Avrupa’da kriz ve sınıf mücadeleleri – 2012

image_pdf

Uluslararası Birlik Komitesi

I. KAPİTALİST KRİZ

1) Yeni bir resesyonun eşiğinde: Tüm göstergeler, yeni bir durgunluk sürecine işaret etmekte. ABD, Almanya ve Fransa ekonomileri durmuş vaziyette. Yeni bir borç dalgası, finansal sistemin sorgulanmasına yol açmakta ve hükümetler, bir kez daha astronomik meblağlardaki kamu kaynaklarını bankaların emrine sunmakta. Sözünü ettiğimiz bu ikinci durgunluk dalgası tam da banka kasalarının, bir önceki dalganın sonucu olarak “Banka Kurtarma Planları” ile muazzam miktarda kamu kaynağını tüketmiş olmasının ardından tam takır olduğu bir dönemde gelmekte. Lenin “Emperyalizm; Kapitalizmin en yüksek aşaması” adlı eserinde emperyalist aşamanın, esas olarak finans kapitalin diğer sermaye kesimleri karşısındaki – endüstri ve ticaret sermayesi- belirleyiciliğiyle karakterize olduğunu vurgulamaktaydı. Mevcut kriz koşullarında, bu belirleyiciliği tüm şiddetiyle gözlemlemek mümkün. Her şey Bankaları memnun etmeye endekslenirken dünyanın geri kalanında işçi sınıfının büyük çoğunluğu giderek yaygınlaşan işsizlik ve sefaletle mücadele etmekte.

2) Krizin karakteri: Kapitalizme içkin bir aşırı üretim krizi ile karşı karşıyayız. Kar oranlarında yaşanan düşüş eğilimi, üretim yoğunlaşmasını – globalizasyon- kışkırtarak ücretlerin aşağı çekilmesine yönelik korkunç bir basınca yol açıyor – neoliberalizm- Mevcut krizin ilk belirtileri için 2000 yılına gitmek gerekiyor. Zira o yılın yaz döneminde 80’li yılların başında Reagan ve Thatcher politikalarının bir sonucu olarak kar oranlarında yaşanmaya başlayan yükseliş eğrisi tükenmeye yüz tuttu. Bush hükümeti bu sürecin sonuçlarından kurtulabilmek için yeni bir manevraya girişecekti. Afganistan ve Irak savaşları aracılığıyla kolay ve karlı kaynakların zaptı ve böylelikle ABD ekonomisinin çöküşten kurtuluş için gereksinim duyduğu sermayenin akışkanlığını sürdürebilmek. Hayal edilen petrodolarların geleceği beklentisiyle, Cumhuriyetçi hükümet, devletin askeri harcamalarını yoğunlaştırdı ve durma noktasına gelmiş ekonomiyi yeniden harekete geçirebilme umuduyla, kitlesel bir tüketime dayalı borçlanma sürecini – özellikle konut ve otomotiv alanında- kışkırtmaya girişti. Açıkçası bu politika, başlangıçta bu taze para enjeksiyonu ile işler gibi gözüktü. Ne var ki, plan işgale karşı Afganistan ve Irak’ta gelişen direniş duvarına çarpacaktı. Çok geçmeden taze kaynaklara erişme planı, devasa bir masraf kapısına dönüşecekti. 2007 yılında durum, kitlesel borçluluk düzeyleriyle daha da yoğunlaşmış ve 2000 yılından çok daha kapsamlı yeni bir krize yol açmıştı.

3) Kriz çevrimi spiral şekilde ilerliyor ve yeniden şiddetleniyor: Mevcut kriz, 1929 yılında borsa kriziyle patlak veren ve büyük bir depresyona dönüşen 30’lu yılların kriziyle büyük paralellikler taşımakta. Kredi politikalarının bir sonucu olarak yaşanmakta olan aşırı üretim krizi, tüketim kapasitesinin süratle inişe geçtiği ve şirketlerin kitlesel şekilde kapanmaya başladığı finansal bir krize dönüşmekte. Şu anda da işletmelerin büyük bir kısmı ya kapatılmış vaziyette ya sermayenin uygulamaya soktuğu “önleyici” tedbirler çerçevesinde düşük ölçekte üretim yapar durumda ya da,  fırsattan istifade ederek büyük ölçekte işçi çıkartır bir pozisyondalar ki, bu durumun durgunluğu tetiklemesi kaçınılmaz. Devletler bankaları besleyebilmek adına devasa ölçüde kamu kaynağını aktarmaya devam ediyorlar. Bankalarda birikmiş durumdaki özel borçlar, kamu borçları haline dönüşmekte. Hükümetler kamu harcamalarında muazzam kısıtlamalara gidiyor, kamu çalışanlarına yönelik kitlesel işten çıkartmalar gerçekleştiriyor ve kirizin faturası, kamu ya da özel işletmelerin kapanmasıyla birlikte işçi sınıfına ödetilmeye çalışılmakta. Bu durum, büyük bir çoğunluğun tüketim kapasitesinde yeni bir düşüş dalgasına yol açarak ekonomik büyüme imkânlarını bir kez daha durma noktasına taşıyor ve yeni bir durgunluk tehdidi bu kez tam takır hale gelmiş kamu kaynaklarının belirlediği koşullarda gündeme geliyor.

4) Emperyalist olmayan ülkeler krizden kurtulabilir mi? : Mevcut krizin geliştiği dönem boyunca, bazı ülkelerde yaşanan ekonomik gelişim, bu ülkelerin krizin etkilerinden sıyrılmayı başardığı yönünde bir izlenime yol açabilir. Ne var ki her bir örneğe dair ritmler ve durumlar farklı olmakla birlikte, böyle olacağını söylemek mümkün değil. Bir yanda muazzam gelişmesini üretimin sınırlar ötesi boyut kazanmasına ve neredeyse köle işgücünden yararlanmaya borçlu Çin örneği durmakta. Üretiminin yaklaşık yüzde 17’lik kesimini Çin topraklarında gerçekleştiren ABD açıklayıcı bir gösterge. Öte yandan bu durum üretiminin büyük bir bölümünü emperyalist devletlere ihraç etmekte olan Çin açısından bağımlı bir ekonomiye yol açmakta. Çin açısından özellikle ihracat boyutunda yaşanan – ki bu ihracat kaleminin yaklaşık yüzde 70’lik bir oranı başta ABD olmak üzere yabancı sermaye’ye endeksli- bağımlılık, dünya çapındaki kriz koşulları göz önünde bulundurulduğunda, hükümeti uluslar arası rekabet gücünü canlı tutabilmek adına ulusal para birimi Yuan’ın değerini düşürmeye itmekte. ABD ve Çin arasında gerilimlere yol açarak, 2010 yılının ortasından itibaren döviz savaşları olarak adlandırılan ve sol içinde karmaşalara yol açan süreç böyle bir zemine sahipti. Kuşkusuz Çin ve ABD arasındaki ilişki bir yandan bu iki ülke arasında da bir karşılıklı bağımlılığa yol açıyor, diğer yandan bu döviz savaşları esnasında Çin sermayesinin, ABD’nin borçlanmasını kolaylaştırmak adına 1. 160 milyar dolar karşılığı ABD hazine tahvili satın almaya zorlanmış olması hem bu ilişkinin bariz bir biçimde bir ast üst ilişkisine tabi olduğunu hem de artık Çin’in kaderinin her zamankinden daha çok ABD’nin geleceğine tabi olduğunu gösteriyor. Bu nedenle Çin, ABD borçlarının satın alınarak üstlenilmiş olmasının ardından bu ülkenin yaşamakta olduğu ekonomik krizin belirleyici bir halkasına dönüşmüş durumda ve şimdiden 2012 yılına ilişkin öngörüler Çin ekonomisinin küçülecek olmasına dair alarm zillerini çalmaya başlıyor. Bir diğer parametre ise, Asya ve Çin’deki ekonomik büyümenin ve yüksek talep nedeniyle hammadde fiyatlarındaki yükselişin – Soya, petrokimya ürünleri vb- uluslar arası ölçekte faiz oranlarında yaşanan düşüşün yarattığı ılıman rüzgârların sayesinde yükselişe geçen Latin Amerika ekonomilerinin durumu. Üçüncü bir grup ise, Chesnai’nin tabiriyle, Global sistemin dışında kalmış olan ve gezegenin geniş bir kesimini içeren Asya’nın orta kesimleri ve özellikle Sahra altı Afrika ekonomileri. Bu ekonomiler, spekülatif sermayenin özellikle temel gıda kaynaklarına yönelik politikaları nedeniyle çok sayıda kıtlık zinciriyle karşı karşıya kaldı. Bu sürecin zirve noktası Somali’de 2011- 2012 yıllarında yaşanan kıtlık koşullarıydı. Tüm göstergeler kapitalizmin bir dünya sistemi olduğu gibi, bu sistemin yaşadığı krizin de bölgesel açıdan farklılıklar içermekle birlikte dünya düzeyinde olduğunu ortaya koymaktadır.

5) Krizden çıkış politik bir sorundur; Mevcut krizden çıkış yönü yalnızca sınıflar mücadelesince tayin edilebilecek politik bir sorundur. Kapitalizm düşmekte olan kar oranlarını yeniden güçlendirebilmek ve büyüme kıvılcımlarına ulaşabilmek için muazzam boyutta ve her alanda bir sermaye yıkımına gereksinim duymakta   – Fabrikalar, üretim, para, bonolar ve kadın ve erkek çalışanlar üzerinde- 30’lu yıllarda ve benzer koşullar altında çıkış ancak 2. Dünya savaşı sayesinde mümkün olabilmişti; Bedeli enkaza dönmüş bir Avrupa ve 60 milyonun üzerinde ölü idi. İşçi sınıfı ve halklar kapitalist krizin yol açtığı yıkıma dayanabilirler mi?  Ne zamana dek katlanabilirler bu yıkıma? Çok yakında emperyalizmin ilk çıkış adımı olan yeni savaşlar gündeme gelecek ve bunlara ücretler, çalışma hayatı ve kamu hizmetleri üzerindeki devasa yıkım planları eşlik edecek. Nitekim tam da böyle eşitsiz ve bileşik bir süreçte emperyalizm Irak ve Afganistan’da batağa saplandı ve diğer yandan Yunanistan’ın başını çektiği Avrupa’da ekonomik yıkım planlarını durdurmak üzere işçi sınıfı yanıtlar geliştirmeye başladı. Krizin sonuçları ve yıllanmış diktatörlüklerin vahşeti karşısında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da bileşik bir biçim altında ve bu stratejik bölgede emperyalizmin kontrolünü sarsarak birbiri ardına devrimler gündeme gelmeye başladı.

6) Etap; 2008 yılı ile birlikte inisiyatifin burjuvazinin ellerinde olduğu bir aşırı üretim krizine girdik. Gerçekleşmesinde Polonya işçi hareketinin ve politik devrim sürecinin uğradığı yenilgi belirleyici olan, Reagan ve Thatcher ile özdeşleşerek, ileride neoliberalizm ve globalizm olarak adlandırılacak ve 81- 82 yılından itibaren başlayan emperyalist karşı devrimle açılan etap mevcudiyetini halen sürdürmekte. Neoliberal politika ile birlikte refah devleti anlayışının ve batı işçi sınıfının kazanımlarının imhasına girişilecekti. Bu dönemin bir diğer belirleyeni ise emperyalizmin “globalizm” aracılığıyla gezegenin geri kalanına dönük kaynaklara devasa ölçüde yoğunlaşmasıydı. Yine de bundan yaklaşık 30 yıl kadar önce kar oranlarında yaşanmaya başlanan toparlanma periyodunun daha berrak bir biçimde kavranabilmesi için Rusya ve Çin’de yaşanan kapitalist restorasyon sürecinin bu sürece olan muazzam katkısını göz önünde bulundurmak gerekmekte. Özellikle bu süreç boyunca Çin’deki devlet aparatının korunmuş olması, aynı zamanda kapitalist restorasyona kontrollü geçiş planlarını olanaklı kılmıştır. Şüphesiz Doğu Avrupa ve Rusya’daki hareketler – özellikle Berlin duvarının çöküşüyle birlikte-, 2000–2010 yılları arasında Latin Amerika’da yaşanan devrimci süreçler, Afgan ve özellikle Irak direnişi bu sözünü ettiğimiz bölgelerdeki devrimci durumların çerçevesini ortaya koyan belirleyici mücadele uğrakları oldular. Öte yandan bazı örnekler siyasi duruma damgalarını vurdular. Yine de dünya ölçeğinde sınıflar mücadelesinin güç dengelerini dönüşüme uğratacak ve yeni bir etap tarifini ihtiyaç haline getirecek türden yenilgi ya da zaferler gündeme gelmedi. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan devrimler örneğiyle birlikte, bütün bu bölgede devrimci bir durum yaşanmaya başlamasıyla birlikte mevcut etabın karakterini değiştirecek gelişmelerin gündeme gelmesi ise ihtimal dâhilinde. 

7) Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan devrimler etabı değiştirebilir; Tunus merkezli olarak doğan sürecin açık karakteristik özelliklerinden biri de kazandığı uluslar arası ölçekteki yaygınlıktı. Bu bölge mevcut sınıf mücadelesinin merkezi noktalarından biridir. Dahası Ortadoğu’da Suriye ile birlikte ve Libya’dan sonra Kuzey Afrika’daki devrimci dalganın merkezidir. Bu devrimci hareketin başını, işsizlik ve esnek çalışma koşullarının ama aynı zamanda baskının, diktatörlüklerin zulmünün ve zayıf demokrasinin kurbanı olan gençlik çekmektedir. Bu devrimci süreçler temelde demokratik bir içeriğe sahiptirler ve emperyalizmin bu bölge üzerindeki kontrol mekanizmalarını dengesizleştirmişlerdir. Bu süreci eski rejimlerden koparak tamamlanmamış olmakla birlikte, diktatörleri yenilgiye uğratmış politik devrimler olarak değerlendirmekteyiz. Bununla birlikte ne önce demokratik devrimlerin gerçekleştirilip sosyal ve sınıfsal sorunların sonra gündeme gelmesini savunan aşamacı anlayışın temsilcilerinin ne de bu devrimlerde sosyalist görünümler görmek isteyen sektörlerin görüşlerini paylaşmaktayız. Var olan sefalete son vermeye ve iş taleplerine yönelik sosyal ve demokratik taleplerin arasındaki ilişki, aynı zamanda kaydettiği ilerlemelerde kilit bir rol üstlenmişlerdir. Eğer gençlere yönelik işsizliğe dair bir çıkış sağlanamazsa demokratik devrimin sosyal bir devrime dönüşmesi mümkün olmayacağı gibi, büyük bir olasılıkla eski rejimin temellerini korumaya dönük bir duraklama da gündeme gelebilecektir. Politik devrim sosyal içerikli talepleri üstlenmek ya da imha olma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bizim sürekli devrim kavrayışımızın temelini oluşturan bu yaklaşım aynı zamanda devrimin karşı karşıya kaldığı yol ayrımına işaret etmektedir. Kuzey Afrika devrimlerinin en büyük sorunu işçilerin demokrasi için mücadele etmekle birlikte henüz sosyalizm bayrağı uğruna mücadele etmemekte olmayışıdır. Ve bu sınırlılık, devrimci örgütlerin yokluğu ya da mevcut zayıflığı koşullarında bütün ülkelerdeki devrimci süreçleri tehdit eden başlıca faktöre dönüşmüş durumdadır.

8) Emperyalizm yeni gerçeklik karşısında yeniden konumlanmaya çalışıyor; Emperyalizm Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki diktatörlüklere son ana dek destek sunmayı sürdürmüşlerdir. BM’nin Libya’ya müdahale kararı hiçbir anlamda halk için gündeme gelmemiş, tam tersine bölgedeki politik inisiyatifi yeniden ele geçirmek ve devrimci sürece karşı ateş açmak maksadıyla hayata geçirilmiştir.( Bknz 5. Bölüm) Suriye ulusal konseyi emperyalizmin politikalarına hizmet etmektedir.Emperyalist müdahalenin tüm biçimlerini reddediyoruz. Zira emperyalizm Libya’da yaşandığı gibi yalnızca askeri olarak müdahale etmemekte, Tunus ve Mısır örneklerinde gördüğümüz üzere eski rejimlerden nihayi kopuşu öngörmeyen İslamcı partilerin galip çıktığı seçimlerden hareketle devrimci süreci akamete uğraşmaya çabalamaktadır. Emperyalizmin planı hemen tüm ülkelerde aynı zemin üzerinden hareket etmektedir; devrimci sürecin derinleşmesinin önüne geçmek  ve fakat devrimci süreç bir kaçınılmazlık halini aldığında ise sistemin değişime uğramaması adına rejim değişimini kontrol altına almaya çalışmak.  Öte yandan bölgedeki halklar Filistin halkıyla açık bir dayanışma sergilemekteler. Devrimci süreçlerin derinleşme eğilimi kazanması İsral’e karşı Filistin mücadelesinin yeniden doğuşuna yol açabilir. Emperyalizmin stratejik planı, bölgedeki en büyük askeri güç olarak İsral’i batmayan bir uçak gemisi olarak sağlamlaştırmak ve bu yolla onu diğer rejimler üserinde bir doğrudan kontrol aracı olmak üzerine şekillenmektedir. Bu nedenle Siyonist hükümet önce Irak ve şimdide İran gibi  rejimlere yönelik saldırganlıkta sürekli olarak başı çekmektedir. Devrimci mücadelenin ana ekseni, Filistin halkının saflarında ve Siyonist İsrail devletinin yıkılarak yerine birleşik, laik ve demokratik bir Filistin uğruna savaşmaktan geçmektedir.

II. AVRUPA FIRTINANIN ORTASINDA

9) Avrupa ve ABD; Global krizin ABD’de başladıktan sonra kendine özgü dinamikler üzerinden Avrupa’ya yerleşmiş oluşu bir tesadüfün eseri değil. Zira ABD askeri ve finansal hegomonik bir güç. Dolar uluslararası değişim gücü pozisyonunu halen sürdürmekte ve bu ayrıcalıklı pozisyon ABD’ye kendi krizini dışarıya ihraç etme şansı tanımakta. Emperyalizmin askeri müdahale ihtiyacı karşısında, diğer Avrupa emperyalizmleri Amerikan askeri kapasitesinin oldukça gerisinde seyretmekteler. Breton Woods anlaşması  -1944-  ikinci dünya savaşının ardından gelişen bu hegomonyanın ve Doların bir uluslararası değişim parası olarak kurgulanmasının bir ifadesiydi. Bu anlaşmanın hâkimiyeti oldukça uzun sürdü. 1971 yılında Vietnam savaşında alınan mağlubiyet bu anlaşmanın etki düzeyinde bir kırılmaya yol açacak ve böylelikle ABD altın karşılığı olmaksızın dolar basma ayrıcalığından vaz geçecekti. Ne var ki bu durum, bu ülkenini hegomonik karakterini değiştirmediği gibi aynı zamanda para birimi olan Dolar, dünya ticaretinin temel değişim değeri olmayı sürdürecekti. Diğer ülkeler rezervleri için, dolar toplamayı sürdürdüler ve bu nedenle doların değeri yalnızca Kuzey Amerika’nın zenginliğinin değil aynı zamanda diğer ülkelerin zenginliğinin de bir ölçütüne dönüştü. Ne var ki, söz konusu değeri belirleyen, gerektiğinde daha fazla kâğıt para basarak ya da devalüe ederek dolara müdahale eden Federal Rezerv Bankasının izlemekte olduğu tüm enflasyonist politikalar aynı zamanda bu politikaların sonuçlarının diğer ülkelere ihraç edilmesiyle sonuçlanacaktı. Bu bağımlılığın sonuçlarından kurtulmak isteyen Venezüella gibi ülkeler, rezervlerini Euro’ya dönüştürmeye çabaladılar ya da İran’ın kışkırttığı türden bir petrol pazarı üzerinden rezervlerini kurgulamaya giriştiler. Sonuç olarak bu çabaların tümü başarısızlığa uğrarken dünya üzerindeki ticari değişimin üçte ikisinin Dolar üzerinden gerçekleşmeye devam ettiği bir dönemde mevcut dünya ekonomik kriziyle yüz yüze gelindi. Bu gün yalnızca Almanya, İtalya ve Fransa’nın Dolar rezervlerinin toplamı – 603 milyar Dolar 2011 itibariyle – bu ülkeleri Çin ve Japonya’nın ardından, dünyanın 3. Dolar işlemcisi konumuna getirmekte. Böylelikle krizin ABD’ye ulaşmasının ardından, bu ülkede süratle rezervlerini devalüe ederek krizini diğer ülkelere ihraç etmiştir. Bu durumun etkileri Japonya’da oldukça yıkıcı bir biçimde tezahür etmiştir – üstüne üstlük bu yıkıcı ekonomik sarsıntı bir de Tsunami ve Fukushima Nükleer tesisi kazasıyla birleşmiştir.

10) Dolar ve Euro. Öte yandan bu nakledilmiş krizin AB ülkelerindeki tesiri,  AB Merkez Bankasının, finans kapitalin basıncıyla hayata geçirdiği ekonomik tedbirlerle iki katına ulaşmış durumdadır.  Bu manzara aynı zamanda bir başka belirleyici faktörün altını çizmektedir; AB’nin dünya pazarlarrında ABD ile rekabet edebilmesindeki diğer bir büyük zaafı, arkasında koruyup, kollayıcı bir devletin bulunmadığı koşullarda ortak bir pazar ve para birimi inşa etmekte oluşundan kaynaklanmaktadır. Para birimi üzerinde koruyuculuğu olan – gerektiğinde devalüe edebilecek ya da değer kazandırabilecek- bir devletin yokluğunda Euro sıska bacaklı bir dev görünümü kazanmakta eşitsiz, hiyerarşik ve düzensiz ekonomik ve politik ilişkilerin belirlediği şartlar altında tümüyle ekonomik krizin etkilerine ve bu koşullardan yararlanarak yüksek rantlar elde etme uğraşındaki spekülasyon hareketlerine tabi bir araca dönüşmüş durumdadır.

II.a. Almanya’nın hegamonik rolü

11) Berlin duvarının yıkılması ve Almanya’nın birleşmesi. 1989 yılında Berlin duvarının düşüşü, savaş sonrası Yatla ve Potsdam’da oluşturulmuş Avrupa’nın da – yani Avrupa’nın, Almanya’nın ve kıtanın en güçlü ve kalabalık proletaryasının emperyalizm ve Stalinist Bürokrasi arasında paylaşılmasının- sonu olmuştur. Almanya’nın – kitle hareketlerinin etkisiyle- yeniden birleşmesi, bir ilerleme anlamına geldiği gibi aynı zamanda Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin çöküşüyle birleşmiş ve yeni bir Avrupa gerçekliği belirmeye başlamıştır. Bir yandan Almanya Fransa’yı ikinci planda bırakarak, merkezi bir güç pozisyonunu sağlamlaştırmış, diğer yandan Alman işçi sınıfı yeniden birleşmiştir. Ama, gerçekte bu talebin kitlelerce dile getirilip burjuvazi tarafından gerçekleştirilmiş olması arasında yatan çelişki, birleşmenin burjuva karakterli olmasına yol açmıştır.

 12) Alman “mucizesi”. Alman burjuvazisi birleşme sürecine öncülük etti ve Doğu kesimindeki tüm üretim aygıtının tahribine yöneldi: Treuhand’ın denetimindeki 8,500 devlet işletmesinden, 1994’te sadece 400 adeti geriye kalmış durumdaydı; bu işletmelerde çalışanların %60’ı ise -2,5 milyon işçi- işsiz kalmıştı. Bu dev işsizler ordusu, iç emek pazarında işçi ücretlerinin ve çalışma koşullarının aşağıya çekilmesinde, dolayısıyla da kârlılık oranının artırılmasında kullanılacaktı.1997 ile 2010 arsında gerçek ücretler %10 oranında düştü ve saat başına üretkenlik %8 oranında arttı, bu da birim emek başına harcamaların genel olarak %25 oranında azalmasına, “emek esnekliğinin” güçlenmesine neden oldu. 2004’te Schröder başkanlığındaki SPD hükümetini çıkardığı “Hartz IV” yasası uyarınca işsizlik ödentisi bir yılla sınırlandı, bu dönemin ardından işsizlere önerilen herhangi işi -saat başına 1 euroluk, işçinin vasfıyla ilgisiz, ikametinin çok uzağında..) kabul etme koşulu kondu. Krizin en derin anında (2009’da GSMH –%4.7)  sanayi işletmeleri işçi sayısını azaltmayıp, Kamu istihdam Dairesi sübvansiyonu sayesinde,  çalışma saatlerini kısaltmaya yöneldiler: böylece kısmi sözleşmelerde müthiş bir artış yaşanacaktı. Böyklece 2011’de, sabit sözleşmelerin sayısı azalırken, yarım gün ve geçici (tazminatsız işten çıkarılanlar) olarak çalışanların sayısı bir milyona yükselecekti. “400 euroluk işler” denilen bu geçici işlerde çalışan geçici işçilerin miktarı 2012’de 2,7 milyona ulşmış durumdadır. Aynı yıl, erkek ve kadın işçiler arasındaki ücret farkı, kadınların aleyhine %23’e çıkmıştır (Avrupa ortalaması %16). Yoksulların durumu umutsuzluk düzeyindedir.Üç milyonu işsiz olmak üzere 7 milyon Alman, çeşitli devlet yardımıyla geçinmektedir. 2010 sonlarında Merkel bu yardımları 364 euro’yla sınırladı. “Yeni yedekler ordusunu” oluşturan bu yedi milyon insan çalışma koşullarının daha da aşağılara çekilmesinde kullanılmaktadır. 

Sendika önderliklerinin suskunluğu sayesinde gelişen bu panaroma, tüm ülkelerde gerçekleştirilmekte olan mevcut iş reformlarına model oluşturmaktadır. Bu reformların hepsinde –ve bazılarında çok yüksek oranlarda-  tercihli kurbanlar göçmenler –örneğin ispanya’da göçmenler arasında işsizlik oranı %30,4- ve gençlerdir –Avrupa ortalaması %21, İspanya’da bunun iki katı-. 

13) Alman bankalarının gücü: Emekçilerden elde edilen artık-değer sayesinde sermaye ihracı. Birleşmenin ardından Almanya doğrudan bir bir oranında “Marka” geçişin de etkisiyle 10 yıllık bir sürece yayılacak ağır bir ekonomik bedel üstlenmek durumunda kaldı.. Bütün bu on yıl boyunca ülke,  bir sermaye ve kredi alıcısı görünümündeydi. Ne var ki, yukardaki bölümde değinilen vahşi çalışma koşulları altında, 2000 ve 2007 yılları arasında 99 milyar Euro’luk ek bir karlılık gündeme gelecek, ortalama ücretlerdeki artış %1,1 düzeyinde gerçekleşirken,  özel sektör ve devlet girdilerindeki yükseliş, %7,7 düzeylerine sıçrayacaktı. Bu sermaye bikrim sürecinin ardından 2001 yılından itibaren Almanya 270 milyar Euro’luk bir ilk dilimle dışarıya dönük sermaye ihracatına başladı. Bu sermaye ihracı tümüyle emlak balonu ya da üretim dışı sektörler olarak tabir edilen spekülatif alanlara yönelik bir karakter kazanıyor, dahası bu krediler aracılığıyla periferideki ülkelere sonu belirsiz bir süreç boyunca Alman ürünleri satın almalarının yolu açılmış oluyordu. Böylece ilerde pek çok ülke tarafından devletleştirilmek durumunda kalacak özel bankalar aracılığıyla muazzam ölçeklerde bir özel borç – ve banka borçları-  yükü yaratılmış oluyordu. Bütün bu sürecin sonunda bu gün Alman bankaları korkunç bir tehlikenin kıyısındalar. Yatırmış oldukları sermayeyi geri alabilmek adına, bu güne dek iliklerine dek sömürdükleri uluslara, eşi benzeri görülmemiş bir yağmayı dayatmaktalar.

 14) Yeni AB’de Almanya-Fransa. Bu durum Fransa ile Almanya arasındaki güç dengelerinde ciddi bir değişime yol açtı, Fransa’nın politik dengelerinde yeni sonuçlar doğurdu. AB’nin oluşumunda önemli bir yer tutan ve birlik bütçesinin %80’ini soğuran Ortak Tarım Anlaşması (OTA), Savaş’ta askeri olarak tahrip olmuş Alman sanayisinin Fransız tarım burjuvazisini finanse etmesi anlamına geliyordu. Almanya’nın birleşmesinden sonra bu ülke dev harcamalarla kendi gücünü yeniden biçimlendirdi ve OTA aracılığıyla gerçekleştirdiği sübvansiyonları kesmeye başladı. Küçük burjuvazinin yoksullaşmasının, diğer sosyal sınıfları da etkilemekle birlikte, aşırı sağın kendini yeniden inşa etme süreeciyle doğrudan bir ilişkisi bulunmakta. Yeni güçler dengesinin bir başka unsuru da Almanya’nın AB’yi Doğu’ya doğru hızla genişletme kararlalığıdır.

15) Merkel- Sarkozy ikilisi: Almanya’nın kendisini empoze etmekte olduğu yeni hiyerarşide, Almanya ve Fransa AB’nin temel iki süper gücü olmaya devam etmektedirler. Bu durum Merkozy söylemine neden olmuştur. Bu gün Avrupa devletlerinin gerçekleştirmekte olduğu cari ilişkilerin yarısından fazlası Alman dış ticaretine yönelik durumda. Ama aynı zamanda Almanya çevre ülkelere yönelik yatırımcılığında 568.600 milyar Euro ile başını çekmekte. Bu ülkeyi 440 milyar Euro’luk yatırımıyla Fransa, 96.400 milyar ile İtalya takip etmekte. İspanya 127.600 milyar Euro tutarının yanı sıra Portekiz’in de 99.800 milyar Euro borçlu olduğunu hatırlatalım. Demek oluyor ki, şu ana yürürlüğe sokulmakta olan “kurtarma paketleri” esas olarak – büyük oranda Alman ve ikincil düzeyde Fransız- büyük Avrupa bankalarının fiktif sermayelerini kurtarma çabalarından başka bir şey değil. İşte Merkel- Sarkozy ikilsinin alâmetifarikası da tam olarak bu. Bu görünüm bize AB saflarındaki hiyerarşiyi sergilemekle kalmıyor, aynı zamanda bu iki ülkedeki sınıflar arasında yaşanan güç ilişkilerinin de bir yansımasını oluşturuyor; Daha savaşçı bir görünüm arz eden Fransız işçi sınıfı, Almanya’da uygulanan ölçekte şiddetli planların uygulanmasını durdurmayı başarmıştı.

16) Doğu Avrupa: Alman yayılmacılığından krize ve IMF’nin girişi: AB’nin Doğu Avrupa’ya yönelik açılımı esas olarak, Almanya’nın birleşmesinin ardından Doğu Avrupa’daki yakın ilişkilerini derinleştiren ve ayrıcalıklı pozisyonuyla seferber olan Alman çok uluslu şirketlerinin bir talebiydi. Bu çok uluslu şirketler, temelde söz konusu coğrafyadaki kitlesel özelleştirmelerin sunduğu uygun fiyatlardan, kalifiye ve ucuz iş gücünden yararlanmak, böylece hem endüstriyel yatırımlarını kaydıracak uygun bölgelere yerleşmenin hem de şirketlerinin üretim maliyetlerini düşürmenin arayışındaydılar. Almanya’nın sermaye ihracı politikası bu siyasetten beslenmekteydi ve nihayetinde ailelerin borçlandırılmasına dayalı güçlü bir büyüme sürecinin ardından 2008 yılı ve 2009 yılının sonundan itibaren tüm Avrupa eşi benzeri görülmemiş bir durgunluğun pençesine düşecekti. Polonya ve Çek Cumhuriyeti, bu durgunluk dalgasından sıyrılmayı ve 2010 ve 2011 yıllarında pozitif görünümlü PİB – gayrı safi milli hâsıla-  oranlarına ulaşmayı başardılar ne var ki bu müspet görüntü bölgenin geri kalan ülkeleri için geçerli değildi. Bu bölgedeki pek çok ülkede ailelerin ödeyemediği ipotek kredileri nedeniyle yığınsal emlak krizleri art arda baş gösterdi. Macaristan’daki ipotek krizi, devasa ölçekte bir borç birikmesiyle birleşerek kamu borçlarının GSMH’nın yüzde 72,9’ u oranına fırlamasına ve ardından güçlü bir sosyal direnişin kaynağı haline dönüşecek – başta sağlık sektörü olmak üzere- bir özelleştirme dalgasına yol verecekti. AB Merkez Bankasının kaynakları Euro Bölgesindeki ülkelerin taleplerine yanıt vermekten uzaktı. Öte yandan tüm çaba, “Doğu’ya” para enjekte etmeye, böylelikle Doğu ülkelerinin “Batılı” bankalara borçlarını ödeyebilmesini garanti altına almaya kilitlenmişti. Sonuçta Avrupa kaynakları yetmeyince, devreye İMF çözümü sokuldu. G 20, “Doğu’ya” yardım gerekçesiyle kaynaklarını üç katına çıkarttı. 2008 ve 2009 yılları boyunca AB, İMF ve diğer bankaların Macaristan, Letonya ve Romanya’ya aktardıkları “yardımların” sonuçları korkunç oldu; Macaristan’da özelleştirmelerin bir sonucu olarak GSMH içinde kamu harcamaları yüzde 2,5 oranında, memur maaşları yüzde 30 oranında düşüş gösterirken geri kalan ücretlilerin maaşları ise dondurulacaktı. Letonya’da emekli maaşları yüzde 10 oranında, öğretmen maaşları yüzde 50 oranında düşürülürken, sağlık harcamaları ise üçte bir oranında kesintiye uğrayacaktı. Romanya’ya gelince; edinilecek yardımları bedeli, ücretlerin beş yıl içinde üçte bir oranında aşağı çekilmesi, 100 bin memurun işten çıkartılması ve emeklilik haklarının tahrip edilmesi suretiyle ödenecekti. 2009 Martı ile 2010 Martı arasında Letonya’da işsizlik, yüzde 14,3 oranından yüzde 22,3’e fırlarken, GSMH iki yıl içersinde yüzde 20’den fazla düşüş gösterdi. 2012 Martında, Avrupa Komisyonu, Macaristan’a yönelik mali desteklerini bu ülkenin devasa borç oranlarını gerekçe göstererek askıya aldıklarını ilan etti ve yeni bir kesinti planı talep etti.

17) Borç denetimi ile büyüme ikilemi arasında. Bu tartışma burjuva sektörleri arasında yaygınlaşmış durumda. Bir yandan kaynakların dağıtımına ilişkin burjuvazi arasındaki gerginliklere –üretken sektörler de “büyüme teşvikleri” gibisinden kamu kaynakları talep etmekteler- işaret ederken, bir yandan da borç ödemelerindeki kısmi bir gevşetmenin tüketimin belli oranda artmasını olanaklı kılacağı ileri sürülmekte. Ama aynı zamanda, kitlelerin politik kısıtlamalar karşısındaki tepkilerine yanıt olarak, kısmi bir gevşemenin doğrudan bir sınıf çatışmasını savuşturacağı belirtilmekte. Bu politikanın temel savunculuğunu, Hollande önderliğindeki sosyal demokrasidir; son dönemde yerel seçimlerde kazançlı çıkan Alman sosyal demokratları ve sanayi kesimleri de bu politikayı savunmaktadır. Obama’yı örnek gösteren bu kesimler artık sosyal demokrasiyle sınırlı kalmayıp, belirli burjuva sektörleri de içrmektedir; örneğin İspanyol burjuvazisi de borç denetiminde esnekleşme talep etmektedir. Ancak bu durum karşısında yanılgıya düşmemek gerekir: her iki politika da, emperyalizmin işçilere ödetmek istediği aynı kriz madalyanonunun iki ayrı yüzünden ibarettir. Üretim teşviklerinin kimin cebinden çıkacağı herkesçe bilinmiyor mu? Büyüme adına, işçilerin yaşamını daha da kötüleştirecek olan yeni iş reformu yasalarıyla karşı karşıya kalacağız.

II.b. Kamu borcu krizi ve kurtama operasyonları

18) Finansal karların garantörü olarak Avrupa Merkez Bankası; Aslına bakılırsa devlet borçlarının finansmanı kazançlı bir süreci ifade ediyor. Avrupa Merkez Bankası (AMB) devletlerin borç faizleri yüzde 6 civarında iken – ki geçtiğimiz Kasım ayında 10 yıllık ödemeler için yüzde 14’leri, Yunan tahvillerinin 3 yıllık geri ödemeleri için ise yüzde 20’ler düzeyine sıçramış durumdaydı- Büyük bankalara yüzde 1 civarında bir faiz oranı ile para aktarıyor. Bu muazzam karlılık oranlarını sürdürebilmek için büyük bankalar, mali kaynak kullanan ülkelerin hükümetleri korkunç bir kıskaca alarak gerçekte bu borçları zamanında ödenemez düzeye getirmekteler. Şu günlerde Alman hükümeti aracılığıyla Alman büyük bankalarının ve onların takipçisi durumundaki Fransız bankalarının bütün çabası, bu bol köpüklü karların sürekliğinin garanti altına alınmasına endekslenmiş durumda. Mali anlaşma olarak adlandırılan girişim, esas olarak borçlu ülkelerin hükümetlerine gerektiğinde anayasal reformlar da yapmak suretiyle kamu harcamalarında yıkıcı sonuçları olacak kısıtlamalar getirerek ve sosyal harcamalara, emeklilik haklarına ve ücretlere saldırarak bu garantileri elde etme çabasından başka bir şey değil.

19) Yunanistan; Euro bölgesinin zayıf halkası. Kurtarma planları; Aşırı borçlanma zinciri, uluslar arası finans kapitalin büyük saldırı dalgasının hemen ardından, en zayıf yerinden kopmuş durumda. Kesinti planlarının hemen ardından,  çöküş tehdidi ve ilk kurtarma planları devreye sokuldu. Bu kurtarma planlarının öncelikli hedefi, Yunanistan’ı bulunduğu durumdan kurtarmak değil, esasen bu ülkeye kredi veren Fransız ve Alman bankalarının çöküşünü engellemekti. İlk kurtarma planının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra ülkenin borcu çok daha büyümüş ve dahası bu kapsamda bir borcun ödenebilme imkânı daha da olanaksızlaşmış oldu. İşsizlik oranları ileri doğru fırlarken, adaletsizlik yoğunlaşmış, ücretler ve emekli maaşları yerlerde sürünür olmuştu. İlk planın ardından, Yunanistan’ın mevcut borç yükü halen olağanüstü bir düzeyde seyrediyordu. Bu gelişmeler üzerine,  Troyka – AB Merkez Bankası, AB ve İMF- Yunan politikası üzerinde, Latin Amerika’da 90’lı yıllar boyunca İMF ve BM eliyle uygulanan türden yukarıdan aşağı bir kontrol uygulamaya girişecekti. 20 Ekim 2010 tarihinde AB – İMF ile anlaşarak- Yunanistan’a ikinci bir kurtarma planı için yeni şartlar dayatmaya girişti.2012 Ocağında yeni bir finansman desteği karşılığında bu şartlara daha fazla kesinti ve işten çıkartma dalgasının eklenmesi gündeme gelecekti.

20) Bankalar için daha fazla para: İkinci kurtarma planı; İlk kurtarma planları için AB üyesi devletlerin bankalara aktardığı para Barroso’nun aktarımına göre yaklaşık 400 Milyar Euro tutarını bulmuştu. Ne var ki, bankalara aktarılan bu tutar, finansal durumu düzeltmek bir yana, durumun daha da için den çıkılmaz bir hal almasına yol açtı. Fransız/Belçika kökenli Daixa bankasının çöküşü, aslında bankacılık sistemi açısından devletlerin içinde bulunduğu çıkışsızlığın ilanından başka bir şey değildi. 27 Ekim tarihli zirvede 100 milyar Euro’nun daha doğrudan ya da dolaylı olarak bankaların yeniden finansman hizmetine sunulması kararlaştırıldı. Mekanizmanın mantığı hep aynı şekilde işlemekteydi; mevcut fonların devam edebilmesi adına, bankaların üçüncül borçlularına geniş tavizler sunulması hedeflenmekteydi. Borç krizi artık Avrupa’nın kalbine doğru ilerlemekteydi. Fransa’nın birincil düzeyde risk taşımakta olduğunun ilanı aslında alarm zillerinin çalmaya başladığının bir göstergesiydi. Önceki çabaların yetersiz kaldığı koşullarda yaklaşan tehlikeyi durdurabilmek adına yeni planlar gündeme alındı. Ne var ki, 100 milyarlarca Euro’luk bu yeni bedel nasıl ödenecekti? Avrupa emekçi halkları bir kez daha hedef tahtasındaydı. 

21) İspanya bankalarını kurtarma planı. 9 Haziran’da AB, IMF ve AMB ile birlikte, İspanyol bankaları için 100 milyar Avro değerinde bir kurtarma planı kabul etti. Planın amacı, ücretlerin ya da emekli maaşlarının ödenmesi olmayıp, bankalarını kurtarabilmesi amacıyla İspanya devletine açılmış bir kredi; kredinin geri ödenebilmesi için de İspanyol hükümetinden yeni tedbirler alması istenmekte (kamu harcamalarının kısıtlanması, memur maaşlarında indirim yapılması, KDV’nin artırılması…). Bu yeni “seçmece kurtarma planı” bankalara, daha sonra halk yığınlarınca ödenecek yeni paraların aktarılması anlamına geliyor.

22) Euro’nun sonu mu? Sermayenin emekçilere yönelik saldırısı, egemenleri güçlü bir iç çatışmadan azade kılmadı. Zira çok sayıda tartışma bu süreçte açığa çıkacaktı; Fransa ve Almanya arasında, Faturanın ödenmesi ve ileriye dönük politikalar üzerine, Alman bankaları ve AB Merkez bankası arasında AB Merkez bankasının borçları satın almasını protesto ederek istifa eden iki merkez bankası üyesi üzerine, ayrıca Alman burjuvazisiyle çevre ülke burjuvazileri arasında bu dönem boyunca türlü nedenlerle çatışmalar gündeme geldi. Bu çerçevede, Alman banka sektörleri artık doğrudan Euro’da ısrarın beyhude olduğu ya da borç yükleri nedeniyle ağır bir cezayı hak eden çevre ülkelerin Euro bölgesinin dışına çıkartılması veyahut bu ülkelerde Euro’nun ikincil bir para birimi olarak kullanılması yönünde fikirleri daha yüksek sesle ifade eder oldular. Bu kesimler arasında yürütülen tartışma, esasen AB Merkez bankasınca satın alınmış durumdaki borçların merkez ülkelerce paylaşılmasının Euro’yu zayıflatıp zayıflatmayacağı sorunu etrafında merkezileşmekte. Görüldüğü üzere Kapitalist ekonomi mantığından hareketle sorunlar yumağına bir çözüm ufukta görünmüyor. Bu nedenle çözüm, bütünüyle sınıflar mücadelesinin sathına taşınmış durumda; Ya sermaye işçi sınıfı ve diğer halk kesimleri üzerinde ağır bir yıkım gerçekleştirecek ya da bu sınıflar Kapitalizme bir son verecek. Yönelişin kaderini büyük ölçüde bu çerçeve belirleyecek. Şüphesiz müdahaleye uğrayan ülkelerin burjuvazileri ile merkez burjuvazileri arasında ödenmesi gereken bedel konusunda bir dizi anlaşmazlık mevcut, öte yandan burjuvazinin tüm sektörleri, kemer sıkma paketleri aracılığıyla bedelin büyüğünü işçi sınıfına ödetmek konusunda anlaşmış görünüyorlar. 

II.c. Sosyal haklara ve çalışma koşullarına saldırı 

23) İşçi sınıfına yönelik durmak bilmeyen bir saldırı; Avrupa hükümetleri ve patronları, krizin tüm yükünü işçi sınıfına yıkmak için kurumları aracılığıyla ve bankaların dayatmalarıyla şekillenen kesintisiz bir hücuma kalkmış durumda. Şirketler, hükümetlerin dayatmaları ve sendikaların pasif tutumları eşliğinde, iş yerlerinde küçülmeye ve ücretlerde kesintilere gitmekteler. Mevcut hükümetler sistematik bir biçimde, kamu sektöründe çalışan memurların, emeklilerin maaşlarında, eğitim ve sağlık alanındaki kamu yatırımlarında kesintilere gidiyorlar. Devasa mücadelelerin ürünü olan kazanımlar bir anda tarihe karışıveriyor. İşçi sınıfının yaşam koşulları ciddi ölçekte gerilemeye yüz tutuyor. Eşitsizlik ve yoksulluk tüm Avrupa genelinde yaygınlaşıyor – kimi Avrupa ülkelerinde bu oran yüzde 26 oranlarına ulaşmış durumda- Öte yandan yaygınlaşan sefalet koşullarının tehdit ettiği en önemli kesimin kadınlar olduğu vurgulanmalı.

24) Göçmenlerin suçlu düzeyine düşürülmesi, Shengen… yetmediğinde, sınırların yeniden ihsası. Shengen’in güvence altına aldığı korumalı Avrupa politikası, çeşitli Avrupa ülkelerindeki göçmenler yasalarının ve bunların daha sonraki reformlarının temelelini oluşturmuştur. Ancak, krizin derinleşmesinin ve Kuzey Avrupa devrimlerinin sonucunda AB sınırlarının koruyucusu durumundaki diktatörlüklerin devrilmesinin doğurduğu basıncın etkisiyle,  göçmenler politikasının uygulanmasında köklü bir dönüşüm gerçekleşti. 

Göçmenler yasalarında yapılan değişiklikler, hükümetlerin sendikaların temsil ettikleri işçi aristokrasisi kesimleriyle doğrudan çatışmaya girmeksizin gerçekleştirdikleri en iyi iş reformları oldu. Dev kaçak (“kağıtsız”) emek orduları, her an otruma ve çalışma izinlerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya durumdaki göçmenlerle birlikte, başka ülkelere göçemeyen üretim kesimleri için –inşaat, tarım, otel-lokanta vs işletmeciliği..) zayi edilebilecek piyonlar haline geldiler, mevcut çalışma koşullarının ağırlaştırılmasında ve özellikle de işçi sınıfının bölünmesinde ve onun saflarında yabancı düşmanlığının yaygınlaştırılmasında kullanıldılar. 2009 başlarında Ingiltere’de gerçekleştirilen “İngiliz işleri İngiliz işçilere” grevi bunun en açık yansımalarından birini oluşturdu. 

2008’de kaçak göçmebnleri suçu durumuna düşüren Berlusconi, tüm AB düzeyinde kaçak avınıngenelleşmesinde öncü rolü gördü. 2010’da Sarkozy göçmen romanları hiçbir suç iddiası olmaksızın yasa dışı bir biçimde yurt dışı ettikten sonra göçmenler yasasını daha da ağırlaştırdı. Yaptığı değişikler arasında, Fransız kökenli olmayanların suç işlemeleri haline bunların yurttaşlıklarının geri alınıp yurt dışı edilmeleri yer alıyordu: aynı yıl 28 bin, ertesi yıl ise 33 bin kişi yurt dışı edildi. Göçmenler yasasındaki her ağırlaştırma, geride kalanların yeraltına itilmesine, daha krizin başında işsizler ordusunu ilk oluşturan bu kişilerin (örneğin İspanya gibi ülkelerde, inşaat sektöründe) daha da fazla köleleştirilmelerine ve marjinalliğe itilmelerine yol açmaktadır.

Ancak durum daha da keskinleştiğinde –ve Shengen’in AB içinde serbest dolaşımı sınırlayacak biçimde askıya alınabilirliğinin öngörülmüş olmasına rağmen- yasalardaki değişiklikler de yetmemekte ve bu kez sınırlar güçlendirilmektedir. Tunuslu ve Libyalı göçmenlerin bu ülkelerdeki devrimler sırasında kitleler halinde Lampedusa’ya (İtalya) gelmeleri karşısında Fransa Shengen’in askıya alınıp gzden geçirilmesini istedi, Sarkozy bu talebi 2012 seçim programına aldı. Danimarka daha da ileriye giderek sınır denetimlerini yeniden tesis etti.

25) “Refah devletinin” ilgası. II. DS’nın ardından burjuva devletlerinin yeniden inşası, çeşitli ülkelerde Nazi işgaline karşı mücadele eden silahlı kitle hareketinin dağıtılmasını gerektiriyordu. Bu amaçla Stalin’in emriyle KP’lerin ihanetine ihtiyaç vardı. Bu doğrultuda Stalin, Avrupa’yı, özellikle de Almanya’yı bölen ve Yunan devriminin ezilmesini olanaklı kılan Yalta ve Potsdam anlaşmalarını imzaladı; Batı’da da KP’ler kitlelerin silahsızlandırılmasına öncülük ettiler. Burjuvazi küllerinden yeniden doğma olanağına kavuştu, ama buna karşılık sosyal demokrat ve komünist partiler ile onların önderliğindeki sendikalara ciddi iktidar kotaları bahşetmek durumunda kaldı. Burjuvazinin zayıflığı ve savaş sonrasında yükselen kitle mücadeleleri –sömürgelerdeki ulusal kurtuluş mücadelelerindeki şiddetlenmeyle birlikte- “Refah devleti” denen olgunun temelini oluşturdu. Tüm toplumun temel ihtiyaçlarının (emeklilik, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler) karşılanmasını garanti altına alan genel sosyal güvenlik sisteminin (ücretlerin her iki bölümünün –doğrudan ve dolaylı- bu amaca yönlendirilmesiyle) olanaklı kılan, savaş sonrasının işçi mücadeleleri olmuştur. Yüksek refah düzeylerinin –burjuvaziden çekip koparılarak- oluşmasını sağlayan bu koşullar, bir sonraki artık üretim krizinin 1970’lere değin yirmi yıl süreyle ertelenebilmesini ve ardından da, bir çöküntüye spiraline girilmeksizin aşılabilmesini olanaklı kılmıştır. Ama kârlılık oranları düşmeye devam etmiş ve 1980’lerden itibaren mali sermaye kendini hükümetlere dayatmaya başlamıştır; böylece hükümetler, yukarıda değinilen iki ücret bölümünü işçilerin kullanımından çekip alarak, onlardan elde ettiği artık değerin arttırılmasına yönelmiştir. Ve böylece emeklilik ödentileri, sağlık, eğitim…vb. alanlarındaki özelleştirme saldırılarıyla bu sektörlerdeki kârlılık artırılmaya çalışılmıştır.

Mevcut kriz koşullarında bu saldırılar daha da ötelere varmaktadır. Şimdi bu paraların dış borçların ödenmesinde kullanılabilmesi için refah devletinin tamamen ilgasına ihtiyaç duyulmaktadır. Böylece dolaylı ücretlere el koymak amacıyla, sosyal servisler kapatılmakta, ya da zaten ödediğimiz hizmetler bir kez daha ücretli hale getirilmekte, sağlıkta ortak ödeme sistemi yürürlüğe konmakta, üniversite kayıt ödentileri yükseltilmekte… Doğrudan ücretlere el koyma ise, işsizlik ve emeklilik ücretlerindeki kesintiler, emeklilik yaşının uzatılması, vb. biçimnlerini almaktadır. Sosyal hizmetlerin ilgası ya özelleştirilmesi de, kamu hizmetlilerinin işten çıkarılması eşliğinde dolaysız ücretlere el konmasını anlamını taşımaktadır. Aynı şekilde doğrudan vergiler (gelir vergisi) ile dolaysız vergilerde (KDV) yapılan artırımlar da, ağır dış borç faizlerinin ödenmesinde kullanılmaktadır. Ve bu kesintilerin özel kurbanlarından biri gene, sosyal hizmetlerin verilmediği alanlarda (çocuk yuvalarının giderek azalması, zaten gerekli hizmeti alamayan yaşlıların bakımı, vb.) bu görevleri sırtlanacak olan kadınlar olmaktadır. Mevcut kesinti önlemlerinin temel taşlarını, farklı düzeyler ve farklı hızlarda gerçekleştirilen bu uygulamalar oluşturmaktadır.

III. SERMAYENİN AVRUPASI VE DEMOKRATİK HAKLAR

III.a. Polis devletlerine doğru

26) AB, sermayenin Avrupası; Finans kapitalin hizmetinde bir araç olarak AB’nin karakteri şüpheye yer vermeyecek ölçekte açığa çıkmış durumda. Büyüme, işçiler ya da işsizlik gibi diğer ekonomik sorunlar gündem dışına çıkmış durumda. Tek hedef, büyük finans patronlarının çıkarlarını garanti altına almaya endekslenmiş durumda. Avrupa pazarının, her geçen gün merkeze- Almanya- daha fazla bağımlı ve borçlu bir çevre ile üretimi besleyen ve çevreye para aktararak güçlü bir finans sitemi yaratan merkez arasında inşa edilmesinden kaynaklı farklılıklar, Euro’dan kopuşun koşullarını olgunlaştırmakta. Bu krizin gelişimi ışığında, varsayıldığı biçimde bir Avrupa emperyalizminin yokluğu, buna karşın, Alman emperyalizminin diğer Avrupa emperyalizmlerini belirlediği tartışmasız bir hiyerarşinin varlığı bir kez daha açığa çıkmıştır.

Çokuluslu şirketler yeni pazarlar açabilmek ya da diğer rakipler karşısında savunma kurabilmek gereksinimleri karşısında propaganda edildiği türden, yurtsuz devletsiz kurumlar olarak hareket etmemektedirler; bu şartlar altında sermayenin Avrupası, işçi sınıfına karşı açılmış sınırsız bir savaştan başka bir anlam taşımamaktadır.

27) Egemenliğin azalması devletlerin yapısını zayıflatmamakta aksine onları güçlendirmektedir; Avrupa komisyonu ve konseyi öncülüğünde geliştirilen ve devletler aracılığıyla devreye sokulanDüzen ve büyüme paktı, yapısal reform paktı ve Euro paktı türünden anlaşmalar bir Avrupa yurttaşlığı varsayımına dayanmakta iken, ulusal egemenliğin kaybı tartışmalarının bir kez daha tartışma masasına yatırılmasına vesile olmuş durumdadır. Kimi sektörler yukarıdaki üç pakt üzerinden temellenen Avrupa ekonomik yönetiminin aslında ulusal egemenliklere karşı gerçek bir “ sessiz darbe” olduğundan söz etmekteler. Bu yaklaşıma görünüşte muhalif bir tutum ise, Avrupa anayasasına dönük Fransa’daki referandum da ulus devletlerin ağırlığının zayıflamasını ve Avrupa’nın ağırlığının artacağı varsayımından hareketle destek oyu çağrısında bulunan Negri’den gelmişti. Aslına bakılırsa her iki pozisyon da egemenliğin azalmasıyla ulus devletler karşısında Avrupa Birliğine niteliksel bir önem atfetmekteler. Ne var ki, gerçek durum böyle değil. Tüm belirleyicilik büyük çok uluslu şirketlerin denetiminde ve ülkelerdeki sınıf mücadelelerinin gelgitleri halen önemli bir faktör olmaya devam ediyor. Öte yandan, AB kurumlarında yapılan düzenlemeler, devletin rolü üzerinde niteliksel dönüşümler anlamına gelmiyor. Yalnızca ulus devletlerin temellerini sürdürmesine olanak sağlamıyor – Engelsin ifadesiyle sınıf egemenliğini sürdürmek için silahlanmış insanların birliği- her bir ülkedeki işçi sınıfını en baskıcı ve anti demokratik yöntemlerle bastırmak için onları güçlendirmeye olanak sağlıyor. Bu nedenle AB, daha küçülmüş bir devleti değil, sermayenin geleceğini garanti altına alabilmek için halklara karşı en vahşi ve Bonapartist yöntemleri devreye sokmaktan çekinmeyen bir devler bütününü temsil ediyor. 

AB bu nedenle işçi sınıfına karşı oluşturulmuş bir devletler cephesinden başka bir şey değil. Dahası bu cephe dönüştürülebilir bir cephe değil. Dolayısıyla işçilerin ve halkların Avrupa’sını inşa etmek yolunda bu cephenin yıkılması kaçınılmaz bir görev.

28) AB hiçbir zaman demokratik bir niteliğe sahip olmadı. Bu özelliği, kuruluşundan beri çok sınırlı yetkiyle donattığı Avrupa Parlamentosu’na biçtiği rolle belli olmuşu. Kararlarının merkezinde, üye devletlerin temsilcilerini bir araya getiren, bir devletler cephesi halindeki Avrupa Konseyi yer almakta. Ama bu yapının dahi, çokuluslu şirketlerin ve mali sermayenin denetimini garanti altına alabilmek için güçlendirilme ihtiyacı duymuştur. Bu amaçla Avrupa Anayasası oluşturuklmak istenmiş, ama bu girişim çeşitli referandumlarda, özellikle 2005’te Fransa’da yenilgiye uğrayınca terk edilmiştir. AB’nin bizzat kendisini tehlikeye sokan bu tökezlemeyi aşabilmek için Anayasa taslağı yeni bir makyaja tabi tutulmuş ve Lizbon Antlaşması biçiminde yeniden gündeme getirilmiştir. Bu kez hiçbir hükümet riske girmek istememiş ve İrlanda dışında hiçbir ülkede referanduma unulmamıştır.  Çokuluslu şirketler, istikrarsızlığa sürüklenebilecek ülkelerdeki çıkarlarını koruyabilmek amacıyla, AB işlerliği içinde konum sahibi olmak istemişlerdir. Derin bir kriz yaşamakta olan İrlanda’da ise, Nis metninin reddedilmesinin ardından 2010’da yenilene referandumda, Antlaşma bu kez kabul edilmiştir. AB, herhangi bir yerde istediğini elde edemeyince, ona ulaşana değin süreçleri istediği gibi tekrarlayabilmektedir.

29) Demokrasi ile kapitalist kriz birbiriyle uyuşmamaktadır. Yunanistan’da referandum sözcüğünün kendisi bile Avrupa Merkez Bankası (AMB), üye hükümetler ve AB kurumları nezdinde tüm alarmların çalmasına neden olmuştur. Papandreu sözünde durmaz, sorumsuz, sorun yaratıcı olmakla suçlanmıştır… sırf hükümeti, kitlelere yaşamlarına ilişkin önemli bir soruna, ekonomik krize verilecek yanıta ilşikin söz hakkı tanımak istediği için. Nasıl olur da –Avrupalı liderlere göre- Yunanlılara ikinci kurtarma planını kabul edip etmedikleri sorulabilirdi ki? Demokrasinin beşiğinde halka söz hakkı tanımak bir skandal anlamı taşıyordu. Tüm dünyaya demokrasi dersi verenler halkın öncelikli olanın piyasalar mı yoksa işçiler mi olduğuna ilişkin görüş belirtme olasılığı karşısında dehşete düşmüşlerdi. Ya bu istek tüm AB ülkelerinde yayılsaydı? Neticede Papandreu referandumdan vaz geçmek zorunda bırakıldı ve Troyka’nın hazırladığı müdahaleyle Papademos başkanlığında, parlamentodaki çoğunluk partilerinin desteğinin istendiği, “teknokratlar” hükümeti kuruldu. Kapitalizm ve onun tüm kurumları halkın sesinden korkmaktadır. Halkın kendi kaderini tayin hakkına tam destek!

30) Yeni bir Bonapartizm ve “ulusal birlik” politikası. Yunanistan’ın ardından İtalya da Troyka’nın denetimi ve gözetimi altına sokuldu. Kriz cavaglieri’yi müttefiklerinden uzaklaştırıp hükümeti zayıflatırken, bir yandan da seferberlikler yaygınlaşmaktaydı. Bu durum, İtalya’nın kamu borçlarına spekülatörlerin saldırarak yağlı kârlar elde etmeleri için mükemmel için mükemmel bir ortam yaratmaktaydı. Neticede, AMK’nın bir dizi müdahaleyle İtalyan borç senetlerini satın almasının ardından, Berlusconi uzaklaştırılarak yerine “teknokrat” Mario Monti geçirildi. Mussolini’nin ardından ilk kez, tek bir üyesi bile seçimle gelmemiş olan bir hükümet kuruldu. Papademos örneğinde olduğu gibi, Monti hükümetinin ardından ulusal birlik dayatıldı ve hükümet Parlamentodan geçirildi. Her ikisi de eski Goldman Sachs çalışanı olan başbakanlar altındaki bu iki hükümetin de amacı, Troyka’nın belirlediği politikaları gecikmeksizin yürürlüğe koymaktı. “Teknokrat” hükümetler partiler arasındaki politik çekişmelerin ve seçim hesaplarının üzerine çıkarak, İtalyan ve Yunan burjuvazisi de dahil olmak üzre büyük sermayeye hizmet etmeye hedeflenmiş durumdadır. Bu, uluslararası mali sermayenin basıncı altında ve burjuvazinin onayıyla hareket eden bir Bonapartizmdir. Dış borç yükü altındaki Latin Amerika’da olduğu gibi ulusal egemenlik ihlal edilmekte, ama buna karşılık ulusal devletin ve onun kurumlarının üzerinde yükseldiği hukuki sisteme dokunulmamaktadır (aksi takdirde daha klasik tip bir Bonapartizm söz konusu olurdu).  Bunlar, sınıf mücadelesinin keskinleşmesi karşısında polisiye önlemleri güçlendiren hükümetlerdir.

III.b. Aşırı sağın yeniden biçimlenmesi

31) Aşırı sağ yeniden biçimlenmekte. Sermayenin kendi iradesini ve kararlarını işçilere dayatmak için başvurabileceği çareler sadece bununla sınırlı değildir. Yunanistan’da halihazırda kısık sesle de olsa bir hükümet darbesi olasılığından söz edilmeye başlamış ve Papandreu referandumu gündeme getirdiği günlerde Yunan genel kurmayında değişiklikler yapmıştı. Ancak bu olasılığın gerçekleşmemesi veya yetersiz kalması olasılığını göz önünde tutan mali sermaye, Avrupa’da aşırı sağın yeniden biçimlenmesini yüreklendirmekte ve finanse etmektedir. Faşizm, kapitalizmin baruthanesindeki en son fişektir. Kriz anlarında kutuplaşma artar ve aşırı sağ güçlenir. 1930’larda Almanya’da Hitler, ülkeyi büyük depresyondan çıkarabilmek amacıyla ağır ve umarsız kemer sıkma politikaları uygulayan ve güçlü işçi mücadelelerine yol açan Brüning hükümetinin ardından iktidara gelmişti. Avrupa’daki son dönem seçimlerinde aşırı sağ II. Dünya Savaşı’ndan sonraki en iyi sonuçlarını elde etmiş ve bazı ülkelerde (Avusturya, Macaristan, Hollanda, İtalya, İsviçre, Yunanistan, Norveç, Danimarka) hükümetlere girmiş ya da onları koşullandırmıştır.  Göçmen karşıtı, Müslümanlık karşıtı, ultraliberal ve aşırı milliyetçi söylemle aşırı sağ, krizin darbeleri altındaki küçük burjuva ve işçi kesimlerden oy toplayabilmektedir.

32) Faşizme karşı mücadele. 2011 yazında, Avrupa’da son yılların en vahşi faşist saldırısı yaşandı. Oslo’da sendikal bir alan olan Utoya adasında sosyal demokrat partinin yaz kampına katılan gençlerden 84’ü, aşırı sağcı İlerleme Partisi’nin eski bbir militanı tarafından katledildi. Sosyal demokrat hükümet katili deli bir kişi olarak tanımladı ve mahkameler de davayı aynı biçimde ele alarak hapis cezasının gündemden düşme olasılığına kapı açtı. Sendikaların ve sol politik örgütlerin faşizme karşı bir cephede toplanması, bunun aracılığıyla genel grev çağırısı ve katilin devlet aygıtıyla olan bağlantılarının araştırılması talebi olmaksızın, olay sanki trajik bir felaket haline indirgenmiş oldu. Radikal solun büyük bölümü de işçi örgüitlerine yönelik bu faşist saldırıya yeterli önemi göstermedi, Avrupa’daki sosyal demokrat önderliklele olan mücadelelerini ön plana çıkararak bu önderliklerin geniş işçi kitle tabanlarına ve yaygın bir etkiye sahip oldukları sendikalara yönelik somut herhangi bir politika geliştirmedi. Faşizme karşı mücadeleyi sektelikten uzak bir biçimde ele almak ve bu amaçla sınıf bağımsızlığı temelinde işçi ve halk tabanlı politik ve sendikal örgütlerden oluşan bir geniş cephe politikası izlemek gerekmektedir. Burjuva demokrat partileri aşırı sağ akımlardan ayrıştıramayız; bu hatayı, Le Pen’e karşı Chirac’a oy çağırısında bulunan Fransız solunun bir kesimi işlemişti. Bu iki kesim birbirinin uzlaşmaz düşmanı değil tamamlayıcısıdır, tı`kı 1930’lardaki halk cepheleri döneminde görüldüğü gibi; gerektiğinde demokratlar saf değişitirmekte ve faşizmin yolunu açmaktadırlar. 

III.c. Ulusal sorun

33) Avrupa’da ulusal sorun mevcut devletlerin çoğundaki iç gerginliklerin temelinde yatmaktadır ve sınıf mücadelesinin temel bir bileşenidir. tarihsel Marksist analizden hareketle Sömürge kalıntıları, ayrımcılık olguları ve çözümlenmemiş ulusal sorunlar arasındaki farkları tespit edebilmek gerekmektedir, zira her durumda devrimci politika farklı nitelik kazanır.

Sömürge rejiminin kalıntılarıyla ilgili olarak, örneğin Kuzey İrlanda’da, İrlanda’nın birliği uğruna mücadele kendi kaderini tayin hakkını dışlar (Kutsal Cuma Antlaşmasının merkezi noktalarında biri), aksi takdirde maruz kaldığı sömürgeci işgalin meşruiyeti tanınmış olur. Ingiltere’nin Kuzey İrlanda’dan çekilmesi ve İrlanda’nın birliğinden yanayız. Aynı şeyi İngiltere’nin sömürge kalıntıları olan Malvinas ve Cebelitarık için, İspanya devletinin sömürge kalıntıları olan Ceuta ve Melilla için talep ediyoruz; buraların kendi kaderini tayin hakkı değil, ait oldukları ülkeye iadesi savunulmalıdır. Fransa’nın deniş aşırı sömürgeleri için ise bağımsızlık talebi geçerlidir.

Burjuvazinin işçiler arasında çatışma ve bölünme yaratma politikalarına ilişkin olarak – İtalya’nın yoksul güney kesimleriyle olan ayrılığını derinleştirmeye çalışan, gerici burjuva hareketi Kuzey Birliği örneğinde olduğu gibi- bu politikaları süerkli teşhir etmemiz gerekmektedir.

Bir diğer durum da ezilen uluslar sorunudur (Bask, Katalunya, İskoçya, Kürdistan…) Bu, Marksizmin ele aldığı ulusal sorundur. Kapitalizm altında demokratik sorun çözümsüz kaldığı sürece, bu sorun bir geçiş talebi niteliği kazanmaktadır, zira verili devletlerin sınırlarını tehdit etmekte ve bu nedenle de, nesnel olarak,  bu devletlerde egemen olan rejimleri sorgulamaktaır, dolayısıyla da ezilen ulusun yanında yer alırız ve kendi kaderini tayin hakkını savunuruz. Ulusal hareketlerin burjuva ya da küçük burjuva önderliklerinin politikası bu değildir ya da yönlendirdikleri hareketi tutarlı biçime sonuna değin savunmamaktadırlar. Tersine, hareketi güçlenen Bonapartizme hizmet poltikasıyla uyuşturmaya çalışmaktadırlar ve devletlerin varlığını sorgulamadan kendilerine Bölgeler Avrupası içinde bir yer ayırmaya gayret etmektedirler. Ancak biz politikamızı onların tutumlarına göre değil, mücadelenin başını çekmesi ve küçük burjuva yığınları ardından sürüklemesi gereken işçi sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda belirleriz. Bu nedenle politikamız, ezilen ulusun mücadelesini proletaryanın önderliğine tabi kılmak ve kendi kaderini tayin hakkını devletler ve rejimlerle yüzleşmeyle bütünleştirici tutarlı bir mücadele geliştirmek ve desteklemektir. Bir yandan kendi kaderini tayin hakkını destekleyerek ulusal sorunun savunusunu işçi sınıfına ve onun örgütlerine –genellikle ezen ulus milliyetçiliğine eğilimlidirler- taşımak, bir yandan da burjuva ve küçük burjuva ulusalcı önderliklerin sınıf perspektifinden yoksun –dolayısıyla tutarsız- politikalarına karşı mücadele etmek, böylece bütün kesimleri egemen devlete ve rejime karşı tek bir mücadele içinde birleştirmeye çalışmak, akıntıya karşı mücadele etmektir. Devletlerin egemen ulus milliyetçiliğinden hareketle yaptıkları gibi sorunu inkar etmek bizim politikamız olamaz. Ulusal sorunun bulunduğu ülkelerde bu sorun devrimci programın temel bir parçasıdır; tıpkı Troçki’nin 1936’da İspanya için belirttiği gibi. Bizim tutumumuz, enternasyonalizm adına sınır duvarlarının yıkılması amacıyla ilhakları savunmaya varan genç Marx ve Rosa Luksemburg’un tutumu değil; sadece ulusal sorunu sınıfın birliğine tabi kılmakla kalmayıp, bunları diyalektik olarak birleştiren ve sorunun çözümünü devrim sonrasına ertelemeyip anın görevi haline getiren, hatta bu amaçla “barışçıl” ayrılmayı savunan (Norveç’in İsveç’ten ayrılmasına ilişkin tavrı) Lenin’in tutumudur.

34) Emperyalizmin ulusal seferberlikleri yönlendirme politikası, ulusları çözeltip devleti ayakta tutmaya yöneliktir; tıpkı İspanya’da geçiş döneminde burjuvazinin uyguladığı “herkese kahve” politikasında olduğu gibi. Bugün AB nezdinde bu politika Bölgeler Avrupası çerçevesinde gündeme getirilmektedir (böylece ayrıca çokuluslu şirketlerin rekabet gücü artırılmakta ve emek gücü ucuzlaştırılmaktadır); zira burjuvazi ulusal sorunun bir şekilde ele alınması gerektiğinin farkındadır ve bir yandan da bunu, İspanya’da olduğu gibi, devletlerin güçlendirilip sınıf mücadelesinin denetlenmesi amacına tabi kılmaya çalışmaktadır. Bu nedenle, ulusalcı burjuva ve küçük burjuva partilerin devletlerle yüzleşmeyi savuşturmak amacıyla ulusal sorunun Bölgeler Avrupası çerçevesinde çözülebileceğine ilişkin yarattıkları hayaller yıkılmaya mahkumdur: yegane çözüm, var olan devletleri kaçınılmaz biçimde sorgulayan kendi kaderini tayin hakkı ve bu talebin devrimci mücadeleye yaptığı katkıdır.

Devletlerin politikası, becerebildikleri sürece ulusal mücadeleyi yönlendirmektir, bunu beceremediklerinde de şiddete yönelmektedirler: Bosna hâlâ belleklerdedir; Kosova’yı tanımayı reddetmekte olan İspanya’nın politikası da. Şubat 2008’den beri Türk ordusu PKK’ye karşı bir askeri kampanya sürdürmekte, kendi sınırları dahilindekilerinin yanı sıra Irak’taki Kürt köylerini de tahrip ederek İrak Kürdistanı hükümetini zayıflatmaya çalışmaktadır.

III.c. Kadınlar üzerindeki baskılar

35) Kadın. Kilise. Laiklik. İşçi sınıfının mevcut ekonomik çerçevede maruz kaldığı özgün sorunlara işaret ettik. Bunlara, bu sorunların sonucu olarak şiddetlenen ve toplumum ataerkil yapısından kaynaklanan cinsiyetçi şiddeti de eklememiz gerekmektedir. AB’de kadınların yaklaşık %25’i olgun yaş diliminde fiziki şiddete maruz kalmaktad (Eurostat’ın 2012 verilerine göre yılda bunların 700-900’ü yaşamını yitirmekte) ve %10’dan fazlası da cinsel tacize uğramaktadır. Ancak cinsiyetçi şiddet ne sadece ekonomik krize bağlı olarak artmakta ne de cinsiyetçi eğitimin bir ürünü olmaktadır, zira Finlandiya, İsviçre ve Almanya’da kadınların %40-%50’si bu saldırıyı yaşamaktadır. 

Devletlerin anti-demokratik nitelikleri güçlendikçe ve hükümetler üzerinde aşırı sağın etkisi artıkça, kadın özgürlüklerinde de ciddi kesintiler oluşmaktadır. Bu gerilemeler, egemen dinin gerici ve erkek egemen karakterine dayalı ideolojik ögelerle meşrulaştırılmaktadır. Bunun en iyi örneklerinden biri, Avrupa anayasası taslağının hazırlanışında çeşitli Katolik ülkelerin “Hıristiyan mirasa” açıkça değinilmesini talep etmiş olmalarıdır. Sonunda bu talep taslağa “dini miras” olarak yansımış olmakla birlikte, asıl amaç göçmenlerin çoğunluğunun sahip olduğu İslam dininin ayrımcılığa tabi tutulması ve marjinalleştirilmesi olmuştur. Ama her durumda, değişen oranlarda ve düzeylerde de olsa hepsi baskıya dayalı olan dinlerde kadın asıl kaybeden olmaktadır; bizim politikamız her somut durumda laikliğin sınırlarını belirlemek ve onun adına azınlıktaki kadınlara yönelik saldırılara (örneğin, İspanya’da çeşitli yerlerde çarşaf ve peçeye karşı geliştirilen uygulamalar) karşı durmaktır. 

Avrupalı Hıristiyanlar arasında Katoliklik, Vatikan devleti düzeyinde ve Kiliselerin İtalya ve İspanya devletleriyle olduğu gibi çeşitli devletlerle yaptığı anlaşmalar aracılığıyla giderek özel bir önem kazanmaktadır. Böylece, örneğin kürtaj hakkı devletten devlete değişmekte, ama bu hak AB ülkelerinin çoğunda yasallaşmış durumdadır. En sınırlayıcı politikalara ise İrlanda gibi Katolik ülkelerde rastlanmaktadır. Portekiz ve İspanya’da bu hak bazı koşullarla yasallaştırılmış, ama Halkçı Parti’nin (PP) tekrar iktidara gelmesiyle birlikte zaten yetersiz olan kürtaj yasasında yeni sınırlamalar yapılmaya başlanmış ve kamu sağlığı güvencesinin dışına taşınmıştır. Gene Katolik yaklaşımla Polonya’da bu hak, kırk yıllık bir yasallığın ardından tekrar yasadışı kabul edilmiştir.  Her durumda kadının kendi bedeni üzerinde hak sahibi olması dışlanmaktadır. Bu durumun en açık örneğine, İslama karşın laiklik adına serbest bırakılmış olmasına rağmen, Türkiye’de rastlanmaktadır: bu hak yasaldır –1936’dan beri, annenin risk altında olması ya da ceninin bozuk oluşumu koşulları altında; diğer Avrupa ülkelerinde de 1983’ten beri benzer koşullarla-, ama eğer evliyse, kocasının kabulü şartıyla. Kadının bedeni üzerinde hak sahibi olmasının desteklenmesi, aynı şekilde devlet ile din arasındaki bağın koparılması talebi –özellikle İspanya’dakine benzer devlet-Vatikan anlaşmalarının iptali- politikamızın ayrılmaz parçalarıdır.

IV- AB BURJUVAZİLERİNİN EMPERYALİST KARAKTERİ

36) Dünya jandarması ABD ile anlaşmalar temelinde askeri müdahaleler. AB‘in dış politika geliştirme konusundaki yetersizliği, genellikle bu ülkelerin burjuvazilerinin gerek AB’nin arka bahçesi olarak tanımlanabilecek bölgelerdeki müdahalelerde – Bosna savaşı, Kosova ve Belgrad bombardımanı- gerekse dış bölgelerdeki müdahalelerde – 1. Körfez Savaşı ve Afganistan- ABD’nin saflarında sıralanmalarını beraberinde getirdi. Çıkarlarını ortaklaştırmak konusunda yetersiz kalan bir dizi burjuva devletin varlığı – dolayısıyla birbiriyle rekabet halindeki emperyalizmlerin varlığı-   Irak savaşı deneyiminde görüleceği üzere ABD ile farklılıkların belirginleşmesi sonucunu doğuracaktı. Bu durum müdahaleciliğe dönük farklı anlayış biçimlerine – biri savaş yanlısı ve diğeri barışçıl- değil esasen, karşıt çıkarların varlığına işaret etmekteydi. Böylece Blair ve Aznar petrol hedeflerine odaklı bir biçimde Bush ile birlikte saf tutmuş oldu. Chevron, Texaco ve Halliburton gibi çok uluslu firmaların hizmetindeki ABD, bir yandan Irak petrol kaynaklarına gözünü dikmiş, diğer yandan ise ticari faaliyetlerini Euro üzerinde gerçekleştirmekte olan Cezayir, Libya, İran ve Venezüella ile OPEP türü bir anlaşmanın koşullarını yaratmaya hedeflenmişti. Bu amaçlara erişilmesi oranında, karın bir miktarı hizmetleri karşılığında İngiliz Royal Dutch Shell ile daha küçük bir oranda İspanyol Repsol firması arasında paylaştırılacaktı. Diğer yandan, Fransa daha önceden Total, Fina ve Elf adına Saddam Hüseyin ile imzalamış olduğu anlaşmalar sayesinde Kuzey Irak bölgesi petrol rezervleri üzerinde elde ettiği imtiyazlar nedeniyle Irak’ın işgaline mesafeli bir görünüm çiziyordu. Bütün bunların tersine, Alman finans kapitali petrol ticaretini Euro üzerinde yürütmek isteyen ülkelere destek vermeye daha eğilimli görünmekteydi. Bu manzara, endüstri kapitalizmini – özellikle ABD’ye dönük araç ihracatında yaşanan düşüşten endişeli otomotiv sektörü- zorlu bir konuma itecekti.

37) Kuzey Afrika devrimleri karşısında emperyalist anlaşma. Eski imparatorluklar tüm Afrika boyunca geride -kendi aralarında kapıştıkları dönemlerin dışında-, eski sömürgeleri üzerinde yeni bir biçimde kurgulanmış yağma ve katliam sistematiğiyle belirlenen yarı bağımlı devletler bıraktılar. Aslına bakılırsa, Fransızların bölge üzerindeki hâkimiyeti – Fruit Company, 41 Afrika ülkesinde terminallere ve üretim alanlarına sahip endüstri şirketi Bollore, Su, elektrik gibi kamu hizmetlerini üstlenen Bouygues grubu, Nijerya’ya yerleşmiş durumdaki Total, Nijer’deki uranyum üretim tesisleriyle dünya enerji devi Areva- dikensiz bir gül bahçesinden geçerek elde edilmiş değildi. Fransız çıkarlarının savunusu temelinde, diplomasiden, diktatörlere desteğe, silah ve paralı asker yollamaya geniş bir yelpaze devreye sokulmuştu. Bu araçların yetersiz kaldığı durumlarda- 1994 yılında Hutular ve Tutsiler arasındaki savaşta Fransa’nın müdahalesi ya da İspanyol ve Faslı balıkçılık sorununun çözüm sürecinde yaşandığı gibi- değişik devletlerin ordularının müdahalesi gündeme gelecekti.

Öte yandan bütün bu sömürgecilik sonrası dönem boyunca karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde Kuzey Afrika’daki diktatörlük rejimlerine destek temelinde hareket eden eski Avrupa emperyalizmleri, Kuzey Afrika’da patlak veren devrimci gelişmelerin ardından, ön saflarda yer tutmaya başladılar. – Almanya dışında- Bin Ali örneğinde, diktatör bavullarını hazırlamışken, Fransız dışişleri bakanını gerekli şiddetle isyanı bastırması için Bin Ali’ye silah aktarımı önerisinde bulunmuş olması son derece çarpıcıydı. Ama ardından Sarkozy, Büyük Britanya ve İtalya ile birlikte önüne geçilemez hale gelen Libya’daki devrimci süreçte yeniden konumlanabilmek adına bölgeye NATO müdahalesi çağrıcılarının başına geçiverdi. Sarkozy hükümeti, Cameron ile birlikte Libya’daki geçici hükümeti – CNT- ilk tanıyan yönetim olacağı gibi, Tripoli’de Kaddafi’nin düşüşünün ardından sürece müdahil olanların da başında geliyordu. Şüphesiz Libya petrol kaynaklarının yüzde 75’lik bir oranının, -İtalyan petrol şirketi ENİ aracılığıyla- İtalya’ya, -Avusturya petrol şirketi OMV aracılığıyla- Almanya’ya, – Total petrol şirketi aracılığıyla- Fransa’ya ve –Repsol petrol şirketi aracılığıyla- İspanya’ya taşınıyor oluşu bir tesadüfün ürünü değildi.

38) Türkiye’nin rolü ve ılımlı İslamcılık kalkanı. Türkiye bir emperyalist ülke konumunda olmamasına karşın, Ab emperyalist ülkeleri açısından kilit önem taşıyan bir – sub metropol- Alt emperyalist? Ülke noktasına erişti.  Uzun yıllardır AB’ye giriş beklentisi içindeki Türk Burjuvazisi, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devrimler karşısında üstlendiği şemsiye göreviyle yükselen bir değer konumuna erişmiş oldu. Neoliberal/ İslamcı hükümet, Türkiye’yi tüm bölgede AB ve ABD ile sınırlara sahip bir alt emperyalist güç haline dönüştürmenin uğraşında. İslamcı hükümet, Mavi Marmara çatışması nedeniyle yaşadığı gerginliğe rağmen gerçekte Filistin direnişi karşısında Siyonist İsrail rejiminin en iyi müttefiki olmayı sürdürüyor ve belki de bu çatışma bizzat hükümet tarafından bölge halklarının gözlerini boyamak için bilinçli olarak kışkırtılıyor. Türk hükümeti, Irak ve Lübnan’da meşruiyetten yoksun ve emperyalizm yanlısı hükümetlere olanca desteğini sunarken, bir yandan da Afgan halkının direnişine karşı, emperyalist işgale destek olmak adına bu ülkede askeri birliklerini konuşlu tutuyor ve dahası İran’a yönelik bir muhtemel saldırı karşısında Washington yönetimine açık desteğini sunuyor. Tüm bunlar gerçekte AKP hükümetinin gerici ve emperyalizm yanlısı karakterini ve aynı zamanda İslamcı partilerin burjuvazinin ihtiyaçlarına yanıt verebilme kapasitelerini berrak bir biçimde ortaya koyuyor. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan devrimci süreç, askerlerin de desteği ile Tunus ve Mısır’da İslamcı partileri yönetime taşıdı ve Türkiye hiç kuşku yok ki, bölgede etki kazanan yeni bir politik güç olarak devrimci süreci emperyalizmle işbirliği halinde durdurabilmenin çabasında. Türkiye’nin rolü, esas olarak işsiz gençler, sefalet koşullarındaki işçiler, yaşanmakta olan şiddetin sorumlusu olanların cezalandırılmasını talep eden örgütlerin patlamalı mücadeleleri karşısında, bu patlamaların Avrupa emperyalizmiyle bir çatışmaya dönüşmesini frenlemeye endekslenmiş durumda.

39) Mali ve ticari ortak çıkarların sürekliliği için Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP). Almanya’nın Afrika’daki yağmaya müdahil olmasının ardından, temel hammadde fiyatlarındaki artış ve bu ülkenin yatırımlarında bir sıçrama noktası teşkil eden sermaye ihracı politikası sayesinde, AB Afrika ülkeleriyle 2007 yılından itibaren serbest ticaret bölgeleri önerme çizgisine yoğunlaşmış oldu. – EPA/ Ekonomik İşbirliği Antlaşması- Böylelikle, Afrika Ordusu’nun finansmanını da kapsayan bir şekilde “milyarlarca Euro’luk Kalkınma desteği “ devreye sokulacaktı. Bu “Kalkınma yardımı” karşılığında Avrupa’dan gönderilen göçmenlerin kovulma masrafları da üstlenilmiş olacaktı. Afrika Birliği, Ticaret serbestîsinden ötürü uğradığı kayıpları telafi etmeyi öneren AB yetkilileri karşısında, bölgeye yerleşme teşebbüslerini yoğunlaştıran Çin tarafından önerilen destekleri de göz önünde bulundurarak 2011 itibariyle serbest ticaret anlaşmasını imzalamaya yanaşmamaktaydı. AB’nin benzer bir serbest ticaret bölgesi girişimi de Latin Amerika ve Karayip bölgesinde hezimete uğradı. AB tüm bu girişimleri kendi çapının sınırlılıklarıyla malul olmaktaydı.

Dolayısıyla günümüze kadar hayata geçirilmeye çalışılan AGSP – ekonomik ve askeri işbirliği- politikalarının çok azının -o da özgün çıkarların iç içe geçmesi nedeniyle- somutlaşabildiği görülebilmekte. Örneğin Fransa’nın Almanya ve Belçika’nın desteğiyle, Kongo’da konuşlandırdığı ve günümüze kadar varlığını sürdüren Askeri danışmanlık –EUSEC- ve polis destek –EUPOL- misyonları ve bunun yanı sıra BM’nin 2003 yılından beri bölgede konuşlu bulundurduğu 20 bini aşkın mavi bereli gücü bunlar arasında sayılabilir. Bu birlikler, başlangıçta Ruanda’da ABD’nin doğurduğu boşluğun üstesinden gelmeye yoğunlaşmışlarsa da 2009 yılından itibaren tüm güçlerini bölgede yaygınlaşan Çinli şirketlerin kontratlarının önüne geçmeye hasredeceklerdi. İnsani yardım ya da kalkınma desteği kisvesi altında kıtadaki askeri AB tarafından Kongo’daki misyonlara yapılan maddi yatırımın oranı 2008 ve 2012 yılları arasında milyarlarca Euro’yu bulmuşken, yaklaşık aynı oranda bir maddi aktarım da Britanya ve ABD tarafından Ruanda’ya gerçekleştirilmişti. Tüm bu çabanın ana eksenini Anglo – America adlı İngiliz elmas şirketi, 2001 yılından beri Fransız LVMH şirketi ile birleşerek dünya pazarının yüzde 50’sini kontrol etmeye başlayan Güney Afrika şirketi De Beers, kıtadaki Kotlan madenlerinin yüzde 80’nini işletme çabasındaki Alman Bayer firmasının iştiraki HC Starck, İngiliz ya da Belçikalı aracılar A&M Metals ve Sogem türünden maden şirketlerinin sürekliliğini garanti altına alma çabası oluşturmakta. Diğer yandan İngiliz petrol şirketleri, SOCO ve Dominion Virunga doğal parkı sınırları içinde yer alan kaynakların işletim hakkına erişmek için Kongo demokratik cumhuriyetinin kendilerine yeşil ışık yakmasını beklemekteler.

Benzer bir biçimde “Atalanta Operasyonu’nun” halen geçerliliğini koruduğu söylenebilir – 2008 yılında Bask kökenli balıkçı teknesinin Bakio plajı yakınlarında kaçırılmasının ardından yürülüğe konan bu anlaşma Fransa ve İspanyanın başı çekmesiyle gündeme gelmiş ve Somali deniz kıyılarında yabancı balıkçı filolarına ve balıkçılığa ilişkin düzenlemeler getirmişti) Ama temel hedef bu görünen gerekçeden çok daha fazlasını içermekte ve bölgedeki ticari trafiği – özellikle de petrol-  kontrol etmeye odaklanmaktaydı. Ormuz boğazı boyunca ABD eliyle hayata geçirilmeye çalışılan askeri tahkimatın uğradığı başarısızlık nedeniyle,  bu operasyon sadece bölgede balıkçıların silahlandırılması ya da İspanyol hükümetinin yaptığı gibi paralı askerlerin bölgeye yerleştirilmesiyle sınırlı kaldı. Mart 2012 tarihinde Yunan birliklerini de operasyon kapsamından çekilmesiyle, bu operasyon için bölgede konuşlu yalnızca tek bir savaş gemisi kalmış olacaktı.

40) Latin Amerika’nın yağmalanmasına devam. Latin Amerika’da İspanyol emperyalizminin üstlendiği rolü kavramaksızın, İspanyol borsasında yer alan 35 firmanın kriz fırtınası karşısında nasıl olup da dayanabildiğini anlamak olanaksızlaşır.Telefonica, BBVA ya da Santander Bankasının 2010 yılına ait kar oranlarının yüzde 37 ile 45’lik bir kesimi doğrudan Latin Amerika’dan elde edilmiştir. Aynı yıl Santander, Meksika’daki iştirakının tüm kontrolünü ele geçirirken, Telefonica’da aynı işi Brezilya’da Vivo adlı iştiraki üzerinden gerçekleştirecek, Repsol ise Brezilya’da daha yoğun bir Hidrocarbür arayışı için yoğun bir yatırımda bulunacağını ilan edecekti. Bunun yanı sıra Doğal Gaz şirketi Fenol, Meksika’da gaz pazarlığına oturmaktaydı. Bu çok uluslu İspanyol şirketlerinin – ki bir çoğunun gücü Latin Amerika’daki iştiraklerinden gelmekte- temel gücü bu güne dek hem PSOE hem de PP hükümetleri üzerinde belirleyici bir rol oynadı. Öyle ki, 2001 krizi ve Argentinazo’nun patlak verdiği dönemde Sosyal demokrat Solchaga’nın Arjantin ekonomi bakanı Carvall’nun danışmanı sıfatıyla ve Felipe Gonzales’in Fenosa’nın temsilcisi olarak müdahaleleri, ardından Aznar’ın girişimleri temelde İspanyol şirketlerinin çıkarlarını garanti altına almaya odaklanmıştı. PP hükümeti, Chavez’in petrol politikaları ardından Venezüella’da yaşanan darbe girişiminin fazlasıyla içinde görünmekteydi. 2004 yılından itibaren ABD’nin dayatmasıyla Haiti’nin İşgaline yönelik olarak bu ülkeye yerleştirilen İspanyol birlikleri halen burada bulunmaktalar. Bununla birlikte ve Avrupa’nın en etkili unsurlarından biri olarak Latin Amerika’da yerleşik durumdaki İspanyol emperyalizminin yalnız olduğunu söylemek mümkün değil. Diğer Avrupa ülkelerinin, bu kıtaya dönük sermaye yatırımları esas olarak endüstriyel – Michelin, Renault, Volkswagen, Phlips, Fiat, Daymler- ya da petrokimya- Shell, BP, Philips Petroleum- kaynaklı olarak yoğunlaşmış durumda. Bu şirketlerin en belirgin özelliklerinin başında ise, çok uluslu global şirketler olmaları gelmekte. Bu Avrupalı şirketlerin Meksika’daki iştiraklerine bir göz atmak, aynı zamanda bu şirketlerin yerleşikliklerinin nasıl ABD’ye yönelik bir ihracat platformu olarak işlev gördüğünü anlamızı kolaylaştırmakta; Daimler-Chrysler, Volkswagen, Michelin, Unilever, Siemens, Philips Electronics, BASF y Nokia. Tüm bu şirketler otomotiv ya da elektronik sektörüne yoğunlaşmış durumdadır. Ne yeni aşırı sömürü yöntemlerini uygulamaktan ne de “Mavi Altın” gibi kaynaklara da eğilmekten geri durmaktadırlar. Son on yıl içinde bir dolu çok uluslu su şirketi kıtadaki 11 bölgeye yerleşerek BM ve İMF’nin özelleştirmeci dayatmalarının yarattığı uygun zeminden yararlanma yoluna girmişlerdir. Dünya pazarının yüzde 70’ini aralarında paylaşan iki Fransız su şirketi Vivendi ve Suez Lyonnaise des Eaux, Alman RWE ve Britanya’dan United Utilities bunlardan yalnızca birkaçı ve bir kısmı aynı zamanda Barcelona Su dağıtım sisteminin kontrolünü ellerine geçirmenin çabasında. Öte yandan Cochabamba’daki su savaşları gerçekte, sermayenin bu bölgedeki vahşi yağmasına karşı yığınların bir cevabıydı. Son olarak Avrupa ve ABD’nin biyo yakıt talebi Latin Amerika tarımın insan tüketimi uğruna feda edilmesinin bir adımı haline dönüşmüş durumda.Tüm bu vahşi yağma aslında  biri Fransız menşeli Luis Dreyfuss olmak üzere dünya pazarını kontrol etmekte olan  4 çok uluslu şirketin çıkarlarına endekslenmiş halde.

V. MÜCADELELER, SEFERBERLIKLER VE ÖRGÜTLER

41) Bir AB Kurumu olarak ASK. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ASK, Avrupa düzeyinde yaklaşık 80 milyon üyeye sahip sendikaların bir araya gelmesiyle oluşturuldu. Son kongresini geçtiğimiz yıl Mayıs ayında Atina’da gerçekleştirmesine karşın sermayenin saldırı dalgasına set çekecek bir hareket yaratmak adına bu kongrede tek bir sözcük kullanılmadı. ASK, Yunanistan için yeni bir Marshall planı ve krizden çıkış adına da faturanın işçiler ve patronlar arasında eşit olarak paylaşılmasına dayalı bir New Deal talep etmekte.Bu konfederasyona yakınlarda genel sekreter olarak atanan Fransız Bernadette Segole’nin ise hiçbir zaman bir sendikaya üye olmamış olduğunu da ekleyelim.ASK, AB’nin dikte ettiği planların hizmetinde olan bir kurum ve bu nedenle Avrupa işçi sınıfının ihtiyacı olan mücadelelerin koordine edilmesini üstlenmesini beklemek hayalcilik olur. İspanyol CCOO ve UGT ya da Fransız CGT türünden bürokratik olarak yozlaşmış durumdaki sendikal işçi örgütleriyle aslında AB’nin planları için işbirlikçi bir araca dönüşmüş ASK türünden örgütler arasında niteliksel bir fark olduğu çok açık.

42) İşçi mücadeleleri temel olarak savunmacı bir karaktere sahip ve büyük bir bölümü bu mücadeleleri birbirinden izole ederek mağlubiyete taşıyan sendikal ya da politik aaygıtlarca kontrol edilmekte. İşçi sınıfı, bu önderliklerle karşı karşıya kalma sürecine, kendini tüm ruhu ve bedeniyle sistemin devamlılığına adayan hain sendikal ve politik örgütlere duyduğu derin güvensizlik ve fakat devrimci referansları sahiplenen alternatif sendikal ve politik önderliklerin devasa ölçüde gecikmeli sahne alması koşullarında yakalanmıştır. Son mücadele dalgası 2010 yılı itibarıyla başlamıştır. Söz konusu yıl içinde Yunanistan’da gerçekleşen 12 genel grev, aynı zamanda bu seferberlikler sürecinin zirve noktasını teşkil eder. Yunanlı sol sendikacılara göre birlik konusunda yaşanan güçlükler ve mücadelelerin sürekliliğini sağlayacak yapıların inşasının olanaksızlığı bu döneme damgasını vuran başlıca sorunlardır. Aynı dönemde 2 genel grev İtalya’da, 1 genel grev Portekiz’de ve daha zayıf düzeyde 1 genel grev ise İspanya’da gerçekleşmiştir. Öte yandan İngiltere’de ve İrlanda’da gerçekleştirilen kitlesel seferberlikler ve parçalı sektörel grevler de mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Fransa’da 2010 yılının sonuna doğru, 1 yıl içinde 9 genel grevle belirlenen bir mücadele dalgası ve 2 ay boyunca mazot naklinin bloke edilmesiyle sendikal bürokrasinin etkisinin kırılması umutlarını da beraberinde getiren seferberlikler dizisi yaşanmışsa da bu mücadelelerin genelleştirilmesi mümkün olmamıştır.

2011 yılı içinde önce Papandreu hükümetine karşı gerçekleştirilen 5 genel grev ve ardından Papadimosun teknokrat hükümetine karşı gerçekleştirilen 1 genel grev, Yunanistan’ı yeniden mücadelenin öncüsü konumuna yükseltmiştir. Bu yıl içersinde İtalya’da Berlusconi’ye karşı gerçekleştirilen 2 genel grev, İspanya’da ve Portekiz’de yaşanan kitlesel seferberliklerin yanı sıra, Britanya’da kamu çalışanlarının kitlesel seferberliklerinin ülkeyi durma noktasına getirdiğini de vurgulamalıyız. Almanya’da genel grev gerçekleştirmek yasak olmasına karşın, 2011’in son aylarında ve 2012 yılı başlarında gerçekleştirilen sektörel iş bırakmalar, 2012 Martında Lufthansa gibi önemli şirketleri ve kamu sektörünü yoğun şekilde belirlemiştir. Belçika’da, 2011 yılında 1 genel grev ve Elio Di Rupo’nun sosyalist hükümetinin işbaşına geçmesinin hemen ardından gerçekleştirilen kamu çalışanları grevi ve 2012 başındaki genel grev, İtalya’da Ocak ayındaki ulaştırma grevi ve yine aynı sektör çalışanlarının Portekiz’de gerçekleştireceği grev dönemin öne çıkan mücadeleleriydi. Bütün bu gelişmelerden hareketle seferberliklerin olmadığını söylemek mümkün değil ne var ki, sorun esas olarak tüm bu mücadelelerin bürokratik önderliklerin kontrolü altında olması ve alternatif olarak adlandırılan sektörlerin sadece sayısal düzlemde değil ama aynı zamanda sekter tutumlar geliştirmelerinden hareketle tabanı örgütleme kapasitelerinin çok düşük kalmasından ileri gelmekte. Dolayısıyla bu süreci, parçalanmışlık, süreksizlik ve en ileri düzeyi temsil eden Yunan halkının yalıtılmış kalma sorununa çözümsüzlükle belirlendiğini vurgulamak doğru olacak.

43) Genel grevler elbette sonuç vermekte. Güvensizlik ve korku arasında, mücadeleler bu ölçekte bir saldırı dalgasıyla yüzleşmek noktasında güçlükler barındırmakta. “ daha fazlası yapılmalı”  ya da “ genel grevler bir işe yaramıyor” sözlerini pek çok yerde duymak mümkün. Saldırının düzeyinin kendisi, otomatik bir biçimde seferberliklerin düzeyine etki etmiyor. Öyle ki, İspanya’da yaşanan işsizlik oranları, Yunanistan’ın, Portekiz ve İrlanda’nın çok ilerisinde; GSMH’si sadece Portekiz’in üstünde seyretmekte ve diğer Avrupa ülkelerinin çok gerisinde kalmakta. Öte yandan, emeklilik yaşı – 68 yaş- yalnızca İrlanda’dan düşük iken, Portekiz ve Yunanistan halen 65 yaşında emeklilik hakkını korumakta. Bütün bunlara karşın, seferberlikler bu sorunlar yumağına yanıt vermekten uzak kalmakta.

Portekiz’de zincirlerinden boşalan bir genel grev ve seferberlik dalgası PEC1 ve PEC 2 olarak adlandırılan kesinti planlarını hayata geçirmeye çalışan Socrates hükümetini alaşağı etti. Genel grev ve diğer sektörel grevler, 12 Mart 2011 tarihli  “Çöplük Kuşağı” mitingleri, CGTP mitingi, Ulaştırma grevi yetersiz kalacak ve bir süre sonra Socrates hükümeti, ilk kurtarma programına alan açmak adına Nisan ayında düşecekti. Papandreu’nun gerçekleştirdiği referandum çağrısı aslında bir önceki yıl boyunca 12 kez ve bu yıl da 1 kez gerçekleştirilen ve 1 inşaat sendikası liderinin hayatına mal olan genel grev ve mücadele dalgasının dolaylı sonucuydu. Aynı gün devasa bir kesinti paketini oylamaya sunan ve tüm gücüyle işçileri bölmek ve birbirleriyle karşı karşıya getirmek için seferber olan hükümetin girişimleri başarısızlığa uğrayacaktı. Sorunun merkezinde Yunan işçi sınıfı mücadelesinin bir türlü üstesinden gelinemeyen yalıtık görünümü yer alıyor. Bu manzarayı, PASOK kontrolündeki GEES konfederasyonunun bürokratik önderliğinin ve muhalif PAME’nin sekter tutumları ve sorumsuzlukları tamamlamakta.

Bu sürecin yansımalarını Berlusconi’nin son dönemlerinde İtalya’da görmek mümkün, zira “Forza İtalya” aracılığıyla parlamentoya gelen ve Sacconi yasası olarak adlandırılan girişim, kentlerin, yolların ve havalimanlarının fiziken bloke edilmesini yasaklamaya dolaysıyla grev hakkını yasaklamaya dönük bir karakter kazandı. Bu tip önleyici/ yasakçı tedbirler, mücadelelerin parçalı karakteri, grevler arasında uzayan zaman dilimleri süreç üzerinde belirleyici bir rol oynamaya başladı. Bu günlerde yeni oylanan iş reformu kanunu ile İspanya’da da grevlerin kanuni koşullara uygun olma zorunluluğu gündeme gelmiş oldu.

44) Yunanistan’da öndevrimci durum. Yunanistan Avrupa burjuvazilerinin saldırı hedefi haline dönüşürken aynı zamanda işçiler için de direnişin referans noktası durumuna gelmiştir. Yogun mücadeleler bu ülkede derin bir politik kriz yaratmakta. Mayıs ayındaki seçimlerinde Papademos hükümetini ve Troyka’nın ikinci kurtarma anlaşmasını destekleyen partiler sert biçimde cezalandırıldılar. Bunun üzerine 17 Haziran’da düzenlenen yeni genel seçimlerde…

Yunanistan’da, Moreno’nun öndevrimci durumlara ilişkin tanımlamasının tüm ögelerine rastlamaktayız: “…burjuvazinin krizi, orta sınıfların sola yönelişi ve proletaryanın devrimci iradesi, bir devrimin doğabilmesi için gerekli ortamı yaratmakta”. (Moreno, XX Yüzyıl Devrimleri). Yunanistan’daki mücadeleler yalıtılmışlıklarını aşabilmeleri durumunda, kıtanın tümündeki bir durum değişikliğine yol açabilir.

45) Fransa ve Britanya’da gençliğin, örgütlü işçi sınıfından kopuk patlamalı seferberlikleri. 60’lı yıllar boyunca ucuz iş gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle inşa edilen ve çoğunlukla eski sömürgelerden getirilen emekçilerin yerleşik olduğu marjinallik ve sefaletle çevrili gettolarda yıllar boyu polis baskısı, suç, ırkçılık ve dışlanmışlıkla biriken öfke ve nefret bir patlamaya dönüştü. İşsizlik, aşırı boyutlardaki güvencesiz çalışma koşulları ve emlak spekülasyonları, gençliğe ama en çok da göçmen gençliğe ağır darbeler indirmekte. Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığına varıncaya dek Clichy – Sous mahallesinde gençlerin ölümüyle sonuçlanan olayların ardından mahalle gençlerine yönelik daha iç işleri bakanlığı döneminden itibaren geliştirdiği popülist ve ırkçı söyleminin,  kışkırtma ve hakaretlerin ardı kesilmedi. Bütün bu gelişmelerin yaşandığı ve 15 gece boyunca 6000’den fazla aracın yakıldığı çatışmalar boyunca mücadelenin tümüyle kendiliğinden ve örgütsüz gerçekleştirildiği ve tek sloganının “ kahrolsun Sarkozy” olduğu vurgulanmalı. Diğer yandan, sendikalar ve sol politik yapıların tepkisi ancak hükümetin olağanüstü hal durumu ilan etmesinin ardından – yani isyanın patlak vermesinden tam 3 hafta sonra- gelecekti. Temel eksen isyana müdahale ve bundan böyle bu gettolara yönelik daha fazla sosyal politika uygulanması talebinden ibaretti. Bu tutumda ne bir sınıf vurgusundan ne de gençler arasında yaygın durumdaki güvensizliği aşmaya dönük bir çabadan eser yoktu. Bu gelişmelerin ve hükümetin polisiye şiddetinin ardından – 2 binden fazla tutuklama ve yüzlerce sınır dışı edilen genç- mücadele Fransız hükümetinin işsiz ya da güvencesiz koşullarda, kağıtsız genç işçilere karşı – yerli ya da göçmen- vahşi politikasına karşı belirleyici bir başarı elde edilemeden sönümlenecekti. 

Bu tip patlamalı mücadeleler daha küçük ölçeklerde 2005 yılında Belçika ve Almanya’da gündeme gelecek, 2010 yılında Fransa’da tekrar ederek 2011 Ağustosunda genç Duggan’ın Londra polisinin elinde katledilmesinin ardından patlak veren Britanya gençliğinin seferberliğinin ortak hafızasına dönüşecekti. Ne var ki bu kez, mücadele çoğunluğu göçmenlerden oluşan mahallelerden – 1981 ve 85 yıllarında da sosyal patlamaların yaşandığı- farklı yaşlardan ve etnik kökenlerden gençlerin yaşadığı – tutuklanan en küçük genç 11 yaşındaydı- semtlere sıçrayacaktı. Kitleler önce polise saldıracak, ardından geleceksiz bırakılmış, sistem tarafından ağır darbeler almış –işsizlik, eğitim kesintileri vb- şiddete maruz kalmış – polis baskısı vb – gençlerin dükkanlara ve ticari kuruluşlara yönelik yağma girişimleri gündeme geldi.Bu hareketler ve gençler de hem sendikalar hem de politik örgütlerce mahkum edilecek, Cameron’un emriyle başlayan polis operasyonunda tutuklanan ve yarısı 18 yaşından küçük 1400 kişi kurulan mahkemelerde alelacele hapse mahkum edilecekti.

46) 15M (Öfkeliler) hareketi ve Gençlik; İspanya’da 15M (15 Mart 2011) hareketinin ortaya çıkışı, diğer ülkelere yayılma dinamiğinde görüldüğü üzere, -ABD’de Occupy Wall Street hareketi gibi- politik sahnede önemli sonuçlara yol açtı. Bu hareketin Avrupa’da eldi ettiği yansımadan hareketle – Londra’da St Paul katedralinin 2012 Şubatında boşaltılması gibi örneklerde birçok girişim zamanla etkisini yitirecekti-  Yunanistan’daki örneğin, genel grevler ve var olan mücadelelerle kitlesel ölçekte bütünleşebilen tek örnek olarak öne çıktığı söylenebilir. Portekiz’de 15 M’nin muadili olan “çöplük kuşağı” hareketinin gerçekleştirilen eylemliliklerle kesinti politikalarıyla yüzleşerek, Socrates hükümetinin düşüşünde bir rol oynadığı söylenebilir. Aslına bakılırsa daha başlangıcından itibaren hareket, bankaları, kapitalizmin mantığını ve temel sorunların kaynağı olan bu sistemi yöneten hükümetleri sorgular bir karakterdeydi. Öte yandan, biçimsel demokrasi ve onun güçlülerin yönlendirmesine açık karakteri sorgulanarak politik temsil sisteminin çürümüşlüğüne işaret edildi. Belki de “ bizi temsil etmiyorlar” sloganının bu hareketle özdeşleşmiş olmasının açıklaması burada. 15M hareketi, işçi gençlik arasına nüfuz etmek noktasında sıkıntılarla karşılaşsa da özellikle yüz binlerce genç arasında ciddi bir politik tartışmanın açılmasına vesile oldu. Ne var ki, bu devasa politik birikim somut bir mücadele hareketinin inşası, süreklilik, talepler geliştirme ve var olan somut mücadelelere eklemlenmek noktasında yaşanan sınırlılıklar nedeniyle sönümlenmeye yüz tuttu. Diğer yandan mevcut durumun diğer yüzünü, politik ve sendikal örgütlerde de üstü örtük bir biçimde sıkça yaşanan “ hiç biri beni temsil etmiyor” bireyciliğinin oluşturduğunu vurgulamak gerekli.

VI. BİR EYLEM PROGRAMI İÇİN ÖGELER

47) Borçların ödenmesine hayır. Kriz ve kesintiler karşısında ulusal ölçekli grevlerin taşıdığı değer ve sınırlılıkları görmüş olduk. Ama süreç kaçınılmaz olarak dış borçların ödenmemesi ve bunun sonucunda Avro’dan çıkılması türünden büyük hedeflere gelip dayanacak, bu tip taleplerin yaygınlaşmasıyla da devrimci durumlara dönüşme potansiyeli taşıyacaktır. Bu nedenle Yunanistan’daki gün be gün gelişen sürecin merkezi rolüne vurgu yapmak büyük önem taşıyor. Borçların ödenmemesi talebi, bankaların borçlarının toplumsallaştırılmasına karşı verilen mücadelenin eksenini oluşturmaktadır. Sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlerin sürdürülebilmesi ve kamu iş alanlarının yaratılabilmesi için bu paralara ihtiyaç vardır.

48) Bankaların tazminatsız olarak millileştirilmesi ve emekçi halkın ihtiyaçları doğrultusunda işçi denetiminde hizmete sokulması. Kamu yaradımı almış olanlarından başlayarak bankaların tazminatsız olarak kamulaştırılması ve buna dayalı oklarak işçilerin denetiminde bir kamu bankasının yaratılması. Küçük tasarrufların güvence altına alınması, diğer bankalara olan borçların reddi ve sermaye kaçışını engellemek için fonların bloke edilmesi. Bu fonlarla iş alanlarının yaratılması planlarının yürürlüğe sokulması.

Kamulaştırılan bankaların gayrimenkul portföylerinden hareketle, toplumsal kira sistemine dayalı kamu konutlarının halka açılması. Ekonomik nedenlere dayalı konut tahliyelerinin durdurulması ve bu konutların derhal kamu konut parkına dahil edilmesi. 

49) Hükümet istifa! İşçi ve halk hükümetleri için ileri! Bu talebi sürekli elimizde bulundurmak ve ileri sürülen ülkenin özelliklerini ve içinde bulunulan anın koşullarını dikkate alarak biçimlendirmemiz gerekmektedir. Belirli durumlarda salt propaganda değeri taşıyan bu slogan, -şu sıralarda İspanya devletinde gözlemlemekte olduğumuz üzere- giderek bir ajitasyon ögesi haline dönüşebilmektedir. 

50) Seferberliklerin güçlendirilmesi ve genel grev. Mücadeleye ve genel greve çağrı, mevcut koşullar altında işçi sınıfını harekete geçirmek ve dahası hükümetler ve patronlar karşısında birleştirebilmek için temel gereksinimlerden biri olarak öne çıkmakta. Öte yandan günümüz koşullarında yalnızca resmi sendikalar sabit bir tarihte bu çağrıları hayata geçirebilme olanaklarına sahipler. Bu nedenle, grev sorununa dönük her politik tutum, aynı zamanda tüm sendikalara ama en çok da bu tip sendikalara dönük olmayı dayatıyor. Sekter tutumlara karşı durmak her dönemde elzem olmakla birlikte, şimdiki gibi “savunma dönemlerinde” her zamankinden büyük önem arz etmekte. Peki, CES üyesi pozisyonundaki bu sendikaların bir genel grev çağrısı yapması olanak dâhilinde mi? Yunanistan’da yaşanan deneyim öğretici bir örnek teşkil ediyor; Papandreu,  PASOK’un politik kontrolü altındaki GEES ve ADEDİ- kamu çalışanları sendikası- konfederasyonlarının önderliklerine rağmen genel grev çağrısında bulunmasının önüne geçemedi. Zira aksi bir tutum halinde bu konfederasyonlar, olağanüstü bir kitle basıncının da etkisiyle yığınsal ölçekte üye kayıplarına maruz kalabilirdi. Bu şartlar altında benzer olayların kaderin etkisiyle yenilenmesini beklemek mümkün değil. Aksine aktif bir biçimde mücadele süreçlerine müdahil olarak, iş yerlerinde taban hareketleri yaratmak, tüm sendikalar üzerinden birleşik bir genel grev talebini derinleştirmek, küçük önergelerden başlayarak işçi sınıfı içinde bu talebin yaygınlaşmasını ve bu doğrultuda bir hareketin gelişimini garanti altına almak mümkün. Böyle bir hareketin gelişmesi halinde 1- Ya çoğunluk sendikaları mücadele çağrısı yapmaya son verecek 2- Ya bu önderliklerden bilinçli bir kopuş süreci açığa çıkacak ve hatta 3 – Ya da çoğunluk sendikalarının mücadele çağrısı yapmalarını beklemeksizin genel grev çağrısı gerçekleştirebilecek kapasitede güçlerin birleşme dinamiği doğmuş olacak. Genel grev asla bir fetiş haline getirilmemelidir. Öte yandan biz genel grevi, hükümetin politikalarını yenilgiye uğratabilmek için işçi sınıfının seferberliğine yol açan önemli bir adım olarak sahiplenmekteyiz. Genel grev, kimilerinin – 24 saatlik iş bırakmadan ibaret olarak- algıladığı gibi tüm sorunları çözmeye muktedir sihirli bir değnek olarak görülmemeli. Hükümetlerin planlarını yenilgiye uğratabilmek için bir genel grevden daha fazlası gerekmekte, genel grevin onları bir adım ileriye taşıdığı ve fakat işçi sınıfına iktidarın yolunu açacak adımlarla bu genel grevlerin sürdürülmesi gerekliği bilincinin işçi hareketine nüfuz etmesi gerekmekte. Bu nedenle genel grevin taşıdığı önem, süreci belirlemesinden taban örgütlenmelerinde genel grevin sürdürülmesi ihtiyacının kışkırtılmasından ve sonrasında sendikal ve politik taleplerle iç içe geçmesi gerekli bir mücadele programıyla – Yunanistan ya da İzlanda’daki referandumlar türünde-  sürece süreklilik kazandırılması gerekliliğinden gelmektedir. Öte yandan 12 Şubatta gerçekleşen Yunan genel grevinin ardından bir hastanenin işçi kontrolünde işgal edilmesi yoluyla yaygınlaşma dinamiği kazanan ve hükümetin meşruiyetini sorgulatan girişimler belirleyici önem taşımakta.  İşçileri üretimin kontrolünü ellerine almaya kışkırtacak bu türden somut eylemler, objektif açıdan sosyalist bir karakter taşıdığı gibi, yaygınlaşmaları halinde sürecin niteliğinde bir sıçrama noktasını temsil etmeleri de mümkün.

51) Mücadelenin uluslararasılaştırılması için. Yunanistan swermayenin saldırısını yönetmekte olan Troyka’ya (IMF, AB ve AMB) karşı mücadelenin başını çekmektedir. Büyük sendikaların içinde, ya da onların dışında, sekterliğ dışlayan bir politika ekseninde güçleri birleştirmek gerekmektedir. Avrupa genel grevine yönelik bir hareketin yaratılması gerekmektedir.

Sermayenin Avrupası olarak AB’ye karşı mücadelemiz ulusal egemenliklerin korunması değil, enternasyonalizm temeline dayanmaktadır. Bizim projemiz, işçilerin ve halkların birleşmiş bir Avrupası, yani Avrupa Sosyalist Devletler Birliği’dir. Mevcut AB projesi, burjuvazinin Avrupa işçi sınıflarına saldırı projesidir ve ona karş mücadelemiz bu sınıf perspektifine dayanır.

Yunan işçilerinin mücadelesiyle uluslararası dayanışma kampanyası, daha üst düzey bir uluslararası mücadelenin ilk adımını oluşturabilir.

53) Bunu gerçekleştirebilmek ve geleceği hazırlayabilmek adına,  Avrupa’da sol bir sendikal akımın inşası acillik kazanmış durumda. Sermaye, hükümetler, uluslararası kurumlar, büyük patronlar birlikte vurmakta ve mevcut güçleri bizim bölünmüşlüğümüzden kaynaklanmakta. Yunan işçiler tecrit edilmiş haldedir ve tek başlarına mücadele etmektedirler. Bu nedenle tek tek ülkelerde, Avrupa düzeyinde AB ve IMF politikalarından kopuş temelinde bir politik örgütler ve sendikalar cephesinin yaratılması temel bir ihtiyaç halini almıştır. 1- Borçların ödenmesine hayır! bu para temel sosyal hizmetlerin sürdürülebilmesi ve kamu sektöründe istihdamın yaratılabilmesi için kullanılsın. 2- Ekonomik açıdan hayati önem taşıyan sektörlerin ve bankaların işçilerin denetimi altında millileştirilmesi. 3- Onurlu ücretler için kamusal yatırım planı oluşturulması. 4- Ücretler düşürülmeksizin mevcut tüm işlerin tüm emekçiler arasında paylaştırılması. 5- Ücretlerin ve emekli maaşlarının garanti altına alınması.

54) Partilerin inşası, IV. Enternasyonalin Avrupa’da yeniden inşası. Kriz durumu hızla evrimleşmektedir, ne var ki en olumsuz durum, direniş mücadelelerini yönlendirebilecek ve devrime doğru yolu açabilecek örgütlere sahip olmayışımızdır. Günümüzde en önemli görev bu olumsuzluğun aşılmasıdır. Bu, tek tek ülkelerde olduğu kadar Avrupa ve uluslararası düzeylerde geçerli olan bir görevdir. 

Devrimci sol akımlar sekter politikaları dışlamalı ve mücadelelere yanıtlar somut direniş görevlerince belirlenmelidir. Devrimci süreç yeni birliklere ve ayrılıklara yol açacaktır. Devrimci sol akımların koordinasyonuna yönelik etkin politikalar izlenmelidir. Ama bu görevi aynı zamanda kapitalist saldırıyı durudurmaya yönelik görevlerden, Yunanistan’daki mücadeleyle ve Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devrimci süreçlerle dayanışma görevlerinden kopmadan gerçekleştirmemiz gerekmektedir.