Nicola Sa’afin ile Filistin sorununun güncel meseleleri üzerine söyleşi

image_pdf

Başbakan’ın Davos’taki gösterisi hâlâ konuşuluyor. Geçtiğimiz aylarda ise buna yeni birkaçı eklendi. Fakat 27 Aralık 2009’da, yani Siyonist İsrail devletinin Gazze saldırısının 1. yıldönümünde Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi tarafından örgütlenen yürüyüşte dile getirildiği gibi, “İşbirlikçilik ilelebet sürüyor” ama “Van Minıt bir dakika”. Alçak koltuk krizinin üzerinden İsrail’den Türkiye’ye havalanan Heron casusluk uçakları bu emperyalist işbirliğinin askeri boyutunun en güncel örneği. Peki, Filistin ulusal sorununun vicdanı görünmeye hevesli Türkiye Cumhuriyeti, bu çıkışlarla örtbas etmeye çalıştığı antlaşmalar sonucunda İsrail’den edindiği casus uçaklarını nerde ve ne için kullanabilir? Bu denklemi kurmak da çözmek de zor değil… Ancak zor olan, kendi kaderini tayin hakkı etrafında örülen mücadelelerin yanına bir diğer olmazsa olmaz unsuru, Ortadoğu Enternasyonalizmi perspektifini ekleyerek, Filistin ulusal kurtuluş hareketinin aynı coğrafyada benzer bir kaderi paylaşan Kürt ulusal kurtuluş hareketiyle mesafesini azaltacak değişkenler üzerinden Ortadoğu emekçi halklarının özgürleşme denklemini kurmak. 

Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi örgütleyicisi ve Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği yönetim kurulu üyesi, mülteci Filistinlilerden Nicola Sa’afin ile Filistin sorununa dair gidişatı, Türkiye-İsrail ilişkilerinin boyutunu ve Filistin devrimci solunun durumunu bu çerçevede, yerimizin elverdiği ölçüde konuştuk. Konuşulanlar bir yanda, konuşamadıklarımız hemen öte yanda, göreceğiz ki, uzun ve meşakkatli bir yol sürdüğümüz… Ancak kendisinin de dile getirdiği gibi, “yol uzundu, yol hâlâ uzun ve çabalamaktan başka şansımız yok”.

Cemre Sava

Geçen yılki dökme kurşun operasyonunun ardından, Filistin sorununda ortalığı görece bir sessizlik kapladı. Bu sessizliği nasıl okumak gerek? Yeni ve daha büyük bir operasyonun hazırlığı mı yapılıyor, yoksa önümüzdeki süreç diplomasi kartının daha fazla kullanılacağı bir dönem mi olacak?

N. Sa’afin (N.S): Elbette bu sessizliği, görece bir sessizlik olarak tanımlamak gerekiyor. İsrail’in askeri tersanesinin sessizliği, Gazze’de insanlık ayıbı olarak tanımlanabilecek ablukanın ve Batı Şeria’daki yerleşim bölgeleri genişlemesinin üzerini örtmez hiçbir zaman. Bu sessizliği, Obama’nın getirdiği, daha doğrusu Obama’yı getiren Amerika politikasının “büyüleyici güzelliğinin” önemli bir parçası olarak okumak mümkün. Amerika’nın bize alıştırdığı ‘önce şiddet sonra zehirli marmelad’ın bir uzantısıdır bu. Yalnız bu sadece Filistin sahasında geçici bir süre için önemli olacak. İran ve Hizbullah daha sık konuşuluyor bu aralar. Komplocu olmayı istemem ama fırtınanın oraya doğru esme ihtimali da ortada.

İsrail, şu anki durumdan gayet memnun olduğundan diplomasiye yanaşacak gibi görünmüyor. En iyi ihtimalle, doksanlarda olduğu gibi, suikastları örtecek bir müzakereler dizisine şahit olabiliriz. Çünkü İsrail, şu anki askeri politikasının suikastlar üzerinde olacağını açıkladı. Ya da gene doksanlarda olduğu gibi, dinlenme döneminin getirdiği uluslararası askeri ve ticari yeni anlaşmalardan faydalanmak isteniyor olabilir.

Gazze ve Batı Şeria’daki güncel durumu değerlendirirsek, Filistin sorununun geldiği noktayı nasıl anlamak ve tanımlamak gerekir?

N.S: Filistin sorunu 2005’ten bu yana, en kötü koşullarını yaşıyor. Bir taraftan politik ve coğrafi ayrılığın getirdiği somut, politik ve manevi güç yıpranması öte yandan saldırganlığına ve sağcılığına giderek daha da kapılan ırkçı ve işgalci bir rejim. Batı Şeria’yı kuşatan ırk ayrımcılığı duvarı tamamlanmak üzereyken Gazze’yi kelimenin tam anlamıyla hapishaneye dönüştürecek olan çelik ve çimento duvarlarının inşasına başlanıyor.

FHKC, FDKC ve İslami Cihad’ın ısrarla vurgulamaya çalıştığı ulusal birliğin önemi karşısında Fetih ve Hamas’ın örgütsel çıkarları inşa edilen bir başka duvar olarak duruyor. Son dönemde, iki taraf arasında kaydedildiği düşünülen yakınlaşma gerçekçi durmuyor. Çünkü şimdiye kadar yapılan tüm ikili müzakereler, çıkar paylaşımından başka bir şey ifade etmemiştir. Filistin politik güçlerinin tamamını kapsamayan bir birlik müzakereleri pek sonuç alıcı olamaz. Son birkaç günde farklı haberler geliyor, onları şimdiden yorumlamak mantıklı olmayacak. Ama bizi farklı bir noktaya götürmesini umut etmekten başka şansımız yok.

Türkiye’de Filistin sorununa karşı büyük bir ikiyüzlülüğün olduğunu görüyoruz. Başbakan’ın İsrail’e karşı sözde çıkışları gölgesinde İsrail’le anlaşmalar yapılıyor. İsrail’den satın alınan üç sistem ve 10 Heron uçağının teslimatı da Mart ayında başlıyor… Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel ve güncel boyutundan bahseder misin?

N.S: Türkiye-İsrail ilişkilerinden kısaca bahsetmek mümkün değil ama gene de özetlemeye çalışacağım. İsrail kurulduğundan itibaren Türkiye -srail-İran eksenli istihbarat ilişkileri şeklinde kurulan ilk ilişkiler, İran’da Şah’ın devrilmesiyle Tr-İs ekseninde kalıyor. İsrail’in uluslararası alanda altın dönemi olarak tanımlayabileceğimiz ve Oslo anlaşmalarına tekabül eden doksanlar döneminde bu ilişkiler önce askeri boyutunu sonra da aleni askeri ve ticari anlaşmalar boyutunu kazanıyor. İlişkilerin temelinde, Türkiye güney sınırı yatıyordu. Bir taraftan İsrail, Türkiye güney sınırını Kürt hareketine karşı istihbarat teçhizatları ile donatırken, yapılan güvenlik anlaşmaları sayesinde, bu teçhizatların Suriye-Irak-İran sınırı bilgileri elde edilmesini sağlıyordu. Bu ikili çıkar ilişkisi, politik olarak ABD’nin Ortadoğu stratejileri ile taçlanıyor. Yani, üçlü bir emperyalist ittifak ve çıkar ilişkisi olarak tanımlayabiliriz.

Güncel duruma baktığımızda, hükümet çok “başarılı” bir oyun gerçekleştiriyor. Bir taraftan Filistin davasının “vicdan sesi” görüntüsüyle, Ortadoğu’ya bir örnek ülke olarak sunulurken istenen zehirli marmeladın da en önemli kısmını sunuyor; öte taraftan İsrail ile yapılan en yüksek ticaret ve askeri alış hacmine ulaşıyor. En bariz örneğini daha bir ay önce yaşadık. AKP’li milletvekilleri Gazze halkını ‘kurtarmaya’ giderken Barak, Ankara’da, iki ülkenin yakında ortak silah ihracatına başlayacağını içeren yeni askeri anlaşmalar imzalıyor. Heronlar da önümüzdeki ayın başında şahit olacağımız örneklerden bir tanesi.

Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi olarak tam da bu ilişkileri teşhiri ve boykotu hedefliyorsunuz… Biraz da girişimin çalışmalarını aktarır mısın?

N.S: Evet, perspektifimiz sitenizde bulunan [www.iscicephesi.net, ed. n.] ve daha önce gazetenizde yayınlamış olduğunuz deklarasyon metninde daha net anlatılıyor. Çalışmalarımız şu an iki eksenli gidiyor. İlk olarak boykotu bir stratejik çalışma olarak algıladığımızdan, bu stratejinin (Filistin halkıyla dayanışma stratejisi) teorik temellerinin oluşması için yürütmeye başladığımız teorik araştırma ve üretim atölyeleri üzerinde yoğunlaşacağız. Aynı zamanda gündemde olan bitenleri takip ederek solun perspektifini yansıtacak bir eylem sürecini koordine etmeye çalışıyoruz. Demin bahsi geçen Heron uçakları ile ilgili tepkileri örme hedefimiz var. Daha çok bunun üzerinde yoğunlaşmış bulunuyoruz.

Peki, Filistin ulusal sorunu ile Kürt ulusal sorunu Ortadoğu devriminin iki kilit noktası olmasına rağmen, Filistin ve Kürt ulusal kurtuluş hareketleri arasında ciddi bir mesafe söz konusu. Bunu neye bağlıyorsun?

N.S: Evet, zor bir soru. Tarihsel süreç karmaşık olsa da teorik olarak açıklamak daha kolay geliyor. İki ulusal mücadeleden bahsediyoruz ve yakın bir coğrafya. Ulusal mücadele, tasvip etsek de etmesek de, ulusun özgürlüğünü öncelikli hedef ya da taktik hedef olarak adetse de onu baş gündemi olarak sayar. Bu hedef doğrultusunda farklı ittifaklar kurar ve bozar ve en nihayetinde ideolojik ya da ilkeli olmayan bir ilişkiler ağı yaratır. İki ulus yakın bir coğrafyada bulununca bu kurulan ilişkiler birbirine yakından temas eder. Bu süreçte, Filistin ve Kürt halkında olduğu gibi, bir ulusun baş ya da ikincil düşmanı diğer ulus için müttefik olarak görülebilir. Kabaca bir burjuva devlet mantığıyla hareket ederler.

Enternasyonalizm vurgusu olduğunda elbette durum değişecektir ve aslında her iki halk kendi özgürlüğünün ancak diğer halkın özgürlüğüyle beraber olabileceğini anlar. Yalnız günlük politika açısından bu durumun anlaşılması ve pratik olarak benimsenmesi için her iki halkın ortak mücadele alanları üzerinde durup, onu işlemek zorundayız. Yani her iki ulus için düşman olarak algılanan noktalar üzerinde bir mücadele birliği pratiği yaratılabilir. Ulusal mücadelede kitlesel bir çalışma yürütülmesi istendiği zaman, bu kitlelerin başta ulusal bağımsızlık olmak üzere benimsemiş olduğu söylemler üzerinden hareket etmek gerek. Yani ulusal bağımsızlık ve kendi kaderini tayin etme hakkı talebi kendi başına haklı ve doğru bir söylemdir. Yalnız üretmiş olduğu kimi söylemleri ve pratikleri tasvip etmiyorsak doğru bir pratiğe, ancak ilk söylemden yola çıkarak ulaşılabiliriz. Yani ilk anlayıştan yola çıkarak (ilkeli olmayan ittifak) ikincisine ulaşılmalı (enternasyonalizm pratiği). 

Önümüzdeki süreç, bu mesafenin aşılma dinamiklerini barındırıyor mu veya bu mesafenin aşılması ne şekilde mümkün olabilir?

N.S: Evet ve hayır şeklinde cevaplanabilir bir soru. Her iki halkın kendi coğrafi ve politik iç parçalılığını göz önünü getirdiğimizde bu durum uzak geliyor. Yani her iki halk ulusal birliği sağlamadığı müddetçe bu durum epeyce zor kalacaktır. Bu, hayır şıkkı. Yalnız ABD ve müttefiklerinin emperyalist politikaları her iki halkı ilgilendiren ortak mücadele alanı yaratıyor. Ortak saldırının olduğu alanlar daha da büyüyecek gibi görünüyor. Bu durum iyi değerlendirilirse, ortak mücadele deneyiminin icat edilme umudu daha fazla olur.

Bu ortak mücadele alanlarından bir tanesi önceki sorularda bahsi geçen Türkiye-İsrail ilişkileridir. Bu iki ülke arasında stratejik ittifak, başta Filistin ve Kürt halkı olmak üzere tüm Ortadoğu halklarını kesen bir tehdit olarak duruyor. Buna karşı her iki halk ortak bir biçimde mücadele ettiğinde bir yakınlaşma ve mesafe daralması yaşanabilir. Yalnız bu sadece bir alanda yakınlaştırır. İran, Irak ve Suriye açısından bu geçerli değil, bu rejimlerle kurulan ilişkiler farklıdır.

Nasıl aşılır cevabının bir bölümü bahsettiğim noktada bulunsa da Mezopotamya Sosyal Formundan bahsetmeden geçmek doğru olmaz. Mezopotamya Sosyal Forumu (MSF) gibi açılımlar Ortadoğu halklarının ortak mücadele alanını belirlemek ve Ortadoğu halklarının ortak tehlikelere karşı ortak hareket etme alışkanlığını arttırmak için yeni bir kapı aralıyor. Ortadoğu’daki ilerici güçlerin katılımı ve desteğiyle gerçekleşen ilk MSF’de, Ortadoğu coğrafyasında, halkların ortak hedefleri doğrultusunda belli alanlarda hareket birliğinin sağlanması gerektiği vurgulanmıştı. MSF bu alanları keşfetme ve tartışarak nasıl bir pratiğin gerçekleşebileceğini saptamak açısından önemli bir rol oynayabilir. Bu rolü iki düzeyde yapma olanağına sahiptir, hem örgütlerin hem de kitlelerin buluşma noktası olarak kurgulandığında; ki öyle hedefleniyor, başarılı bir pratik olarak duracaktır.

Peki, Filistin devrimci solunun durumu hakkında ne düşünüyorsun? Tasfiye ve kriz süreci devam ediyor mu yoksa bir toparlanma durumu söz konusu mu?

N.S: Parçası olduğum bir yapı hakkında isabetli değerlendirmeler yapamayabilirim. Yalnız coğrafi uzaklık biraz daha fazla gözlemleme şansı bırakıyor insana. Elbette dünya solu ve devrim hareketinde olduğu gibi genel bir zayıflık ve yıpranmışlık barındırıyor. Yalnız Filistin’in iç dinamikleri, Filistin soluna farklı olanaklar ve olanaksızlıklar sunuyor. Bütün tasfiye süreçlerine rağmen FHKC [Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, ed. n.] gibi devrimci yapılar varlığını güçlü bir şekilde sürdürüyor. Filistin devrimci solunun, bulunduğumuz konjonktürde varlığını bu güçle sürdürmesinin arkasında, bu hareketlerin kendi temel ilkelerinden taviz vermemesi yatıyor. 

Bu söyleşi kapsamında, bu yapıların kendi iç dinamiklerini tartışabilecek ve eleştiri sunabilecek yeterli bir zaman ve alan olmadığından bu noktaya değinmeyeceğim. Yalnız FHKC başta olmak üzere tüm Filistin solunun tarihi bir dönüm noktasından geçtiğini düşünüyorum. Başta dile getirdiğim, Filistin’de yaşanan politik ve coğrafi ayrılığın getirdiği bir başka sonuç var: Fetih ve Hamas, birliğe yanaşmadığı ve kendi çıkarları peşinde koştuğu müddetçe Filistin halkını yeni bir seçenek arayışı içine sokuyor. Bu durumda Filistin sol hareketine büyük bir sorumluluk düşüyor. Filistin solu bu sorumluluğu yerine getirdiği takdirde hem kendi konumunda hem de ulusal konumda bir toparlanma yaratacaktır. FHKC bu sorumluluğu omuzlamış gibi görünüyor. Son kuruluş yıldönümü kutlamaları hem nitelik hem nicelik açısından bir toparlanma ve yeniden yükselme dönemine işaret ediyor. Bu elbette, Hamas’ın Gazze’de sergilemiş olduğu anti-demokratik tutumun bir sonucu olmasının yanı sıra FHKC’nin son Gazze saldırısı sırası ve sonrasında sergilemiş olduğu askeri ve sosyal çalışmaların sonucu olarak da görülmeli.

Tabii tüm bunlar karanlık ufukta, ufak bir ışık sızmasıdır. Yol uzundu, yol hâlâ uzun ve çabalamaktan başka şansımız yok.

26 Şubat 2010