BRICS “alt emperyalist” mi?

image_pdf

Patrick Bond 

(Çeviri: Aslı Göymen) 

BRICS(1), bugün dünyadaki yeni alt emperyalizmin en aşırı mevkilerinden birini arz ediyor. Küresel neoliberalizmi kolaylaştırırken, yeryüzünün ekolojik yıkımını hızlandırıyor ve art-bölge [hinterland] yağmacılığının eşgüdümcüleri olarak hizmet ediyorlar. BRICS’in hegemonik projesi engellenmeli. 

‘Tekrardan, ANC’nin (Afrika Ulusal Kongresi) karakterinin disiplinli bir sol güç, çok sınıflı bir kitle hareketi ve antiemperyalist görünümlü enternasyonalist bir hareketten oluştuğunu söylüyoruz.’ diyor Jacob Zuma, 12 Ocak’ta Durban’da gerçekleşen yılın en büyük Afrika Ulusal Konseyi kutlamalarında kitlelerine nutuk çekerken.(2) 

11 gün sonra, Zuma, İsviçre’nin Davos kentinde gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu’nun küçük ve lüks konferans salonunda emperyalistlere şöyle söylüyor: ‘Biz, iş yapmaya açık, Afrika kıtasına girişi sağlamaya açık bir Güney Afrika’yı temsil ediyoruz’(3) (Zuma, yem olarak, özellikle, gelecek yıllarda yapılması planlanan 440 milyar dolarlık ekonomik altyapı yatırımından bahsederken, ülkesinde, elektriğe, suya ve sağlığa yapılan enflasyon üzeri zamlar alt gelirli tüketicileri vuruyor. Tabii hâlâ ödenmemiş faturalar yüzünden elektriği, suyu kesilmeyecek kadar şanslılarsa.) 

Güney Afrika yetkilileri çoğunlukla antiemperyalist laflar eder fakat bir alt emperyalist olarak hareket eder. Bu kavramı ilk kez, 1965’te, Ruy Mauro Marini Brezilya meselesi için tanımladı: Bu (güncel güç ilişkileri çoğunlukla buna yol açsa da) Kuzey Amerika’nın gücünü pasifçe kabul etme meselesi değil; emperyalist genişlemeyle, bu genişlemede anahtar ulus konumunu üstlenerek, fiilen işbirliğine girmeyi tercih etmektir.’(4) 

Neredeyse yarım yüzyıl sonra, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın etkin bir ittifak halinde yükselişinin sonrasında (BRICS) bu kavrayışın ileri görüşlülüğü ortaya çıkar. 2013 yılıyla birlikte, geleneksel üçlünün (ABD, AB ve Japonya) yörüngesindeki bu 5 anahtar ulus, emperyalizmin azimli işbirlikçileri olurlar. 

BRICS, neoliberalizmin küresel ve kurumsal güç yapılarını tasdik edip, aşırı üretimci ve aşırı tüketimci bir gelişim bozukluğunu sürdürerek neoliberalizmin hedefini geliştirmiş; ayrıca -küresel ısınmaya yaptıkları bol keseden katkılarla- yalnızca çevrenin değil aynı zamanda küresel ölçekli, uygulanabilir, potansiyel ekolojik düzenlemelerin de tahribatına da iştirak etmişlerdir (emisyon ticaretiyle gittikçe derinleşen metalaştırmayı destekleyerek). 

BRICS’in neoliberalizmi yeniden meşrulaştırma gündeminde elbette ki yalnızca Kuzey Amerika’nın gücünü sağlamlaştırmak yok. Her durumda, BRICS ülkelerinin, bölgesel kapitalist ülkelerin yararına art bölge üzerindeki kontrolü, alt emperyalizmin bir diğer etkileyici özelliğiydi. Bilhassa Güney Afrika vakasında. Brezilyalı akademisyen Oliver Stuenkel 2012’de şuna dikkat çekiyor: ‘BRICS üyelerinden hiçbirisi komşularından anlamlı bir destek görmüyor ve yine hiçbiri kendi bölgesini temsil etme yetkisine sahip değil. Tam tersine, komşularının bölgesel hegemonyaya yönelik BRICS projelerine duyduğu kuşku, grubun tüm üyeleri için eşit derecede geçerli.’(5) 

Güney Afrika alt emperyalizminin uzun soluklu (apartheid dönemi) eleştirilerinden birçoğu hâlâ geçerli ama yeni olan, 1990’larda ülkenin ırksaldan sınıfsala geçen ‘elit dönüşümü’yle birlikte gelen finansal liberalleşme sayesinde, önceden Johannesburg ve Cape Town merkezli olan bölgesel ve tüzel güçlerin – Anglo American Corporation, DeBeers, Gencor (sonradan BHP Billiton oldu), Old Mutual and Liberty Life insurance, SA Breweries (sonradan Miller ile birleşti), Investec bank, Didata IT, Mondi paper, vd. – kaçışması oldu. 

Artık bu firmaların finansal genel merkezleri Londra, New York ve Melbourne’de. Ve kârın, kâr payının ve gelirin ülke dışına akması, Güney Amerika’nın 2009’ın başlarında The Economist tarafından büyüyen 17 pazar içinden ‘en risklisi’ olarak seçilmesinin başlıca nedeni. Aynı neden, büyük sermayenin göçünü kolaylaştırmak için para dolaşımını karşılama amacıyla devasa boyutlarda yeni dış borç dayatmalarını da beraberinde getiriyor. Bu sebeple Güney Afrika ’emperyalist’ olarak tanımlanamaz, sadece artık değerinin çok azını muhafaza ediyor. 

Neoliberalizmi kolaylaştırmaktan, yeryüzünün ekonomik yıkımını hızlandırmaktan ve art bölge yağmacılığının eşgüdümcüsü olarak hizmet etmekten başka, Vaşington’un süregiden hegemonyası bağlamında, alt emperyalizmin başka hangi temel özellikleri incelenmeli? Eğer -New York Kent Üniversitesi’nin tanınmış Marksist akademisyeni David Harvey’in(6) önerdiği gibi- ‘yeni bir emperyalizm’ ‘mülksüzleştirme yoluyla birikime’ çok daha büyük bir müracaat ve dolayısıyla kapitalizmin yaşamın ve çevrenin ‘kapitalist olmayan’ taraflarını tahsis etmesini gerektiriyorsa, o halde Güney Afrika ve diğer BRICS ülkeleri bugün dünyadaki yeni alt emperyalizmin en aşırı mevkilerinden birini arz ediyor. 

Güney Afrika’nın ‘üretim biçimlerinin eklemlenmesi’ üzerine eski nesil savlar -köylü siyahi kadınların devlet desteği olmadan çocukların yeniden üretimini ücretsiz olarak üstlenmesi, hasta işçiler ve emekliler sayesinde Bantustan’dan göçmen erkek işçilerin ‘ucuz emek’ olarak getirilmesi- Çin’in kötü şöhretli yasaları ya da apartheid döneminin ardından Güney Afrika göçmenlik modelinin bölge içinde (yerli işçi sınıfının trajik yabancı düşmanı tepkilerine bağlı olmaksızın) daha da derinleşmesine baktığımızda, bugünlerde daha da kullanılabilir görünüyor. 

Öncelikle, alt emperyalizmin küresel neoliberalizmi farklı şekillerde kolaylaştırmasının ve BRICS içerisine Güney Afrika’nın bölgesel kanun ve düzeni korumak için diğer bir ‘şerif yardımcısı’ olarak katılmasının (örneğin bu makalenin yazıldığı 2013’ün başlarında Orta Afrika Cumhuriyeti’nde olduğu gibi) gerekçesini açıklamak, uluslararası ilişkiler alanında popüler kalan, naif dış politika söylentileri dağıtmayı gerektiriyor. 

Bazı akademisyenler, Güney Afrika’nın rolünün ne antiemperyalist ne de alt emperyalist olduğunu öne sürüyor: ‘Orta Güç’ olarak, Pretoria, kıtanın çıkarları içinde hareket ederken yapıcı bir şekilde Afrika’yı ‘yönetmeye’ girişiyor (Maxi Schoeman)(7); ‘bunu Afrikalı kardeş devletlerin güvenini sürekli olarak kazanmaya çalışarak, stratejik ortaklıklar inşaa etme aracılığıyla’ yapıyor (Chris Landsberg)(8) ve bu şekilde diğer Afrikalı ülkelerle ‘homojen olmayan işbirliği’ arayarak, küresel topluluğu, kendinin bölgesel güç statüsüne ikna etmeye çabalıyor (John Daniel et al)(9)

Ama bu düşünürler, zamanın gerektirdiği gibi güç ilişkilerini eleştirel bir hassasiyetle sorgulama fırsatını kaçırıyor. Özellikle toplumun aşağılanmasını ve ekolojik zararı (örneğin 2012’ye kadar Lonmin şirketi için çok kârlı olan, meşhur Marikana platinyum madeni) dikkate almadan yapılan göçmen emeğine dayalı, aşırı sömürünün olduğu maden çıkarma sanayilerinde; ki bunlar BRICS ülkelerinin Afrika’yla olan bağlantılarının temel biçimini oluşturmaya devam etmektedir. 

Duruma göre bu planlar doğrudan savaşa götürebilir. Savaş, emperyal/alt emperyal güç ilişkilerini açıklamaya niyetlenen akademisyenler arasında bir fetiş, aynı zamanda da genel bir dikkat dağıtıcısıdır. Yakın dönemde, Vaşington merkezli emperyalizmle ilişkili en temel askeri çatışmalar, Orta, Merkez Asya ve Kuzey Afrika’da gerçekleşti ve tabii İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan sık sık Batı’nın alt emperyal müttefikleri olarak anıldı. 

Ama çok uzun zaman önce değil -1960’lardan 1980’lerin sonunda kadar- Afrika’nın güneyi, Soğuk Savaş çekişmeleri ve sömürge karşıtı mücadele özelliği taşıyan sayısız savaşın yaşandığı yerdi ve Apartheid Güney Afrika’sı Vaşington için güçlü ve rahatlatıcı bir yardımcıydı. 

Bu dönemi izleyen yirmi yıldan fazla bir süre sonra, kaynak çatışması kavgaları (örneğin orta ve güney Afrika’nın birleştiği Büyük Göller bölgesinde, mineral odaklı savaş ağalarınca milyonlarca kişinin öldürülmesi), neoliberalizm (Güney Afrika ve Zambiya), tesadüfi bir darbe (Madagaskar), diktatörlük (Zimbabve, Svaziland ve Malavi) ya da birçok durumda bunların karışımıyla ilişkili devlet-sivil gerilimlerine tanık olduk. 

Portekizce konuşan iki ülke, Mozambik ve Angola’da apartheid ve CIA tarafından düzenlenen ve sırasıyla 1991 ve 2001 yıllarında sonlanan iç savaşlarda, milyonlarca insanın ölümünün ardından aşırı bir eşitsizlikle de olsa ekonomide yüksek büyüme oranları kaydedildi. 

Afrika’nın güneyi boyunca, emperyal ve alt emperyal çıkarların ikisi de genellikle kaynak çıkarılmasına dayandığı için, Lonmin tarzıyla (önceden adı Lonrho olan şirket, 1973’te Britanya Başbakanı Edward Heath tarafından ‘kapitalizmin kabul edilemez yüzü’ olarak adlandırılmıştı) sembolleşen bir dizi dışarıdan etkilenen kurum içi ilişkiler ortaya çıktı. Bunlar, Maikana platinyum madenlerinde grev kırıcılığın gerekli farz edildiği 2012 yılının ortalarında, iktidardaki ANC politikacılarından Cyril Ramphosa’nın önemli ortaklığı ve onun Pretoria güvenlik aparatları ile olan ilişkilerinden ‘faydalandı’. 

Bölgedeki Güney Afrikalı, ABD’li, Avrupalı ve Kanadalı şirketlere Çin, Hindistan ve Brezilya’dan büyük şirketler ortak oldu. Onların görevi, genel olarak mineral, ham petrol ve benzin çıkarmak için sömürgeci altyapı kuruluşları –yol, demiryolu ve liman genişletme- inşa etmekti. BRICS, özellikle önerilen BRICS Bankası aracılığıyla bu faaliyeti gerçekleştirmede oldukça tutarlı görünüyor. 

Bu çıkar çatışmaları, Vaşington’ın kıtada daha zorlayıcı bir rol oynamasının sonucu olarak silahlı bir çatışmaya dönüşebilir mi? Pentagon’un Afrika Komutanlığı, Afrika Boynuzu’nun peşinde (ABD’nin Cibuti’de küçümsenmeyecek bir karargahı bulunmakta), Sahel boyunca (bu yazı kaleme alınırken Mali’de) El Kaide üyelerine saldırmak ve gelecekteki petrol yataklarıyla diğer kaynakları güvence altına almak için varlığını artırmaya hazırlanmış durumda. 2009’da koltuğu aldığından bu yana Barack Obama, kendisinin 2009’da Gana’da yaptığı konuşmada kabul edilen demokrasi yanlısı retoriğiyle ters düşen bir şekilde Afrikalı tiran-elitlerle işbirliğini sıkılaştırmış durumda. 

Sherwood Ross’a göre, ABD adına ülkesinde tutuklamalar gerçekleştiren 28 ülkeden 12’si Afrika’dan: Cezayir, Cibuti, Mısır, Etiyopya, Gambiya, Kenya, Libya, Moritanya, Fas, Somali, Güney Afrika ve Zambiya.(10) Örneğin, Gambiya’da, devlet başkanı Yahya Jammeh’in CIA’nın ABD işkence mahkumları için ihtiyaç duyduğu infaz alanını kabul etmesi, Obama’nın Jammeh diktatörlüğüne göz yumması ile açıklanabilir. Benzer şekilde, ABD’nin Mısır’da -bir başka işkence infaz noktası- Mübarek rejimini son günlerine dek destekleme tutumu, Obama’nın vaat ettiği ‘güçlü kurumlar’ kozununun oynanması ve güçlü-adam jeopolitiğinin devamlılığı hakkında çok fazla şey söylüyordu.(11) 

Askeri çatışmadan ziyade daha çok kurnaz emperyal kontrol biçimleri, ‘Yükselen Afrika’ retoriği ve 2000’lerin başında ticari mal fiyatlarının fırlaması, kıtanın ve özellikle Güney Afrika bölgesinin yatırım için çekici mevzilere dönüşmesine yol açtı. Ve çokuluslu şirketler için Johannesburg’un bölgesel fabrika şubeleri için bir üs olması, ayrıca Güney Afrika’nın ‘giriş kapısı’ işlevinden dolayı bunlar hiç de küçük yatırımlar değildi. 

Bu dönem boyunca, Vaşington’un Afrika için serinkanlı fakat yine de gittikçe artan öneme sahip, Bush’un Dışişleri Bakanı Colin Powell’in, Afrika’da Yükselen ABD Menfaatleri isimli dökümanda ikna edici bir şekilde anlattığı bir gündemi vardı: 

• Sudan’da politik istikrar (Vaşington’un petrolü için can attığı ülke);

• Millennium Challenge Account [ABD’nin yeni yardım mekanizması] için bir ilk adım olabilecek Afrika’nın çökmüş sermaye pazarlarına destek;

• Enerji alanına daha fazla ilgi, özellikle ‘diğer anahtar Batı Afrika petrol üreticilerinin üzerinde olan Nijerya ve Angola’dan gelecek, geleceğin yığınsal kazancına’; 

• Vahşi yaşamı korumanın tanıtımı;

• ‘Müslüman sosyal yardım insiyatifi’ de dahil, ‘terörle mücadele’ çabalarını arttırmak;

• Yeni G8 fonu sayesinde on binlerce Afrika taburuna dönüştürülen, genişletilmiş barış operasyonları; ve

• AIDS’e daha fazla ilgi. 

Hepsinden daha çok Sudan üzerinde, Güney Afrika’nın işbirliği ABD’nin emperyal gündemi için olmazsa olmaz. Yine de ABD ordusunun 1993’te Somali’de aşağılandığı ‘Kara Şahin Düştü’ döneminin ardından, Pentagon’un Afrika’ya doğrudan tabur yollama konusunda pek bir iştah kalmamıştı; bunun bir sonucu olarak da Başkan Bill Clinton, 1994’teki Ruanda soykırımında kılını kıpırdatmadığı için özür dilemek zorunda kaldı. Buna karşılık, Afrika Komutanlığının başındaki Carter Ham’ın 2011’de açıkladığı gibi, Vaşington nihayetinde daha geleneksel askeri operasyonları üstlenmesi için -[her ne kadar] onlar tarafından yönetilmese de- Afrikalılardan oluşan bir Afrika Komuntanlığına ihtiyaç duydu…(12) 

Ayrıca, ABD Havacılık Üniversitesi’nin 3 Aylık Stratejik Araştırmalar dergisi, ABD’nin Afrika Birliği ordu danışmanının şu sözlerini aktarıyor: ‘Bizim çocukların oraya girip bitkin düşmesini istemiyoruz. Biz Afrikalıların bunu yapmasını istiyoruz.’(13) Örneğin 2006’nın sonlarında, Bush, yeni ortaya çıkan İslami Mahkeme hükümetinden ülkeyi kurtarmak için Somali’yi işgal etmek istemişti. Bu fikri meşrulaştırması için Mbeki’yi (dönemin Güney Afrika Devlet Başkanı, çn) çağırırken, operasyon, üç hafta sonra Melees Zenawi’nin Etiyopya ordusu tarafından gerçekleştirildi.(14) 

2011’de Obama, Muammer Kaddafi’den kurtulmak için Libya’yı işgal etmek istediğinde, Güney Afrika, BM Güvenlik Konseyi’nde (ki orada geçici bir koltuğu vardı) NATO’nun bombalama yapması yönünde, Afrika Birliği’nin muazzam muhalefetine rağmen, olumlu oy kullanmıştı. 

Ve Ocak 2013’te, Pretoria, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde gerçekleşen bir darbe girişimi sırasında 400 askerini oraya gönderdi çünkü, Dışişleri Bakanı Ebrahim Ebrahim’in bir röportajda verdiği demece göre, ülkedeki maden yatakları ve ülkeyi yöneten tiran François Bozizé’ye Güney Afrika’nın gönderdiği silahlar kast edilerek, ‘orada korunması gereken servetimiz var’.(15) 

G8 de benzer şekilde G20’ye, BRICS’e ve hatta Güney Afrika’nın ekonomik cephedeki ‘şerif yardımcısı’ desteğine bel bağlıyor. Örneğin, 2008-09 krizi baş gösterdiğinde, G20, Walden Bello tarafından şöyle tarif edilmişti: ‘Bunların hepsi şov. Bu şovun gizlediği şeyse dünyanın nereye gittiğini ve istikrarını sağlamak için gereken tedbirlerin ne olduğunu bilmeyen küresel elitler tarafından duyulan çok derin bir kaygı ve korku.’(16) 

Harvey’e göre, G20 basitçe şunu soruyor: ‘Temelleriyle oynamadan, daha önce sahip olduğumuz ve son otuz yıldır da düzene soktuğumuz kapitalizmin aynısını nasıl yeniden tesis edebiliriz?’(17) 

Dış politika açısından Zuma (Güney Afrika’nın bugünkü devlet başkanı, çn)’nın başkanlığı tarafından dillendirilen büyük soru, Mbeki’nin yayılmacı ‘Afrika’nın Kalkınması için Yeni Ortaklık’ projesinden gelen ivmenin proje battıktan sonra dondurulup, meşguliyeti iç meselelere vererek, uluslararası düzlemde görece daha zayıf bir tutkuya dönüşüp dönüşmeyeceğiydi. Ne var ki, 2012’de kati suretle olumlu bir cevap geldi: Nkozana Dlamini-Zuma’nın Afrika Birliği Komisyonu Genel Başkanlığı seçimi. 

2012’nin ortalarında, Pretoria’nın -Güney Afrika Başkanlığı’nca denetlenen ve ANC’nin Aralık 2012’deki ulusal konferansında onaylanan- Ulusal Kalkınma Planı, politikada çeşitli yetki değişikliklerin getirilmesini ve aynı zamanda Güney Afrika’nın yeni BRICS kimliği ve işlevine uydurulmasını sağladı. Bunlar genel olarak, ‘Afrika jeopolitiğinin zayıflığından faydalanarak politika yapan, bölgenin zalimi: Güney Afrika algısını’ değiştirmek için daha derin ekonomik nüfuz alanları yaratacak ticaret yanlısı önermelerden oluşuyordu.(18) 

Bu sorun Pretoria’yı sonraki yıllarda da bırakmayacaktı çünkü Afrika’nın siyasi paylaşımının 1884-85 yıllarında Berlin’de çizilmesi gibi, 2013’te BRICS Durban Zirvesi de ‘Batılı’ olarak tanımlanabilecek demokrasi ve insan hakları gibi endişelerden kurtulmuş bir amaç taşıyordu: kıtanın ekonomik paylaşımı. Zirveye 16 Afrikalı devlet başkanı da işbirlikçi olarak hizmet etmek üzere çağrılmıştı. 

Satır araları okunduğunda, Durban zirvesinin sonuçları şunlardı: 

• Avantajlı şirketlerin (maden) çıkarımı ve toprak gaspı stratejilerinin desteklenmesi; 

• Afrika’nın sanayisizleşme sürecini derinleştirme (-Yakında Walmart’ın yöneteceği- Güney Afrikalı Shoprite ve Makro’nun yerellerde bile bulunabilecek en küçük bir ürünü dahi ithal ettiği için bir çok başkentte çoktan adı çıkmış durumda); 

• NEPAD gibi başarısız olmuş projeleri canlandırmak; ve

• Vaşington’ın senaryosunu takiben, Güney Afrika Kalkınma Bankası’nın rolüne zarar vermesine rağmen, ‘BRICS Bankası’ aracılığıyla hem toprak gaspçılığını hem de yeni sömürgeci altyapıların genişletilmesini finansal olarak desteklemek.(19)
Bu ve daha fazla kanıtla, BRICS’in ‘antiemperyalist’ ya da bir yandan korkunç güvenlik aparatlarıyla art bölgeleriyle kendi öfkeli halkını kontrol ederken, diğer yandan küresel kurumlar ve neoliberal ideologlar için şerif yardımcılığı yapan bir ‘alt emperyalist’ olduğuna karar verebilir miyiz? BRICS’in ekolojiye zarar veren, tüketim odaklı, aşırı finansallaşmış, iklim zararlısı gelişim bozukluğu modeli, şirketlerin ve devletin kârı için, özellikle Batılı sermaye çok iyi işliyor ama, kendi halkının çoğunluğu ve gezegen için yinelenen krizlere neden oluyor.
Nitekim alt emperyalist etiketi çekici geliyor. 1970’lerde, Marini Brezilya’nın ‘alt emperyalizmin yaşayan en iyi manifestosu’ olduğunu şu üç nedenle ileri sürmüştü:

 Brezilya’nın Latin Amerika ve Afrika’daki yayılmacı politikaları, yeni pazarlar aramanın ötesinde; Bolivya’daki gaz ve benzin, Ekvador ve Afrika’daki eski Portekiz sömürgelerinde petrol ve Paraguay’daki hidroelektrik potansiyelleri gibi hammadde kaynakları üzerinde kontrol kazanma ve daha da ötesinde Arjantin gibi rakiplerinin bu kaynaklara erişmesini engelleme girişimine karşılık gelmiyor mu? 

 Temel olarak Petrobas örneğindeki gibi devlet eliyle Brezilya sermayesinin ihracatı, Brezilya gibi bağımlı bir ülkenin yapabilirliği bağlamında kendine has bir sermaya ihracatı vakası olarak dikkat çekmiyor mu? Ayrıca, Brezilya, sermayeyi, dış kamu borcunun sürekli artışı ve Paraguay’da, Bolivya ve Afrika’daki eski Portekiz sömürgelerinde (bunlar sadece örneklerin bir kısmı) işbirliği yapan finans gruplarına ortak sermaye aracılığıyla ihraç ediyor. 

 ‘Genel olarak 1968’den bu yana finansal sermayenin olağandışı gelişimi kadar, son yıllarda Brezilya’da ortaya çıkan tekelleşme sürecinin hızlanmasını akılda tutmakta fayda var.’(20) 

Meseleler, zaman geçtikçe her yönden bozulmaya başlar. Eğer BRICS üyeleri gerçekten alt emperyalistse bu ölçütlere katkı olarak –bölgesel ekonomi çıkartması, ‘sermayenin ihracı’ (her zaman daha sonraki emperyalist politikalarla işbirliği içinde) ve yerli kurumsal tekelleşme ve finansallaşma- iki rol daha ekleyebiliriz. İlki, bölgenin jeopolitik ‘istikrarını’ sağlamak: örneğin, Brezilya’nın Haiti’deki nefret edilen ordusu ve Güney Sudan, Büyük Göller ve 5 milyar dolarlık kirli silahın askeri destek olarak satın alındığı Orta Afrika Cumhuriyeti gibi Afrika’nın sıcak noktalarındaki Pretoria pazarlıkları. 

İkincisi, pazara girişi derinleştirmeyi meşrulaştırmak için neoliberalizmin geniş kapsamlı işlerini ilerletmek. Güney Afrika’nın NEPAD’ı; Çin, Brezilya ve Hindistan’ın Dünya Ticaret Örgütü’nü canlandırma girişimi; Brezilya’nın Venezuela’nın sol girişimi ‘Güney Bankası’ insiyatifini sabote etmesi bunun örneklerinden birkaçı. Eric Toussaint’ın 2009’daki Dünya Sosyal Forumu panelinde belirttiği gibi, ‘Brezilya’nın çeper emperyalist güç şeklindeki tanımı, hangi siyasi partinin iktidarda olduğuna bağlı değil. Emperyalizm kelimesi, saldırgan askeri politikayla bağdaştırıldığı için aşırı görünebilir. Ama bu emperyalizmin dar bir kavrayışıdır.’(21) 

Ziraat bölümü akademisyenleri Paris Yeros ve Sam Moyo’ya göre, güncel emperyalizm için daha zengin bir çerçeve şöyle ele alınıyor: ‘yerli emeğin aşırı sömürüsüne dayanan bir sistem. İlk andan beri böyleydi ama geliştikçe kârın gerçekleşme krizlerine çözüm bulmak için dışarıdaki marketlere gereksinim duyuyor.’(22) 

Rosa Luxemburg’un yüzyıl önceki düşüncesinden türetilen bu kavram, kapitalizmin ekonomi-dışı zorlayıcı kapasitelerinin imece sistemini, halka ait tesisleri, aileleri (özellikle kadınları), toprağı, doğanın her halini nasıl yağmaladığına ve küçülen devlete odaklanıyor; Harvey’in ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’i ve özel durumlarda askeri müdahaleyi gerektiren Naomi Klein’in ‘Şok Doktrini’.(23) 

BRICS alt emperyalizminin çeşitli biçimleri var, Yeros ve Moyo’nun belirttiği gibi: ‘Bazıları devletin güçlü desteğiyle özel sermaye blokları tarafından sürdürülüyor (Brezilya, Hindistan); Çin gibi devlete ait şirketlerin doğrudan müdahil olduğu diğer örnekler de var. Apertheid sonrası dönemde ekonomisini aşırı ölçüde özelleştirmeye dayayan Güney Afrika’nın durumunda ise yerli ve özerk bir burjuvaziden bahsetmek giderek güçleşiyor. Batı’nın askeri projelerine katılma derecesi de yine bir ülkeden diğerine değişse de tümünde alt emperyalizme has bir ‘şizofreni’ olduğu söylenebilir.’ 

Tüm bu eğilimler, kaygı duyan herkesin muhalefetini destekliyor. Sonuçları gözlemlemek giderek her zamankinden kolay bir hale geliyor, 

 BRICS liderleri IMF’nin kesinti yanlısı finansmanını destekleyip Dünya Ticaret Örgütü’nün yeni saldırı dalgasını harekete geçirdikçe; 

 Yeni BRICS Bankası, Dünya Bankası’nın insani, ekolojik ve ekonomik yıkımını kızıştırdıkça; 

 Afrika giderek alt emperyalisterin (orta Afrika’da oldukça yaygın olan) sarp maden ve petrol çıkarma niyetleri arasındaki ölümcül çatışmaların yaşandığı bir savaş alanına dönüştükçe; 

 iklim müzakerelerini ya da karbon salınım pazarlarının dengelenmesini BRICS/ ABD’nin sabotaj etmesiyle işbirliği içindeki ikiyüzlülük devam ettikçe; 

 İster Brezilya’nın Vale ve Petrobras’ı, Güney Afrika’nın Anglo ve BHP Billiton’ı, Hindistan’ın Tata ve Arcelor-Mittal’ı, Çin’in devlete ait şirketleri ya da Rusya’nın enerji şirketleri olsun, kurbanları tarafından hedef alınan belirli şirketlerin gerektirdiği birleşik kampanyalar ve boykotlar, askeri karşı saldırıları ortaya çıkardıkça; 

Aşağıdan yükselen hegemonya karşıtı bir ağ ve ardından hem emperyalizme hem de BRICS alt emperyalizmine karşı bir hareket inşa etmek hiçbir zaman bugünkü kadar önemli olmamıştır.(24) 

Dipnotlar:

1.) BRICS: Sırasıyla Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ülkelerinin, İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşan kısaltma (-çev.)

2.)  Zuma, J., ‘ANC January 8th statement 2013’, Afrika Ulusal Kongresi’ndeki konuşması, Durban, 12 Ocak 2013.

3.) Zuma, J., ‘South Africa is open for business’, Dünya Ekonomi Forumu’ndaki konuşması, Davos, 23 Ocak 2013.

4.)  Marini, R.M., ‘Brazilian interdependence and imperialist in tegration’, Monthly Review, 17, 7, 1965, s. 22. İki ön tartışma birleştirilebilir. İlki, Marini’nin düşüncelerini sevgili Güney Afrikalılara önerirken Melanie Samson bu eski analizin çok değerli bir eleştirisini sunuyor: ‘Bond alt emperyalizmden kimin çıkar sağladığı konusunda açık olsa da, alt emperyalizm kuramlaştırmasını açık bir şekilde detaylandırmaz. Bu arada, ona göre, klasik kuramcılar tarafından analiz edilen erken emperyal dönemde, emperyal kapasite ‘alt emperyalist süreç tarafından yeniden üretilmiştir’. Bond ayrıca Güney Afrika’nın apartheid ve apartheid sonrası dönemlerde Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki alt emperyalist projelerin devamlılığını da not eder. Emperyalizmin değişen doğasını dikkatle detaylandırmasına rağmen, Bond, alt emperyalizmin tarihdışı, değişmeyen bir kavramlaştırmasını sunar. (M Samson, ‘(Alt)Emperyal Güney Afrika? Tartışmayı Yeniden Şekillendirmek) BRICS’in yükselişi bu kavramsallaştırmayı düzeltmek için bir fırsat sunuyor, her ne kadar emperyalizmin Afrika’da çoğunlukla kaynakların yağmalanması ve neoliberal sosyo-ekonomik politikaların uygulanması yoluyla gerçekleştirildiği, Güney Afrika’nın bu süreci büyük ölçüde kolaylaştırdığı şeklindeki standart savımı sürdürsem de daha yeni bir çalışma için bkz. P Bond, Looting Africa, London, Zed Books, 2006. İkincisi, Ian Taylor’un yazdığı şu cümleler: ‘Beyaz Pretoria zaman zaman haklı olarak alt emperyalizm ve kibirlilikle suçlanabilir. Afrika’nın güneyindeki birçok tamamlanmamış kapitalizm biçimleri, bölge içerisinde alt emperyalizm kavramının çabucak kullanılmasına yol açıyor. Liberal bölgeselcilik ve Güney Afrika dış politikası, hegemonik olmayan bir devletle ve onun kıta çapındaki hakim sınıflarıyla karşı karşıya geldiğinde hiç de tereyağından kıl çeker gibi davranamıyor.’ Bu cümleler beni ikna etmedi çünkü alt emperyalizm yalnızca Marini’nin tanımına değil aynı zamanda ‘tamamlanmamış’ kapitalizmle birleşen, (‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ aracılığıyla) onu büyüten ve gittikçe kötüleşen ‘eşitsiz ve birleşik bir kalkınma’ya da uyuyor.
Dahası, bölgedeki neoliberalizmi savunanlar gayet de tereyağından kıl çeker gibi, yerel hakim sınıflarla el ele başarılan yapısal uyum politikalarının uygulanmasını genişletiyorlar. Bkz. I Taylor, ‘South African ‘imperialism’ in a region lacking regionalism,’ Third World Quarterly, 32, 7, 2011, s. 1233-1253. 

5.) Stuenkel, O., ‘Can the BRICS Co-operate in the G-20? A View from Brazil’, South African Institute for International A airs, Occasional Paper 123, Johannesburg, Aralık 2012. 

6.) Harvey, D., The New Imperialism, Oxford, Oxford University Press, 2003.

7.) Schoeman, M., ‘South Africa as an emerging Middle Power, 1994-2003,’ in J Daniel, A Habib and R Southall (Eds), State of the Nation: South Africa 2003-04, Pretoria, HSRC, 2003. 

8.) Landsberg, C., ‘South Africa’s global strategy and status’, Johannesburg, Friedrich Ebert Stiftung ‘New powers for global change?’ Brie ng Paper February 2006, http://www.fesglobalization.org/projects/new_powers.htm

9.) Daniel, J., Naidoo, V. ve Naidu, S. ‘The South Africans have arrived: Post-Apartheid corporate expansion into Africa,’ in Daniel, J., Habib, A. ve Southall, R. (Eds), State of the Nation: South Africa 2003-04, Pretoria, HSRC, 2003. 

10.) Ross, S., ‘Rendition and the global war on terrorism: 28 nations have supported the US in the detention and torture of ‘suspects,’‘ Global Research, 1 Nisan, 2010.

11.) Bond, P., ‘Who will get ‘whacked’ next in Africa?’, Black Agenda Report, 16 Ekim 2012. http://blackagendareport.com/content/who-will-get-%E2%80%9Cwhacked%E2%80%9Dnext-africa

12.) AfriCom Public A airs, ‘Ham discusses AFRICOM mission with African journalists, PAOs at symposium,’ Garmisch, Germany, 29 Ağustos 2012, http://www.africom.mil/getArticle.asp?art=8266&lang=0

13.) S. Cochran, ‘Security assistance, surrogate armies, and the pursuit of US interests in Sub-Saharan Africa’, Strategic Studies Quarterly, Bahar 2010, 4, 1, http://www.au.af.mil/au/ssq/2010/spring/cochran.pdf

14.) White House Press O ce, ‘Press release: Remarks by President Bush and President Mbeki of South Africa in photo opportunity,’ Washington, 8 Aralık 2006. Mbeki özel olarak ‘Somali’deki zor duruma’ dikkat çekiyor – (‘Evet efendim’ diyor Bush) ve Mbeki devam ediyor: ‘Başkan ve ben, şunda oldukça samimiyiz ki, ordan gitmesi gereken bir şey var. Bu başarısız devletin kendisidir. Hükümeti onarıp, ülkeyi birleştirecek bir geçiş hükümetini desteklemek gerekiyor. Bu önemlidir çünkü sorunların en büyüğü olan terör, kendine güvenli bir alan yaratarak, orayı teröristlerin merkezine çeviriyor ve buradan da tüm kıtaya yayılabilir. Bu kaygıyı iki taraf olarak paylaşıyoruz.’ Bu konuşmadan üç hafta sonra, Vaşington’un emriyle Etiyopya, Somali’yi işgal etti.(Bkz. Sudan Tribune, 10 Aralık 2010, reporting on WikiLeaks cables:http://www. sudantribune.com/US-behind-Ethiopia-invasion-in,37189) 

15.)  Patel, K., ‘The world according to Dirco (v. Jan 2013)’, Daily Maverick, 25 Ocak 2013.

16.)  Bello, W., ‘U-20: Will the global economy resurface?,’ Foreign Policy in Focus, 31 Mart
2009.

17.)  Harvey, D., ‘The G20, the nancial crisis and neoliberalism,’ Interview on Democracy Now!,
New York, 3 Nisan 2009.

18.)  National Planning Commission, 2030, Our future – make it work: National Development
Plan, Minister in the O ce of the President, Pretoria, Ağustos 2012, Bölüm 7.

19.) CityPress, ‘Sadc banks on own development bank,’ 23 Haziran 2012, http://www.citypress. co.za/business/sadc-banks-on-own-development-bank-20120623/ve yeni sömürgeci karşılaştırmayla ilgili daha fazla bilgi için, bkz. T Ferrando, ‘BRICS and land grabbing: Are South-South relationships any di erent?’, yayımlanmamış makale, Pretoria, http://ssrn. com/abstract=2174455 

20.) Marini, R. M., Subdesarrollo y Revolución, Mexico City, Siglo XXI Editores, 1974, s. 1-25. 

21.) Bonfond, O., Toussaint, E. ve Gonzales, M. T., ‘Will capitalism absorb the WSF?’, MRzine, 28 Şubat 2010, http://mrzine.monthlyreview.org/2010/bt280210p.html#_edn13

22.)  Yeros, P. ve Moyo, S. ‘Rethinking the theory of primitive accumulation’, 2. IIPPE Konferansı’na sunulan metin, 20−22 Mayıs 2011, Istanbul, Turkey, s.19.

23.)  Harvey, D., The New Imperialism, op cit; N Klein, Shock Doctrine, Toronto, Knopf Canada, 2007.

24.)  A.g.e., s. 20.