Aşağıdaki rapor, Paris merkezli bağımsız, solcu ve feminist bir kolektif olan Roja tarafından kaleme alınmıştır. 4 Ocak’ta yayımlanan bu metin, ayaklanmanın arka planına, ülke içindeki yayılımına, taşıdığı çelişkilere ve potansiyellere ilişkin değerli analizler içeriyor. İngilizce çevirisi esas alınarak Troçkist yayın kurulu tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
Roja Kolektifi, Eylül 2022’de “Jin, Jiyan, Azadi” ayaklanmasının başlamasıyla birlikte, Jina (Mahsa) Amini’nin kadın cinayetinin ardından doğmuştur. Kolektif; Kürt, Hazara, Fars ve daha birçok kimliği kapsayan, İran içindeki farklı milliyetlerden ve politik coğrafyalardan gelen siyasal aktivistlerden oluşmaktadır. Roja’nın faaliyetleri yalnızca İran ve Orta Doğu’daki toplumsal hareketlerle sınırlı değil, aynı zamanda Filistin’le dayanışma dâhil olmak üzere enternasyonalist mücadelelerle eşgüdüm içinde, Paris’teki yerel mücadelelerle de ilişkilidir. “Roja” adı, farklı dillerdeki çeşitli kelimelerin çağrışımından esinlenilmiştir: İspanyolcada roja “kırmızı” anlamına gelir; Kürtçede roj “ışık” ve “gün” demektir; Mazenderani dilinde ise roja, gecenin en parlak gök cismi olarak kabul edilen “sabah yıldızı” ya da “Venüs” anlamına gelir.
9 Ocak Güncellemesi: Bu siyasal müdahale metni, Roja Kolektifi tarafından İran’daki ülke çapındaki protestoların altıncı gününde, 4 Ocak 2026 tarihinde kaleme alınmıştır. O tarihten bu yana çok şey yaşandı. Her şeyden önce, ayaklanmanın on ikinci günü olan 8 Ocak gecesi, tarihsel olarak benzeri görülmemiş bir gece oldu. Gün, özellikle Kürdistan’da Kürt partilerinin çağrısıyla esnaf ve ticaret kesiminde başlayan genel grevle açıldı. Kepenk indirme eylemleri, ülke genelindeki sokak ve kampüs seferberlikleri ile birleşti. Güvenlik güçleriyle çatışmalar, başkentten sınır eyaletlerine kadar onlarca kente yayıldı. Bir hak izleme raporu, o gün 21 eyalette en az 46 kentte protesto eylemi gerçekleştiğini ifade etti. Akşam saatlerinde dolaşıma giren görüntüler, olağan polis müdahalesiyle kontrol edilemeyecek ölçüde son derece sarsıcı kalabalıkları gösteriyordu. Milyonlarca insan sokakları rejimden geri alıyor ve birçok yerde kolluk güçlerini geri çekilmeye zorluyordu. Bu atmosfer, pek çok kişi için 1979 devrimine giden aylara dair hafızaları canlandırdı. 8 Ocak akşamı, İslam Cumhuriyeti’nin baskı aygıtı tökezlerken ve sokaklar rejim denetiminin dışına çıkarken, rejim neredeyse tam kapsamlı bir internet kesintisini uygulamaya koydu. Yazının kaleme alındığı sırada karartma sürmektedir. Bu hamle, koordinasyon ağlarını koparma ve katliamların belgelenmesini peşinen engelleme girişimidir.
Aynı zamanda Donald Trump, İslam Cumhuriyeti’nin katliamı tırmandırması hâlinde misilleme tehdidini yineledi. Öte yandan Rıza Pehlevi ile arasına kısmen mesafe koyarak, bir görüşmenin uygun olup olmayacağından emin olmadığını söyledi ve “herkesin sahaya çıkmasına izin vermeliyiz ve kimin ortaya çıkacağını görmeliyiz” dedi. Yalnızca “Şah’ın oğlu”na odaklanma, bu metinde ele aldığımız, ondan daha az gerçek olmayan başka bir eğilimi gölgede bırakıyor: Venezuela’da son zamanlarda yaşananlara benzer şekilde, rejimi içi yeniden yapılanma yoluyla kontrollü bir geçişin, yani kopuş olmadan bir değişimin olasılığı.
I. 2017’den bu yana beşinci ayaklanma
28 Aralık 2025’ten bu yana İran, bir kez daha yaygın protestoların ateşiyle yanıyor. “Diktatöre ölüm” ve “Hamaney’e ölüm” sloganları, 26 eyalette 78 kentte en az 222 noktada sokaklarda yankılanıyor. Protestolar yalnızca yoksulluğa, fahiş fiyatlara, enflasyona ve mülksüzleştirmeye karşı değil; bütünüyle çürümüş bir siyasal sisteme karşıdır. Yaşam, çoğunluğu oluşturan işçi sınıfı, kadınlar, lgbti+’lar ve Fars olmayan etnik azınlıklar açısından katlanılmaz hâle gelmiştir. Bunun nedeni yalnızca on iki günlük savaşın ardından İran para biriminin adeta bir serbest düşüşe geçmesi değil; aynı zamanda tekrarlanan elektrik kesintileri dâhil olmak üzere temel toplumsal hizmetlerin çöküşü, derinleşen bir çevresel kriz (hava kirliliği, kuraklık, ormansızlaşma ve su kaynaklarının kötü yönetimi) ve kitlesel idamlardan (2025 yılında en az 2.063 kişi) kaynaklanmaktadır. Tüm bunlar, yaşam koşullarını daha da vahim hale getirmektedir.
Toplumsal yeniden üretim krizi, mevcut protestoların odak noktasıdır ve nihai ufku, yaşamın geri kazanılmasıdır.
Bu ayaklanma, Aralık 2017’de “Ekmek İsyanı” olarak bilinen başkaldırıyla başlayan protestolar zincirinin beşinci dalgasıdır. Bu süreç, Kasım 2019’da akaryakıt fiyatlarındaki artışa ve adaletsizliğe karşı halk öfkesinin patlaması niteliğindeki kanlı ayaklanmayla devam etmiştir. 2021’deki isyan, Arap etnik azınlıkların başlattığı ve sürüklediği “susuzların ayaklanması” olarak bilindi. Bu dalga, 2022’de kadın özgürlük mücadelelerini ve Kürtler ile Beluçlar gibi ezilen ulusların sömürgecilik karşıtı mücadelelerini öne çıkararak yeni ufuklar açan “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanmasıyla doruğa ulaştı. Bugünkü ayaklanma, toplumsal yeniden üretim krizini bir kez daha merkeze alıyor. Bu kez daha radikal ve savaş sonrası bir zeminde. Geçim talepleriyle başlayan protestolar, dikkat çekici bir hızla iktidar yapılarını ve yozlaşmış egemen oligarşiyi hedef almaktadır.
II. Dışsal ve içsel tehditler tarafından kuşatılmış bir ayaklanma
İran’da devam eden protestolar, hem dışsal hem de içsel tehditler tarafından her yönden kuşatılmış durumda. Emperyalist ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısından yalnızca bir gün önce, “protestoculara destek” söylemine sarılarak Donald Trump şu tehdidi savurmuştur: İran hükümeti “barışçıl protestocuları öldürürse, ki bu onların alışkanlığıdır, Amerika Birleşik Devletleri onları kurtarmaya gelecektir. Harekete geçmeye hazırız.” Bu, emperyalizmin en eski senaryosudur: “Hayat kurtarma” retoriğini kullanarak savaşı meşrulaştırmak. Irak’ta ya da Libya’da da böyle oldu. ABD bugün de bu senaryoyu izlemeye devam etmektedir. Yalnızca 2025 yılında yedi ülkeye karşı doğrudan askeri saldırılar gerçekleştirmiştir.
Daha önce “Kadın, Yaşam, Özgürlük” adı altında İran’a karşı on iki günlük saldırısını sahneleyen soykırımcı İsrail hükümeti, şimdi sosyal medyada Farsça yazarak “Sizinleyiz, protestocular” demektedir. Siyonizmin yerel uzantısı olarak monarşistler, On İki Gün Savaş’ı sırasında İsrail’i desteklemenin utanç ve lekesini üstlenmiş olmalarına rağmen, şimdi kendilerini Batılı efendilerine tek alternatif olarak sunmaya çalışmaktadır. Bunu, gerçekliği seçici bir şekilde temsil edip manipüle ederek, protestoları kendilerine mal etmek, monarşizm lehine sokak sloganlarını uydurmak, çarpıtmak ve değiştirmek için bir siber kampanya başlatarak yaptılar. Bu durum, onların ikiyüzlülüğünü, tekelci emellerini, medya güçlerini ve en önemlisi, ülke içindeki zayıflıklarını açığa vurmaktadır; zira İran’da maddi bir güçten yoksunlar. “Make Iran Great Again” (“İran’ı Yeniden Büyük Yap”) sloganıyla bu grup, Trump’ın Venezuela’daki emperyal operasyonunu selamlamış ve şimdi İslam Cumhuriyeti liderlerinin Amerikan ve İsrailli tetikçiler tarafından kaçırılmasını beklemektedir.
Ve elbette, İslam Cumhuriyeti’nin diktatörlüğünü, antiemperyalist bir maske takarak aklayan sahte solcular, yani kendilerini “antiemperyalist” olarak adlandıranlar da var. Mevcut protestoların meşruiyetini, “bu koşullarda bir ayaklanma, emperyalizmin sahasında oynamaktan başka bir şey değildir” şeklindeki eskimiş suçlamayı tekrarlayarak sorgularlar. Çünkü İran’ı yalnızca jeopolitik çatışmalar merceğinden okuyabilirler. Sanki her isyan, kılık değiştirmiş bir ABD–İsrail projesinden ibaretmiş gibi. Bunu yaparken, İran halkının siyasal öznelliğini inkâr eder ve kendi halkını katlederken ve bastırırken İslam Cumhuriyeti’ne söylemsel ve siyasal dokunulmazlık tanırlar.
Amir Parviz Puyan’ın kurucu formülasyonunu hatırlatacak olursak, “emperyalizme öfkeli” ama “devrimden korkan” bu tutum, gericiliğe karşı tepkisel bir başka gericilik biçimidir. Hatta, emperyalistlere bir “bahane” vermemek adına, İran’daki son protestolar, katliamlar ve baskılar hakkında uluslararası alanlarda Farsça dışında herhangi bir dilde yazmamamız gerektiği bile söylenmektedir. Sanki Farsçanın ötesinde, bölgede ya da dünyada ortak kaderler, ortak deneyimler, bağlar ve mücadele dayanışması kurabilecek insanlar yokmuş gibi. . Kampçılar için Batılı hükümetlerden başka özne, jeopolitikten başka toplumsal gerçeklik yoktur.
Bu iç ve dış düşmanlara karşı, bu protestoların meşruiyetinde, baskı biçimlerinin kesişimselliğinde ve mücadelelerin ortak kaderinde ısrar ediyoruz. Şahlık yanlısı gerici monarşist akım, İran’daki aşırı sağ muhalefet içinde genişlemektedir ve dış müdahale tehlikesi de dâhil olmak üzere İran halkına yönelik emperyalist tehdit bir gerçektir. Ancak, kırk yıllık acımasız baskı, sömürü ve devletin Fars olmayan toplulukları hedef alan “iç sömürgeciliği”nin sonucunda oluşan halkın öfkesi de gerçektir.
Bu çelişkilerle oldukları hâliyle yüzleşmekten başka seçeneğimiz yok. Bugün gördüğümüz şey, İran’ın toplumsal cehenneminin derinliklerinden yükselen isyancı bir güçtür: Hayatta kalabilmek için yaşamlarını ortaya koyan, baskı aygıtıyla doğrudan yüzleşen insanlar.
Dışsal bir tehdidi bahane ederek İran’da milyonlara yöneltilen şiddeti inkâr etmeye ya da ona karşı ayaklanma hakkını reddetmeye hiçbir hakkımız yok.
Sokaklara çıkanlar, soyut, yüzeysel ve tepeden bakan analizlerden yoruldu. Onlar bu çelişkilerin içinde mücadele ediyorlar. Yaptırımlar altında yaşarken aynı anda yerli bir oligarşinin yağmasına maruz kalıyorlar. Savaştan korkuyorlar, iç diktatörlükten korkuyorlar. Ancak korkuyla donup kalmıyorlar. Kendi kaderlerinin etkin özneleri olma konusunda ısrar ediyorlar. Ve ufukları, en azından Aralık 2017’den bu yana, artık reform değil, İslam Cumhuriyeti’nin yıkılışıdır.
III. İsyanın yayılması
Protestolar, riyalin serbest düşüşüyle tetiklendi. İlk olarak başkentte, özellikle cep telefonu ve bilgisayar piyasalarında faaliyet gösteren esnaf arasında patlak verdi. Ancak kısa sürede, ücretli emekçileri, seyyar satıcıları, hamalları ve Tahran’ın ticari ekonomisi genelindeki hizmet sektöründe çalışanları içine çeken geniş ve heterojen bir ayaklanmaya dönüştü. Ardından isyan, hızla Tahran sokaklarından üniversitelere ve özellikle daha küçük kentler başta olmak üzere diğer şehirlere yayıldı. Bu kentler, protesto dalgasının merkez üssü hâline geldi.
Başlangıcından itibaren sloganlar, İslam Cumhuriyeti’ni bir bütün olarak hedef aldı. Bugün isyan, her şeyden önce yoksullar ve mülksüzler tarafından sürdürülmektedir: gençler, işsizler, yedek işçi ordusu, güvencesiz çalışanlar ve öğrenciler.
Bazıları, protestoların rejimin müttefiki ve ticari kapitalizmin sembolü olarak algılanan Çarşı’da (Tahran’ın ticaret ekonomisi) başlamış olması nedeniyle protestoları önemsemedi. Protestoları “küçük burjuva” veya “rejimle bağlantılı” olarak nitelendirdiler. Bu tepki, 2018’deki Fransa’nın Sarı Yelek hareketine verilen ilk tepkileri hatırlatıyor. Ayaklanma “geleneksel” işçi sınıfı ve bilinen sol çevrelerin dışında ortaya çıktığı ve çelişkili sloganları barındırdığı için, birçokları onu hızla gericilikle yaftalamıştı.
Oysa bir ayaklanmanın nerede başladığı, nereye gideceğini belirlemez. Çıkış noktası, izleyebileceği hattı önceden tayin etmez. İran’daki mevcut protestolar, sadece Çarşı değil, herhangi bir kıvılcımla yeniden alevlenebilirdi. Nitekim burada da, Çarşı’da başlayan hareket kısa sürede ülke genelinde kent yoksullarının mahallelerine yayılmıştır.
IV. İsyanın coğrafyası
2022’de “Jin, Jiyan, Azadi”nin kalbi kalbi Kürdistan ve Belucistan gibi marjinalleştirilmiş bölgelerde atıyordu. Bugün ise batı ve güneybatıdaki daha küçük kentler huzursuzluğun merkezi düğümleri hâline gelmiştir: Hamedan, Luristan, Kohgiluyeh ve Buyer-Ahmed, Kirmanşah ve İlam. Bu bölgelerdeki Lor, Bahtiyari ve Lak azınlıkları, İslam Cumhuriyeti’nin iç içe geçen krizleri altında iki kat ezilmektedir. Yaptırımların baskısı ve savaşın gölgesi, etnik baskı ve sömürü, özellikle Zagros boyunca yaşamlarını tehdit eden ekolojik yıkımla birleşmektedir. Burası aynı zamanda, Jina/Mahsa Amini ayaklanması sırasında Lor bir protestocu olan Mojahid Korkor’un, İsrail saldırısından bir gün önce İslam Cumhuriyeti tarafından idam edildiği ve 2022 ayaklanması sırasında güvenlik güçlerinin açtığı gerçek mermilerle dokuz yaşındaki Kian Pirfalak’ın öldürüldüğü bölgedir.
Buna rağmen, Jina ayaklanmasının başından itibaren toplumsal cinsiyet/cinsellik ve etnik fay hatları boyunca genişlemiş olmasının aksine, son protestolarda sınıf çatışması daha açık biçimde öne çıktı. Yayılma süreci ise şimdiye dek daha kitlesel bir mantığı takip etmiştir.
28 Aralık ile 4 Ocak 2025 arasında, İslam Cumhuriyeti’nin baskı güçleri tarafından gerçek mermi ve saçmalı tüfekler kullanılarak en az 17 kişi öldürüldü. Bunların çoğu Lor (geniş anlamda, özellikle Luristan ile Çeharmahal ve Bahtiyari’de) ve Kürt’tür (özellikle İlam ve Kirmanşah’ta). Yüzlerce kişi gözaltına alındı (en az 580 kişi, bunların arasında en az 70 çocuk bulunmaktadır); onlarca kişi yaralandı. Protestolar ilerledikçe polis şiddeti tırmanmaktadır: İlam’da yedinci günde güvenlik güçleri yaralıları tutuklamak için İmam Humeyni Hastanesi’ne baskın düzenlemiş; Birjend’de ise bir kadın öğrenci yurduna saldırmışlardır. Ayaklanma derinleştikçe can kaybı artmaya devam etmektedir ve gerçek sayının açıklananların çok üzerinde olduğu kesindir.
Bu şiddetin dağılımı elbette eşit değil. Baskı, özellikle marjinalleştirilmiş azınlık topluluklarının itildiği küçük kentlerde daha serttir. İlam’daki Malekşahi’de ve Kirmanşah’taki Caferabad’da gerçekleşen kanlı katliamlar, baskı ve tahakkümdeki bu yapısal eşitsizliğe tanıklık etmektedir.
Protestoların dördüncü gününde hükümet, kurumlar arası eşgüdümle, “soğuk hava” ya da “enerji yetersizliği” bahanesiyle 23 eyalette yaygın kapanmalar ilan etti. Gerçekte bu, isyanın yayıldığı devreler olan çarşı, üniversite ve sokak arasındaki koparma girişimiydi. Buna paralel olarak, üniversite yönetimler de direniş mekânları arasındaki yatay bağları kesmek amacıyla dersleri giderek çevrimiçi ortama taşıdı.
V. On İki Gün Savaşı’nın Etkisi
On İki Gün Savaşı’nın ardından, çöken otoritesini telafi etmek için rejim daha açık bir şekilde şiddete yöneldi. İsrail’in İran’daki askerî tesislere ve sivillere yönelik saldırıları, siyasal ve toplumsal alanı daha da askerîleştirmiş ve güvenlikçi hale getirmiştir. Özellikle Afgan göçmenlerin kitlesel sınır dışı edilmesine yönelik ırkçı kampanya bu sürecin bir parçasıdır. Devlet durmaksızın “ulusal güvenlik” adına konuşurken, bizzat kendisi güvensizliğin başlıca üreticisi haline gelmiştir: idamlarda eşi benzeri görülmemiş bir artış yoluyla yaşam “güvensizliğinin” yoğunlaşması, mahkûmlara yönelik sistematik kötü muamele ve insanların geçim kaynaklarının acımasızca budanmasıyla ekonomik “güvensizliğin” derinleşmesi.
On İki Gün Savaşı, onu takip eden ABD ve AB yaptırımlarının yoğunlaşması ve BM Güvenlik Konseyi’nin “snapback”[1] mekanizmasının devreye sokulmasıyla birlikte, petrol gelirleri, bankacılık ve finans sektörleri üzerindeki baskıyı artırdı; döviz girişlerini boğarak bütçe krizini derinleştirdi.
Savaşın sona erdiği 24 Haziran 2025 tarihinden, Tahran Çarşısı’nda ilk protestoların patlak verdiği 18 Aralık gecesine kadar riyal yaklaşık yüzde 40 değer kaybetti. Bu, “doğal” bir piyasa dalgalanması değildi. Yaptırımların tırmanışı ile İslam Cumhuriyeti’nin krizin etkilerini yukarıdan aşağıya, ulusal paranın kontrollü biçimde değersizleştirilmesi yoluyla yansıtma yönündeki bilinçli çabasının birleşik sonucuydu.
Yaptırımlar koşulsuz biçimde kınanmalıdır. Ancak İran’da bugün yaptırımlar aynı zamanda sınıf iktidarının bir aracı olarak da işlev görüyor. Döviz, yaptırımları delmekten ve kayıtdışı petrol aracılığından kâr sağlayan askerî-güvenlikçi bir oligarşinin elinde giderek daha fazla yoğunlaşmaktadır. İhracat gelirleri fiilen rehin tutulmakta; yalnızca seçili anlarda ve manipüle edilmiş kurlar üzerinden resmi ekonomiye salınmaktadır. Petrol satışları artsa dahi, elde edilen gelirler insanların gündelik yaşamlarına girmek yerine yarı-devlet kurumları ve başta Devrim Muhafızları Ordusu olmak üzere bir “paralel devlet” içinde dolaşmaktadır.
Düşen gelirler ve bloke edilen geri dönüşlerin yarattığı açığı kapatmak için devlet, sübvansiyonların kaldırılmasına ve kemer sıkmaya yönelmektedir. Bu çerçevede riyalin ani düşüşü, iktidarın bir maliye politikası haline geliyor: —Doların en büyük sahiplerinden olan devlet kurumları “rehin” tutulan dövizi bizzat devletin belirlediği kurlar üzerinden yeniden dolaşıma sokuyor. Böylece, manipüle edilmiş kurlarla, hükümet riyal kaynaklarını hızla genişletiyor. Sonuç, emekçi sınıfların gelirlerinden doğrudan bir artı değer aktarımı ve yaptırım delme ile kur rantından elde edilen kârların dar bir azınlığa transferidir; bu da sınıfsal bölünmeyi, geçim güvencesizliğini ve toplumsal öfkeyi derinleştirmektedir. Başka bir deyişle, yaptırımların maliyeti doğrudan alt sınıflar ve giderek daralan orta katmanlar tarafından ödenmektedir.
Dolayısıyla ulusal para biriminin çöküşü, savaşla yaralanmış ve yaptırımlarla boğulmuş bir ekonomide örgütlü bir devlet yağması olarak anlaşılmalıdır. Egemen oligarşiyle bağlantılı aracılık ağları lehine kur kasıtlı olarak manipüle edilir. Bütün bu çark, neoliberal fiyat serbestleştirmesini kutsal bir doktrin hâline getirmiş bir devlete hizmet eder.
Kampçı sözde solcular krizi, ABD yaptırımları ve dolar hegemonyasına indirgerken, İslam Cumhuriyeti’nin egemen sınıfının mülksüzleştirme ve finansallaşmış birikimin etkin failleri olarak oynadığı rolü silmektedir. Genellikle Batı emperyalizmiyle hizalanmış sağcı kampçılar ise suçu yalnızca İslam Cumhuriyeti’ne yüklemekte ve yaptırımları önemsiz saymaktadır. Bu tutumlar birbirinin aynadaki yansımalarıdır ve her iki tarafın da bunları benimsemekte açık çıkarları vardır. Biz ise her ikisine karşı, küresel ve yerel yağma ile sömürünün iç içe geçmişliğini tanımakta ısrar ediyoruz. Evet, yaptırımlar ilaç kıtlığı, sanayi parçalarının yokluğu, işsizlik ve psikolojik yıpranma yoluyla insanların yaşamlarını yıkıma uğratmaktadır. Ancak bu yük, gayriresmi döviz ve petrol kanallarını kontrol ederek muazzam servet biriktiren askerî güvenlikçi oligarşinin değil, halkın omuzlarına bindirilmektedir.
VI. Çelişkiler
Sokakta, İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi çağrılarından monarşiye nostaljik göndermelere kadar uzanan çelişkili sloganlar duyulmaktadır. Aynı zamanda öğrenciler, hem İslam Cumhuriyeti’nin despotizmini hem de monarşik otokrasiyi hedef alan sloganlar atmaktadır. Şah yanlısı ve Pehlevi yanlısı sloganlar sahadaki gerçek çelişkileri yansıtmaktadır. Ancak aynı zamanda, protestocuların sesinin monarşist sloganlarla ikame edilmesi de dahil olmak üzere, sağcı medya çarpıtmaları yoluyla büyütülmekte ve üretilmektedir. Medya manipülasyonunun başlıca faili, Siyonist ve monarşist propagandanın megafonu hâline gelmiş olan Iran International’dır. Yıllık bütçesinin yaklaşık 250 milyon dolar olduğu ve Suudi Arabistan ile İsrail hükümetleriyle bağlantılı kişi ve kurumlar tarafından finanse edildiği bildirilmektedir.
Son on yılda İran’ın coğrafyası, İslam Cumhuriyeti’ne karşı örgütlenmenin iki farklı modelinin aracılık ettiği iki sosyo-siyasal ufuk arasında bir gerilim alanına dönüşmüştür. Bir yanda, sınıf, toplumsal cinsiyet/cinsellik ve etnisite fay hatları boyunca somut ve yerleşik toplumsal örgütlenme yer almaktadır. Bunun en görünür örneği, 2022’deki Jina ayaklanması sırasında Evin Hapishanesi’nden diasporaya uzanan, kadınlardan Kürt ve Beluç etnik azınlıklara kadar farklı güçler arasında eşi benzeri görülmemiş bir birlik üreten, feminist ve sömürgecilik karşıtı ufuklar sunan kesişimsel ağlardır. Diğer yanda ise, uydu televizyon ağları üzerinden sahnelenen, atomize bireylerden homojen bir kitle üretmeyi hedefleyen ve “ulusal devrim” olarak sunulan popülist bir seferberlik bulunmaktadır. İsrail ve Suudi Arabistan tarafından desteklenen bu proje, daha sonra devrik Şah’ın oğlunda cisimleşen “başı” dışarıdan, yabancı destekli bir müdahale yoluyla eklenebilecek bir “gövde” inşa etmeyi amaçlamaktadır. Son on yılda monarşistler, muazzam medya güçleriyle kamuoyunu aşırı, ırkçı bir milliyetçiliğe doğru itmiş; etnik yarıkları derinleştirmiş ve İran halklarının siyasal tahayyülünü parçalamıştır.
Bu akımın son yıllardaki büyümesi, halkın siyasal “geriliğinin” bir göstergesi değil, geniş sol örgütlenmenin ve medya gücünün karşı hegemonik bir söylem üretememesinin sonucudur. Bu eksiklik ve zayıflık kısmen baskı ve sindirme koşullarıyla üretilmiş, böylece bu gerici popülizme alan açılmıştır. Sol, demokratik ve milliyetçilik karşıtı güçlerden güçlü bir anlatının yokluğunda; özgürlük, adalet ve kadın hakları gibi evrensel slogan ve idealler dahi kolaylıkla monarşistler tarafından sahiplenilmekte ve otoriter bir çekirdeği gizleyen görünüşte ilerici bir kabuk içinde halka yeniden pazarlanabilmektedir. Bazı durumlarda bu, sosyalist terminolojiyle dahi paketlenmektedir. Aşırı sağın siyasal iktisat alanını tam da bu noktada yutması tesadüf değildir.
Aynı zamanda, İslam Cumhuriyeti ile antagonizma yoğunlaştıkça, bu iki ufuk ve model arasındaki gerilimler de artmıştır Bugün bu bölünme, protesto sloganlarının coğrafi dağılımında gözlemlenebilmektedir. “Pehlevi’nin dönüşü” projesi, Fars etno-milliyetçiliğine dayalı ataerkil bir ufku ve derinlemesine sağcı bir yönelimi temsil ettiğinden; tabandan işçi ve feminist örgütlenmenin ortaya çıktığı yerlerde, üniversitelerde ve Kürt, Arap, Beluci, Türkmen ve Türk bölgelerinde monarşi yanlısı sloganlar büyük ölçüde yoktur ve çoğu zaman olumsuz tepkilerle karşılanır. Bu çelişkili durum, son ayaklanmanın çeşitli biçimlerde yanlış anlaşılmasına neden olmuştur.
VII. Ufuk
İran, belirleyici bir tarihsel eşikte durmaktadır. İslam Cumhuriyeti, uluslararası alanda 7 Ekim 2023’ün ve sözde “Direniş Ekseni”nin zayıflamasının ardından, iç politikada ise yıllardır süren isyanlardan sonra tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor. Bu yeni dalganın geleceği belirsizliğini korumaktadır, ancak krizin ölçeği ve halk hoşnutsuzluğunun derinliği, her an yeni bir protesto dalgasının patlak verebileceğini göstermektedir. Bugünkü ayaklanma bastırılsa bile, yeniden başlayacaktır. Bu konjonktürde, herhangi bir askeri veya emperyal müdahale, tabandan gelen mücadeleyi zayıflatıp İslam Cumhuriyeti’nin baskı uygulamasını güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Son on yılda İran toplumu, kolektif siyasal eylemi aşağıdan yeniden icat etmektedir. Jina ayaklanması sırasında Belucistan ve Kürdistan’dan, mevcut protesto dalgasında Loristan ve İsfahan’daki küçük kentlere kadar, siyasal özneleşme, yukarıdan herhangi bir resmî temsil olmaksızın sokağa, grev komitelerine ve yerel, enformel ağlara kaymıştır. Acımasız baskıya rağmen, bu kapasite ve bağlar toplum içinde canlılığını korumaktadır; geri dönme ve siyasal güce kristalize olma potansiyelleri sürmektedir. Ancak sürekliliklerini ve yönelimlerini belirleyecek olan tek etken öfkenin birikimi değildir. Bağımsız bir siyasal ufuk ve gerçek bir alternatif inşa edebilme olanağı da belirleyici olacaktır.
Bu ufuk, iki paralel tehditle karşı karşıyadır. Bir yandan, ülke dışındaki sağcı güçler tarafından sahiplenilebilir ya da marjinalleştirilebilir. Bu güçler, halkın acısını yaptırımları, savaşı ya da askerî müdahaleyi meşrulaştırmak için araçsallaştırmaktadır. Öte yandan, egemen sınıfın kimi kesimleri, ister askerî-güvenlikçi fraksiyonlardan ister reformist akımlardan gelsin, kendilerini Batı’ya “daha akılcı”, “daha düşük maliyetli”, “daha güvenilir” bir seçenek olarak pazarlamak için perde arkasında çalışmaktadır. Amaç, mevcut tahakküm düzeninden kopmak değil, onu farklı bir yüzle yeniden yapılandırmaktır. Donald Trump’ın Venezuela’da yapmak istediği de buna benzemektedir: hükümeti değiştirmekten ziyade, iktidar blokunun bazı unsurlarını kendi iradesine boyun eğdirmek. Bu, kriz yönetiminin soğuk bir hesabıdır: toplumsal öfkeyi dizginlemek, küresel güçlerle gerilimleri yeniden ayarlamak ve halkların kendi kaderini tayin hakkından mahrum olduğu bir düzeni yeniden üretmek.
Bu iki akıma karşı, enternasyonalist bir kurtuluş siyasetinin yeniden canlandırılması her zamankinden daha gereklidir. Bu, soyut bir “üçüncü yol” değildir. Halkların mücadelelerini analiz ve eylemin merkezine yerleştirme kararlığıdır. Bu politika kendinden menkul liderlerin yukarıdan yazdığı senaryoların ve dışarıdan imal edilmiş sahte muhalefetlerin yerine, aşağıdan örgütlenmeyi esas alır. Bugün enternasyonalizm, halkların kendi kaderini tayin hakkını, içsel ve dışsal tüm tahakküm biçimleriyle mücadele etme yükümlülüğüyle birlikte düşünmek demektir. Gerçek bir enternasyonalist blok, yaşanmış deneyimlerden, somut dayanışmalardan ve egemen güçlerden bağımsızlık temelinde inşa edilmelidir.
Bu da, sol, feminist, antikolonyal, ekolojik ve demokratik güçlerin, protesto dalgası içinde geniş, sınıf temelli bir örgütlenmeyi aktif biçimde inşa etmesini gerektirir. Hem yaşamı geri kazanmak hem de toplumsal yeniden üretime dair alternatif ufuklar açmak bu şekilde sağlanabilir. Aynı zamanda bu örgütlenme, önceki mücadelelerin özgürleştirici ufkuyla, özellikle de “Jin, Jiyan, Azadi” hareketiyle süreklilik içinde konumlanmalıdır. Bu hareketin enerjisi hâlâ, aynı anda, İslam Cumhuriyeti’nin, monarşistlerin, Devrim Muhafızları’nın ve bugün denetimli bir geçiş ve ABD-İsrail merkezli birikim döngülerine yeniden eklemlenme hayalleri kuran eski reformistlerin söylemlerini sarsma potansiyelini taşımaktadır.
Bu, İran diasporası için de belirleyici bir andır: ya bir kurtuluş siyasetini yeniden tanımlamaya katkı sunacak ya da “iç despotizm” ile “dış müdahale” arasındaki tükenmiş ikiliği yeniden üreterek siyasal çıkmazı uzatacaktır. Bu bağlamda, diasporadaki güçlerin, hem iç despotizme hem de emperyalist egemenliğe karşı net sınırlar çizen gerçek bir enternasyonalist siyasi blok oluşturmak için adımlar atması gerekiyor. Bu tutum, emperyalist müdahaleye karşı çıkışı, İslam Cumhuriyeti’yle açık bir kopuşla birleştirir ve dış düşmanla mücadele adına baskının meşrulaştırılmasını reddeder.
[1] İran’ın nükleer programını sınırlayacağına dair taahhütlerini ihlal etmesi halinde yaptırımların BM Güvenlik Konseyi’nde veto riski olmaksızın hızla yeniden uygulanabilmesine yol açan mekanizma