Lev Troçki: Sömürge halkların devrimci öğretmeni – (Li Fu-jen)

image_pdf

Yazar: Li Fu-jen (Cecil Frank Glass)

Çeviri: Sena Aydın

Cecil Frank Glass’ın Ağustos 1944’te gizlilik koşulları nedeniyle Li Fu-jen adı altında kaleme aldığı bu makalesi, Marxists’ Internet Archive’dan Türkçe’ye çevrilmiştir. Yazarın referans gösterdiği orijinal kaynaklar, varsa Türkçe çevirileri ile değiştirilerek belirtilmiştir. Metnin orijinalinde eksik olan referanslar eklenmiş ve belirtilen kaynaklar, sıralaması yapılan referanslara uygun olarak yeniden düzenlenmiştir. Metin Türkçe’de ilk defa yayımlanmaktadır. 

Li Fu-jen (1901-1988): Devrimci Marksist, yazar ve gazeteci. Gerçek adı Frank Glass. Üç ayrı kıtada devrimci faaliyetin merkezinde yer alan bir isimdi. İngiltere’de doğdu. Ailesi 1908’de Güney Afrika’ya göç etti. Çocukluğunu orada geçirdi. Siyahi işçiler arasında örgütlenme çalışmaları yürüten Endüstriyel Sosyalist Birlik’e katıldı. Bolshevik (Bolşevik) isimli gazetede çalıştı. 1921’de yapılan Komintern’in Üçüncü Kongresi’ndeki en genç delegeydi. Güney Afrika Komünist Partisi’nin kurucularından. Partinin başkent (Cape Town) delegesi ve sekreteri. Daha sonra Stalinist bürokratikleşmeyle adı parti tarihinden silindi. 1925’de partiden koptu. İçinde sadece beyazların çalışmasına izin verildiği hükümet ve belediye kurumlarının boykot edilmesini savundu. O sıralarda bu boykotçu tutumu savunan tek akım ülkedeki Troçkist nüveydi. 1928’de Lev Troçki önderliğindeki Uluslararası Sol Muhalefet’e katıldı. Afrika Sanayi ve Ticaret İşçileri Sendikası’nın kurucularındandı. Bu, ülkenin ilk siyahi işçi sendikasıydı. Çin Devrimi’nin 1927’de aldığı yenilgiden etkilenerek ve Komintern’in Stalinist sınıf işbirlikçi hattının eleştirisini vererek 1930’da Çin’e yerleşti. Şangay’da bağımsız gazeteci olarak çalışmaya başladı. 1940’a kadar Çin’de yaşadı ve ülkedeki Troçkist örgütle çalıştı. New International (Yeni Enternasyonal) dergisine Li Fu-jen adıyla makaleler yazdı. Çin seksiyonu olan Komünist Birlik’in inşasında öncü bir rol üstlendi. Örgütün Merkez Komitesi’nde bulundu. Seksiyonun uluslararası hareketle iletişimini sağladı. 11 Ağustos 1937’de Meksika’ya bir ziyaret düzenledi ve Lev Troçki ile tanıştı. Burada hareketin Çin politikası üzerine tartıştılar. Çin’e döndü ancak yeraltı çalışmasının zorlukları ve Japon işgali, onu ülkeden çıkmaya zorladı. Aralık 1941’deki Pearl Harbor saldırısından sonra Şangay’dan kalkan son gemiye bindi. İlk önce Filipinler, sonra Avustralya’da bulundu. Son olarak ABD’ye vardı ve oradaki seksiyon olan Sosyalist İşçi Partisi’nde çalıştı. Militant (Militan) gazetesinin editörlerinden. 1988’de öldü. Glass kendi yaşamı üzerine herhangi bir anı veya otobiyografi bırakmadı ve yoldaşlarına da Güney Afrika veya Çin’deki yeraltı faaliyetleri üzerine çok az konuştu. Onun üç kıtaya yayılan devrimci mücadelesinin ayrıntıları bilinmemektedir. 

***

Sömürge devrimleri için Marksist bir program ve stratejinin geliştirilmesi yalnızca bu çağa, yani kapitalizmin devrilmesine ve sosyalist bir toplumun kurulmasına yol açan savaşlar ve devrimler çağına aittir. Bu program ve stratejinin hatlarını ilk belirleyen Lenin’di. Ancak konunun ayrıntılı açıklaması ve ilk somut uygulamaları Lenin’in büyük yoldaşı Lev Troçki’nin çalışmalarında yer buldu. Troçki’nin birçoğu hâlâ yayımlanmayı bekleyen sömürge devriminin sorunları üzerine yazdığı yazılar çok sayıda cildi dolduracaktır. Bu çalışmalar, dünya sosyalist devriminin programının ve stratejisinin ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçasını oluşturduğu gibi, aynı zamanda Troçki’nin Marksist teori ve devrimci sosyalist pratiğin gelişimine yaptığı en değerli katkıların arasında yer almaktadır.

Troçki, ilk olarak 1848’de Marx ve Engels tarafından yayımlanan Komünist Manifesto’nun Afrikaanca [1] baskısının önsözünde, uluslararası sosyalist hareketin bu kurucu belgesinin, sömürge ve yarı sömürge ülkelerin ulusal bağımsızlık mücadelesine bir atıf içermediğinden bahsediyordu. Troçki’ye göre bunun nedeni, bilimsel sosyalizmin kurucularının Avrupa’daki sosyalist devrimin en fazla birkaç yıl içerisinde gerçekleşeceğini düşünmeleriydi. Avrupa’da kapitalizmin yıkılması, ezilen halkların “otomatik olarak” kurtuluşunu getirecekti. Ancak, tarih bu iyimser zaman tablosuna uymadı. Avrupa proletaryası kendi kalelerinde kapitalizmi yok etme konusunda başarısızlığa uğramakla kalmadı; kapitalizm de bu süre zarfında geri kalmış sömürge ülkelere çok daha derinden nüfuz ederek, zamanla güçlü ulusal kurtuluş hareketlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu yeni ve güçlü bir devrimci faktördü. Bu durumun ortaya çıkışı bir sömürge devrimci program ve stratejisine nesnel bir ihtiyacı da beraberinde getirdi.

Kapitalizmin aşamalı yükseliş döneminde, sömürgelerin ele geçirilmesi, Marx’ın burjuvazinin özel tarihi misyonu olarak tanımladığı gelişmenin hayat bulmasını sağlamak için gerekliydi, yani “en azından temel çizgileriyle dünya pazarını ve bu pazara dayalı üretimi kurmak” için; [2] ki bu durumda bugün, yani kapitalist ekonominin gerileme ve çöküş döneminde, sömürgelerin doğal zenginliklerini yağmalama ve nüfuslarını sömürme fırsatları çerçevesinde onların elde tutulmaya çalışılması, kapitalizmin dünya ölçeğinde hayatta kalmasının hayati bir koşulu haline gelmiştir diyebiliriz.

Devrimci enternasyonalizm

Proletaryanın ileri kapitalist ülkelerdeki sosyalist hareketi ile sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketleri arasındaki karşılıklı ilişkinin temelini oluşturan tam da bu derin ve kanıtlanabilir hakikattir. Sömürge ve yarı sömürge ülkeler dünya nüfusunun yarısından fazlasını barındırmaktadır. Bu ülkelerdeki halkların kurtuluşu işçi sınıfı için ne kadar önemliyse, sürekli köleleştirilmeleri de emperyalist burjuvazi için o kadar önemlidir. Bu, Troçki’ye göre, bir sömürge devrimci stratejisi ortaya koyma çabasının çıkış noktasını oluşturuyordu. Bunu her daim ve kusursuz bir şekilde enternasyonalist bir eksen etrafında inşa etmeye çalıştı. “Komünistler her yerde mevcut toplumsal ve siyasal düzene karşı her devrimci hareketi desteklerler” diyen 1848 Manifestosu’na Troçki şu eki yapmıştı: “Renkli ırkların kendilerini ezen emperyalistlere karşı hareketi, var olan düzene karşı olan en önemli ve güçlü hareketlerden birisidir ve bu nedenle beyaz ırk proletaryası saflarından eksiksiz, koşulsuz ve sınırsız bir destek beklemektedir.” [3]

Sömürge ve yarı sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketleri birinci emperyalist dünya savaşından sonra ortaya çıktılar ve savaşın yarattığı koşulların dolaysız ürünüydüler.

İşçi sınıfının büyümesi

On dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar, emperyalist sömürü neredeyse tamamen açık soygun ve talan karakteri taşıyordu. Bu durum, sömürge bölgelerinin ekonomik gelişiminin sınırlarını çizerken, aynı zamanda Batı’nın kapitalist ülkelerinde üretilen mamul mallar için hammadde elde edilmesi ve bu malların pazarlanmasını kolaylaştırmak adına da gerekliydi. Örneğin, Hindistan’a ilk nüfuz eden İngiliz ticari sermayesiydi. [Hindistan’da] yaşanan endüstriyel gelişme, temel amacın ticari sömürü olması göz önüne alındığında ikincildi. Britanya’nın kapitalistleri, Bombay’daki pamuk fabrikalarını, ancak Hindistan’da yetiştirilen pamuğu yerinde ve ucuz Hint işçiliği ile işlemenin, pamuğu iplik ve dokuma işlemleri için Lancashire’a göndermekten daha ucuz olduğunu keşfettiklerinde inşa ettiler; bunu, bitmiş ürünlerin büyük bir kısmının Hindistan ve çevre ülkelerde satışa sunulduğu da göz önüne alarak yaptılar. Aynı politikaya paralel olarak, İngiliz kapitalistler, Çin pamuğunun yanı sıra Hint pamuğunun bir kısmının da işlenebilmesi için Şanghay’da da pamuk fabrikaları kurdular.

Bu ikincil endüstriyel gelişmenin en önemli siyasi sonucu, bu geniş geri kalmış topraklarda emperyalist sömürgecilere karşı cephe oluşturan bir sanayi proletaryasının ortaya çıkması oldu. Dış ticaret sermayesi emperyalizmin ajanları olarak henüz sadece embriyon halindeki bir yerli veya ulusal burjuvazi (kompradorlar) yetiştirebilmişken, onu izleyen dış sanayi sermayesi ise, emperyalistlere yönelik tek ve açık tutumları onlara karşı tavizsiz bir mücadele vermek olan endüstriyel bir işçi sınıfı yarattı!

Avrupa’nın askeri mücadelelerle sarsılmasından dolayı emperyalistlerin ekonomik baskılarının gevşediği Birinci Dünya Savaşı sırasında, büyük sömürge topraklarının endüstriyel gelişimi hızlandı. Yerli kompradorlar ve bazı büyük yerli toprak sahipleri sanayi alanına girerek emperyalistlerin işletmeleriyle rekabete giren işletmeler kurdular. Böylece “ulusal” burjuvazi yeşermeye başladı. Endüstriyel proletarya da buna bağlı olarak büyüdü. Savaştan sonraki on yıl içinde sömürge ülkelerdeki büyük devrimci ayaklanmalardaki, özellikle de 1925-27’deki yenilgiye uğratılan Çin Devrimi sırasında, sınıf örüntüsünü belirleyen bu gelişmelerdi.

Sınıf ilişkileri, devrimci Marksistler için devrimci hareketlerin karakterini ve bakış açılarını ve onları hayata geçirmek için gerekli olan politik stratejiyi oluşturmada belirleyicidir. Sınıf kavrayışı, sömürge ülkeler için olduğu kadar kapitalist metropoller için de zaruridir. Troçki, Marx ve Lenin’i takip ederek, Stalin’e, diğer tüm revizyonist muhaliflere ve sosyalizme ihanet edenlere karşı bu kavrayış üzerinde ısrar etmiştir. Sömürge devriminin sorunları üzerine yaptığı hacimli konuşmalarında ve yazılarındaki ortak payda hep bu olmuştur. Bu konuşma ve yazıların çoğu Çin ve Çin Devrimi ile ilgiliydi. Çin’deki sınıf ilişkileri genel olarak sömürgelerdeki sınıf ilişkilerini belirli açılarla kesmektedir. Dolayısıyla Troçki’nin Çin hakkındaki düşüncelerinin özü, sömürge sorununun tamamında devrimci Marksist politikanın anahtarı işlevi görecektir.

Devrimin karakteri

Troçki, 1938’de “tamamlanmamış Çin Devrimi acil hedefleri bakımından ‘burjuva’dır” diyordu. [4] Ancak, geçmişin burjuva devrimlerinin sadece bir yankısı olarak kullanılan bu terim bize aslında çok şey söylemiyor. Tarihsel benzetmeler zihin için birer tuzağa dönüşmesinler diye, somut bir sosyolojik analiz ışığında kontrol edilmeleri gerekir. Çin’de mücadele eden sınıflar hangileridir? Bu sınıfların birbirleriyle ilişkileri nedir? Bu ilişkiler nasıl ve hangi yönde dönüştürülmüştür? Çin Devrimi’nin nesnel görevleri, yani gelişme süreci tarafından belirlenen görevleri nelerdir? Bu görevlerin sonuca ulaştırılması hangi sınıfların omuzlarındadır? 

“İnsanlığın çok büyük kısmını kucaklayan sömürge ve yarı sömürge – bu nedenle de geri – ülkeler, her biri gerilik derecelerine göre, göçebelik ve hatta yamyamlıktan en modern sanayi kültürüne kadar uzanan bir tarihsel merdiveni temsil edecek şekilde olağanüstü farklılıklar gösterirler. Bu aşırı uçların şu ya da bu ölçüdeki karışımı tüm geri ülkeleri karakterize eder. Bununla birlikte, geriliğin hiyerarşisi, eğer böyle bir ifade kullanılabilirse, her sömürge ülkenin yaşamındaki barbarlık ve uygarlık unsurlarının özgül ağırlığı tarafından belirlenir. Ekvatoral Afrika Cezayir’in, Paraguay Meksika’nın, Habeşistan Çin’in veya Hindistan’ın çok gerisindedir. Hepsinin ortak yanı emperyalist metropollere ekonomik bağımlılıkken, politik bağımlılık bazı durumlarda açık sömürge köleliği (Hindistan, Ekvatoral Afrika) karakteri taşır, diğerlerinde devlet bağımsızlığı uydurmacasıyla üstü örtülür (Çin, Latin Amerika).” [5]

“Gerilik, en organik ve acımasız ifadesini tarım ilişkilerinde bulur. Bu ülkelerin biri bile demokratik devrimini gerçek boyutuyla gerçekleştirmemiştir. Yarım yamalak toprak reformları yarı serflik ilişkilerince yutulmakta ve bu ilişkiler kaçınılmaz olarak yoksulluk ve baskı ortamında yeniden üretilmektedir. Tarımsal barbarlık her zaman ulaşım yollarının olmayışıyla, eyaletlerin yalıtılmışlığıyla, ‘orta çağ’ partikülarizmiyle ve ulusal bilinç eksikliği ile el ele gider. Modern feodalizmin kabuğunun kırılması ve antik kalıntıların toplumsal ilişkilerinin tasfiyesi, tüm bu ülkelerdeki en önemli görevdir.” [6] 

Ulusal burjuvazi

“Ne var ki, toprak devriminin tamamlanması, bir yandan kölelik ve serfliğin tüm biçimlerini destekleyip yeniden yaratırken diğer yandan kapitalist ilişkileri yeşerten yabancı emperyalizme bağımlılığın muhafaza edilmesiyle birlikte düşünülemez. Toplumsal ilişkilerin demokratikleştirilmesi ve ulusal bir devletin yaratılması mücadelesi, böylece kesintiye uğramaksızın yabancı egemenliğine karşı açık bir ayaklanmaya dönüşür.” [7]

“Tarihsel gerilik, bir, iki veya üç yüzyıllık bir gecikmeyle İngiltere ya da Fransa gibi ileri ülkelerin gelişiminin basit bir yeniden üretimi anlamına gelmez. Kapitalist tekniğin ve yapının en son keşiflerinin, feodal ve feodal öncesi barbarlık ilişkilerinin içine, bu ilişkileri dönüştürerek, bu ilişkileri hükmü altına alarak ve kendine özgü sınıf ilişkileri yaratarak, kendi köklerini saldığı, tümüyle yeni bir ‘bileşik’ toplumsal oluşuma yol açar.” [8]

“Bu geri ülkelerde, ‘burjuva’ devriminin tek bir görevi bile ‘ulusal’ burjuvazinin önderliğinde çözülemez, çünkü bu ‘ulusal’ burjuvazi, kendi halkına yabancı ya da düşman bir sınıf olarak birdenbire yabancı desteği sayesinde ortaya çıkar. Gelişimindeki her basamak, aslında [ajanı] olduğu yabancı mali sermayeye onu daha da sıkı bağlar. Sömürgelerin küçük burjuvazisi, yani zanaatkârlar ve tüccarlar, ekonomik bakımdan anlamsızlaşarak, deklase olup yoksullaşarak, yabancı sermaye ile eşitsiz mücadelenin ilk kurbanı olurlar. Bağımsız bir siyasi rol oynamayı tasavvur bile edemezler. Sayısal olarak en büyük ama en [dağınık], en geri ve en ezilen sınıf olan köylülük, yerel ayaklanmalar ve partizan savaşı yürütme yeteneğindedir, ancak bu mücadelenin ulusal bir düzeye yükseltilmesi için daha ileri ve merkezi bir sınıfın önderliği gerekir. Böylesi bir önderlik görevi, maddenin doğası gereği, daha ilk adımlarından itibaren sadece yabancı burjuvaziyi değil aynı zamanda kendi ulusal burjuvazisini de karşısına alan sömürge proletaryasına düşer.” [9]

Sınıf ilişkilerinin özgünlüğü ve dolayısıyla tarihsel olarak [gelişimi] gecikmiş ülkelerdeki “burjuva demokratik” devrimlerin özel karakteri ile ilgili bu görüşler, Troçki’nin de belirttiği üzere sadece teorik analizler üzerine kurulmamıştır. 1905 ve 1917 Şubat ve Ekim Rus devrimlerinde “görkemli tarihi bir sınava” tabi tutulmuşlardır. Bu üç devrim, ulusal burjuvazinin demokratik devrimin görevlerini yerine getirme konusundaki yetersizliğini şüphe bırakmayacak şekilde kanıtlamıştır. Dolayısıyla proletaryayı iktidarı ele geçirmeye yöneltme ihtiyacı ortadadır. Lenin konuyu şöyle ifade etmişti:

“Devrimimiz bir burjuva devrimdir, işçiler burjuvaziyi desteklemelidir [diyor tasfiyeciler kampındaki değersiz politikacılar]. Biz Marksist olanlar da devrimimiz bir burjuva devrimdir diyoruz. İşçiler halkın gözlerini burjuva politikacıların sahtekarlığına açmalı, onların vaatlerine güvenmemelerini ve yalnızca KENDİ güçlerine, KENDİ örgütlerine, KENDİ birliklerine ve KENDİ silahlarına güvenmeleri gerektiğini öğretmelidir.” [10]

Çin felaketi

Çarlık Rusyası’nda, Bolşevikler’in proletaryanın devrimci hegemonyası teorisi, zaferle sonuçlanan Ekim ayaklanmasında haklı çıkmıştır. Köylülüğün alt katmanlarıyla müttefik olan ve Bolşevik Parti liderliğinin yönlendirdiği Rus işçiler hem Çarlık’ı hem de kapitalizmi devirmişlerdir. Demokratik devrimin görevleri, yüzünü sosyalist görevlere doğru çeviren proletarya diktatörlüğü yoluyla yerine getirilmiştir.

Çin’de ise [Rusya’nın] aksine, korkunç bir devrimci felaketle birlikte Bolşevik politikanın özü olan proleter hegemonya teorisinin olumsuz bir örneği yaşanmıştır. O zamanlar Komünist Enternasyonal’in kuramcıları olan Stalin ve Buharin, tarihsel süreci, meselenin yalnızca “demokratik” devrim olduğu ve dolayısıyla devrimin önderliğinin sadece burjuvaziye ait olduğu ve olabileceğini savunan ölü bir şemayla örtüşecek şekilde bağımsız aşamalara bölmüşlerdir. Lenin’in 1917’de proleter diktatörlük lehine rafa kaldırdığı “proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” formülü yeniden ortaya atılarak, bu formül sonraki yılların sözde Halk Cephelerinin prototipini oluşturacak rezil “dört sınıf bloğu” anlayışına varacak kadar genişletilmiştir. Bu blokta — ki bu aslında gerçekte bir parti üst düzey yetkilileri bloğundan başka bir şey değildi — köylülüğü temsil etme hakkı ulusal burjuvazinin Komintang partisine verildi. Proletaryanın partisi olan Komünist Parti siyasi bağımsızlığını bırakarak Komintang’a girdi. İşçiler böylece ulusal burjuvazinin politik kontrolüne tabi tutulmuş oldular. Proleter sınıf politikasına karşı gerçekleşen bu hain kırılma, Rus devrimci tarihinin açık derslerine bu saygısızlık ve Lenin’in hâlâ taze olan öğretilerinin bu denli reddi, genç ve deneyimsiz Çin Komünist Partisi’ne Bolşevizm olarak sunuldu!

Bu hain sınıf işbirliği politikasını haklı çıkarmak için Stalin-Buharin, “ülkedeki tüm ilerici güçleri” emperyalizme karşı bir ittifaka doğru zorlayan emperyalist baskılar gerçeğini gerekçe gösterdi. Böylece ulusal burjuvaziye, ulusal kurtuluş için emperyalizme karşı savaşan ilerici bir rol biçildi. Ancak bu, Troçki’nin de belirttiği gibi, “tam da bir zamanların Rus Menşeviklerinin iddiasıydı ve aradaki tek fark o dönem [Rusya’da] emperyalizmin konumunun Çarlık tarafından işgal edilmiş olmasıydı.” [11] 

Burjuva karşıdevrim

Daha önce de gördüğümüz gibi, sömürge ülkelerde ulusal burjuvazi, en yakıcısı emperyalist tahakkümün yıkımı olmak üzere demokratik devrimin amaçlarını gerçekleştirmek için ilerici bir mücadele yürütme ve bu mücadeleyi sonuna kadar götürme yeteneğine sahip değildir. Bu basiretsizliğin ikili bir temeli vardır: 1.) Burjuvazinin emperyalistlerle ve kırsal gericilik unsurlarıyla olan yakın bağları; 2.) mücadelenin zirvesinde kaçınılmaz olarak burjuva mülkiyetin yıkılmasını savunacak kitleleri seferber etme korkusu. Fakat kitleler 1925-27 yıllarında Çin’de olduğu gibi emperyalizme karşı ayaklandığında, burjuvazi hareketin sorumluluğunu üstlenmeye ve bunu emperyalistlere taviz verdirmek için kullanmaya çalışmıştır. Daha sonra devrimci kitleleri bastırmış ve onları eski kölelik konumlarına geri döndürmüştür. Bu, burjuva önderlik altındaki “demokratik” devrimin gerçek karakteridir.

Bununla birlikte, Stalin-Buharin, Çan Kay-şek’in (Çin ulusal burjuvazisinin lideri) emperyalizme karşı bir mücadele yürütmekte olduğu konusunda ısrar etmişlerdir. Ve durum, Kremlin’deki yüzeysel zihinlerde gerçekten böyleymiş gibi görünmüştür. Aslında Kay-şek, ülkenin emperyalist toprak sahiplerini taviz vermeye zorlama umuduyla, sadece tek bir emperyalist gücün —Britanya’nın— ajanları konumundaki birtakım militaristlere karşı sınırlı bir mücadele yürütmüştür. Bu, tüm emperyalist tahakküm sisteminin kökünü kurutmak için ilkeli ve topyekûn bir mücadele vermek ile aynı şey değildir. Bugün Çan Kay-şek, Japon emperyalizmine karşı bir mücadele yürütüyor ve bu süreçte Anglo-Amerikan emperyalizminin hizmetine girerek Çin ulusu için yeni bir köleliğin temellerini atıyor. Ulusal burjuvazinin sahip olduğu iddia edilen antiemperyalist rolü, Troçki’nin devrimci öncünün bilincine kazımaya çalıştığı şu kelimelerle keskin bir şekilde karakterize edilmiştir:

“Sözde ‘ulusal’ burjuvazi, ulusal aşağılanmanın her biçimine müsamaha eder, yeter ki kendi ayrıcalıklı varoluşunu koruma ümidi olsun. Fakat yabancı sermaye, ülkenin tüm zenginliği üzerinde bölünmez bir egemenlik kurmaya kalkıştığında, sömürge burjuvazisi kendisine kendi ‘ulusal’ yükümlülüklerini hatırlatmak zorunda kalır. Kitlelerin basıncı altında kendisini bir anda savaşın içinde bile bulabilir. Fakat bu savaş, emperyalist güçlerden sadece birine karşı yürütülen ve çok daha yüce gönüllü bir başka gücün hizmetine girme umuduyla müzakerelere en açık biçimde yürütülen bir savaş olacaktır. Çan Kay-şek, Japon mütecavizine karşı, ancak kendisine İngiliz ya da Amerikan patronları tarafından çizilen sınırlar dahilinde mücadele ediyor. Yalnızca zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan bir sınıf, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş için bu savaşı sonuna kadar götürebilir.” [12]

Çin dersi

Stalin-Buharin’e göre, dört sınıfın bloğu politikasının amacı Çin’de demokratik devrimin tamamlanmasını sağlamak ve böylece proletaryanın sosyalist diktatörlüğünün yolunu açmaktı. Gerçekte olanlar ise tarihsel bir meseleydi. Çan Kay-şek, “demokratik” bir devrime önderlik etmek yerine, muzaffer bir karşıdevrim lideri oldu. Sarsılmış emperyalistler ise bu şekilde tüm konumlarını geri kazanabildiler. Tarım sorunu çözümsüz kaldı. Peki bütün bunlar geleceğin devrimci politikaları için ne anlama geliyor?

Bunun anlamı (ve bu Troçki’nin yeni devrimci kadrolara öğrettiği dersin en hayati kısmıdır) Çan Kay-şek’in burjuva-askerî diktatörlüğü ve proletarya diktatörlüğü arasında ara bir “demokratik” rejim olamayacağıdır. Yani, proleter öncü partiler, gelecek sömürge devrimlerinin en kabardığı anlarda işçileri iktidarı ele geçirmeye ve bir proletarya diktatörlüğü kurmaya yöneltmek yerine böyle bir [sözde ara] rejimin kurulmasını sağlama yoluna giderlerse, sadece yeni devrimci felaketler yaşanacaktır.

Sanki Çin Devrimi’nin Stalinist ihanetçilerine —özellikle de aptal Menşevik aşamalar teorisine— önceden cevap veriyormuşçasına Lenin, 1917’de kaleme aldığı ünlü Nisan Tezleri’nde Bolşevik Parti’yi yeniden silahlandırmak ve devrimci zaferini hazırlamak adına, proletarya diktatörlüğü için mücadelenin, tarım devriminin sonuca ulaştırılması ve ezilen halkların özgürlük kazanması için tek yol olduğunu ilan etmişti. Fakat proleter diktatörlük rejimi, doğası gereği, kendisini burjuva mülkiyet ilişkileri çerçevesinde kalan burjuva demokratik görevlerle sınırlandıramazdı. Proletaryanın iktidarı, sosyalist devrimi (burjuva mülkiyet ilişkilerinin yıkılması ve sınıf düzeninin tasfiyesi) otomatik olarak gündemine yerleştirir. Sosyalist devrim bu nedenle demokratik devrim ile kesintisiz bir şekilde bağlantılıdır ve onun organik olarak ilerlemesidir. 

Sürekli devrim teorisi

“Bu (Troçki’ye göre), genel hatlarıyla, sürekli (kesintisiz) devrim anlayışının özüydü. Ekim ayında proletaryanın zaferini garantileyen tam da bu anlayıştı.” [13] Çin’de, Çan Kay-şek’in ve burjuva karşıdevrimin zaferini garanti altına alan da bu Bolşevik anlayışın ihlali, daha doğrusu açıktan reddedilmesiydi.

Sürekli devrim teorisi ilk olarak Marx tarafından ortaya atıldı. Lenin ise bunu güçlü bir devrimci zaferin kaldıracı haline getirdi. Marx ve Lenin’in çalışmalarının özgün sürdürücüsü olan Troçki, Stalinist sahtekarlara ve ihanetçilere karşı yaklaşık yirmi yıllık mücadelesi sırasında bu teoriyi birçok açıdan savundu ve geliştirdi, böylece devrimci öncüleri gelecekteki büyük mücadelelere hazırlıklı olmaları için yeniden silahlandırmış oldu. Troçki’nin sürekli devrim hakkındaki yazıları, proleter devrimci stratejinin teorik kaynağıdır ve ister Batı’nın kapitalist ülkelerinde olsun ister geri kalmış sömürge ülkelerde olsun, sosyalizm mücadelesinde işçi sınıfına önderlik etmek isteyen herkes için [özümsenmesi] zorunlu bir çalışmadır. Sürekli devrim teorisi, Stalin yönetiminde Sovyetler Birliği’nin resmi devlet doktrini haline gelen gerici tek ülkede sosyalizm teorisinin Marksist antitezidir. Aynı zamanda Stalin’in Çin Devrimi’ni felakete sürükleyen Menşevik politikalarıyla da taban tabana zıttır.

 “Marks’ın bu kavrama verdiği anlamla,” diyordu Troçki, “[sürekli devrim] sınıf yönetiminin hiçbir biçimiyle uzlaşmayan, demokratik aşamada durmayan, sosyalist uygulamalara geçen ve dışarıdan yöneltilen gericiliğe karşı savaş açan bir devrim demektir; yani, her yeni aşaması bir öncekinden köklenen ve ancak sınıflı toplumun tümüyle yok edilmesi ile tamamlanacak bir devrim.” [14]

Troçki sürekli devrim teorisini açıklıyor

Peki bu [teori], sözde geri kalmış ülkeler, sömürge ve yarı sömürgeler için ne anlama geliyor? Troçki aşağıdaki satırlarda bunu açıklıyor:

“Gecikmiş bir burjuva gelişimi yaşayan ülkeler açısından, özellikle de sömürge ve yarı sömürge ülkeler açısından, sürekli devrim teorisinin anlamı şudur: Bu ülkelerde demokrasi ve ulusal kurtuluş görevlerinin tam ve gerçek çözümü, ancak boyunduruk altındaki ulusun ve en önemlisi de köylü kitlelerinin önderi olarak proletaryanın diktatörlüğü ile mümkündür.” [15]

“Sadece tarım sorunu değil, ama ulusal sorun da geri ülkelerde nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülüğe demokratik devrimde olağanüstü bir yer ayırır. Proletaryanın köylülükle ittifakı olmadan, demokratik devrimin görevlerinin çözülmesi, hatta ciddi bir biçimde ortaya konulması bile olanaksızdır. Ama bu iki sınıfın ittifakı da ancak ulusal-liberal burjuvazinin etkisine karşı uzlaşmaz bir mücadele yoluyla gerçekleşebilir.” [16]

“Demokratik devrimin önderi olarak iktidara yükselen proletaryanın diktatörlüğü, hızla ve kaçınılmaz bir biçimde öyle görevlerle karşı karşıya kalır ki, bunların yerine getirilmeleri ancak burjuva mülkiyet haklarında derin gedikler açılmasına bağlıdır. Demokratik devrim büyüyerek doğrudan doğruya sosyalist devrime dönüşür ve dolayısıyla sürekli bir devrim olur.” [17]

“İktidarın proletaryanın eline geçmesi devrimi tamamlamaz, onu başlatır sadece. Sosyalist inşa, ulusal ve uluslararası ölçekte sınıf mücadelesi temeli üzerinde mümkündür ancak. Bu mücadelenin kapitalist ilişkilerin dünya düzeyindeki ezici egemenliği şartlarında, patlamalara, yani içeride iç savaşlara, dışarda da devrimci savaşlara yol açması kaçınılmazdır. İşte, ister demokratik devrimini daha dün gerçekleştirmiş bir geri ülkede olsun, ister ardında uzun bir demokrasi ve parlamentarizm dönemi bulunan eski bir kapitalist ülkede, genel olarak sosyalist devrimin süreklilik niteliği de burada yatmaktadır.” [18]

“Sosyalist devrimin ulusal sınırlar içinde tamamlanması olanaksızdır. Burjuva toplumundaki bunalımın temel nedenlerinden biri, bu toplumda yaratılan üretici güçlerin artık ulusal devletin çerçevesiyle bağdaşamamasıdır. Bu, bir yandan emperyalist savaşlar, bir yandan da bir burjuva Avrupa Birleşik Devletleri ütopyasının doğmasına yol açar. Sosyalist devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır. Böylece sosyalist devrim, kelimenin daha yeni ve daha geniş bir anlamında da sürekli bir devrim haline gelir; sosyalist devrim ancak yeni toplumun gezegenimizin tüm yüzeyinde en son zafere ulaşmasıyla tamamlanacaktır.” [19]

Pratik politika alanında, [Troçki’nin] devrimin karakter ve sınıf dinamikleri hakkındaki görüşleri, sömürge ülkelerdeki devrimci öncü partiyi, emperyalizme ve onun yerel müttefiki olan ulusal burjuvaziye karşı uzlaşmaya kapalı bir mücadele politikası yürütmeye mecbur kılar. Ulusal burjuvazi, kendi sınıfsal nedenleriyle, aynı Çan Kay-şek’in yapmış olduğu gibi kitlelere “sol” yüzünü gösterdiğinde, partinin sınıf uzlaşmacı ve sınıf işbirlikçi politikalara yönlendirilmesine izin vermemelidir. Diğer tüm partilerden tamamen bağımsız kalmalı ve onlarla herhangi bir blok ya da ittifak kurmamalıdır. Kendi sınıf bayrağını diğer sınıfların bayraklarıyla karıştırmamalı, hele ki bir başkasının bayrağı önünde asla diz çökmemelidir. Proletaryayı köylü kitlelerle ittifak halinde iktidarı ele geçirmeye yöneltmek olan tek amacından asla şaşmamalıdır.

Çin’deki devrimci kriz sırasında, Troçki Komünist Enternasyonal’e bu temel devrimci fikirleri aşılamaya çalıştı ve Komünist Enternasyonal kanalıyla Çin Komünist Partisi’ni Moskova’nın kendisini sokmuş olduğu ölümcül oportünist yoldan çıkarmaya uğraştı. Ama çabaları boşa gitti. Ekim Devrimi’nin Leninist fikirlerine karşı gerici tepkiler artıyordu. Çin Devrimi feci bir yenilgiyle çöktü. Troçki ve Sol Muhalefet’in Bolşevik-Leninistleri Rus partisinin saflarından atıldı. Troçki’nin kendisi sürgün edildi.

Bu, burjuva yorumcuların inandığının aksine, sadece Troçki için kişisel bir yenilgi anlamına gelmiyordu. Bu, aynı zamanda Bolşevizm için, Marksizm ve Leninizm için de bir yenilgiydi. Bu yenilgi, gerici [tutumların] Sovyetler Birliği’nin hem içinde hem de dışında büyümüş olmasının bir yansımasıydı. Troçki, bu durum karşısında olanları değerlendirdi. Ancak Troçki sadece devrimci bir Marksist teorisyen değildi. Aynı zamanda eyleme geçen bir devrimciydi. Onun gözünde, Çin Devrimi’nin yenilgisi ile Stalinizm’in Sovyetler Birliği ve Komünist Enternasyonal içindeki zaferinin, gelecekte yaşanabilecek felaketleri önlemek ve gelecek devrimci zaferlere giden yolu açmak için Marksist bir analizinin yapılmasını gerektiriyordu. Öncelikli ihtiyaç, devrimci öncünün toparlanması ve yeniden silahlandırılması için bir temel oluşturmak amacıyla neler olduğunu ve neden olduğunu anlayabilmekti.

Öncüyü silahlandırmak

Troçki’nin Çin Komünist Partisi’ni 1925-27 dönemindeki büyük ve trajik olaylar esnasında doğru bir devrimci yola yönlendirme çabaları, sonraki çalışmaları için önemli bir hazırlayıcı zemin oluşturdu. Binlerce Çinli genç komünist, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde eğitim almak için Moskova’ya gitmişti. Aralarından çok sayıda öğrenci, Troçki’nin Çin Devrimi’ni zafere doğru yönlendirmek için yorulmak bilmeyen mücadelesinden etkilenerek Sol Muhalefet saflarına katıldı. Geri kalanların çoğu ise Troçki’nin Bolşevik programının sessiz taraftarlarıydı. 7 Kasım 1927’de, yani Stalin’in Troçki’yi Sovyetler Birliği’nden sürgün etmeye hazırlandığı Ekim Devrimi’nin onuncu yıldönümünde, genç Çinli devrimciler Moskova’nın Kızıl Meydanı’nda diğer yabancı komünist delegasyonlarla birlikte yapılan geçit törenine katıldılar. Taşıdıkları pankartlara Stalinist kontrol kliği tarafından uygun görülen sloganlar yazılmıştı. Ancak [Çinli genç devrimciler] tam Stalin’in önünden geçerlerken pankartlarını ters çevirip başka bir slogan açtılar: “Yaşasın Troçki!” Bu sadece Lenin’in en büyük silah arkadaşına bir hürmet değil, aynı zamanda onun fikirleriyle bir dayanışma ilanıydı. Pankartı taşıyanlar tutuklandılar ve daha sonra Stalin’in karşıdevrimci rejimi tarafından öldürüldüler. O zaman Moskova’daki Çinli devrimcilerin sadece birkaçı (çok azı) bu kanlı tasfiyeden kurtulabildi ve ileriki dönemde Dördüncü Enternasyonal’in Çin seksiyonu olacak Sol Muhalefet’in çekirdeğini oluşturmak amacıyla Çin’e dönmeyi başarabildi.

Troçki, ilk sürgün yeri Almatı’da [20] Çin’deki devrimci felaketi analiz etmeyi kendine görev olarak belirledi. Moskova’daki Stalinist klik, Çin Komünistlerini günah keçisi yaparak yaşananlar hakkında gerçek bir tartışmayı engellemeye çalışıyorlardı. Ancak Troçki, yenilginin ana hatlarını ortaya koymak ve gelecekteki zaferlere hazırlanmak için bu yakıcı hikâyenin tamamını olabildiğince gün ışığına çıkarmak ve ondan gerekli tüm dersleri almak konusunda ısrar etti. Çünkü, söylediği gibi, “açığa çıkarılmamış ve mahkûm edilmemiş bir hata her zaman bir diğerine yol açar ya da onun zeminini döşer.” [21] Bu temel çalışmanın amacı, sadece Çin’deki yeni bir devrimci durumun —biraz gecikmeli de olmuş olsa— ortaya çıkışını değil, tüm sömürge devrimci hareketinin geleceğini de ortaya koyabilmekti. Troçki Almatı’da şunları yazdı:

“İkinci Çin Devrimi’nin dersleri, tüm Komintern için, fakat öncelikle tüm Doğu ülkeleri için derslerdir. Çin devriminde Menşevik çizgiyi savunurken sundukları tüm argümanlar, eğer bu argümanları ciddiye alırsak, Hindistan için üç misli geçerli olmalıdır. Emperyalist boyunduruk Hindistan’da, [yani] bu klasik sömürgede, Çin’de olduğundan çok daha açık ve somut biçimler alır. Hindistan’da feodal ve serf ilişkilerinin kalıntıları karşılaştırılmaz ölçüde daha derin ve daha büyüktür. Bununla birlikte veya tam da bu nedenle, Çin’de uygulanan ve devrimi baltalayan yöntemler Hindistan’da çok daha ölümcül sonuçlara neden olacaktır. Hindu feodalizminin, İngiliz-Hindu bürokrasisinin ve İngiliz militarizminin üstesinden ancak halk kitlelerinin muazzam ve baş eğmez hareketi gelebilir. Bu halk hareketi, tam da güçlü yayılışı ve karşı konulamazlığından, uluslararası hedef ve bağlarından ötürü önderliğin yarım yamalak ve uzlaşmacı hiçbir oportünist önlemine tahammül gösteremez.” [22]

Troçki, ilk önce Almatı, daha sonra Türkiye, Fransa, Norveç ve Meksika’da sürgünde bulunduğu çeşitli yerlerden, sömürge ülkelerdeki devrimci öncünün önce Sol Muhalefet’in kadroları olarak, daha sonrasında da Bolşevik-Leninist program temelinde Dördüncü Enternasyonal’in seksiyonları olarak yeniden bir araya gelmesini büyük bir tutkulu ilgiyle takip etti. Üç farklı Çinli Sol Muhalefet grubunun 1931 yılında birleşerek sonrasında Dördüncü Enternasyonal’in Çin seksiyonu olacak olan Çin Komünist Birliği’ni oluşturması, büyük ölçüde Troçki’nin bu grupların tartışmalarına uzaktan katılma çabaları sayesinde gerçekleşti. Ve sonrasında Dördüncü Enternasyonal’in Hindistan, Seylan, Hindiçin ve Latin Amerika’nın yarı sömürge ülkelerindeki seksiyonları, Troçki’nin sömürge devrimi üzerine öğretileri (özellikle de ihanete uğrayan Çin Devrimi’nden çıkardığı dersler) temelinde büyümüşlerdir.

***

Dipnotlar:

[1] Afrikaanca Felemenkçenin bir lehçesidir. Sömürgecilik döneminde Güney Afrika ve Namibya’da, çoğunluğu Hollandalı olan Avrupa kökenli beyaz sömürgeciler nedeniyle yayılmıştır. Hâlâ günümüzde Güney Afrika’nın resmi dillerinden biri sayılmaktadır. ç.n.

[2] Karl Marx, Seçme Yazışmalar-1 1844-1869, Marx’tan Manchester’daki Engels’e, 8 Ekim 1858, Sol Yayınları, Ankara, 1995, s.126.

[3] Leon Troçki, Komünist Manifesto’nun Doksanıncı Yıldönümü, Marksist Tutum, 1993.

[4] Leon Troçki, Çin Üzerine, Çin’de Savaş ve Devrim, Tarih Bilinci Yayınları, İstanbul, 2000, s.12.

[5] a.g.e. s.13.

[6] a.g.e. s.14.

[7] a.g.e. s.15.

[8] a.g.e. s.16.

[9] a.g.e. s.17. Ayrıca bkz. Leon Troçki’nin Harold Isaac’ın The Tragedy of the Chinese Revolution [Çin Devrimi’nin Trajedisi] adlı eserine yazdığı Giriş’ten, Secker & Warburg, Londra, 1938.

[10] Lenin, Uzaktan Mektuplar, Birinci devrimin ilk aşaması, Ürün Yayınları, Ankara, 1975, s. 21. 

[11] Leon Troçki’nin Harold Isaac’ın The Tragedy of the Chinese Revolution [Çin Devrimi’nin Trajedisi] adlı eserine yazdığı Giriş’ten, Secker & Warburg, Londra, 1938.

[12] Leon Troçki, Çin Üzerine, Çin’de Savaş ve Devrim, Tarih Bilinci Yayınları, İstanbul, 2000, s.18. Ayrıca bkz. Leon Troçki’nin Harold Isaac’ın The Tragedy of the Chinese Revolution [Çin Devrimi’nin Trajedisi] adlı eserine yazdığı Giriş’ten, Secker & Warburg, Londra, 1938.

[13] Leon Troçki’nin Harold Isaac’ın The Tragedy of the Chinese Revolution [Çin Devrimi’nin Trajedisi] adlı eserine yazdığı Giriş’ten, Secker & Warburg, Londra, 1938.

[14] Leon Troçki, Sürekli Devrim, Berlin’de Rusça Yayımlanan Birinci Baskıya Önsöz, Köz Yayınları, 1976, s.13.

[15] Leon Troçki, Sürekli Devrim, Sürekli Devrim Nedir? Köz Yayınları, İstanbul, 1976, s.189.

[16] a.g.e. s.189-190.

[17] a.g.e. s.191-192.

[18] a.g.e. s.192.

[19] a.g.e. s.192.

[20] Eski adı Alma-Ata olan şehir günümüz Kazakistan’ının en büyük şehri ve eski başkentidir. ç.n.

[21] Leon Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Çin Devriminin Özeti ve Perspektifleri, Sömürge Burjuvazisinin Doğası Üzerine, Tarih Bilinci Yayınları, İstanbul, 2000, s. 27.

[22] Leon Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Çin Devriminin Özeti ve Perspektifleri, Doğu İçin “İki Sınıflı İşçi-Köylü Partileri” Gerici Fikri Üzerine, Tarih Bilinci Yayınları, İstanbul, 2000, s.1-2.