Kapitalizme karşıyız ama patriyarkaya da!

image_pdf

Isadora, 18. sayı, Eylül 2016 

Solun patriyarkadan hiç bir şekilde bahsetmedigi şikayetlerini sıklıkla duyuyoruz.  Üstelik bir çok sol akımın tehlikeli bir indirgemeciliğe gittiğini  gözlemliyoruz.  Patriyarka ve kapitalizim arasındaki ilişki nedir? Antikapitalist mücadele antipatriyarkal mucadelenin yerini mi almaktadir? 

Biz hem kapitalizme hem erkek egemenliğine karşı mücadeleyi savunuyoruz.  Çünkü her ikisi de isci kadinlari aşırı sömürmenin birbirini tamamlayan iki farklı iktidar biçimi, ki bunlar da birleşerek tek bir sistem olarak karsimiza cikiyor: patriyarkal kapitalizm.

Marksistler olarak, toplumun temel celiskisinin sosyal siniflara bolunmuslugunun oldugunun farkindayiz; bir tarafta somurenler bir tarafta somurulenler. Her iki sınıfta da farkli cinsiyetlerde, irklarda ve milletlerde insanlar mevcut. Bu temel celiskiyi kavramis olmak bizi her zaman istisnasiz somurulen sinifin safinda olmamizi gerektiriyor, aynı şekilde insanlığın geniş kesimlerini çaresizliğe mahkum eden sömürü ilişkileri bağlamında devrimci dönüşüm için mücadele etmeyi gerektiriyor.

Ancak sosyalist devrimciler olarak, yalnızca sömürüye karşı mücadele edemeyiz. Ezilmişliğin tüm biçimlerine karşı da mücadele etmemiz gerekir. Bu ezilmişlikler hiç de adil olmadığı için değil. Kapitalizm altında iki kez ezilmiş olma gerçeği mevcut olduğu için. Özellikle de emperyalizm aşamasında kapitalizm tüm baskı biçimlerini fırsata çevirmektedir. Diğer bir değişle kültürel ya da ideolojik “farklılıklarla” değişik düzeylerde sömürü seviyeleri yaratıp sınıfları bölmeye hizmet etmektedirler. Bu şekilde bazı sektörlerde artı değeri daha da fazla artırabiliyorlar: Amerika’da siyahi işçilerin emeği, Israil’de Filistin halkı, Arjantin’de Bolivya halkı ve dünya çapında tüm kadınlar.

Kadınların durumuna gelince, ezilme biçimleri ve sömürü birleşerek kadınları iki kez baskı altına alıyor, hem görünmeyen ev içi emeğiyle yeniden üretimi sağlayan işlerde evde ezilmeye mahkum kadınlar, diğer tarafta ücretli emek piyasasında kendi erkek arkadaşlarından daha az kalifiye işlerde daha az ücretlerle, şiddetle sömürülen işçi kadınlar… 

Patriyarka kadınların baskı altında tutan, binlerce yıllık bir sistem; tek eşli ailenin kurulmasıyla barbarlıktan medeniyete geçerken ortaya çıktı ve Engels’in deyimiyle bu durum “kadının tarihsel yenilgisi” oldu.

Bu baskının ortaya çıkışı ile ilk özel mülkiyet biçimi ortaya çıkmış ve bununla birlikte ilk sömürü biçimi de şekillenmişti: kölelik. Tekeşli aileye geçiş, erkeklerin babalık üzerinden soyu belirleme ve var olan ilk özel mülkiyetin miras kalmasını sağlamasına karşılık geldi. Ataerkillik sadece bir ideoloji değil, günümüzde kapitalizmi insanlığın yarısından fazlasını daha fazla istismar etmek için birleştiren maddi zeminlere sahip bir baskı sistemidir: işçi ve emekçi kadınlar.

Kapitalist sistemi savunan hükümetler kapitalistlere süper kâr garantisi veren bu baskı sistemini pekiştirmek için kilise, hukuk gibi kurumları kullanırlar. Kadınlar için demokratik mücadele, kendi özel taleplerini üretir. Ve ülkemizde, kadın hareketinin özel kendi talepleri için verdiği mücadelede önemli bir gelişme var. Kadın hareketinin demokratik mücadeleleri, tam da bizlerin geliştirmek zorunda olduğumuz hükümet karşıtı, din karşıtı ve ilerici bir içeriğe sahiptir.  Bizler kapitalist sömürü bitmeden ve sosyalist devrim zafere ulaşmadan kadınların tam olarak özgürlüğe kavuşamayacağını, kadın özgürlüğünden bahsedilemeyeceğini biliyoruz. Fakat kapitalist sömürünün bitmesi otomatik olarak ataerkil zulüm ilişkilerine karşı zafere ulaşıldığı anlamına gelmez. Bu nedenle, sosyalist devrimcilerin görevi devrimin zaferinden önce ve sonra patriyarka karşıtı mücadeleyi zorlamaktır.