24 Haziran’ın 24 sonucu

image_pdf

1.) Erdoğan’ın daralan Türk kapitalizminin artan paydaşlarına bir öneri olarak masaya getirmiş olduğu Başkanlık Bonapartizmi, 24 Haziran seçim sonuçları itibariyle kurumsallaşmıştır. Bunun anlamı, 12 Eylül cuntasının getirmiş olduğu sözleşmenin 1990’lar boyunca işçi sınıfı tarafından ilga edilen ve kronik bir krize sokulan taraflarının sebep olduğu ardışık hükümet krizlerinin ardından iktidara gelen AKP’nin, 2008 ekonomik kriziyle beraber siyasal ve askeri egemen bloklara sunmuş olduğu yeni despotik önerinin, Türk devlet aygıtının yeni yönetim biçimi olarak yerleşmiş oluşudur. Bonapartizmin kurumsallaşması, saray rejiminin artık Erdoğan’ın bireysel iktidarı ve fiziksel ömrüyle sınırlı kalmamasıyla tescillenmiştir. Zira 2023’te seçmenlerden yine bir başkan seçmesi istenecek, yarı-parlamenter yönetiliş biçimlerine geri dönüşün sloganı sistem partileri tarafından büyük bir memnuniyetle unutulmuş olacaktır. Bu bağlamda ve sadece bu bağlamda, rejim konsolide olmuştur. Bu konsolide oluş, kapitalist rejimlere özgü siyasal çelişkilerin Başkanlık Bonapartizmi için geçerli olmadığı, rejimin Türk tipi çok başlılığının aşılmış olduğu ve rejim içi paylaşım savaşlarının ciddi siyasal ve kurumsal buhranlara evrilmeyeceği anlamını taşımaz.

2.) 24 Haziran’ın üzerine ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken en önemli sonuçlarından birisi burjuva muhalefetin sefaletidir. Erdoğan’ın 16 Nisan hileli referandumunun ardından yaşamış olduğu meşruiyet krizini, 24 Haziran gecesi onun yerine Cumhuriyet Halk Partisi çözmüştür. Muharrem İnce ile Meral Akşener’in tutumları, hukuki usulsüzlüklere ve rejime karşı bir seferberliğe dönüşebilecek olan yerel protesto dalgalarına set çekmiş; yeni rejimi meşruiyet krizine sokabilecek olan çıkışları sistem içi mevzilere çekerek frenlemiştir. Bu, seçime hazırlık süreci boyunca İnce’nin kaba popülizminin proletarya adına bir seçenek veya alternatif olabileceği yanılgısıyla gündelik politikasını bina etmiş olan ve seçimler ikinci tura kaldığı taktirde ona oy vermenin ehven-i şer olacağının kara propagandasını yapmış olan sözde sol odakların, sınıf işbirlikçiliğinin ne gibi hezimetlere yol açma potansiyelinin olduğunu anlayabilmeleri uğruna önemli bir derstir. Finans kapital partilerinin faşizan ve aşırı sağcı acentelerini oluşturan Milliyetçi Hareket Partisi, Büyük Birlik Partisi ve İyi Parti parlamentoda hazır durumdadırlar; ekonomik çöküş dolayısıyla rejimden duydukları memnuniyetsizlikleri ondan koparak gösterebilecek olan şehirli ve köylü orta ve orta üst sınıfları, küçük tarımsal üreticileri ve çiftçileri faşizan bir programın altında birleştirip, sermaye egemenliğine tehdit oluşturmamaları için. Millet İttifakı’nın diğer bir üyesi olan ve demokratik gerici bir alternatif İslamcılığın temsilcisi rolüne soyunmaya çalışan Saadet Partisi’nin adayı Temel Karamollaoğlu ise çıktığı her programda ve verdiği her röportajda Başkanlık rejimine karşı olmadığını, partisinin ve kendisinin farklı türde bir Başkanlık istediğini açıkça deklare etmiştir. Özetle Cumhur İttifakı, Başkanlık Bonapartizmini bütün silahları ve teçhizatlarıyla bina etmenin siyasal ittifakı biçimini kazanmışken, muhalefetteki Millet İttifakı aynı Bonapartizmin daha yumuşak ve reformist-uzlaşmacı bir metotla kullanılmasını savunan bir ittifak halini kazanmıştır. Bu ne anlama gelmektedir? 24 Haziran gecesiyle birlikte saraya karşı muhalif olan düzen partilerinin, rejimin konsolidasyonunu muhalif cepheden olmak üzere yeniden üretmeleriyle, birer yeni rejim partisi halini almış olmaları anlamına gelmektedir. 

3.) Mevcut Bonapartizmin en zayıf yönünü, onun yumuşak karnını ne AKP ile MHP arasındaki olası bir çıkar çatışması, ne Erdoğan’ın rejim içi bireysel manevralarının kısıtlanan imkanları, ne AKP’nin meclis seçimlerinde %42’ye düşmüş olan oy oranı, ne de mevcut iktidarın bir koalisyon oluşu oluşturmaktadır. Saray rejiminin en güçsüz tarafı, Türk proletaryasının bu rejimle tarihsel bir hesaplaşmaya girişmesi olasılığıdır. Başkanlık rejiminin inşası sırasında işçi sınıfı (bölgesel bir etki alanına yayılan Metal Fırtına da dahil), kendi yaşam koşullarını muhafaza etmek uğruna ileriye sıçramak zorunda kaldığı bir meydan savaşı henüz vermemiştir. Bugünkü rejimin geleceğini ve istikrarını belirleyecek olan biricik ve birincil olgu, işçi sınıfının ilk ciddi kalkışması sırasında bu rejimle nasıl ve ne kadar hesaplasacağı; onun sadece kafasını koparıp atmakla mı yetineceğini, yoksa bütün kurumsal altyapısıyla onu paramparça mı edeceği sorusudur. Bununla beraber, mevcut sol ve sosyalist güçlerin, geleceğin bu büyük meydan savaşına dönük olarak neredeyse hiçbir siyasal ve taktiksel önerisinin veya hazırlığının olmayışı, sınıfımızın politik olarak silahsızlandırılmış bir vaziyette olduğuna ve bu nedenle de devrimci önderliğin inşasının geciktiği her dakikanın, işçi sınıfını yabancı sınıf önderliklerinin teslimiyetçi programlarına mahkum ettiğine işarettir. Üretici güçlerin kitleselleşmeyi sürdürüyor olması ve gelişmesi ile bu üretici güçleri artık tarihsel bağlamda ölmeye yüz tutmuş olan üretim ilişkilerinin çerçevesi içine sığdırmaya çalışan erkin siyasal biçimi, bir tezatlık içindedir. Komünist programın var oluş koşulu, öncelikle bu tezatın kendisidir. 

4.) 2013’den 2018’e dek %68 oranında değer kaybeden Türk lirası, kitleleri on senelik bir skaladan bakınca oldukça yoksullaştırmış, yaşam standartlarını trajik bir şekilde düşürmüştür. Bu ekonomik kriz olgusu, açık ki, Türk gericiliğinin siyasal sermayesini beslemiş; hayatta kalma şartları tırpanlanan yığınlar ilk seçenek olarak sokaklara çıkmaktansa, evlerine daha da çekilmeyi uygun bulmuş ve adeta kristal bir cam kürenin kırılganlığını kazanan refah seviyelerini mücadele ederek değil, kendilerini rejime emanet ederek ederek koruma yolunu seçmişlerdir. Bu durumun yalnızca tek sebebi vardır: İşçi sınıfı, bir sömürü ve talan çevrimi üzerinde yükselen burjuvazinin neden olduğu yıkımın karşısında, kendi sosyalizm programını ulusal çapta bir alternatif olarak ilan edememiş ve yalpalamakta olan küçük ve orta burjuva güçler, MHP’nin, BBP’nin, İyi Parti’nin nüfuz alanları içerisine çekilerek sermayenin ekonomik diktatörlüğünün yeniden üretilmesinin araçları olmuşlardır. Proletaryanın şehir ve köylerdeki orta halli insanlarla kalıcı bir ittifakı kurulmadıkça, bu sağa dönüşün durdurulabileceği veya tersine çevrilebileceği iddiası, bir hayal olarak kalacaktır. Zira devrimci süreç içerisinde burjuva anayasal reformizminin toplumsal krize bir çözüm sunamayacak oluşu, orta sınıf sektörlerini daha da sağa kaymaya yönlendirecektir. Son aylarda kendini TBMM’nin, çeşitli AKP il ve ilçe binalarının, valilik konutlarının önünde ateşe veren çeşitli tarımsal üretim temsilcilerinin bu eylemleri ile tarımın, emperyalizme bağımlılık dolasıyla çökmüş bulunduğu Doğu Ege ve Batı Anadolu yerellerinde İyi Parti’nin aldığı oy oranlarının basit bir karşılaştırması, bahsini ettiğimiz sınıfsal gerçeğin anlaşılması yönünde verimli olacaktır. Orta sınıflarla işçi sınıfının kurması gereken ittifakın niteliği ve biçimi üzerine birtakım ilkeleri hatırlamak faydalı olacaktır. Proletaryanın ve burjuvazinin; yani toplumu iki temel kampa bölen bu sosyal sınıfların dışarısında kalan sosyolojik kesimler, devrimin burjuva demokratik gündemlerine, onun kesintisiz bir biçimde antikapitalist sorumlulukları üstlenmek zorunda kalacak olmasından dolayı değil, ancak kendilerinin somut ve konjonktürel çıkarlarından dolayı çekilecekler. Kent ile kırın orta ve orta-üst sınıfları, sarayın ve geleceğin başkanlık hükümetlerinin (veya bir askeri diktatörlüğün) karşısında yaşanacak olan ve talepleri ile ilksel programı itibariyle demokratik bir karakter taşıyabilecek olan seferberliğe, sosyalizmin ve onun ajandasının taşıyıcı ve kurucu özneleri olarak katılmayacaklar. Bu noktada çiftçi, tohum üzerindeki ekonomik tekelin kırılması için; köylü, ekim alanlarının uluslararası kartellerin politik kararnamelerinden bağımsızlaştırılması için; devlet memuru, birtakım ayrıcalıklarını restore etmek veya korumak için; çıkarlarının belirlediği kanallar ve programlar üzerinden harekete dahil olacaklar. Bu kesimlerle ittifak, ilk olarak ancak işçi-emekçi sınıfların siyasal önderliğinin muhafaza edilmesiyle, ikinci olarak ittifakın biçiminin bir eylem biçimiyle sınırlı kalmasıyla ve üçüncü olarak proleterlerin politik-örgütsel bağımsızlıklarının korunmasıyla kurulmalıdır. 

5.) Hayır, mevcut rejim ne faşisttir, ne de diktatörlüktür. Rejimin bir faşizm ya da diktatörlük olmayışı ise onun Bonapartist despotizmini zayıflatmamaktadır. Yine de faşizm tahlili, sadece tahlil edilmesi itibariyle bile derin bir sorundur. Mevcut Türk rejiminin (20. yüzyıldaki Avrupa merkezli anlamıyla veya değil) faşist bir karakter taşıdığını ileri sürüyor olmak, sorunu tek başına teşkil etmemektedir. Sadece içerisinde bulunduğumuz ülkenin ve hatta kıtanın değil, yeryüzü üzerindeki herhangi bir rejimin faşizm olarak adlandırılması, analizi ortaya atan önderliğe son derece ciddi tarihsel sorumluluklar yüklemektedir. Lenin, atlattığı suikastlerin yaraları onu ölüme götürürken kaleme aldığı son mektuplarından birinde İtalya’daki tehlikeye ısrarla parmak basıyor ve Mussolini’nin “1905’teki gericilerden bile daha gerici” olduğunu haykırarak acil bir eylem planının İtalya partisi tarafından hazırlanması için çağrı yapıyordu. Troçki 1848 Avrupa seferberlikleri, 1871 Paris Komünü, 1918-21 Avrupa sosyalist devrimleri,1924 bürokratik yozlaşması, İngiltere genel grevi, Çin Sovyeti’nin Kuomintang’a terk edilmesi ve İspanya İç Savaşı benzeri yenilgilerle dolu bir tarihin tanığı olarak, “proletaryanın tarihindeki en büyük yenilgi” olarak yine de Hitler’in iktidara geldiği ilk günü gösterecekti. Ne Lenin’in, ne de Troçki’nin proleter tedbirlerin alınmasına dönük dinmek bilmeyen uğraşları, onların dramayı sevmelerinden kaynaklanmıyordu. Söz konusu olan sınıflar arası mevzilerin, orta ve uzun vadede kalıcı olarak değiştirilmesine; hem de oldukça kanlı bir karşıdevrimci önlemler dizisiyle değiştirilmesine hazırlanılıyor oluşuydu. Troçki 1931’de, gelecek çeyrek yüzyılın sınıflar mücadelesinin kaderinin belirleneceği savaş meydanının Berlin’de kurulmuş olduğunu yazarken, politikasının üzerine bastığı zemin gerçeklerden oluşuyordu. Eğer bugün Türkiye’nin herhangi bir biçim altında bir tür faşizme; yani işçi sınıfı ile onun en ufak organizasyonlarını dahi iç savaş metotlarıyla fiziksel olarak imha edecek olan bir rejime sahip olduğu veya çok yakın bir zamanda sahip olacağı söyleniyorsa, Türk işçi sınıfıyla beraber dünya emekçilerinin gündemine, ilk sırada olması zorunluluğuyla bu madde derhal eklenmelidir. Faşizm tahlilinin ilk ama ilk (bir daha vurgulayalım; ilk!) şartı, söz konusu ülkenin işçi sınıfının tarihsel bir yenilgi almış olmasıdır. Faşizmin kabuğunu çatlatıp içerisinden doğduğu yumurta, yenilmiş bir devrim veya devrimci durumdan başka hiçbir şey değildir. Bu nedenle saray rejiminin bir faşist karaktere sahip olduğunu iddia eden bütün önermeler, kendi içlerinde mantıkları gereği Türk ve Kürt proleterlerin yenilmiş olduklarını varsaymaktadırlar. Halbuki işçi sınıfımız yenilmemiştir. İşçi sınıfımız daha yenilgi almasına neden olabilecek herhangi bir nesnel meydan savaşı dahi vermemiştir. Bununla birlikte, proletaryanın bu mücadeleyi vermiş olup da yenildiğini ve sarayın faşist ajandasını bir dış politika manevrasıyla (savaş veya operasyon) hayata geçirmeye başladığını görenler, daha vahim olan başka bir günahın, şüpheciliğin de pençesindedirler. Bu şüpheciliğin toplumsal kaynağı işçi sınıfına duyulan inançsızlık ve güvensizliktir. Öyle ki, bu küçük burjuva kuşkuculuk, proleterlerin, bir kere siyaset arenasına adım attıklarında, daralan bir pastanın yağmalanması üzerine temellendirilmiş olan bu oligarşik saray koalisyonunu silip süpüremeyeceğini varsaymaktadır. Söylemeye dahi lüzum yok ki faşizm analizinin içerisinde barındırdığı bu alt yorumlar, sosyalist inşanın sınıfçı doğasından ve Marksist müdahaleler perspektifinden kopuş yönünde göz ardı edilemeyecek bir olasılık yaratmaktadır. Türk neo-Stalinizminin faşizm tahlilinin ardında, onun burjuva ve yarı-burjuva güçlerle oluşturmuş olduğu veya oluşturmak istediği sınıf işbirlikçi “halk cephesini” meşrulaştırma kaygısı vardır.

6.) Şu gerçek sürekli olarak hatırlanmalıdır: Türk kapitalizminin siyasal üstyapı olarak bir Başkanlık Bonapartizmine geçiş refleksi göstermiş olması ve bu yönde kendi politik partileri ile kadrolarını yaratıp bu karşıdevrimci süreci örgütlemiş olması, bahsini ettiğimiz bu gerici ulusal kapitalizmin, kendi ulusal pazarını artık demokratik araçlarla ve metotlarla yönetemiyor oluşunun bir işaretidir. Pekiyi bu ne anlama gelmektedir? Bunun anlamı, Başkanlık Bonapartizminden parlamenter, demokratik ve reformist bir çıkış yolunun olmadığı; aksine bu yollar denendiği müddetçe gerici Türk despotizminin güçleneceğidir. Mevcut burjuva muhalefet partilerinin kraldan çok kralcı olan siyasal ajandalarının kuyruğuna takılan sözde sol odakların oynayacağı tek rol, rejimi soldan olmak üzere yeniden üretmek olacaktır. Bir elinde kılıç, diğer elinde “kutsal kitapla” duran ve at üzerinde ilerleyen bir ortaçağ şövalyesi hayal edin; bu tabloda düzen partilerinin muhalefeti, atın üstlendiği rolü oynamaktadır. Demokratik yanılgıların yeniden ve yeniden üretimi, siyasal düzlemde ifadesini doğrudan doğruya değişimin ve dönüşümün reformist bir içerikle başlayabileceği ve yapılabileceğinde bulmaktadır. Bu ise devrimci programı zayıflatan, devrimci programın henüz vaktinin gelmemiş olduğu yönündeki aşamacı ve metafizik inancı güçlendiren gerici bir reflekstir. Bugünün rejim karşıtı mücadelesinde, işçiler ve kitleler için en ciddi tehdidi, burjuva liberal bir pasifist mutabakata varılabileceği yönündeki saçma inanç oluşturmaktır. Bu inanışta olan insanlar bilsinler ki, söz konusu olan Türk kapitalizmi olduğu zaman, o daima, demokrasi yerine zulmü finanse etmeyi tercih etmiştir. Bugün, egemen bloklar arası ve egemen bloklarla ezilenler arası pasifist bir sosyal diyalog ve işbirliği konjonktürü yaratabilecek olan bir ekonomik bolluk; dolayısıyla da aslında varlıklı bir iktisadi rüşvetlendirme birikimi yoktur ve olmayacaktır. Kapitalist sermaye birikimi bütün özelleştirmelere, savaşlara, inşaatlara, güvencesizleştirmelere, sendikasızlaştırmalara rağmen bir buhran içerisindedir; bu buhran, bu sermaye birikiminin toplumu geleneksel demokratik yollarla yönetemiyor oluşunda politik ifadesine kavuşmaktadır. Önümüzde liberal sermaye birikiminin fonlayacağı bir toplumsal mutabakat ve sosyal işbirliği dönemi değil, kınlarından çıkarılan kılıçların sesleriyle dolup taşacak olan bir siyasal programlar savaşımı vardır. 

7.) Demokrasinin finanse edilememesi durumu Türkiye’ye mi özgüdür? Hayır. Bugün Türk kapitalizminin kurumsal mimarisinde yaşanan tektonik sarsılmaları ulusal çap ile sınırlı gören bir kimse, derin bir önyargının tam ortasındadır. Üretici güçlerin bir yükseliş içerisinde olduğu, halkların refahının sınırlı ve göreceli de olsa arttırdığı, pazarların genişlediği ve böylece uluslararası finans kapitalin grev ve toplanma hakkı, basın özgürlüğü gibi temel hakları “hoşgörüyle” karşıladığı istisnai küresel dönem kapanmıştır (elbette bu dönem uzun bir süre önce kapanmıştı yoksa 24 Haziran’da değil; yalnızca bu yeni baskıcı siyasal yönelimin Türkiye’ye ihraç edilmesi Gezi, Kobane ayaklanması, Metal Fırtına ve 7 Haziran gibi engellerle karşılaştığı için, süreç gecikti). Bugün ise küresel bir ekonomik resesyon ile krizin artçı depremlerini, milli gelirlerde kronik bir düşüşü, organik işsizliği ve akut bir uluslararası siyasal yönetim krizini yaşıyoruz. Mevcut dönem Türkiye’de Erdoğan’la, Rusya’da Putin’le, Filipinler’de Duterte’yle, Macaristan’da Orban’la, Arjantin’de Macri’yle, Brezilya’da Temer’le, ABD’de Trump’la karakterize olmaktadır. Söz konusu olan uluslararası bir Bonapartistleşme eğilimidir. Hemen belirtmek gerekir ki, uluslararası Bonapartistleşme eğilimi, yüzeysel bir otomatizmle, kitlelerin uluslararası bir sağcılaşmanın cenderesinde olduğu anlamını taşımaz. Bununla birlikte Türkiye işçi sınıfının geleceğinin, bölgedeki ve dünyadaki sınıf kardeşlerinin geleceğiyle bu denli iç içe geçmiş olmasının sayısız nedenlerinden biri de Batılı metropollerin çeperlerinde hükümet olmaya başlamış veya hükümet olarak kalmayı başarmış bu gerici programların, ulusal özgünlükler bir kenara, birbirlerine benzer saldırı politikaları hayat geçiriyor olmalarıdır. 

8.) Yukarıda söylenenlerin ardından şunu belirtmek faydalı olacaktır: Başkanlık Bonapartizmi, Türkiye kapitalizminin bir anomalisi değildir. Erdoğan’ın etrafında yükselen ve kurumsallaşmış olan yeni gerici Türk Bonapartizmi bir tümör, bir hata, bir istisna, bir “demokrasiye mola”, bir delilik, bir kişisel hırs değildir; asla da olmayacaktır. Rejim tümör değil organın kendisidir; hata değil metottur; istisna değil kaidedir; demokrasiye mola değil demokratik makyajın akmasıdır; delilik değil burjuva (ir)rasyonalizmidir; kişisel hırs değil ulusal kapitalist pazarın hayatta kalma tarzıdır. Saray rejimi Türk kapitalizmi projesinin başarısızlığının bir neticesidir. Toplumu demokratik araçlarla yönetemiyor ve sermayeyi parlamenter koşumlar eşliğinde biriktiremiyor oluşunun bir sonucudur. Türk kapitalizmi, başka bir araç ile yönetemediği için saray ile yönetmektedir.

9.) Kürt hareketinin de bir bileşeni olduğu Halkların Demokratik Partisi’nin, 12 Eylül darbecilerinin getirdiği antidemokratik barajı üçüncü kere aşarak, bir kere daha parlamentoya girmiş olması, yeni rejimin karşısında hesaplaşacağı ve buna dönük yeni politik reçeteler açıklayacağı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. 7 Haziran 2015’ten sonra Kürt illerinde yeniden başlatılan operasyonlar, HDP’li belediye başkanlarının, eş başkanların, milletvekillerinin ve üyelerin kitlesel tutuklanmaları, bütün medya organlarında ve miting alanlarında HDP’yi kaba bir “terörizm” suçlamasıyla ve asılsız yalanlarla yan yana getirme çabaları, parti propagandasının açık ve keskin bir ambargoya maruz bırakılması, hareketi sayısız farklı araçla sindirme girişimleri ve göz dağı verme siyaseti; bütün bunlara rağmen 12 Eylül barajının HDP tarafından aşılmış olması hiç kuşkusuz bir başarı ve Başkanlık Bonapartizminin akıbeti açısından da olumsuz bir dinamiktir. Hiç şüphe yok ki Türk kapitalizminin demokrasi sorunu, en radikal ve keskin biçimini Kürt sorununda gösteriyor. Kürt sorunu bugün, Türkiye demokrasi sorununun gündeme getirilişi noktasında siyasal bir işlev taşımayı sürdürüyor. Zira Türk rejimlerinin bütünü, ülke genelindeki antidemokratik uygulamalarını haklı ve meşru göstermek uğruna, Kürt sorununu kullanmaktan ve yeniden kullanmaktan çekinmedi; şoven ve yurtsever duyguları bu sorun üzerinden yaratmaktan ve devletçi bir hissiyatı emekçi kitleler içine yaymak için Türk ve Kürt proleterlerini bölmekten geri durmadı. Çözüm süreci adı altında Kürt halkının haklarının bir pazarlık konusu olması, geride bırakılan dönemin bir ürünüydü. Bugün Türk burjuvazisinin Kürt sorununu “satın alacak” ekonomik birikimi bulunmamakta; Kürt illerinde sorunsuz ve istikrarlı bir kapitalist pazar yaratmaya elverişli siyasal basireti veya bu basireti temsil edecek bir siyasal temsilcisi bulunmamakta. Zira anladığımız üzere, Frankocu devlet aygıtının en kritik kurumları üzerinde yükselen emperyalist İspanyol burjuvazisinin dahi Katalan sorununu “satın alabileceği” bir iktisadi ve politik kuvveti yok. Ulusal sorunların mızrak ucu olan Filistin meselesinde, emperyalist önderliğin aldığı Kudüs kararı, artık uluslararası bir eğilim olarak finans kapitalin ulus sorununda ne gibi araçları ve önerileri kullanacağını açık etti. Bu yönüyle, tıpkı Cumhur İttifakı gibi, HDP’nin de parlamentoyu bir amaç değil araç olarak görmesi; programını bu yönde kitleleri eğitici bir biçimde devrimci bir revizyona tabi tutması, dönemin önümüze koyduğu görevlere denk düşen bir tutum olacaktır. 

10.) Bu manzara, HDP’nin seçim sürecinde TÜSİAD’a gerçekleştirdiği ziyareti daha da sorunlu kılıyor. Klasik tipte bir sınıf işbirlikçiliğinin örneği olan bu ziyaret sırasında eş başkan Sezai Temelli’nin “Türkiye hızla demokrasi sorununu aşmak zorundadır.” demeciyle, Türkiye’deki demokrasi sorununun aşımında Türk kapitalistlerine belirli politik ve sosyal görevler düşeceği yanılgısını yaratmış olması ise daha da vahim. Türkiye’nin modern tarihinin kanıtladığı yalnızca bir gerçek var ise, o da kitlelerin maruz kaldığı demokrasisi sorununun burjuvazi ile değil, burjuvaziye rağmen çözüleceğidir. 1935’te Fransız Komünist Partisi, Fransız Sosyalist Partisi ve Fransız finans kapitalinin partisi olan Radikal Parti’nin birlikte oluşturdukları Halk Cephesi karşısında, devrimci Marksistler Radikal Parti’nin birlikten atılma sloganını yükseltmişti (bu slogan, Lenin’in Geçici Hükümet’e dönük olarak kullandığı ve hükümetteki on kapitalist bakanın atılmasının talep edildiği sloganın politik ve metodik bir devamıydı). Bugün, içindeki işverenler ve toprak sahipleriyle ve onların karşısında konumlanan Kürt işçileri, köylüleri ve yoksullarıyla benzer bir Halk Cepheci yapı görünümü çizen HDP’nin, proleter olmayan sınıf bileşenlerinden organik ve siyasal olarak kurtulması, Kürt sorununun çözümü noktasında atılması gereken yakıcı bir adım olarak duruyor. HDP’nin çok sınıflı yapısı, egemenlerin yenilgisini ezilenlerin yenilgisine eşitleyecek bir potansiyel taşımasından dolayı, ciddi bir tehdit oluşturuyor. Parti tabanındaki işçiler ile yoksullar HDP’nin eylem gücü ve motoru olarak çalışırken, işçiler ile yoksulların uyması gereken “radikal demokratik” disiplini ve sınırları yabancı sınıf unsurları belirliyor. Bu eşitsizliğin bir sınıf mücadelesine konu olacağı son derece açık. Zira HDP’nin sınıf işbirlikçi örgütsel yapısı, siyasi elitler açısından kitle hareketine karşı bir emniyet supabı görevi görecektir. 

11.) Erdoğan’ın tek adamlık vasfı ağır bastıkça, Türk solunun önemli bir kısmının, önce tek adam rejiminden çıkışın organize edilmesi gerektiği yönündeki siyasal çıkarım üzerinden rezil bir aşamacılığa ve bu aşamacılığın dolaysız sonucu olan teslimiyetçi bir sınıf işbirlikçiliğine battığını görüyoruz. Bu ilişki kendisini net olarak, rejim kurumsal ve “hukuki” statü adımları attıkça, solun sağa kaymasında gösteriyor. Birçok sol yayın ve propaganda malzemesi, rejimin “yerli ve milli söyleminden” etkilenerek, literatürünü yurtseverliğin ve milliyetçiliğin tonlarına boyuyor. Halbuki “milli” söylem veya millileştirilmiş “sınıf” söylemi, burjuvazinin işçi sınıfına açılan kanallarıdır. Burjuva demokrasisinin sol kanadını oluşturan bu toplama “Cumhuriyetçiler” ismini verebiliriz. Sol içi ilk cumhuriyetçilik biçimi, “demokratik cumhuriyet” sloganı altında programlaşan ve proletaryanın sosyal misyonlarını çiğ bir aşamacılığın kurbanı haline getiren anlayıştır. Bu anlayış, Türkiye işçi sınıfının stratejisinin kendisini ve bütün bir taktiksel manevralarını, liberal burjuvazinin öngördüğü ülke ve pazar özlemlerine indirgemekte; bu gerici kütlenin arzularına onu endekslemektedir. Bunu yaparken de elbette proletaryayı siyasal önderliğe layık görmemektedir. Sol içi ikinci temel yaklaşım ise “sosyalist cumhuriyet” sloganında somutlaşmış olup, işçi sınıfının devlet iktidarını ancak yabancı sınıflarla (onlar için “laik” ve “aydınlanmış” kesimler) bir koalisyon oluşturarak elde etmesi gerektiğini söylüyor. İşçi sınıfının sadece bir renk olduğu bu koalisyon ise, kendisini ve dolayısıyla proletaryayı da burjuva demokratik görevlerle sınırlamalı. Bu yaklaşımın başlıca çelişkilerinden birisi, kendini burjuva demokratik görevlerle sınırlayacak olan bir sınıflar arası koalisyonun, burjuva demokratik devrimi (ve sorumlulukları) asla zafere ulaştıramayacağıdır. Ek olarak “sosyalist cumhuriyet” önerisinin Marksizmin ABC’sinden bihaber kimseler tarafından ortaya atılmış olduğu düşünülebilir: Zira “cumhuriyet”, ne kadar demokratik olursa olsun, bir sınıflı toplum örgütlenmesidir ve “sosyalist” sıfatıyla kastedilen – en azından tarihsel anlamıyla – “sınıfsız olandır”. Sosyalist toplumda ilk olarak proletaryanın yokluğundan dolayı, ikinci olarak da devlet şiddetine gerek kalmamasından dolayı “cumhuriyete” yer olmayacaktır. Öyle sanıyoruz ki, bir bir zıt kavramlar eşleşmesi olarak “sosyalist cumhuriyet”, AKP’nin “özel halk otobüsü” ifadesi ile kardeştir. 

12.) Cumhuriyetçilik, işçilerin “kendi” ulusal burjuvazileriyle birliği demektir. Başkanlık Bonapartizminin, artıkdeğeri gasp eden yönüyle de birlikte inşasının somutluk kazandığı günümüzde, proleter sınıfların karşısına soyut bir cumhuriyet vaazıyla çıkmak, basitçe aşamacı bir önyargıdır ancak bununla da sınırlı değildir. Aşamacı yaklaşımın tarihsel metodolojisi, Türk kapitalizmi ve onun rejimi karşısındaki sosyalist stratejinin, devrimci bir sürekliliği ve kopuşu programatik olarak barındırdığını (barındırmak zorunda kaldığını) inkâr ederek, son derece evrimci (“cumhuriyetçi”) bir pozisyona savrulmuştur. Onlar için, bugünün paradigmasının belirlediği çerçeveden bakarsak, üretim ve bölüşüm ilişkilerinin ve ekonomik örgütlenme modelinin tartışmaya açılmadığı (aslında bu aşamada buna gerek duyulmadığı!), hümanist-demokratik-medeni-laik benzeri metafizik sıfatlarla tanımlanan bir cumhuriyet fikri, toplumun sömürülenlerinin hem acil-gündelik, hem de azami-tarihsel talebi olmalıdır veya en azından sol güçler toplumu, bu “yurttaşlık” bilinci üzerinden seferber olmaya çağırmalıdır (sandıklarda oyların sayımının denetlenmesine çağrı yapan sayısız “yurttaşlık” girişimi gelsin aklınıza). Bu aşamacı stratejinin Türkiye’nin sınıflar mücadelesine etkisi, doğrudan doğruya olumsuz ve hatta zararlıdır. Şu bilinmelidir ki, saray rejimine ve onun temellerine dönük yıkıcı bir refleksle ilerleyen devrimci bir kitle seferberliğinin patlak vermesi durumunda, seferberliğin yıkıcılığının yarattığı yapıcılık, tam da bu seferberliğe önerilen “cumhuriyet” projesinin ötesinde bir toplum durumu yaratacaktır. Cumhuriyetçi öneri aynı zamanda, işçi sınıfı saflarında bir bitkinlik ve kendi gücüne güvensizlik yaratacaktır. “Cumhuriyet” sloganının bugünkü anlamı eski rejimin toplumsal tasfiyesi ve yeni bir rejimin örülmesi değildir. Bu slogan en iyi haliyle Bonapartist gericiliğin en uç eğilimlerinin cumhuriyetçi-devletçi bir dizginini ve törpülenmesini öngörmektedir. Böylesine ucuz ve geçici (o da en “iyimser” durumda) bir çözüm önerisinin, proletarya nezdinde kabul görebileceğini ummak, siyasal körlüktür. Bu körlüğün devamı da vardır: Erdoğan iktidarının, kendisinden sonrasına bırakma ihtimalinin olduğu en tehlikeli miraslardan birisinin “cumhuriyetçi” koşumları takmış bir “ulusal birlik” hükümeti olabileceğini görmemektedir. 

13.) Bugünkü krizin sorumlusu kimdir veya nedir? Türk parlamentarizminin krizi, her şeyden önce Türk parlamentosuna karşı güven krizidir. Türk parlamentosuna duyulan güvensizliğin kaynağı, egemen sınıfların demokratik talepler ile istemler karşısında defalarca iflas eden siyasal yönelimlerine duyulan güvensizliktir. Ciddi bir tecrübe birikimine dayanan bu güvensizlik ise, Türk kapitalist sınıflarının demokrasi sorununun çözümünde taraf değil, bertaraf edilmesi gerektiğini göstermektedir. Bugün bu bertaraf etme eylemini engelleyici güç, onu yıldırmayı amaçlayan siyasal isim Erdoğan’dır. Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan ve Abdullah Gül isimlerinde ifadesini bulan, bunun yanı sıra bilumum askeri diktatörlük yönetimiyle de anılan yaklaşık 70 senelik bir siyasal yönetim geleneğinin tam kıyısında duruyoruz. Saray rejimine sebebiyet veren krize, işte bu işçi ve Kürt düşmanı sağcı politik yapılanmalar yol açtı. Programlarıyla Türkiye’yi bugünkü iktisadi ve politik felaketin eşiğine onlar getirdi. Bu sebeple hiçbir yandaş kalem, vesayetin sona erdiği gevezeliği üzerine mürekkep harcamasın. Vesayet rejimi sürüyor; evet, bürokrasideki kadroların karakteri dönüştü; evet, ordu ve diğer silahlı güçler politik bir değişime tabi tutuldu veya tutulmak istendi; evet, devlet yönetiminin tarzı (rejim) değişti ancak bunların hepsi, vesayet (geleneksel devlet aygıtı) korunarak yapıldı. Yeni rejim, eskisinin mantıksal devamıdır. Neden mi? Zira yeni rejimin inşası asla ve asla devlet dışı bir mecrada vuku bulan bir mücadele üzerinden başarılmadı (evet, 15 Temmuz da dahil!). Bu inşa yine rejim içi kanallar ve çatışmalar üzerinden (eski rejimin anayasal sınırlarını aşarak da olsa) sürdü. Eski Bonapartizmin, Türk kapitalizminin sermaye birikimi ve yönetimi noktasında yetersiz veya “antika” kaldığı noktalar; yani onun iktidarının kimi boşluklarının kronikleşmesi, kendisini Başkanlık Bonapartizminin despotik neoliberal yağmacı çizgisinde adaptasyon yaşarken buldu. Bu bağlamda başkanlık, burjuva Bonapartist cumhuriyetin antitezi değil, onun sınıfsal temelinin muhafaza edilerek ve içerilerek, mantıksal yönetim metotlarının olumlanmasıdır. Bu yönüyle güncel olan mücadele hiçbir biçimde, burjuva siyasal yönetim yelpazesinin farklı varyantları olan cumhuriyet ile başkanlık arasında değildir. 

14.) Lenin’in devrimci durum tanımlamasının iki ayağından birisini oluşturan “yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istememeleri” şartı, günümüz Türkiye sınıflar mücadelesinin mevcut yasaları çerçevesinde, tabir-i caizse bir revizyona ihtiyaç hissetmektedir. Evet vesayet sürmektedir ancak kitlelerin eski duruma dönüş yolunda bir özlem duyabilecekleri de siyasal olasılıklar arasından çıkarılması mümkün olmayan bir ihtimaldir. Başkanlık adı altında bina edilen Bonapartist gericiliğin karşısında proleterlerin “eskisi” gibi “yönetilmek” istemesi, aslında kelimenin gerçek anlamıyla devrimci bir reflekstir. Ancak buradaki çelişki (ki devrimci nitelik de buradan gelir), “eskisi” gibi “yönetilmeyi” isteyen proleterin, bunu talep dahi edebilmek için, “ileriye” doğru sıçramaya zorunlu olmasıdır. Türk kapitalizminin geri kalmışlığının barındırdığı modern ancak çarpık sömürü ve gasp metotlarının açığa çıkardığı diyalektik reçete daha açık olamazdı: Eski olanı muhafaza etmek isteyenin, ileriye sıçramak ve böylece de eski olanı aşmak zorunda kalması. İşte sürekli devrim programını belirleyen eşitsiz ve bileşik gelişimin ta kendisi. Başkanlığın ve onun artıkdeğere el koyan yeni biçimlerinin altında durumu kötüleşen bir proleter, bunun sorumlusu olarak gördüğü yeni siyasi kurumların karşısında, eski politik biçimlerin altındaki hayatına duyduğu zoraki özlemle bir kere ileriye doğru sıçradığında, eski olana teslim olması için herhangi bir sebebi kalmayacak (tabi ona sürekli olarak, eski politik formlara dönüşün vaazını veren bir sol yoksa…).  Bugün itibariyle, eskisi gibi yönetilmeyi talep etmenin devrimci anlamı, eskisi gibi yönetmiş olan ekonomik nesnelliğin artık yok olması ve böylece de bu talebin toplumsal bir imkansızlığa denk düşerek bilinçlerde ilerici kırılmalar yaratmasıdır. Ne Türk kapitalizmi ne de saray rejimi, yeni nesnelliği eski araçlarla ve metotlarla yönetemez. Zira devrimci yeninin doğuşu, mevcut olanın reddi ile eski olanın olanaksızlığının anlaşılmasıyla zuhur eder.

15.) Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye karşıdevriminin bugünkü merkezidir. İşçi sınıfının sosyal ve demokratik haklarının paramparça ediliş süreci bu parti tarafından organize edilmiş, bu noktada bütün sistem partileri AKP’nin yolunun idari ve toplumsal olarak açık olmasından emin olmuşlardır. İçerisine sürüklendiği ve kimi zaman bütün bir burjuva siyasal temsil sistemini tehlikeye attığı krizli ve patlamalı süreçlerde dahi, bu parti kendi içerisinden, kitleleri sistem içi mevzilerde tutmak adına alternatif siyasal akımlar çıkarmamıştır. Prestijini tüketen egemen siyasal kampların, içlerinden farklı oluşumlar çıkararak, eski programı yeni parti isimleriyle savunmaya devam etmeleri bir kapitalizm geleneğidir (bakınız Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Refah Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi). Ancak bu şimdilik, Adalet ve Kalkınma Partisi için geçerli olmamıştır. Bunun anlamı, Türkiye karşıdevriminin kadrolarının, koalisyonlar ve rakip burjuva partilerle dönemsel ateşkesler söz konusu olsa da çıkarları gereği tutkalla birbirlerine yapışmış olmasıdır. Bu, belki bazıları için karşıdevrimin birlikçi gücünün bir ifadesi olabilir ancak öyle değil. Bu, belirli bir siyasi elitler kampının krizinin, her an genel olarak neoliberal karşıdevrimin krizine doğru genişleyebileceği, ikisinin birbirine indirgenebileceği anlamını taşımaktadır ki bu durum, işçiler için büyük bir avantajdır. 

16.) Erdoğan’ın birey olarak, şahsi bir Bonapart olarak çelişkileri yok mu? Elbette var, olmaması mümkün değil. Bunlardan birisi ve önemli bir tanesi, yürütme erkini atadığı kişilere emanet edememesidir. Eğer Erdoğan yürütme erkinin başında bir başka ismin olduğu izlenimi yaratabilseydi, gündelik siyasal çatışmaların üzerinde yer almayı başarabilir, her tartışmaya katılmaz (böylece tartışmalar üstü olur) ve böylece gerçek bir “ulusun hakemi” rolünü üstlenebilirdi. Ancak hayır, yürütme erki, Türk kapitalizminin yapısal sermaye birikim krizinin dolaylı bir neticesi olarak Erdoğan’ın şahsında kristalize olmak zorunda. Tam da bu nedenle, başkanlık rejiminin herhangi bir başarısızlığının faturası, bakanlardan çok bizzat yeni rejimin önderinin kendisine kesilecek. Çelişkiler bununla sınırlı değildir. Herhangi bir Bonapart’ın öncelikli işlevlerinden ve görevlerinden birisi (ki çoğu durumda zaten kendisine bu nedenle ihtiyaç duyulmuştur), siyasal programını zor yoluyla hayata geçirecek olan silahlı kuvvetleri “rehabilite” etmesidir. Devletin başının en mühim karakteri, orduyu bölücü ve dağıtıcı değil, birleştirici ve toplayıcı bir prestijinin ve egemenliğinin olmasıdır. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ordunun “rehabilite” olduğunu söylemek için henüz çok erkendir. Bunun işaretlerinden birisi MİT KHK’si ile paramiliter KHK’si oldu: Erdoğan orduyu “polisleştiremediği” için, yani ordu birliklerini polis görevlerinde kullanamadığı için, bu KHK’lere ihtiyaç duydu.

17.) Evet, burjuvazinin yüksek mevkilerinde tereddütler ve taktik anlaşmazlıklar vardır. Ancak bunların kaynağı, Başkanlık Bonapartizminin yapısal-kurumsal ontolojisi üzerine değil, bu rejimin paylaşım savaşımını hangi önceliklerle, hangi demokratik veya militarist araçlarla, nasıl örgütleyeceği üzerinedir. Biz, bugün Erdoğan’ı mali olarak fonlayan burjuva kampa 16 Nisan Oligarşisi (Beştepe Kamarillası) demeyi uygun buluyoruz. Çünkü 16 Nisan hileli referandumuyla TBMM’nin kapısına mühür vuran ve mühürsüz kalan saraya YSK eliyle mühür yetiştiren siyasal aygıtın ekonomik kaynakları, bu oligarşi tarafından sağlanmaktadır. 16 Nisan Oligarşisi temel olarak üç sektörde varlığını sürdürmekte ve pazarını genişletmektedir: i.) Altyapı (inşaat sektörü, köprü, metro, yol ve AVM yapımları), ii.) enerji (nükleer santraller ve HES’ler), iii.) silah (İHA’lar, kalekollar, tanklar ve “yerli ve milli” bütün ateşli silahlar). Bahsini ettiğimiz 16 Nisan Oligarşisi’nin ne ortaya çıkışı ne de Erdoğan iktidarını ve saray rejimini destekleyici bir tutumda oluşu bir tesadüftür. Bu sömürücü azınlık, doğrudan doğruya emperyalizmin uluslararası iş bölümü çerçevesinde çeşitli uluslara atfettiği jeo-ekonomik rollerin Türkiye’deki tezahürüdür. Türkiye, yüzyılın başından bu yana neoliberal bir inşaatçı birikim stratejisini benimsemiş; bütün iktisadi büyüme oranlarını ve istatistiklerini bu büyüme modeli belirlemiştir. Bugünkü kriz, bu birikim modelinin krizidir ve bu krizli modelin ekonomi politik düzlemindeki ifadesi de 16 Nisan Oligarşisi olmuştur. 

18.) Başkanlık rejiminden çıkışın öznesi kim olacaktır, öncelikle bu soru sorulmalıdır. Ne “demokratik cumhuriyet”, ne de “laik cumhuriyet” programları (yani Türkiye solunun hemen hemen yüzde doksan dokuzunun ardında sıraya dizildiği sloganlar), mevcut gasp rejiminin yağmacı ekonomik temellerine dönük bir değişiklik öngörmediği ve önermediği için, yeni Bonapartist gericiliğin paramparça edilmesinde işçi sınıfına, diğer toplumsal kesimlere oranla herhangi bir öncülük veya ilerilik atfetme ihtiyacı hissetmiyor. Eğer saray rejiminin yıkımı noktasında belirli eylemleri, bu eylemlerin kapasitelerini ve konularını belirlemek için sınıfsal çıkarları ve ihtiyaçları kullanmayacaksak, pusulamız olarak neyi tercih edeceğiz? Şekilsiz toplumsal kesimlerin konjonktürel olarak yan yana gelişlerini ve son derece soyut bir “demokrasi” talebiyle yürümelerini mi? Ama bu öneri son 30 senedir yeniliyor ve neoliberal sömürü de son 30 senedir kazanıyor. 

Saray rejiminin yerle bir edilmesi görevi nesnel olarak, rasyonel ve hümanist ilkeleri sıkı sıkıya benimsemiş, zihinsel-ruhsal düzlemde laik “yaşam tarzını” savunabilmek adına görece politize olabilme potansiyelleri taşıyan ve kendisinin rejime destek vermesine sebep olabilecek maddi kaygılardan (borçlu olmak, aile geçindirmek, günü kurtarmak istemek ve benzerleri) arınmış-kurtulmuş olan kimseler değildir. Son derece maddi ve sınıfsal çıkarlar üzerine bina edilmiş olan Beştepe’nin sonunu, yine son derece maddi ve sınıfsal çıkarlar getirebilir. 

Türkiye devriminin kesintisizliğe (sürekliliğe) ihtiyacı olan sorumlulukları ve görevleri var. Devrimimizin sürekli yapısını derinleştiren bir diğer faktör ise, saray rejiminden çıkışı gündeme getirebilecek olan toplumsal özne ile sosyalizmin inşasının olanaklarını somutlayacak ve gündeme getirecek olan odağın bir ve aynı oluşudur. Bahsini ettiğimiz sosyal özne, kendisinin aleyhinde ortaya atılan bütün “yeni” teorik demagojilere ve gündelik önyargılara rağmen, geleneksel proletaryadır ve başka da hiçbir şey değildir. Proletaryanın bugün itibariyle temel olarak üç siyasal partinin “tabanı” halinde bölünmüş olması (AKP, CHP, HDP) ve onun büyük bir bölümünün “cumhuriyetçi erdemlere” uzak duruyor oluşu, onun sosyoekonomik varlık koşullarının sarayın politik-ontolojik  şartlarıyla aşılmaz bir çelişki oluşturduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Benzer bir ilişki “insancıl ve medeni erdemlere” daha yatkın bulunan orta ve orta-üst sınıflar için geçerli değildir. Ne denli radikal rejim muhalifleri olurlarsa olsunlar, onların hayatta kalma şartları, rejimin despotik yönelimini durduracak bir eylemliliğe zemin hazırlayacak ekonomik kaynaklara sahip değildir. Bu sebeple Başkanlık Bonapartizminin prangalarından kurtuluşu programatik düzlemde organize etmesi gereken devrimci önderliğin stratejisi ne anlık “toplumsal hareketler”, ne bu  hareketlerin konjonktürel yan yana gelişleri, ne de Bonapartizmin “aşırı” taraflarından “rahatsızlık” hisseden “alternatif” burjuva güdünün kendisi olabilir. Bonapartizmden çıkışın tek bir stratejisi vardır: Sınıfların varlığından doğan sınıfsal çıkarlar ile bu sınıfsal çıkarların arasında verilen savaşın popüler ismi olarak sınıf mücadelesi. Nerede, hangi toplumsal kesim mülksüzleştiriliyorsa, orada o sınıf yaklaşmakta olan devrimin ileri müfrezesidir. 

19.) Gezi Ayaklanması’nın geri çekilmesinin teslimiyetçileri, 7 Haziran seçimlerinin demokratist hayalcileri, 16 Nisan hileli referandumunun eski cumhuriyetçileri, Adalet Yürüyüşü’nün sistem içi reformistleri, tam da bu sıfatlarını kazanmalarına hak sağlayan en kritik virajlarda böylesine savruldukları için, yenilgileriyle Türkiye devriminin zafer yoluna işaret ettiler. Onların rejim krizine ve neoliberal yağmaya dönük reçetelerinin bizzat bu sorunları yeniden üretici ve derinleştirici karakteri, toplumsal devrimci birikimin burjuva sınırları tanımayacağını, bu sınırların onu dizginlemeyeceğini gösterdi. Türk kapitalizminin Bonapartist dışavurumları karşısında, sömürünün ve zulmün aşırı yönlerini törpülemekten ibaret olan reformist programın yenilgisi, ekonomik rejimin devrilmesinin devrimci yöntemleri üzerindeki ölü toprağının kaldırılması yönünde bir eğilim yarattı. Şunu kavramak mühimdir: Yeni Türk Bonapartizmi, eski Türk kapitalizminin gerilemesinin organik bir ürünüdür. Eski aygıtların ve meclis demokrasisinin toplumsal bir buharlaşmayla karşı karşıya oluşu, yine gerileyen Türk kapitalizminin çürümüş sonuçlarındandır. Asgari demokratik istemlerin mutlaklaştırılmasıyla siyasal ifadesine kavuşan bir program, ancak ve ancak Türk kapitalizmine suni teneffüste bulunarak onun daha fazla oksijen soluyup, karbondioksit salınımı yapmasına neden olur. Bu oportünizm, Türk kapitalizminin çöküşünün kaçınılmazlığına sırtını dönmektedir. Pas tutmuş ekonomik örgütlenme tarzının vidalarını yağlayarak siyasal üstyapıyı esenliğe kavuşturmayı dileyen bütün önerilerin varacağı yer, tozlu raflardır. 

20.) Başkanlık Bonapartizminin inşası, gündemdeki devrimci olasılıkların da üzerinde bir takım etkilerde bulundu. Rejim içi egemenlik mücadelelerinin sonucunda ilk olarak 15 Temmuz darbe girişiminin, ardından da 16 Nisan hileli referandum gaspının yaşanmasıyla geçilen ve böylece de ihlal edilen yarı burjuva anayasal kırmızı çizgilerin fiili iflasından bahsediyoruz. Bu iflas, rejim içi reformist-pasifist çıkış yöntemlerinin olanaklarını tüketti. Kurumsal bir yarı Bonapartizme (eskiye) dönüşün parlamenter reçetelerinin bir olanaksızlığa işaret ediyor oluşu, Türkiye devrimine demokratik ve reformist yanılgılar eşliğinde yaklaşılmasını da zorlaştırdı. Sistem içi “alternatif” burjuva muhalif kanalların sistemi rehabilite etme noktasında yaşadığı tıkanıklık, ezilenlerin de sistem içi çözüm arayışlarının sonuçsuz kalmaya mahkûm doğalarını ifşa etti. Şimdi yığınlar, geleneksel Türk Bonapartizminin hangi kurumunun düzen içi “demokratik” ve “pasifist” yeteneklerine güvenerek, tepkilerini eski hukukun araçları üzerinden vermeyi deneyecek? Bugün Türk kapitalizminin bu güvenceyi ve olanağı örgütleyebilecek bir siyasal sermayesi yok.

21.) Mevcut rejime karşı verilen mücadelenin taktikleri aynı zamanda proleter devrimin de taktikleri olmadıkça ve proleter devrimin taktikleri, mevcut rejime karşı verilen mücadelenin de taktikleri olmadıkça, devrimci önderliğin işçi sınıfını kazanma çabası boş ve anlamsız olacaktır. Saray rejiminin despotik eğilimleri görünürlük ve güç kazandıkça ve bu, kitlelerin öfkesine konu oldukça, ortaya çıkan sosyal ve siyasal krizden Türk kapitalizminin çöküşünü hızlandırmak için yararlanılması gerektiği gerçeği, su götürmezdir. Türkiye işçi sınıfı, mücadelesinin nihai sonuçlarına ulaşabilmesi için bir sürekli devrim perspektifine kazanılamadığı ölçüde, sürekli uzlaşma yönündeki sınıf işbirlikçi eğilime teslim edilecektir. Devrimimizin mayalanmakta olan hamurunu bir kere kokladığımızda şunu anlıyoruz ki aşamacılık ve reformizm yoktur, sınıf işbirlikçiliği vardır. Aşamacılık ve reformizm sadece bunun en kritik andaki karşıdevrimci siyasal mazeretinin adıdır.

22.) Geçişsel ve devrimci sloganlar ile taleplerin, ortaya atıldıkları dönem içerisinde ne denli olanaklı veya uygulanabilir oldukları sorusu, bu sloganlar ile taleplerin var olmasını şart koşmuş olan mevcut durumun ne denli somutluk kazanmış olduğuyla ilgilidir. Özetle, siyasal taktiği içerisinde kristalize eden slogan, karşısında konumlandığı problemin gerçekliği oranında gerçekçidir. Bu sebeple 1914 ve hatta 1915 senelerinde “emperyalist savaşı iç savaşa çevir” şeklindeki yönelimin ayakları yere basmazken, 1915’le beraber bu slogan, cepheler ile fabrikalardaki fısıltı gazetesinin başlıca konusu olmuştur. Talep, yöneltildiği gerçeğin kendisi kadar olanaklıdır. Kurucu Meclis sloganı, potansiyel gücünü ilk olarak bu dinamikten almaktadır: Türkiye’de başkanlık rejimi ile kelimenin belki de gerçek anlamıyla taçlandırılmış olan oligarşik yağma, devasa bir yıkım yaratmıştır. Bu yıkıcı kapitalist eğilimin karşısında, kurucu ve devrimci bir alternatif, biricik çıkış yolu olarak belirmektedir. 16 Nisan Oligarşisi’nin iktidarı altında demokratik talepleri doğaları gereği antiparlamenter ve antiliberal bir karakter taşımaya başlamıştır. Bugünün bütün demokratik talepleri, somutlanmalarının şartları göz önünde bulundurulduğunda, son derece antidemokratiktirler. Bunun sebebi, demokratik taleplerin, demokratik değil devrimci metotlarla hayata geçebilecek olmalarıdır. Günümüzün en yakıcı ihtiyaçlarının talepler formunda kristalize olmuş hali, parlamenter demokrasi istemine denk düşmemektedir. Rejimin ve dönemin karakteri, politikaları ve talepleri belirler. Politikalarımız ile taleplerimiz, dönemin özgünlüğünü ifade eden dinamiklerin ve tarihsel gelişmenin nesnel mantığının bir sentezinin sonuçlarıdır. Bütün siyasi önermeler, kendi içerlerinde bir anlamlar ardışıklığı taşır. Kurucu Meclis önermesi, bu anlamlar ardışıklığı dahilinde düşünülmediği an, kitle hareketini felç edici ve hatta geriletici bir işleve sahip olacaktır. Nihayetinde bu sloganın burjuva demokratik bir siyasal doğasının olduğu unutulmamalıdır. Kurucu Meclis sloganı bu bağlamda, rejimden kopuş anlamıyla ardışık olarak kullanılmalı; kitleleri seferber edici somut ve ciddi bir alternatif politika olarak örülmelidir. Zira devrimin kendisine kadar, devrimin demokratik içerikli talepleri ve programı, doğrudan doğruya somut politik önermelerdir. Bu politik önermelerin doğası geçişseldir. Geçiş programı mantığının gündelik ihtiyaçlar ile tarihsel kurtuluş koşulları arasında kurduğu politik-programatik köprünün bina edilmesiyle; saray rejimi altında sömürülen işçi sınıfının en yakıcı ihtiyaçlarının gündeme getirilmesi ve bu ihtiyaçların gündemdeki ağırlıklarının arttırılması sağlanırsa, proletaryanın ulusun geleceği üzerine var olan ve süren tartışmada egemen bir pozisyon kazanması elde edilebilir. Troçkizmin politik önerisi budur: İşçi sınıfı öncülüğünde çıkış ve inşa. 

23.) Türkiye devrimi gündemdedir. Ancak bu gündemin kaynağı salt, rejim değişikliği ve bu değişikliğin mantıksal sonuçları olan diktatoryal yönelimler, artan baskı ve savaş politikaları değildir. Gündeme gelen devrim gerçeğinden bahsederken, bunun maddi kökenlerinin birim insan başına düşen baskı politikalarının nicel artışında olduğunu söylemiyoruz. Zira devrimci potansiyelin ilişkilenme tarzı nitel bir karakter taşımaktadır. Rejim değişikliği ve onun farklı taraflarını ifade eden Bonapartistleşme süreçleri, Türkiye devriminin bir gizli gündem olarak toplumsal somutluk kazanması sonucu hayata geçme zorunluluğu hissetmiştir. Özetle devrim, saray bina edildiği için güncellik kazanmamıştır; devrim kendiliğinden bir güncellik olarak varlığını hissettirince, saray bina edilmiştir. 

24.) Gündemdeki devrimin dinamiğinden söz ederken bunun kinetik değil, potansiyel bir birikim halinde kristalize olduğunu belirtmekte yarar var. Devrimci gündemin bugün itibariyle nefes alıp verdiği kanallar seferberlikler veya grevler değil, ekonomik çevrimin giderek daha da daralan bir ilişkiler ağına sığdırmaya çalıştığı genişleyen üretici yığınlardır. Kısacası mevcut haliyle gündemin “zorunluluklar” bağlamı hegemonik taraf iken, onun “özgürlükler” potansiyeli terazide henüz ağır gelen taraf değildir. 

16 Nisan Oligarşisi’nin bugünkü anayasal saray iktidarını ikna ederek değil, gasp ederek ele geçirmiş olması (16 Nisan), ardından bu gaspın kitlesel mitinglerle değil, hoşnutsuz bir sessizlikle ve lümpen sevinç gösteriyle meşrulaştırılmaya çalışılmış olunması (24 Haziran), egemen bloğun belirli bir sektörünün yönetim krizinin, genel kapitalist sınıf iktidarının krizine doğru genişletilmesinin ve büyütülmesinin olanaklarını yaratıyor. Unutmamakta fayda var ki, sadece devrimci krizler iktidar sorununu gündeme getirmez, aynı zamanda iktidar krizleri de devrim sorununu gündeme getirir. 

Son derece basit bir gerçekten; sınai ve tarımsal üretimden görece vazgeçişlerle inşaata, hizmete, telekomünikasyona, finansa, yani özetle rantiyeye dayanmaya başlamış olan üretim ilişkilerinin yaratmış olduğu bir balondan; ücretlilerin nicel genişlemelerinin ve nihai belirleyiciliklerinin 16 Nisan Oligarşisi’nin dönemsel pazar ihtiyaçlarına indirgenme çabalarından söz ediyoruz. Bu ilişkiler kendisini birçok noktada ilan etmeye başladı: HES’lerin çay ve fındık üretimiyle alım/satımına olumsuz (hatta yıkıcı) etkide bulunarak kırdaki üretici güçleri yıkıma uğratmasından, yayılmacı dürtülerle savaş açılan Kürt illerinin ve ekonomik altyapılarının, çimentodan kâr etmeye çalışan müteahhitlerin yeniden yapımına sunulmasına kadar. Türk kapitalizmi, bugünkü siyasal önderliği altında, paramparça oluşunu engellemek uğruna kalıcı olandan, gündelik/anlık olan için vazgeçmeye başladı bile. Bir iktisadi çevrim sistemi için bunun biricik anlamı plansızlık, programsızlık ve en nihayetinde çöküştür. 

Bu bağlamda bizim zayıflığımızın en keskin ifadesi kendisini çöküşün Neroncu karakterinde bulmaktadır: Roma, yine Romalılar tarafından yakılacaktır. Buna rağmen yaklaşmakta olan yangına su ile koşulmasını öneren bütün programlar ve stratejiler, sömürü ilişkileri lehine ve özgürlük aleyhine çalışacak olan yeni bir ihanet olacaktır. Tam da bu sebeple, Neron meşalesini samanların arasına bir kere bıraktığında, komünistlerin görevi ona benzinle koşmak olacaktır. Bu benzin, uluslararası görevlerimizin sadece bir parçası olarak ulusal Türk kapitalizminin tavizsiz ve tereddütsüz yok edilmesi siyasetinden ve işçi demokrasisinin inşasından başka bir şey değildir.