunu deklare ettiği belediye stratejisi, Bookchin’in ortaya koyduğu liberter belediyecilik anlayışı olmayı sürdürüyor. Bookchin’in yerel idareler noktasında ileri sürdüğü politik önerme, aslında II. Enternasyonal’in belediyeci yanılsamalarından ve Menşeviklerin “belediye sosyalizmi” ile “belediyeleştirme” hatlarından da daha sağda, yani daha gericidir. Çünkü, sonuçları itibariyle ne kadar yıkıcı olursa olsun II. Enternasyonal ve Menşevikler, bu yönelimlerinin öznesi olarak yine de işçi sınıfını gösteriyor ve aynı zamanda, bunun reformist de olsa bir işçi sınıfı partisinin inşasını zorunlu kıldığını iddia ediyorlardı. Bu iki yaşamsal noktada Bookchin’in programı, 19. ve 20. yüzyıl reformizminin de gerisine düşen bir oportünizmi temsil etmektedir.

Bookchin kendi belediyeci sapmasını aşağıdaki gibi temellendiriyor:

Gerçekten kapitalizm ‘can çekişmek’ bir yana, olgunlaşmaya ve kapsamını genişletmeye devam etmektedir. (…) Dolayısıyla benim görüşüme göre, bugün her zamankinden fazla, devrimci liberter komünist hareket, ücretli emek ile sermaye arasındaki mücadeleye indirgenemeyecek yeni ve çoğunlukla sınıf-aşırı problemlerin odak noktası olarak belediyenin önemini idrak etmek durumundadır. (Murray Bookchin, Geleceğin Devrimi, Çevirenler: İbrahim Yıldız, Soner Tortlak)

Burada belediyeci sapmanın teorik zemini, ilk olarak, sınıflı toplumların temel yasasının reddiyle; yani toplumun iki düşman sınıfsal kampa bölünmüş olduğu ve toplumsal hareketin hemen hemen bütün yönlerinin, bu iki sınıfın birbirleri arasında vermekte olduğu mücadeleyle belirlendiği yönündeki gerçeğin terk edilmesiyle oluşturulur. Aslında bu Bookchin’in okuyucuyu ikna etmeye çalıştığı tezlerin çerçevesi düşünüldüğünde, kendi içinde tutarlıdır. Zira bir kere toplumsal olarak belirleyici olanın sınıflar arası savaşım olduğu kabul edilirse, bu kabulün mantıksal siyasal sonucu iktidarın fethine dönük proleter bir strateji olacağı için ve Bookchin’in de böyle bir endişesi olmadığı için, belediye kurumuna dönük oportünist yanılsamalar yaratmanın birincil şartı, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkinin “odak noktası” olmaktan çıktığını iddia etmektir. 

Murray Bookchin (1921-2006)

Bu durumda karşımızda duran olgu, sınıflar mücadelesinin kapsamı dahilinde belediye kurumunun ve yönetiminin, işçi sınıfı ve onun öncü partisi açısından taşıyabileceği taktiksel önem olmaktan çıkmıştır. Artık doğrudan doğruya, belediyeci oportünist sapmanın, sınıflar mücadelesi içinde politik, ekonomik ve sosyal bir aktör olarak konumlanan proletaryayı, bütün bu yönlerden silahsızlandırması söz konusudur. Elbette bunun şartı da, sınıflı toplumun en vahşi toplumsal örgütlenme varyantlarından biri olan emperyalizm altında, birtakım “sınıf-aşırı problemlerin” olduğunu; yani emperyalizmle doğrudan doğruya çelişkiye düşmeden ve çatışmaya girmeden, çözülebilecek olan sosyal sorunların olduğunu varsaymaktır. Bookchin’in stratejisi, Ekin Devrimi’nin mezar kazıcısı Stalin’in “emperyalizmle bir arada barış içinde yaşam” yönündeki teslimiyetçi oportünizminin belediyeler düzlemindeki bir devamıdır. Zira ikisinin de beslendiği programatik kaynak, açık ve net bir sınıf işbirlikçiliğidir.

Bookchin’e göre liberter belediyecilik;

Canlılığını ve bütünlüğünü, ulus-devlet ile beledî konfederasyon arasındaki diyalektik gerilimden alır. (…) Liberter belediyecilik devletle girişilen mücadeleyle oluşur, bu mücadele sonucu güçlenir, bu mücadeleyle tanımlanır. (Murray Bookchin, Geleceğin Devrimi, Çevirenler: İbrahim Yıldız, Soner Tortlak)

Bookchin’in sınıfsal özü itibariyle burjuva karakterde olan devletle, bu devletin yerel yönetimleri arasına koyduğu kategorik fark, bütün yönleriyle soyut ve kavramsal kalmaya mahkumdur. Öncelikle kendisi, bu yerel idare birimlerinin sınıfsal karakterinin, neden merkezî devlet aygıtının sınıf özünden farklılaştığını açıklamamaktadır. Yerel idarelerin emrinin altında ordular, polisiye aygıtlar, bağımsız borsalar ve mahkemeler olmadığı için mi (ki aslında birçoğunda bunlar mevcuttur)? Belediyelerin sorumluluğunda olan nüfusun toplamı, ulusal nüfusun toplamından nicel olarak daha az olduğu için mi? Sömürgecilik döneminde, yerel eşrafın ve egemen blokların sömürüden daha fazla pay alma hırsının temsilcileri olarak ayaklanan valiler, Bookchin’e göre kolonyal güçlere karşı ilerici bir rol oynadığı için ve aslında bunun bir şekilde yeniden hayat bulabileceğine dönük bir ihtimal olduğu için mi? Cevabı bilmiyoruz. Ancak Bookchin’in yalnızca konsept düzeyinde kalan bu ayrımının cevapları, yukarıda sıralanan sorularda dahi yatıyor olsa, belediye kurumuna atfedilen hatalı devrimci rolü meşrulaştırmazdı. 

Bookchin’in yanılgısı, II. Enternasyonal’in de sahip olduğuna benzer bir biçimde, belediyelere ikili iktidar niteliği atfetmesiyle ifadesine kavuşmaktadır. O, bu belediyelerin devletle bir mücadeleye girişerek, sonunda “liberter” bir sistemin yaratılabileceğini savunur. Bu, burjuvazinin egemenlik kurmak için kullandığı bir aracın (parlamento, devlet, belediye ve benzerleri), burjuvazinin egemenliğini devirmek noktasında nihai ve biricik bir aygıt olarak ezilenler tarafından kullanılabileceği yönündeki o eski ve tadı kaçmış oportünist önermenin bir devamıdır. Yine bu, 20. yüzyıl sınıflar mücadelesinin üzerinde duman tüten savaş arenasının derslerinden hiçbir şey öğrenmemek ve ezilenleri, geçen yüzyıldaki kardeşleri için etkileri yıkıcı ve ölümcül olmuş olan o yanılgılı ajandaya yeniden ikna etmeye çalışmaktır.

Gerçekte, Lenin’in de inatla vurguladığı üzere, burjuva devlet ile sosyalistlerin yönetimindeki bir burjuva yerel yönetimin arasındaki çelişki, yalnızca taktiksel ve ikincil bir boyutla sınırlı kalabilir. Bu iki kurum arasında çıkması muhtemel olan olası bir savaş, zaten devrimcilerin bu yerel idare birimi yerine işçilerin özörgütlenmelerini kuvvetlendirmelerini gerektiren bir konjonktür açığa çıkarmıştır. Bu noktada belediyenin rolünün, kendi çapının dışında kalan bir hedefle zorlanması bir vakit kaybı olacak, o vaktin kaybı da dolaysız bir biçimde proleter saflardaki fiziksel kayıpları tetikleyecektir. 

Bookchin aşağıdaki gibi devam ediyor:

Böylesi bir beledî ekonomide (…) bugün insanları işçi, profesyonel, yönetici ve benzeri kategorilere bölen özel çıkarların, insanların kendilerini kişisel eğilimler ile meslekî kaygılarından çok, kendi topluluklarının ve bölgelerinin ihtiyaçlarını gözeten birer yurttaş olarak gördükleri genel bir çıkara karışıp dağılmasını bekleyebiliriz. Burada yurttaşlık, gerçek çehresine kavuşacak, halkın iyiliğine yönelik hem ussal hem de ekolojik yorumlar sınıfsal ve hiyerarşik çıkarların yerini alacaktır. Ahlaki toplulukların, ahlaki ekonomisinin ahlaki temelidir bu. (Murray Bookchin, Geleceğin Devrimi, Çevirenler: İbrahim Yıldız, Soner Tortlak)

İşte karşınızda, herhangi bir CHP’li Park ve Bahçeler Müdürlüğü yetkilisinin altına imzasını atabileceği bir pasaj. Bookchin’in, geç dönem Alman feodalizminin mistik idealizmini ve erken dönem Fransız sosyalizminin ütopyacılığını çağrıştıran, ancak Marksistlerde yalnızca hoş olmayan bir mide bulantısına yol açan “ahlaki topluluk” kategorisinin ne olabileceğini soruşturmayı, başka bir yazıya erteleyelim. 

Burada hemen göze çarpan birkaç sorunla başlayalım: 1) Anlaşıldığı kadarıyla Bookchin’in kafasındaki beledî örgütlenme, bir halk meclisi temelinde var olacak ve aslında, toplumdaki bütün sınıfsal kesimlere açık olacaktır. Bu yönüyle Türkiye özelinde düşündüğümüze, derelere HES kurmak isteyen tekelci finans kapitalin temsilcileriyle, o derenin doğal kaynakları üzerinden yaşamını geçindiren kırsal küçük-burjuvazi veya köy emekçileri, bu “liberter” beledî kurumda yan yana var olacaklar. Bookchin ekolojik sorunları “sınıf-aşırı problemler” olarak kategorilendirmiş olsa da, tekelci sermayenin derelere HES kurma yönünde seyreden ve oldukça sınıfsal olan yönelimiyle, yine sınıfsal olan çıkarı o derenin korunması ve ulusal bir üretim planı dahilinde kullanılması olan kırsal kesimlerin arasındaki bu çelişkinin nasıl çözüme kavuşturulacağı, belirsizdir. Aslında burada Bookchin’in çıkarına “belirsiz” olduğunu söylesek de, sınıfsal güç kompozisyonun doğası gereği (devlet iktidarı, bir ordu ve benzerleri), Bookchin’in liberter yerel yönetiminde kazanacak olanın HES taraftarı sermaye temsilcisi olacağını öngörmek, çok da zor değildir. 2) Sorunu bir kere böyle ortaya koyduğumuzda, Bookchin’in iddia ettiği üzere “ekolojik yorumların”, “sınıfsal ve hiyerarşik çıkarların yerini” nasıl alacağı, faydalı bir “sınıf-aşırı problem” olarak ortaya çıkmaktadır. Belki de bu problemin cevabı, Bookchin gevezeliğinin, keskin bir oportünizm olduğudur. 3) Ancak belki de Bookchin, ortaya koyduğu belediyeci projenin içindeki bu mutlak tezatlıkları yaratan sınıfsal sorunun bir engel olacağını varsaymıyordur. Zira kendisinin de belirttiği üzere, onun liberter yerel yönetim kurumlarında farklı sınıflardan insanlar bir kere toplandıklarında, “topluluklarının ve bölgelerinin ihtiyaçlarını gözeten” kişiler olarak onlar “meslekî kaygılarından” kurtulacaklar ve “genel bir çıkara” sahip olan “yurttaşlar” olacaklar. Bookchin’in, toplumun sınıflara ayrılmasının kaynağını insanların “meslekî kaygılara” sahip olmasında bulan çiğ ve gerici idealizminin kapsamlı bir eleştirisini bir kenara koyuyorum ve yalnızca şu soruyu sormakla yetiniyorum: Eğer insanlar arası sosyo-ekonomik farklılıklardan kaynaklanan çeşitli çıkar çatışmaları, onların yalnızca topluluklarını düşünen hassas vatandaşlar olabilmesiyle ortadan kalkabiliyorsa, bunu neden bugün de yapmıyorlar? Eğer sınıfsal ayrımları ve antagonizmleri yok etmenin biricik yolu, bu ayrımlara konu olan toplumsal kesimleri ortak bir bölgesel kaygıda birleştirmek ise, liberter belediyeciliğe neden ihtiyacımız var (evet, doğru bildiniz, aslında yok)?

Bookchin’in belediyeci oportünizminin siyasal kaynağı, onun, olayları ve ezilenlerin kurtuluş stratejisini, dünya devrimci sürecinin diyalektiğinden yorumlamıyor oluşudur. Bu yerelci kurtuluş perspektifinin kökenleri, aslında emperyalizmin son derece muhafazakar ve sağcı bir yorumlanışında bulunmaktadır. Bookchin devrimci önerisini aşağıdaki gibi özetliyor:

Küreselleşme probleminin küresel çözümü yoktur. Küresel sermaye, tam da eriştiği devasa büyüklükten dolayı, ancak ve ancak köklerinden başlanarak kemirilip yok edilebilir. (Murray Bookchin, Geleceğin Devrimi, Çevirenler: İbrahim Yıldız, Soner Tortlak)

Bu argümanın yanlışlığını belirleyen temel özelliği, aslında onun yüzeyselliğidir. Bookchin ileri sürdüğü anti-enternasyonalist stratejinin politik mazereti olarak, 21. yüzyılda emperyalizmin geçirdiği nitel bir dönüşümü kullanmıyor ama onun nicel genişliğinden (“eriştiği devasa büyüklükten”) bahsediyor. Sermayenin egemenliğinin nicel boyutunun hangi aşamasının, bize uluslarası bir devrimci program oluşturmamıza izin vermediğini bilmiyoruz (mesela finans kapital kaç sektörden ve pazardan vazgeçerse veya bankaların mali büyüklükleri ne kadar daralırsa, küresel bir devrimci strateji oluşturabiliriz?). 

Ancak işçi sınıfının devrimci enternasyonalist bir perspektifle silahlanmasının zoraki karakteri, sermayenin şu veya bu oranda dünyada genişlemiş olmasından değil, onun karşısındaki sınıf olarak burjuvazinin de kendi saldırı planlarını uluslararası çapta hayata geçiriyor olmasından kaynaklanmaktadır. Tam olarak bu sebeple, proletarya açısından kapitalistlerin yerel yönetim aygıtları aracılığıyla ve onların doğru bir kullanımı sayesinde, toplumsal bir kurtuluş mümkün olmayacaktır. İşçi sınıfı bugün hala, sosyalist devrimin Leninist dünya partisi olacak bir Enternasyonal’e ve merkezî iktidarın fethini amaçlayan sürekli devrimci bir komünist perspektife ihtiyaç duymaktadır.

Türkiye’de belediyelerin kapitalist dünya piyasasına bağımlıkları

Coğrafi olarak kentin, siyasi ve idari olarak ise belediyelerin çapını aşmayan sosyalist “reform” veya “sosyalizm” projelerinin karşılaşacakları en temel somut muhalefet, dünya ekonomisinin emperyalist işbölümüyle belirlenen karakteri olacaktır. 18. yüzyıl gibi erken sayılabilecek bir tarihten itibaren kentler, onların iktisadi altyapıları ve dolayısıyla da onların yönetimleri, birbirleri arasında karşılıklı bağımlılık ilişkileri geliştirdiler. Bu, burjuvazinin dünya ölçeğinde ülkeler arasında kurmakta olduğu eşitsiz ve bileşik gelişim dinamiğinin, ulusal nüfusların yoğunlaştığı metropollerin kendi aralarında sahip oldukları bir yansımasıydı. Bu nedenle, tek ülkede inşa edilmesi nesnel olarak olanaksız olan sosyalizmin sınırlı bir yerel idarede de, doğal olarak, hayata geçirilebilmesi mümkün olamaz. Bu, burjuva kentleşmenin; yani burjuva belediye kurumlarının oluşumunun, kapitalist gelişimin kendisinden koparılamaz olan bağıyla sabittir. Ve bu, aynı zamanda, kapitalist sınıf iktidarının ihtiyacını duyduğu merkezî bir politik aygıtın egemenliğinin, bu sınıf için zorunlu olmasıyla da yakında ilgilidir.

Osmanlı Devleti’nin kapitalistleşmeye başladığı sıralarda İstanbul’daki monarşi de, vergi toplanımı üzerinden karakterize olduğu ölçüde gevşek kalan idari sistemi, ülke içine akmakta olan yabancı sermayeyi de denetleme kaygısıyla, merkezileştirme gereksinimi duydu. Liberal yazında – skolastik darkafalılığı dolayısıyla – genellikle birbirlerine karşıt iki dinamik olarak ele alınsa da, devlet aygıtlarının merkezîleşmelerinin önemli bir koşulu, yerel idarelerin güçlendirilmesidir. 

İmparatorluktaki kapitalistleşme dalgası, kendisinden sorumlu olması gereken gelişkin bir burjuvazi sınıfıyla karşılaşmayınca, siyasal ifadelerinin ve görevlerinin kısmen de olsa hayata geçirilmesi görevini ve yetkisini Bâbıâli’ye verdi ve bu çarpık gelişim rotası içler acısı bir reform programı olarak Tanzimat’ta kristalize oldu. Tanzimat’ın yürütme gücünü merkezileştirme hedefi imparatorluğu eyaletlere, eyaletleri sancaklara, sancakları kazalara, kazaları da nahiyelere bölmek durumunda kaldı. Eyalet yönetimleri devletin atadığı valilere bırakıldı ve valilerin de yanına bölge askerî gücünü denetleyecek bir muhafız ve bölge ticaretini organize edip kayıt altına alacak olan bir defterdar verildi. Kimi sancaklarda Fransız örneği takip edilerek meclisler kuruldu. Çok değil, yaklaşık yirmi sene sonra Çarlık Rusya’sında bir reform hareketi başlatan II. Alexander da, Rus kapitalizminin gelişimine uygun olarak zemstvo’ları (yerel yönetim organları) kuracaktı.

Cumhuriyet döneminin belediyeleri olacak olan Osmanlı yerel idarelerinin, Türk kapitalizminin gelişiminin gecikmişliği ve egemen sınıfların politik kapasitelerinin zayıflığı neticesinde nasıl Bonapartist bir içerikle oluşturulduğunu François Georgeon aşağıdaki gibi açıklıyor:

İmparatorluğun geri kalanı – yani en büyük bölümü – doğrudan İstanbul’a bağlıdır ve Âli ile Fuad paşalar devrinde, Tanzimat’la birlikte yürürlüğe konmuş idari sistem uyarınca yönetilirler. Vilayet idaresindeki çerçeveler, 1864 ve 1871 tarihli yasalarla saptanmıştır.

O zaman imparatorluk yirmi yedi vilayete bölünür. Her birinin başına Bâbıâli tarafından bir vali atanır. İdari bölümlemelerin hiyerarşisi Napoléon sistemini andırmaktadır: Vilayetin altındaki sancakların (veya livaların) başında birer mutasarrıf vardır; sonraki sırada yer alan kazaları kaymakamlar yönetir; en alttaki iki basamakta ise, birer müdür tarafından yönetilen nahiyelerle, başlarında halk tarafından seçilen birer muhtar bulunan karyeler [köyler] bulunur.

(…)

Sistem hiç kuşkusuz Napoléon döneminde Fransa’da yapılan idari bölümlemeden esinlenmiştir; ama o sırada bir Fransız ‘departmanı’nın ortalama yüzölçümü 6.000 km² iken, Osmanlı vilayetlerinde yüzölçümü 30.000 ile 100.000 km² arasında değişmekte, hatta bazılarının toplam alanı Fransa’nın yüzölçümünün dörtte birine erişebilmektedir! (François Georgeon, Sultan Abdülhamid, Çeviren: Ali Berktay)

Yerel yönetimlerin Fransız Bonapartizmi’nden kopyalanan yasal çerçeveler uyarınca işlev kazanması için ve merkezî iktidarın çok yönlü denetimi altına girmesi için çalışılması, İstanbul’un gelişmekte olan ekonomik ilişkilere dönük müdahale etme isteğini ortaya koyuyordu. Zira yasal düzenlemelerden önce, birtakım Batılı sermayedarların temsilcisi rolünü de üstlenen Avrupalı konsoloslar zaten yerel derebeylerle ve aşiret temsilcileriyle ticari ilişkiler geliştirmişti. 

Ancak imparatorluğun geniş topraklarında başlamış olan kapitalistleşme, kendine özgü siyasal biçimleri yaratma noktasında bir kriz içindeydi. Bonaparte’ın Fransız belediyelerinin yönetimi noktasında hayata geçirdiği yasal kılıfın işlenmemiş topraklarla dolu, henüz kentleşmekten uzak büyük Osmanlı vilayetlerine uyarlanmak istenmesi, temel olarak Anadolu’daki burjuva gelişimin kendine özgü politik araçlara henüz kavuşamadığını gösteriyordu. Vilayetlerin nicel büyüklüğü, kısa sürede onların idari yönetiminde nitel bir soruna dönüştü. Bu sorunun aşılması, ortak bir ulusötesi kapitalist pazarın yaratımına bağlıydı ancak Osmanlı siyasal üstyapısının bunu gerçekleştirebilecek sosyal yeteneği mevcut değildi. 

Bununla beraber âyanlar, yerel yönetim organlarına doluşmakta gecikmediler. Bu, yerel idarelerin, uluslararası eğilimden kopmaz bir biçimde, kapitalist merkezîleşmenin çıkarına nasıl çalıştığını bir kere daha gözler önüne serdi. Georgeon şöyle yazıyor:

Yerel seçkinler merkezîleşmeye önce direnmiş, sonra Tanzimat’la birlikte devlet kurumları güçlendikçe, farklı bir tavır benimsemeye başlamışlardır: İktidarı ellerinde daha iyi tutabilmek ve nüfuzlarını koruyabilmek için, yerel kurumlara, idare meclislerine, mahkemelere, belediyelere girerek yeni sistemi kullanmaya çalışmak. Zaten eşrafın izlediği bu siyaset, Abdülhamid’in taşra siyasetine de uygundur. (François Georgeon, Sultan Abdülhamid, Çeviren: Ali Berktay)

1864 ve 1871 tarihli yasaların belediyeler için belirlediği çerçeve, 1930’da Mustafa Kemal’de kristalize olan genç Bonapartizm’in 1580 sayılı Belediye Kanunu’nun öngördükleriyle değişti. Vilayet sistemini yıkan yalnızca savaşlar sonucu kaybedilen topraklar değildi. Zira kapitalist üretim tarzı da, bölge veya vilayet diye tarif edebileceğimiz birimi ortadan kaldırmada rol üstlendi. Bir vilayet artık ihtiyaç duyduğu her şeyi üretmiyordu. Bazı metalar için başka vilayetlere güvenmek ve birkaç malın üretimiyle sınırlı kalmak zorunda kalıyordu. 1930’daki kanunla rejimin ilk senelerindeki “devletçi ekonomi” çizgisi pekiştiriliyor ve kapitalist gelişimin karşılaştığı yerellerdeki idari pürüzler bertaraf edilmek isteniyordu. 

Açılan yeni dönemle belediyeler, sermaye birikim sürecinin organik alanları ve kurumları haline getirildiler. Rant üzerinden sağlanan değerler, altyapı ihaleleri ve hizmet ve kredi alımları yoluyla kaynak aktarımları en ufak Anadolu belediyelerini dahi uluslararası kapitalizmin dönemsel yönelim ajandalarına uygun hareket etmeye zorladı. Bu ilişkinin en muntazam örneği, 2002’de, Adapazarı’nın bir ilçesine, o ilçede yer alan Kent-SA fabrikasının isminin verilmek istenmesi olabilir;  simgesel bir hadise olarak bu öneri, emperyalizmin Türkiye yerel yönetimlerini kapsamlı bir biçimde kuşatmış olduğunu gösteriyordu. Yerel ve yabancı finans kaynaklarının yerel yönetimler ve onların işlevleri üzerindeki etkileri, 1980 darbesiyle başlatılan süreçle birlikte güçlendi. Gelinen noktada, emperyalizmin çeşitli ulusları borçlandırmak noktasında kullanışlı bir araç olarak devreye soktuğu Dünya Bankası, doğrudan doğruya Bursa ve Antalya belediyeleri ile borçlanma anlaşmaları dahi imzaladı. Bu anlaşmalar uyarınca belediye işletmeleri özelleştirilmeli, hizmetler yüksek bir oranda fiyatlandırılmalıydı. Öyle de oldu.

Ömer Koç’un Ekrem İmamoğlu’nu ziyaretinden.

Bugün Türkiye, coğrafi konumlarına, tarihî geleneklerine ya da otarşik hayatta kalma tarzlarına göre birbirlerinden ayrılan kentlere sahip değil. Kentler ticari, sınai ve mali hizmetlerine göre ayrılıyor. Pamukçuluk, yüncülük, şarapçılık ile uğraşan kentsel birimler var; granit, demir-çelik, kömür işi ile uğraşan kentler var. Bütün ekonomik kentsel gruplar, karşılıklı ihtiyaçları için kendi aralarında dar bir şekilde toplanıyorlar. Bir kent, başka bir grup kentin yardımı olmaksızın bir ay, hatta bir hafta dahi hayatta kalamaz.

Kentlerin bu karşılıklı ekonomik ihtiyaçları ise, burjuva ulusun politik bütünlüğünün temelini oluşturuyor. Böylece kentin yönetimsel işlevlerinde gerçekleştirilmek istenen alternatif bir dönüşüm, ulusun burjuva politik rejiminde gerçekleştirilmesi gereken alternatif bir dönüşümü zorunlu kılıyor. Bu ikisi birbirlerini, birbirlerine indirgiyorlar.

Sürekli devrim programımız ve proleter belediyecilik anlayışımız

Sürekli devrim teorisi, proletaryanın somut ve devrimci olan biricik iktidar stratejisi olarak, Leninist-Bolşeviklerin belediye sorununa nasıl yaklaşmaları gerektiğini, yukarıda özetlenen tarihsel deneyimlerin de dersleri eşliğinde, içinde barındırmaktadır. Görüldüğü üzere belediyenin, yerel bir burjuva kurum olarak kendinde sahip olduğu potansiyellerin ötesinde bir devrimci anlama sahip olduğu yönündeki bugüne dek yapılmış bütün revizyonist yorumlar, aslında devrimci iktidar sorununa aşamacı yaklaşımın bir tezahürü olmuştur.

Belediyelerin, merkezî burjuva iktidarına karşı ilerici otarşik/otonom/özerk nitelikler barındırabileceği yönündeki erken dönem yanılgı, tam da proletaryanın kendi devrimci rejimi için gereksinim duyduğu devlet iktidarı uğruna verdiği mücadeleyi sekteye uğratıyordu. Yine “belediye sosyalizmi” olarak adlandırılan anlayış, sosyalizme geçişin gerçek nüveleri olan işçilerin bağımsız seferberlik ve temsiliyet organlarının karşısına, “kolektivist toplumun embriyonları” oldukları sanısıyla yerel burjuva idareleri çıkarıyor; böylece nesnel olarak karşıdevrimci bir rol üstleniyordu. Belediye kurumlarının sovyetlere dönüştürülebileceği düşüncesi ise, bir işçi devletinin önşartının, işleyişi mükemmelleştirilmiş olan tam teşekküllü bir burjuva devletinin saf sınıf egemenliğinin var edilmesi olduğu yanılgısına yaslanıyordu. Bunların hepsi, temel olarak proletaryanın nihai iktidar mücadelesinin ertelenmesine dönük olan politikalardı. Bunların hepsi, proletaryanın bir yandan demokratik sorunların çözümü için mücadele ederken, diğer yandan da bu mücadeleyi mantıksal çözümüne ulaştırabilmek için ekonomide sosyalist önlemler alması gerekeceğinin üstünden atlıyordu; yani belediyelerin çözmekle yükümlü olduğu yerel sorunların, sıkı bir biçimde modern mülkiyet ilişkilerine bağımlı olduğu gerçeğini. 

“Belediye sosyalizmi”, sınıfsız toplumla bir sınıflı toplum kurumunun yan yana var olması mümkün olmadığı için (dolayısıyla ismindeki çelişki dolayısıyla bile), mümkün değildir. Ancak proleter belediyecilik mümkündür; bu, egemen olduğu bütün yerellerde genel burjuva egemenliğini krize sokmaya veya içinde bulunduğu krizi derinleştirmeye ve kendisini,  işçi sınıfının iktidar mücadelesinin aracı kılan bir belediyecilik anlayışıdır. Proleter belediyeciliğin asıl görevi, işçi sınıfına yerel ve belediyesel bir kurtuluşun olmadığını öğretmektir; bu belediye tipinin en önemli görevi, proletaryaya yerel bir özgürleşmenin olmayacağını ve merkezî iktidarın fethinin bir zorunluluk olduğunu göstermektir. Bununla beraber proleter belediye valilik kararlarından belediyeye ayrılan bütçeye dek, işçi sınıfını ilgilendiren bütün konularda (yani genel olarak bütün konularda) burjuva devletle amansız bir kavga vermelidir.

Nasıl ki burjuvazi, feodal kentlerin otonom yapısından kendi sınıf iktidarının ekonomik kılcal damarlarını oluşturmak için faydalandıysa, proletarya da burjuva kentlerden ve bu kentlerin birbirleriyle sahip oldukları karşılıklı iktisadi bağımlılık ilişkisinden, kendi siyasal gücünü ulusal çapta pekiştirmek, yereller arası sendikal ve devrimci koordinasyon kurmak, burjuva sınıf egemenliğini şehirlerde etkisizleştirmek ve sömürülenleri, bir işçi cumhuriyetinin zorunlu olduğu yönündeki siyasal eğitimden geçirmek için kullanmak zorundadır.

Komünistlerin belediye kurumuna dönük taktiklerini benzer bir temel üzerinden değerlendiren Troçki, şöyle yazıyordu:

Sendikaların ulusallaştırılmış endüstrinin yönetimine katılması, bazen sosyalistlerin bir çoğunluk elde ettiği ve  burjuvazinin devletteki egemenliğinin, burjuva mülkiyet yasalarının devam ettiği bir sırada önemli bir belediye ekonomisini yönetmek zorunda kalan sosyalistlerin belediye yönetimlerine katılmasıyla karşılaştırılabilir. Belediyelerdeki reformistler, kendilerini pasif bir şekilde burjuva rejimine uyarlarlar. Devrimciler ise bu alanda işçi sınıfı için yapabilecekleri her şeyi yaparlar ve aynı zamanda işçilere, belediye politikasının devlet iktidarının fethi olmadan güçsüz kaldığını her adımda öğretirler.

Elbette ki fark, belediye yönetimi alanında, işçilerin demokratik seçimlerle belirli pozisyonları kazanmasıdır, oysa ulusallaştırılmış sanayi alanında, hükümetin kendisi işçileri belli görevler almaya davet etmektedir. Ama bu fark tamamen biçimsel bir karaktere sahiptir. Her iki durumda da burjuvazi, işçilere belirli faaliyet alanlarını açmak zorunda kalmaktadır. İşçiler bunları kendi çıkarları uyarınca kullanırlar. (Lev Troçki, “Millileştirilmiş Sanayi ve İşçi Yönetimi, 12 Mayıs 1939)

Leninist-Bolşevikler açısından belediyeye ve yerel hizmetlere dönük politika, bu kurum ile işlevlerinin burjuvazinin merkezî iktidarının egemenliği altında kaldıkça nasıl işçilerin aleyhinde çalıştığının çok yönlü ifşasıdır. En ileri burjuva belediyecilik örnekleri dahi -İskandinavya ülkelerinde olduğu üzere- işçilerin yerel ve bölgesel çıkarlarına dönük kesintisiz bir saldırıyı gerektirir. Belediyenin partimizde olmadığı, belediye meclisinde azınlıkta olduğumuz ve/veya yerel seçimlere adaylarımızı koyduğumuz durumlarda politik çizgimizin eksenini, bu saldırının eleştirisi ve buna karşı sosyalist muhalefetin örgütlenmesi oluşturur.

Sadece sürekli devrim teorisinin ifade ettiği proletarya iktidarı stratejisi doğrultusunda, belediye yönetimleri ve kurumları, işçi sınıfının nihai amacına giden yolda elinin altında olan geçici araçlar olarak anlaşılabilir. Demokratik görevler ile sosyalist görevlerin kaynaştığı tezinden hareket eden sürekli devrimci perspektifi reddeden bütün yorumlar, istisnasız bir biçimde devrime aşamalar atfedecek ve devrime atfedilen bu aşamalar, politik karşılıklarını belediye yönetimine atfedilen toplumsal görevlerde de bulacaktır.

Eğer Türkiye’ye mevcut şartlar altında atfedilen devrim bir burjuva demokratik devrim ise, bu aşamacı anlayış doğrultusunda, belediyelere dönük politika da bu burjuva demokratik devrimin çıkarları uyarınca olacaktır. Böylece belediyelere, burjuva demokratik devrimin yerellerdeki sorunlarının çözümü noktasında bir rol atfedilebilir ve bu da kent oligarşileriyle ve yerellerin “ilerici” olduğu varsayılan sermaye fraksiyonlarıyla ihanete varan işbirliklerine kapı aralayabilir. Sürekli devrim anlayışı, işte bu sebeple, en vazgeçilmez ilkedir. Devrimci stratejinin varacağı yer proletarya diktatörlüğü olmadıkça, belediyelere atfedilen işlev, işçi sınıfının çıkarına olamaz.

Ancak Türk solunun aşamacılığı daha da acınası bir durumdadır. Onlar için ilk aşama asgari burjuva yükümlülükleri hayata geçirecek olan bir devrim bile değildir. Türk solunun ezici çoğunluğu için işçi sınıfının ve Kürt halkın mücadele gündeminin ilk aşaması, AKP iktidarının devrilmesidir. İşte tam da bu anti-AKP aşamacılığı dolayısıyla, Türk solunun geniş kesimlerinin yerel seçimlerdeki tercihi, onun karşısındaki en güçlü burjuva muhalefet partisi olan CHP olmuştur. Bir siyasal oluşum belediye yönetimleri sorununa, Türkiye devriminin sorunlarına yaklaştığından farklı bir şekilde yaklaşamaz. Türk solunun aşamacı kesimleri Türkiye devriminin sorunlarıyla hiç ilgilenmediği için, belediye kurumunu da bu devrimin sorunları perspektifinden yorumlayamamıştır. O, temel çelişkinin AKP’nin devrilmesiyle sonuçlanacağı kanaatinde olduğu için, AKP dışı bütün burjuva önerileri resmi belediye politikası olarak benimsemiştir. 

Amerikan Troçkizmi’nin kurucusu, militan bir işçi önderi olan James P. Cannon, Dördüncü Enternasyonal’in o sıradaki ABD seksiyonu olan Sosyalist İşçi Partisi’nin (SWP) 1945 yerel seçimleri üzerine nasıl bir politik hat izlemesi gerektiğini aşağıdaki gibi özetliyordu:

New York seçimlerine, kendi belediye başkanı ve meclisi adaylarımızı sunarak katılma amacımız, parti programımızı tanıtmak ve partiyi inşa etmektir. İşçilerin Partisiyle bir seçim ‘anlaşması’ bu basit amaca hizmet etmeyecektir, bu yalnızca kafa karışıklığı getirecektir. Biz, İşçilerin Partisi’ninki de dahil diğer bütün partilerin programlarına karşı kendi partimizin tüm programı için propaganda yaparız. Birleşik cephe propaganda için değil, sadece eylem içindir. (…) New York şubemizin görevi yerel seçimleri, partinin programı adına yoğunlaştırılmış bir propaganda ve ajitasyon kampanyası için kullanmaktır; bunu, inşa ve üye alımıyla birleştirerek. Bunun için İşçilerin Partisi ile veya başka herhangi bir partiyle bir teklife veya anlaşmaya ihtiyacımız yok. Tam tersine, diğer bütün partilerden bağımsız olan ve onlara karşı olan kendi faaliyetimizle devam etmeliyiz. (James P. Cannon, Aktaran için bkz. Martin Hernandez, “La relación de los revolucionarios con las corrientes burguesas, reformistas y oportunistas en las elecciones”)

Dördüncü Enternasyonal’in Troçki’den sonraki başlıca önderlerinden James P. Cannon.

Cannon’ın, bırakalım CHP gibi burjuva bir partiyle yerel seçimlerde ittifaka gidilmesini (ÖDP’nin Hopa’da yaptığı gibi), İşçilerin Partisi benzeri reformist emekçi yapılanmalarıyla bile ortak seçim bloğunun oluşturulmasına karşı çıkmış olması, tamamen yerel seçimlerde izlenmesi gereken Bolşevik çizginin mantıksal bir devamıydı. O, bütün seçimler gibi belediye seçimlerini de, Lenin’in yaptığı üzere, komünist programın geniş kitlelere tanıtılması için bir fırsat olarak görüyordu. İktidardaki burjuva partinin, muhalif liberal oluşumlarca geriletilmesi için bir fırsat olarak değil.

Özelde Erdoğan, genelde ise AKP çevresinde merkezileşmiş mevcut rejimin diktatoryal yöneliminin yerel seçim sonuçları aracılığıyla durdurulduğu veya aksatıldığı; bu seçim sonuçlarının demokrasi mücadelesini bir adım ileri taşıdığı; sandıktan çıkan sonuçlarla demokratik hak ve özgürlükler için verilen mücadelenin seviye atladığı ve nitelik değiştirdiği yönündeki iddialar ve beklentiler, kaba liberal yanılsamalar olmanın ötesine gidemeyecek. Türkiye tipi bir bağımlı ülke kapitalizminde, demokrasinin ve demokrasiyle uzaktan veya yakından ilgili bütün sosyal ve siyasal alanların fethi ve yerine getirilmesi görevinin yalnızca ve yalnızca Türkiye’nin proleter sınıflarının sorumluluğunda olduğu, sadece işçi sınıfının diğer tüm emekçi müttefikleriyle oluşturacağı bir ittifakın demokratik taleplerin hayata geçirilmesi noktasında eylem kapasitesi taşıdığı, çok kısa sürede öğrenilecek. 

Kapitalist mülkiyet ilişkilerinin sınırları içinde kalan bir rejim değişikliği olasılığının motorunun ve öncüsünün, belediye yönetimlerinin el değiştirmesinin kendisi olabileceği yönündeki algı, hem pasifist bir liberal sanrı, hem de işçi sınıfını, devlet iktidarını kendi sınıf egemenliğinde yeniden kurma görevinden uzaklaştıran zararlı bir yalandır.

Bugünün Türk solu -özellikle de bütün Stalinist, Maocu ve Hocacı, yani sınıf işbirlikçi kanatlarıyla- bütün bir politik hattını, tamamen kentli orta sınıfların çeşitli gerici demokratik hassasiyetlerine ve onların pasifist, liberal bir dönüşüm özlemi şeklinde dışa vurduğu grev kırıcı hezeyanlarına göre oluşturuyor. Kentli küçük burjuvazinin demokratist serapları, onun Başkanlık rejiminden çıkışın yeni bir ulusalcı lider figürünün yaratımında ve başarısında yattığı yönündeki ilkel arzusu, doğrudan doğruya rejimden çıkışın biricik olanaklı yolu olan işçi sınıfının bağımsız devrimci seferberliğinin örülmesi ve proletaryanın Leninist partisinin inşası misyonlarına dönük kibirli ve aşağılayıcı bir kamuoyu linçi olarak kristalize oluyor. 

Rejimle olan muhalefeti tarihsel değil gündelik olan orta sınıfın bu sağcı ve felç edici işçi ve mücadele düşmanlığı, Leninist partinin bina edilmesine uyarlanması en tehlikeli politik-ideolojik geriliklerden birisidir. Sandık odaklı bir demokratik histeri nöbetine tutulmuş bu nevrotik orta sınıf sektörlerine göre Saray rejimi, Beştepe Kamarillası ve 16 Nisan Oligarşisi, Türk ulusal kapitalizminin kurucu partisi CHP’nin faşist MHP’den kopan faşist İYİ partiyle oluşturduğu burjuva ittifakın çeşitli metropollerdeki adaylarının belediye başkanlığı koltuğuna oturabilmesiyle ve bu koltuktan dile getirdiklerini kameralarda canlı yayınlamasıyla ilga edilebilir; onların siyasal iktidarına ve ekonomik zenginliğine bu metotlarla el konabilirmiş. Safsata! 

Bu noktada vahim olan, şehirli küçük burjuvaların kendi tarihsel gelişimleri düşünüldüğünde aslında oldukça olağan olan bu gelenekselleşmiş gerici yanılgılara kapılıp gitmiş olması değil, sosyalist partiler ile sendikaların da bir bütün olarak bu ütopik gericiliğe uyarlanmış olmasıdır. 

Troçkizm akıntıya karşı yüzmeli, sınıfın öncüleriyle işçilerin en öne çıkanlarını, kendi bağımsız devrimci çizgisinde örgütleyebilmelidir. Ekonomik krizden, Saray rejiminden ve siyasal ataletten çıkışın, sosyalist devrim için örgütlenmekten başka yolu yoktur.