Rejim nereye gidiyor?

image_pdf

Türkiye’de bir rejim krizinin yaşanmakta olduğunu herkes söylüyor. Bu konuya ilişkin olarak kendisini demokrasi ve sosyalizm kampında tanımlayan çevreler içinde ve arasında bir süreden beri yaşanan tartışmalar özellikle hükümetin bazı Anayasa maddelerinde öngördüğü değişiklikleri referanduma sunması sırasında iyiden iyiye yoğunlaştı. Bu anlaşılabilir bir durumdu, zira her seçim ya da halk oylaması sadece politik çevrelerde değil, kitleler arasında da politik tansiyonun yükselmesine ve ülkedeki en önemli sorunların acil gündeme çekilip tartışılmasına fırsat yaratır. Ne var ki, bugün bu tartışmalarda ciddi bir düşüş göze çarpıyor. Referandum öncesi üç ana tutumun –Evet, Hayır, Boykot- savunucuları kendi iddialarının bilançosunu çıkarmakla birlikte, halk oylamasıyla birlikte bazı Anayasa maddelerinde gerçekleştirilen değişikliklerin rejimin yapısında ne tür bir değişiklik yarattığını veya yaratacağını pek açıklamıyorlar. Üstelik ne Evetçiler rejimin demokratikleşmesi doğrultusunda önemli bir adımın atıldığı, ne de Hayırcılar “sivil diktatörlüğe” geçildiği iddiasındalar. Kürdistan’da Boykot oylarının beklenildiği gibi yüksek çıkmasının da rejimin niteliğinde bir dönüşüm yarattığını iddia edene rastlanmıyor. Oysa oylama öncesi tartışmaların şiddeti, karşılıklı suçlamaların keskinliği, 12 Eylül 2010’un Türkiye’deki rejim için bir Milat oluşturacağı sanısını uyandırıyordu. Ama bugün her politik çevre 12 Eylül öncesi politik söylemini tekrarlamaya devam ediyor. O halde bunca tartışmaya ne gerek vardı?

Kuşkusuz devlet kurumlarındaki her düzenleme sonuçlarını bugünden yarına vermeyebilir. Örneğin Anayasa Mahkemesinin üye bileşiminin belirlenmesinde hükümetin söz sahibi olmasının rejimin niteliğinde ne türlü değişikliklere yol açacağını görebilmek için, bu üyelerin atanmasını beklemek ve yeni üye bileşimiyle Mahkemenin Anayasayla ilgili önemli konularda alacağı kararları görmek gerekebilir. Ama bugünden sorulabilecek sorular da var. Örneğin, bazılarının iddia ettiği gibi, hükümet atamalarının Mahkemenin üye yapısında belirleyici olması yargı erkini yürütmenin denetimine tabi kılmak anlamına mı geliyor? Eğer öyleyse, rejimin karakterinde burjuva demokrasisinden Bonapartizme doğru bir kayma mı söz konusu olmakta? Yoksa bu değişiklik, “yeterli olmamakla birlikte” tam tersine, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun gözetimi altındaki diktatoryal bir rejimden burjuva demokrasisine doğru atılmış bir adımı mı temsil ediyor? Bir başka soru ise şu: Eğer CHP ve MHP’yi Kemalist baskı rejiminin savunucuları olarak görüyorsak, ileride bu partilerin iktidarda olacağı bir dönemde Anayasa Mahkemesinin üye yapısını kendi tercihleri doğrultusunda belirlemeleri durumunda, bu kez burjuva demokrasisinden Bonapartizme doğru bir “barışçıl” dönüş mü yaşanacak, yoksa “sivil diktatörlük” daha da mı ağırlaşacak ve/veya faşizan bir karakter mi kazanacak? Bu sorular bizce önemli ve rejimin niteliğinin doğru bir biçimde belirlenmesiyle ilgili. Proletaryanın ve özellikle de onun öncüsünün önündeki görevler bu sorulara verilecek doğru yanıtlarla belirlenecektir.

Biz Türkiye’deki rejimin Bonapartist olarak tanımlanmasının doğru olduğunu düşünüyoruz. Esasen, Kemalizm olarak adlandırılan sistem Marksist literatürde Bonapartizm olarak ifade edilen geniş bir asker-polis denetimli rejimler yelpazesinin içinde yer alıyor; tabii, kendine özgü nitelikleriyle birlikte. Bu açıdan, önce Bonapartizmin temel özelliklerini sıralamak, ardından da “kendine özgü” bir Bonapartizm türü olarak Kemalizmi tanımlamak, günümüzde sürmekte olan rejim krizinin nereye doğru evrilmekte olduğunu kavrayabilmek açısından yararlı olacaktır.

“Klasik” ve Gerici Bonapartizm

Marksizm açısından taşlaşmış genellemeler son derece tehlikeli olmakla birlikte, olguların niteliğinin belirlenmesinde tarihin deneyiminden başarıyla geçmiş kavramların ve tanımların araç olarak kullanılması oldukça aydınlatıcı olabiliyor. Örneğin, rejimlerin tanımlanmasında yararlanılan liberalizm, burjuva demokrasisi (parlamenter demokrasi), faşizm gibi kategoriler, o rejimlerin genel niteliklerinin tarifinde olduğu kadar, onlara karşı yürütülen sınıf mücadelesinin önündeki tarihsel sorunların ve hedeflerin belirlenmesinde de son derece işlevseldir. Kuşkusuz hiçbir rejim bir diğer benzerinin tıpatıp aynısı değildir. Dolayısıyla Marksistler aynı kategori altında toplanabilecek çeşitli ülke rejimlerinin aralarındaki farklılıkları, her birinin tarihsel ve özgün yanlarını tahlil edebilmek zorundadırlar. Emperyalist Britanya krallığının burjuva demokrasisi ile emperyalist basın tarafından “dünyanın en büyük demokrasisi” olarak adlandırılan, ama son on yıldır GSMH’sındaki devasa büyümeye rağmen hâlâ yarısömürge olan ve kast sistemine mahkûm durumdaki Hindistan’ın parlamenter sistemi arasında doğu ile batı kadar fark vardır. Modern sınıfların oluşum ve gelişim tarzıyla birlikte sınıf mücadelelerinin tarihsel özellikleri, aynı kategori altında toplanabilecek rejimlerin kurumsal, politik, toplumsal, kültürel, vb. açılardan farklı özellikler kazanmasına neden olur.

Her burjuva rejimi gibi demokrasi de bir burjuva diktatörlüğü olarak baskı öğesini içinde taşır; buna karşılık, faşizmin yarattığı “özgürlüklerden” yararlanan egemen sınıf kesimleri de vardır. Ama yegâne burjuva rejim türleri bu ikisiyle sınırlı değildir. Nahuel Moreno’nun ifadesiyle, demokrasi ile faşizmi bir tren hattının iki uç istasyonu olarak düşünecek olursak, arada bir de Bonapartizm durağı bulunur. Bonapartizm, faşizm ile burjuva demokrasisinin bir karışımı değil, sınıfsal ve kurumsal yapılanma açısından farklı bir rejim biçimidir. Politik bir kategori olarak bu kavramın Karl Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı yapıtından miras kaldığını biliyoruz. Marx bu yapıtında, uygulamalarıyla görünürde sınıfların üzerine yükselen, bütün sınıflar adına hareket eden, ama “birinden almadan diğerine veremeyen” bir rejim biçiminin doğduğunu anlatır. “İkinci Bonaparte altında devlet tamamen özerkmiş gibi bir görünüm kazanır.”(1) Marks bunu şöyle açımlar:

Bağımsız bir güç haline dönüşmüş yürütme erki olarak, Bonaparte, misyonunun “burjuva düzenini” güvence altına almak olduğuna inanıyor. Ama bu burjuva düzeninin gücü orta sınıfta yatar. Bu nedenle kendisine orta sınıfın temsilcisi gözüyle bakıyor ve bu anlayışla kararnameler yayınlıyor. Ama Bonaparte’ın kendisi bir şeyse eğer, bu, orta sınıfın siyasal etkinliğini kırdığı ve her gün de kırmakta olduğu içindir…

Zatın bu çelişik görevi, onun hükümetinin çelişkilerini, sağa sola yalpalamalarını, şimdi bu sınıfı sonra bir ötekini, bir yanına çekip bir aşağılamasını, böylece hepsini birden karşısına almasını açıklar. Uygulamadaki kararsızlıkları, amcasını taklit ederek özendiği buyurgan ve kategorik yönetim tarzıyla son derece komik bir tezat oluşturmakta.(2)

“Tüm sınıfların üzerine yükselmiş gibi görünen” bir rejim türü olarak Bonapartizm tanımını Lev Troçki, Louis Bonaparte’ın amcası Napolyon Bonaparte’ın iktidarını da içerecek biçimde geliştirir ve o dönemde bu rejimin üstlendiği işlevi izah eder:

Küçük Korsikalı’nın (Napolyon Bonaparte-Y.B.) kendisini genç bir burjuva ulusun üzerine yükseltebilmesi için devrimin temel görevini –toprakların köylülere devri- tamamlamış ve yeni toplumsal temel üzerinde muzaffer bir ordunun yaratılmış olması gerekiyordu. 18. yüzyılda bir devrim daha öte bir noktaya gidemezdi: ancak bu noktadan sekip geriye doğru gidebilirdi. Ama bu geri sekme onun temel kazanımlarını tehlikeye sokuyordu. Bunlar her ne pahasına korunmalıydı. Burjuvazi ile proletarya arasındaki giderek derinleşen ama henüz çok ham haldeki antagonizma, temellerine kadar sarsılmış haldeki ulusu müthiş bir gerilim altında tutuyordu. Bu koşullar altında bir ulusal “hakem”in varlığı zorunluydu. Napolyon büyük burjuvaziye zenginleşme, köylülere kendi toprak parçalarını elde etme, köylülerin çocuklarına ve serserilere de savaş ganimetleri kazanma garantisi verdi. Hakemin elinde kılıç vardı ve aynı zamanda infaz memuru görevini üstlenmişti. Birinci Bonaparte’ın Bonapartizmi sağlam bir biçimde kurulmuştu.(3)

Troçki’nin bu tarifi 18. ve 19. yüzyılların Bonapartizmine aittir. Burjuva devrimleri yaygınlaşmakta ve ama feodal gericiliğin ve monarşilerin tepkisiyle çatışmakta, elde ettiği kazanımlardan her an geri dönme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu sadece kapitalizm öncesi sınıfların gericiliğinden değil, burjuvazi arasında “henüz tam olgulaşmamış olmakla birlikte giderek derinleşen” çelişkilerin ulusu temellerinden sarsmasından kaynaklanmaktadır. Devrimin öncülüğünü yapan burjuvazi yönetim aczi içindedir, proletarya ise bütün isyanlarına karşın kendi rejimini kurma tarihsel gücüne henüz ulaşamamıştır: burjuva devriminin kazanımları tehlikededir. Bu noktada, “burjuva düzeni” koruyacak, devrimin kazanımlarını garanti altına alıp kapitalist özel mülkiyet sistemini “herkese rağmen” ve görünürde “herkesin üzerinde ve ötesinde” sağlamlaştıracak bir baskı rejimine, bir “hakeme” ihtiyaç doğar. Bonapart(lar) ve onların adıyla anılan rejim türü bu ihtiyacın ürünü olarak doğar. Bu, “klasik” Bonapartizmdir. Amacı, burjuva devrimlerin kazanımlarını feodal gericiliğe karşı korumak ve yaygınlaştırmaktır.

20. yüzyılda açılan emperyalist çağda ise Bonapartizmin bu göreli “ilerici” niteliğinde ve işlevinde köklü bir değişiklik gerçekleşir. Bu çağda kapitalizm çürümeye yüz tutmuş, burjuvazi ilerici niteliğini yitirmiş, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkiler tam anlamıyla olgunlaşmış ve proletarya kendi devrimini yapma tarihsel düzeyine ulaşarak kapitalizmin mezar kazıcısı haline gelmiştir. Burjuva düzen artık feodal gericiliğin “geri dönüş” tehdidi değil, proletaryanın toplumu özel mülkiyetin ve ulusal sınırların ötesine doğru ileri çekme isteği ve bilinciyle karşı karşıyadır. Bu dinamik altında demokratik parlamenter rejimin yıkılma tehlikesi karşısında (ve faşizmin henüz bir seçenek haline gelmediği ya da getirilmesinin daha büyük tehlikelere yol açabileceği durumlarda), Bonapartizm bir kez daha kendini burjuva düzenin koruyucusu olarak öne sürer. Ama bu kez işlevi, önceki yüzyıllardakinden daha farklıdır:

Bu çürüme çağı Bonapartizmi ile, sadece burjuva devrimin politik ilkelerinin mezar kazıcısı olmayıp aynı zamanda onun toplumsal kazanımlarının savunucusu olan genç, ilerleyen Bonapartizmi her zaman net bir biçimde birbirinden ayırdık.(4)

Tarihsel olarak Bonapartizm burjuva toplumun kriz dönemlerinde ortaya çıkan burjuva yönetimiydi ve halen de öyledir. Burjuva devrimin saf kapitalist kazanımını sağlamlaştıran “ilerici” Bonapartizm ile kapitalist toplumun çürüme döneminin Bonapartizmi, çağımızın çalkantılı Bonapartizmi (von Papen, Schleicher, Dollfuss ve Hollanda Bonapartizminin adayı Colijn, vb.) arasında ayrım yapılabilir ve yapılmalıdır.(5)

Dolayısıyla emperyalist çağda Bonapartizmin niteliğini ve işlevini yeniden ve bu kez ortaya çıkan yeni tarihsel örneklerinin ışığı altında tanımlamak gerekiyordu. Troçki bunu şöyle yapar:

Bonapartizmden, ekonomik olarak egemen sınıfın, demokratik yöntemlerle hükümet etmek için gerekli araçlara sahip olmakla birlikte, -mülkiyetini elinde tutabilmek için- iktidarın bir asker ve polis aygıtının, taçlandırılmış bir “kurtarıcı”nın denetimsiz egemenliğinde olmasına göz yummak zorunda kaldığı rejimi anlıyoruz. Bu tip bir durum, sınıf çelişkileri özel bir keskinlik kazandığı zaman doğar; Bonapartizmin hedefi, patlamaları önlemektir. Burjuva toplumu bu tip dönemlerden birden çok kez geçmiştir; ama bunlar, deyim yerindeyse, sadece denemelerdi. Kapitalizmin bugünkü çürümüşlüğü sadece demokrasinin tüm destek temelini nihai olarak yok etmekle kalmadı; aynı zamanda eski Bonapartizmin tamamen yetersiz olduğunu açığa çıkardı; onun yerini faşizm aldı. Bununla birlikte, demokrasi ile faşizm arasında bir köprü olarak (1917’de Rusya’da demokrasi ile Bolşevizm arasında bir “köprü” olarak), demokrasinin üzerine yükselen ve her iki kesimle uzlaşan, bir yandan da aynı zamanda egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir “kişisel rejim” ortaya çıkmakta. Bonapartizm teriminin tamamen aydınlatılabilmesi için bu tanım yeterlidir.(6)

Troçki’nin Bonapartist rejime ilişkin olarak yaptığı, “kurtarıcının denetimsiz egemenliği”, “her iki kesimle uzlaşma” gibi tanımlamalardan bu yönetim tarzının sınıf temelinden yoksun olduğu, tümüyle sınıfların üzerine yükseldiği ya da salt bir küçük burjuva diktatörlüğü olduğu sonuçlarını çıkarmamak gerekiyor.

Hükümet, parlamento çoğunluğunun yürütme gücü olarak değil, mücadele halindeki iki tarafın arasındaki bir hâkim-hakem biçiminde karşımıza çıkıyor.

Bununla birlikte, ulusun üzerine yükselmiş bir hükümet havada asılı halde değildir. Mevcut hükümetin gerçek ekseni polisten, bürokrasiden ve askeri zümreden geçmektedir. Parlamentarizm dekoru ardında kötü bir biçimde gizlenmiş bir asker-polis diktatörlüğü ile karşı karşıyayız. Ulusun hâkimi-hakemi olarak kılıcın yönetimi: Bonapartizm işte tam da budur.

Kılıcın kendi başına bağımsız bir programı yoktur. O, “düzenin” aracıdır. Var olanı korumak için çağırılmıştır. Bonapartizm, kendi öncülü Sezarizm gibi kendini politik olarak sınıfların üzerine yükselterek, toplumsal açıdan her zaman ve bütün çağlarda sömürenlerin en güçlüsünün ve en kararlısının temsilcisi olmuştur; bu nedenle günümüz Bonapartizmi, bürokrasinin, polisin, subaylar kastının ve basının en üst kesimlerini yönlendiren, esinlendiren ve yozlaştıran mali sermayenin hükümeti olmaktan başka bir şey olamaz.

Mali sermayenin gücü, herhangi bir anda ve herhangi bir biçimde kendi isteğine uygun bir hükümet oluşturabilmek yeteneğinde yatmaz; o bu yeteneğe sahip değildir. Onun gücü, proleter olmayan bütün hükümetlerin mali sermayeye hizmet etmek zorunda kalması olgusunda yatar; daha iyi bir deyişle, mali sermaye, kendisine ait çürüyen her egemenlik sistemini, değişen koşullara daha uygun bir başka sistemle değiştirme olanağına sahiptir.(7)

Troçki’nin emperyalist çağ Bonapartizmine ilişkin bu söyledikleri bu rejim tipinin tanımlanması açısından oldukça aydınlatıcı ve yeterlidir. Üstelik emperyalist çağın asker-polis-bürokrasi diktatörlüğü olarak, Kemalist rejimi bu genel tanım içine yerleştirmemize yardımcı olur. Ama biraz daha ilerleyelim.

Sui Generis Bonapartizm Olarak Kemalizm

Troçki’nin yukarıda yaptığı, Bonapartizmin “ulusun üzerine yükselen”, “denetimsiz egemenlik sahibi”, “hâkim-hakem” rolü üstlenen bir “asker-polis-bürokrasi” diktatörlüğü olduğuna ilişkin açıklamaları, Kemalizmin tarifine neredeyse tamamen denk düşmektedir. Bununla birlikte bu rejim tanımının iki unsuru, yani “mali sermayeye hizmet ediyor” olması ve hâkim-hakem rolünü “çarpışmakta olan iki kampın arasında” oynaması, kuruluş anında (daha sonra kazanacağı biçimiyle değil; buna daha sonra değineceğiz) bu tip bir burjuvaziden yoksun olan ve burjuvazi ile proletaryanın arasındaki mücadelenin değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma koşullarının ve I. Dünya Savaşı’nın ürünü olan Kemalist yönetim sistemini ortaya çıkaran toplumsal ve politik dinamiklere karşılık gelmez. Aslında, Troçki’den yukarıda alıntı yaptığımız tanımlamalar, daha çok Almanya, İtalya ve Fransa gibi emperyalist Avrupa ülkelerinde beliren Bonapartist rejimlerin genel karakterine ilişkindir. Troçki, 1929-33 arasında İstanbul’da sürgünde bulunmuş olmasına karşın -sürgünlüğünün temel koşulu olarak- Türkiye’nin iç politikasına ilişkin bir değerlendirmede bulunmamış, Kemalizme ilişkin bir tarif getirmemiştir. Bununla birlikte daha sonra, özellikle 1937 başında Meksika’ya geçişinden itibaren, Latin Amerika’daki sömürge ve yarısömürge ülkelerdeki rejimleri yakından incelemiş ve Bonapartizmin bu ülkelerde aldığı biçime ilişkin görüşler geliştirmiştir. Onun bu yeni tanımlamaları bizi Kemalizm olgusunun doğru tarifine bir adım daha yaklaştırır.

Bu tip sömürge ve yarısömürge ülkelerde ulusal burjuvazi son derece zayıftır ve asıl sömürücü unsur emperyalizmdir. Ulusal sermaye birikiminin son derece sınırlı ve burjuvazinin halk kitleleri arasında henüz “çözünük” halde bulunduğu bir evrede, sömürücü emperyalizm ile ulusal burjuvazi dâhil halk kitleleri arasında bir “hakeme” ihtiyaç doğar ve böylece sui generis (kendine özgü) bir Bonapartizm tipi ortaya çıkar. Bu tip hükümetler esas olarak emperyalizmin aracı olarak gerici bir karakter taşırlar. Ama bazı örneklerinde, tarihsel uzaklıklarına karşın, 19. yüzyılın klasik Bonapartizmi işlevini üstlenerek görece “ilerici” bazı özellikler üstlenirler. Buna karşılık, bütün bu Bonapartist ya da yarı Bonapartist rejimlerin esas işlevi, proletaryanın iktidara doğru ilerlemesini frenlemek ve emperyalizm ile olan sürtüşmeleri burjuva mülkiyetin sınırları içinde tutmaktır.

Sanayi açısından geri ülkelerde yabancı sermaye belirleyici bir rol oynar. Ulusal burjuvazinin ulusal proletaryaya ilişkin olarak görece zayıflığı buradan kaynaklanır.

Bu durum devlet yönetiminde özel durumlara yol açar. Hükümet yabancı sermaye ile ulusal sermaye arasında, görece zayıf ulusal burjuvazi ile görece güçlü proletarya arasında salınır. Bu, hükümete kendine özgü Bonapartist bir nitelik, özel bir doğa kazandırır. Diyebiliriz ki, onu sınıfların üzerine yükseltir. Gerçekte yönetimini, ya kendini yabancı sermayenin bir aracı haline dönüştürerek ve proletaryayı bir polis diktatörlüğünün zincirleri altında boyun eğdirerek, ya da proletarya karşısında manevralar yaparak, hatta ona tavizler vererek, böylece yabancı sermayedarlar karşısında belirli bir özgürlük elde etme olanağına sahip olarak sürdürebilir.(8)

  Troçki’ye göre Meksika’da demiryollarını ve petrol şirketlerini millileştiren Cardenas hükümeti ikinci seçenek içinde yer alıyordu. Bu haliyle “kendine özgü ve görece ilerici” diye tarif edilebilecek olan Cardenasçı Bonapartizm, desteğini aradığı köylü yığınlara toprak dağıtarak, ulusal sermayeyi emperyalist mali sermaye karşısında korumaya çalışarak ve proletaryaya kısmi demokratik ve politik tavizler vererek demokratik devrimin belirli sınırlar içinde de olsa ilerletilmesinde etkin olabilmekte ve bir anlamda 19. yüzyıl klasik Bonapartizminin üstlendiği işlevi anıştırmaktadır. Ama bu sadece bir anıştırmadır, zira emperyalist çağda, emperyalizmle olan bütün diplomatik ve politik sürtüşmelerine karşın yarısömürge bir kapitalist ülkede burjuvazinin ya da herhangi bir Bonapartist rejimin demokratik devrimin temel sorunlarını (toprak devrimi, uluslar sorunu, ulusal bağımsızlık, demokrasi) nihai bir biçimde çözmesi olanaklı değildir. Günümüz Meksika’sının olduğu kadar “ilerici” Bonapartizme gösterilebilecek diğer örnekler olan Nasırcılığın ya da Peronculuğun egemenliği altında ileri atılımlar yapan Mısır’ın ve Arjantin’in bugün hâlâ emperyalizme bağımlı yarısömürge ülkeler olmaları gerçeği, emperyalist çağda demokratik devrimin görevlerinin ancak proletaryanın iktidarı altında yerine getirilebileceğini öngören Sürekli Devrim kuramının tüm geçerliliğini korumakta olduğuna işaret eder.

 Türkiye’de ise Kemalist rejim tamamen farklı bir dinamik içinde ve Troçki’nin tarif ettiği “kendine özgü” Bonapartizmin birinci biçimi halinde, “kendini yabancı sermayenin bir aracı haline dönüştürerek” ve proletaryayı ve halk kitlelerini asker-polis diktatörlüğünün zincirleriyle bağlayarak kuruldu. Bu nokta, Kemalist rejimi klasik ya da “ilerici” Bonapartizmden ayıran ve onu “kendine özgü” kılan özelliklerini anlamamıza yardımcı olur. Öncelikle Kemalizmin birdenbire ve salt askeri nedenlerle 1919-23 döneminde ortaya çıkmış bir politik-ideolojik akım değil, ama Genç Türk hareketinin ve ardından İttihat ve Terakki’nin Cumhuriyet rejimi altında devamı olduğunu anımsamalıyız. Bu akımın mutlakıyetçi Sultanlık rejimine karşı modern bir devlet yaratma doğrultusundaki mücadelesi, Osmanlı İmparatorluğu içinde burjuva demokratik devrimin “tarihsel bakımdan” ileri doğru bir atılımı olmakla birlikte, bir politik rejim olarak onun burjuvazi ile proletarya arasında keskinleşen sınıf mücadelesinin bir ürünü olarak her iki kampın da üzerine yükselen ve demokratik devrimin sorunlarını burjuvazi adına ve kılıç zoruyla çözen bir “hâkim-hakem” işlevi üstlendiğini söylemek olanaklı değil. İttihatçıları ve ardından Kemalistleri yaratan toplumsal ve politik dinamik, ekonomik açıdan egemen sınıf olarak burjuvazinin politik yetersizliği değil, Saltanat bürokrasisinin (askeri ve sivil) önemlice bir kesiminin bizzat kendi toplumsal var oluşunu sürdürebilmek için, kendi “mülkiyetini”, yani devleti ayakta tutabilme girişimi ve çabasıydı.

Genç Türklerin ve İttihatçıların (ve daha sonra Kemalistlerin) kapitalist özel mülkiyet ve sonunda ırkçı anlayışa gelip dayanan ulusal devlet anlayışları ve bu temelde geliştirdikleri politik yönelişleri elbette burjuva ideolojisinin kapsamı dâhilindedir. Ama bu tarihsel perspektif, Osmanlı burjuvazisinin dayatmasıyla değil, bir anlamda bizzat doğabilecek bir modern burjuva sınıfın tahribine yönelik olarak doğmuş ve gelişmiştir. Yarısömürge bir imparatorlukta dönemin koşulları altında birikebilecek yegâne sermayeyi elinde bulunduran Yahudi, Ermeni ve Rum burjuvaziyi politik açıdan hadım, ekonomik açıdan tahrip ve hatta fiziki açıdan imha eden bir politik akımın iktidarı tabii ki havada asılı kalmış, “devleti kurtarma” çabalarının toplumsal temeli boşalmış ve sonuçta ayakta durma çabaları, Alman emperyalizminin yanında halk kitlelerini kırıma süren bir macera ve devletin dağılmasıyla sonuçlanmıştır.

Böyle bir akımın devamcısı olan Kemalizmin kurduğu “modern ulusal devlet” her şeyden önce kendine bir toplumsal temel yaratma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştır. Kemalizm, sivil ve asker bürokrasinin ulusun üzerine yükselen diktatörlüğü olarak doğmamış, bu bürokrasinin elinde tutmayı başardığı topraklarda kendisi için bir “ulus yaratma” girişiminin aracı olmuştur. Türk Bonapartizminin en ayırt edici öğelerinden biri, Kürtlerin imhası ve inkârı, Ermenilerin soykırıma uğratılması, Rumların zorunlu göçe maruz bırakılması ve Yahudilerin toplumdan dışlanması temeline dayalı, ırkçı ulus inşası projesi ve uygulamasıdır. Bu uygulama aynı zamanda rejimin modern bir burjuvazi yaratma çabalarının da temeli olurken, özellikle Yahudi, Ermeni ve Rum sermayedarların yağmalanan mülkiyeti “Türk burjuvazisinin” ilksel sermaye birikimini oluşturmuştur. Bütün bunlar dikkate alındığında Kemalizmin, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkilerin itmesiyle ulusun üzerine yükselen değil, elinde bulundurduğu devlet aracıyla yukarıdan aşağıya bir ulus ve burjuvazi inşa etmeye girişen ve bu yönleriyle kendine özgü bir Bonapartizm olduğunu söyleyebiliriz.

Onun bu tarihsel özelliği emperyalizmle olan ilişkisini de belirlemiştir. Kemalizm kurmaya çalıştığı devleti gerçekleştirebilmek için halk yığınlarını askeri açıdan seferber etmekle birlikte, bunu elde ettikten sonra onları her bakımdan, özellikle politik açıdan “terhis” etmiştir. Osmanlı’dan kendi payına düşen dış borçları emperyalist ülkelere imanı yerinde bir yarısömürge ülke olarak ödemeye devam eden ve daha başından itibaren ülkenin kapılarını emperyalist sermayeye açan Türk Bonapartizmi, “kendini yabancı sermayenin bir aracı haline dönüştürerek ve proletaryayı bir polis diktatörlüğünün zincirleri altında boyun eğdirerek” sürdürmüştür. Rejimin 1930’larda gerçekleştirdiği devletleştirmeler ise emperyalizme olan karşıtlığının değil, askeri stratejik gerekçelerin yanı sıra, kapitalizmin dünya krizi koşulları altında yabancı sermayenin bir türlü ülkeye gelmeyişi ve ulusal burjuvazinin sermaye birikimi yetersizliği karşısında bir seçenek olarak yöneldiği devlet kapitalizmi inşası projesinin temelini oluşturmuştur. Bir “bağımsız ülke” görünümüne en fazla yaklaştığı bu dönemde bile Kemalist rejim Nazilerin yönetimi altındaki Alman emperyalizmiyle olan ilişkilerini daha da güçlendirmiş, ülke ithalatının ve ihracatının neredeyse yarısını bu ülkeye endekslemiştir. Özetle, Türk Bonapartizminin bir diğer ayırt edici özelliği de, dış borç ödemeleriyle başlayıp NATO ittifakına girişle perçinlenen emperyalizme bağımlılığıdır.

“Demokrasi” Kesintileri

Türkiye’deki politik söylemde zaman zaman kullanılan “demokrasinin kesintiye uğraması” ifadesinin aslında tersinden okunması daha açıklayıcı olur: Türk Bonapartizmi zaman zaman parlamenter demokrasi denemeleriyle kesintiye uğramak durumunda kalmıştır. Mustafa Kemal’in inşa edilen rejimin temel felsefesini ifade etiği “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış tek bir kitle olarak Türk milleti” sloganı devlet iktidarının ancak 21. yüzyılın eşiğinde çatlamaya başlayan zeminini oluşturmuş, burjuva demokrasisinde birbirinden ayrı olması gereken üç asal gücün (yasama, yürütme, yargı) sürekli bir biçimde ulusun –ve tabii sınıfların- üzerinde konumlanan asker-polis diktatörlüğünün elinde toplanmasının ideolojik ve politik gerekçesi olmuştur. Bu Bonapartist rejimin belirleyici özellikleriyle birlikte günümüze kadar süregelmiş olması kuşkusuz bizi, ulusal ve uluslararası ölçekteki sınıf mücadelelerinin basıncından ve etkisinden bağışık bir “sürekli Bonapartizm” kuramı icat etmemizi gerektirmez. Ama rejimin parlamenter işlerlikle donatıldığı dönemlerde bile siyasi partilerin ve Meclis’in perde arkasında, Bülent Ecevit’in deyişiyle “düdük çalıp oyunu bitirmeye hazır” silahlı muhafızların beklemekte olduğunu anımsayacak olursak, sistemin burjuva demokrasisinden çok yarı Bonapartist (ya da yarı demokratik) olmanın ötesine geçmediğini görebilmemiz gerekiyor. Dolayısıyla, dün olduğu gibi bugün de rejimin ana ekseninin Bonapartizm olduğunu, bu eksenin sınıf mücadelelerinin etkisiyle eğilip bükülmesine karşın bugüne değin kırılmadan varlığını sürdürdüğünü söylemek yanlış olmaz.

“Demokrasi kesintileri”, değişen ve gelişen toplumsal dokunun ve sınıf mücadelelerinin etkisi altında Kemalist rejimin kendisini yeni koşullara uydurma ve farklı sınıfsal kesimlere tavizler vermek zorunda kaldığı dönemler olmuştur. 1945’e değin süren (birkaç aylık sahte Serbest Fırka ve Terakkiperver Fırka denemelerinin dışında) tek parti diktatörlüğü devrinde Bonapartizm en arı biçimiyle karşımıza çıkar. Bu dönemde rejim, tüm “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” söylemine karşın toplumsal ayrışmasını sürdüren “ulusun” içinde kendi sınıfsal dayanaklarını da oluşturmaya yönelir. Bunların başında elbette başta büyük kentler olmak üzere devlet yönetiminin ve ekonomik etkinliğin yoğunlaştığı merkezlerde toplanmış, “laik ve modern” bir yaşam kültürü geliştirmekte olduklarını düşünen küçük burjuvalardan oluşan sivil ve asker bürokrasi kitlesi geliyordu. Ama “devlet biziz” diyen bu bürokratlar yığınına zamanla, el koydukları azınlık mallarıyla gerçekleştirdikleri ilk sermaye birikimlerini devlet kapitalizminin ihsan ettiği olanaklarla büyüten işadamlarının oluşturduğu bir burjuvalar yığını da eklenmeye başlamıştı. Bu iki kesimin (bürokratlar ve işadamları) kesişim alanı ise tabii ki iktidar partisi olan CHP ve Meclis idi. Dr. Hikmet Kıvılcımlı o dönemde 28 sanayi şirketinde 20, 38 bankada ise 31 milletvekili bulunduğunu, “yani hemen hemen her büyük şirketin Millet Meclisi’nde bir mebusu” olduğunu söyler.(9) Rejimin kendisine toplumsal taban haline getirmeye çalıştığı üçüncü kesim ise, ekonomik açıdan Toprak Mahsulleri Ofisi, ideolojik ve politik açılardan ise Köy Enstitüleri aracılığıyla yöneldiği “milletin efendileri”, yani kır küçük burjuvazisi köylülerdi. Ne var ki, TMO’nun devlet sübvansiyonlu hububat alımları sadece toprak ağalarını ve tarım burjuvazisini memnun edecek, savaş ekonomisi altında iyiden iyiye hırpalanan yoksul köylü yığınların toprak reformu gereksinimini gideremeyecek; Enstitüler ise, yüzyıllardan beri süregelen kapalı ekonominin ürünü muhafazakârlığın yerini salt resmi ideolojinin propagandasıyla laik modern toplum kültürüne bırakmayacağı gerçeği karşısında yok olup gidecekti.

Türk Bonapartizminin başlangıçtaki bu “arı” biçiminde ilk değişikliğe yol açan, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin emperyalist kampın önderliğini eline geçirmesiyle oluşan yeni dünya durumu oldu. Savaştan kendisini pekiştirerek çıkan, Avrupa’nın doğu yakasını denetimi altına alan ve bu arada Türkiye’den de toprak talep etmeye başlayan Sovyetler Birliği karşısında ABD emperyalizmiyle askeri ve politik ilişkilerini güçlendiren Kemalist rejim, “Batı” dünyasındaki bu yeni konumlanışını onun demokratik normlarına en azından görünürde uygun hale getirmek gereğini hissedecekti. Bunların başında da, Batı Avrupa’da faşizme karşı direnişten muzaffer çıkan proletaryanın çok güçlü biçimde temsil edildiği parlamenter sistem geliyordu. Böylece Kemalist tek parti rejimi “çok partili sisteme” geçmeye, Bonapartist yapıya parlamenter bir görünüm kazandırmaya; ardından emperyalizme olan bağımlılığını askeri olarak da takviye etmek amacıyla 1949’da kurulan NATO emperyalist askeri ittifakına katılmaya; ve nihayet aynı yıl (1952) işçi sendikalarının kurulmasını “serbest bırakmaya” karar verecekti. 

Rejimin kendi çıkarlarına işlerliğini güçlendirebilmek amacıyla “tek parti” CHP’den ilk kopan “öncü” kesim, bazı toprak ağaları, Ege ve Güney Anadolulu tarım burjuvazisi ve kırsal kesimde devlet kapitalizmi karşısında “serbest ticaret” talep eden ticaret burjuvazisi oldu. Rejimin içinden gelen –Celal Bayar gibi bazıları onun kuruluşuna aktif olarak katılmış olan- milletvekillerinin, sivil kıyafet giyinmiş bazı askerlerin ve sivil bürokratların başını çektiği Demokrat Parti politik açıdan tüm güçsüzlüğüne karşın, bürokratik diktatörlük karşısındaki ezilmişliğini sandığa attığı oylarla protesto eden milyonlarca köylünün itmesiyle bir anda kendisini iktidarda buldu. Bonapartist sistem ilk kez böyle bir “demokratik” basıncın altına girmiş oluyordu. DP, bu basıncın sayesinde –ve hevesiyle- temsil ettiği sınıfsal kesimlerin çıkarlarını güçlendirmek için elinden geleni yaptı, ama emperyalist dünya sistemi çözülmeye başlayan Türk devlet kapitalizmi karşısında alanı, tarım ve ticaret burjuvazisine değil, Bonapartist rejimin kendi elleriyle büyüttüğü ve sanayi ile birlikte ticaret ve finans dünyasını kendi denetiminde yoğunlaştırmaya başlayan tekelci burjuvaziye açıyordu. Demokrasi oyunuyla iktidara gelen DP’nin bu gelişmeye verdiği yanıt ise, resmi Bonapartizme kendi baskı yöntemleriyle direnmeye, bu amaçla “vatan cepheleri” vb. kurmaya yönelmesi oldu. 1960’ta Türk Bonapartizmi iktidarın “Anayasal düzenin dışına çıkmış” olduğunu ilan ederek başbakan ile dışişleri ve maliye bakanlarını darağacına yolladı.

Rejimin ilan etmiş olduğu 1961 Anayasasının Cumhuriyet’in “en demokratik” dönemini başlattığı iddiası esas olarak Bonapartizmin DP deneyiminden hareketle, sivil yürütmenin bürokratik diktatörlük karşısında “haddinden fazla” güçlenmemesi için aldığı önlemler çerçevesinde Anayasada parlamenter işlerliğe ve dolayısıyla da “demokratik özgürlüklere” özel bir önem vermiş olmasından kaynaklanır. Burada esas hedef, yarı demokratik rejimin Bonapartist ekseninin herhangi bir kırılmaya uğramamasıdır. Yoksa ne 1960 öncesinde rejimin içinden gelen DP (tarım ve ticaret burjuvazisi) Bonapartizm karşısında demokratik devrimin öncüsüydü, ne de ırkçı Cemal Gürsel ile faşist Türkeş’in başını çektiği darbeci subaylar kendi rejimlerini demokratik dönüşüme uğratma hevesindeydiler. Öyle ki, Gürsel diktatörlüğü Kürt halkına karşı en vahşi saldırılardan birini daha başlatırken, köylü kitleler 27 Mayıs darbesinin “demokrasi” söylemine karşı bu kez, DP’nin devamı görünümü veren “demir kırat” Adalet Partisi’ni iktidara itecekti.

AP kendisine DP’nin devamı süsü veriyordu, ama değişmekte olan dünya ve Türkiye konjonktürleri ondan daha fazlasını talep ediyordu. “Amerikan yaşam tarzının” yanı sıra, proletaryanın baskısıyla Batı Avrupa’da gelişmekte olan “sosyal devletin” yarattığı tüketim toplumları, emperyalizmle iç içe haldeki Türkiye tekelci burjuvazisi için yepyeni ufuklar açıyordu. 1963’te başlatılan planlı dönem kalkınma sürecinde bir yandan ithal ikamesi sanayinin (özellikle makine, imalat, kimya, elektrikli malzemeler ve ardından otomotiv alanlarında) özel sektör aracılığıyla yoğunlaştırılmasını öngörülürken, bir yandan da yatırımların finansmanında yabancı sermayenin ülkeye girişini kolaylaştırmanın önlemleri alınıyordu. Dolayısıyla, gene rejimin içinden gelen bürokratların önderliğinde kurulmuş olan AP, kaçınılmaz olarak emperyalizm-tekelci burjuvazi ittifakının antikomünist ve “Atatürkçü kalkınma” programının uygulayıcılığını üstleniyordu. Aynı dönemde kendisi de dev bir tekelci şirket halinde büyüyen askeri bürokrasinin esasen bu sürece bir itirazı yoktu; tam tersine, kendi ayrıcalıklarının da güçlenmesine katkıda bulunuyordu kapitalist gelişme.

AP’nin “modern” burjuvazinin önderliğini üstlenmesi, eski DP’ye hayat veren bazı sınıfsal kesimlerin rejim ve kitleler içindeki konumunu zedelerken, egemen sınıflar arasındaki parçalanmaların da sinyallerini veriyordu. 1961’de DP’nin “boşluğunu” doldurmak için kurulan Yeni Türkiye Partisi toprak ağalarının sözcüsü olarak AP dışında kalmayı tercih edip 1973’te varlığına son verirken, “Demirel liberalizmine” karşı tepki duyan tarım ve ticaret burjuvazisinin kimi kesimleri 1970’te AP’den kopup gene kısa ömürlü Demokratik Parti’yi kuracaklardı. Bununla birlikte Silahlı Kuvvetler’in 12 Mart 1971 darbesine zemin oluşturan temel dinamik, sadece burjuva partilerin yarı demokratik rejime önderlik etme yetersizliği değil, daha önemlisi 1960’lar boyunca gelişip güçlenen işçi sınıfı seferberlikleri oldu.

Rejim ve İşçi Sınıfı

Kemalist rejim, çatışan burjuva ve proleter kampların üzerine yükselen bir diktatörlük olarak değil, eski Osmanlı bürokrasisinin (asker ve sivil) cumhuriyetçi kanadının, dünya savaşının yaratığı özel koşullarda asker üniforması giydirilmiş köylülerin sayesinde elinde tutmayı başardığı topraklarda, bir “ulus devlet” yaratmaya yönelen Bonapartist iktidarı olarak kurulmuştu. Osmanlı döneminin burjuva sınıfı ağırlıklı olarak Hıristiyan ve Yahudi kökenli etnik unsurlardan oluştuğu gibi, sanayi proleterleri ve vasıflı işçileri de benzer nitelik taşıyordu. “Sanayi işçilerinin en niteliklileri, işin sevk ve idaresinden sorumlu olanlar genellikle yabancı uyruklulardı, ustalar ve vasıflı işçiler genellikle Osmanlı gayrimüslimleriydi. Müslüman Osmanlılar ise genellikle vasıfsız ve geçici işçileri oluşturuyordu.”(10) 1915 sanayi sayımına göre sermayenin ve emeğin yalnızca yüzde 15’i Türktü, yüzde 60’ını Rumlar, yüzde 15’ini Ermeniler ve yüzde 10’unu Yahudiler oluşturuyordu. Sanayinin bir bölümünün yitirilen Balkan topraklarında kalmasının yanı sıra, Kemalistlerin gayrimüslim burjuvaziye uyguladığı ırkçı politikalardan aynı kökenli proleterlerin de nasiplerini alması sonucunda, Bonapartist diktatörlüğün altında yaratılmaya çalışılan ulusun sınıf bileşenleri de (ulusal burjuvazi ve işçi sınıfı) başlangıçta son derece zayıftı ve bu bileşenler diktatörlüğün kanatları altında gelişecekti.

Türkiye’de gelişen Bonapartist rejimin bu “kendine özgü” niteliği, onun sömürge ve yarısömürge ülkelerde benzer rejim tiplerinin işçi sınıfıyla kurdukları ilişkinin bir benzerini kendi özelinde inşa edebilmesini kolaylaştırmıştır. Troçki, sömürge ve yarısömürge ülkelerde Bonapartist rejimler ile proletarya arasındaki ilişkiyi, özellikle sendikalar bağlamında şöyle açıklar:

Emperyalist kapitalizm gerek sömürge gerekse yarısömürge ülkelerde bir işçi aristokrasisi ve bürokrasisi yarattığı gibi, bunlar da bir koruyucu, patron ve bazen de hakem olarak sömürge ve yarısömürge hükümetlerin desteğine ihtiyaç duyarlar. Sömürgelerdeki ve genel olarak geri ülkelerdeki hükümetlerin Bonapartist ve yarı Bonapartist niteliğinin en önemli toplumsal temelini oluşturur. Bu aynı şekilde reformist sendikaların devlete bağımlılığının temelini de oluşturur…

Böylece, ulusal burjuvazinin zayıflığı, yerel özyönetim geleneğinin bulunmaması, yabancı kapitalizmin basıncı ve proletaryanın görece hızlı gelişimi, herhangi türden istikrarlı bir demokratik rejimin altındaki zemini yok eder. Geri, yani sömürge ve yarısömürge ülkelerin hükümetleri, büyük oranda Bonapartist ya da yarı Bonapartist bir nitelik kazanır ve bunlar birbirlerinden, bazıları demokratik doğrultuya yönelip işçiler ve köylüler arasında kendine destek ararken, diğerlerinin asker-polis diktatörlüğüne yakın bir biçim üstlenmesiyle ayrılırlar. Bu aynı şekilde sendikaların da kaderini tayin eder. Bunlar ya devletin özel koruması altına girerler, ya da acımasız bir takibata uğrarlar. Devletin sunduğu koruma iki amaca yöneliktir: Birincisi, işçi sınıfını yakınına çekerek ondan emperyalizmin aşırı emellerine karşı direnebilmek için destek almak ve aynı zamanda, işçileri bürokrasinin denetimi altına sokarak disipline etmek.(11)

Kemalist rejim, Troçki’nin yukarıdaki anlattığı tarzda geri ülkelerdeki Bonapartist rejimlerin işçi sınıfını “yakınına çekmek” çabaları gibi bir zorunluluğa maruz kalmadan, doğrudan bir asker-polis diktatörlüğü olarak işçi sınıfını kendi “altında ve denetiminde” oluşturmanın koşullarına sahip olmuştur. Devlet kapitalizmi uygulaması altında, memurların yanı sıra vasıflı işçilere ve teknik elemanlara ülke koşulları açısından bakıldığında ayrıcalıklı ücretler ve sosyal olanaklar sundu, devlet işletmelerine işçi alımı politikalarıyla “devlete” (kendisine) bağlı ve bağımlı bir “işçi aristokrasisi” oluşturmanın koşullarını yarattı. Bu “aristokrasiyi” kendi denetiminde oluşturduğu “işçi örgütlerinin” başındaki bürokratlarca yönlendirdi, “sandık” tipi yardımlaşma derneği biçiminde çalışan bu örgütlerle korporatif “dikey sendikacılık” uygulamasını yaygınlaştırdı.

Ama II. Dünya Savaşı ve sonrasında oluşan dünya koşulları bu modelde gedikler açacaktı. Savaş ekonomisi emek gücünün neredeyse militarizasyonunu gerektiriyordu; nitekim 1940’ta rejimin çıkardığı Milli Koruma Kanunuyla pek çok “hak” bir kalemde silindi: Ücretler yarı yarıya düşürüldü, günlük çalışma süresi 11 saate çıkarıldı, hafta tatili kaldırıldı, zorunlu çalışma uygulaması yürürlüğe girdi. Bu uygulamalar askeri seferberlik koşullarında sınıf mücadelesi patlamalarına yol açmamış olmakla birlikte, eşitlikçi ve sosyalist düşüncelerin genç işçi sınıfı içine sızmaya başlamasının zeminini hazırlayacaktı. Nitekim 1946’dan itibaren seferberlik döneminin kapanmasıyla birlikte Türkiye Sosyalist Partisi ve Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi gibi örgütlerin girişimleriyle, rejimin denetimi dışında sendikal örgütlenme deneyimleri yaşanacak, ama bu gelişme yukarda andığımız “demokrasi kesintisi” ile akamete uğrayacaktı.

II. Dünya Savaşı sonrasında önce CHP, ardından DP iktidarları altında geliştirilmeye çalışılan yarı demokratik rejim, o döneme kadar uygulanan korporatif dikey işçi örgütlerine emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının demokratik kazanımları çerçevesinde gelişen sendikal normlara daha uygun bir biçim kazandırabilmek için 1947’de bir sendikalar yasası çıkardı. Ama bunu yapmadan önce tabii, sınıfın kendi çabalarıyla zayıf da olsa geliştirmeyi başardığı devletten bağımsız tüm sendikal örgütlenmeleri ve bu mücadelelerde belirli bir etkiye sahip olan TSP ve TSEKP’yi kapatacaktı. Yeni yasa uyarınca devletin koruması ve denetimi altında kurulan, ama toplu sözleşme ve grev yapma haklarından yoksun yeni sendikalar ise, 1952’de Türk-İş konfederasyonu altında birleştirilerek proletarya üzerindeki Bonapartist egemenliğe ABD “sendika uzmanlarının” yardımıyla “modern” bir görünüm verilecekti.

Sümerbank tekstil, Türk Petrolleri, şeker, demir-çelik, kâğıt fabrikaları ve maden işletmeleri gibi devlet işletmelerindeki istihdam politikalarıyla yaratılan işçi aristokrasisinin içinden çıkıp sendikaların yönetimine getirilen bürokratlar ve onların bir bütün olarak oluşturduğu Türk-İş bürokrasisi daha ortaya çıktığı andan itibaren Bonapartizmin proletarya üzerindeki denetim aracı olacak, sadece gündelik emek yaşamında değil, her ciddi kriz anında rejimin yanında yer alacaktı. Konfederasyonun içinde zaman zaman ortaya çıkan sosyal demokrat ya da muhafazakâr görünümlü ayrışmalar ise, rejimin içinde birbirine muhalif politik grupların sendikalar içindeki izdüşümünden öteye geçmeyecekti. Türk-İş içindeki ilk ciddi çatlak ise, proletaryanın rejimden bağımsızlaşma eğilimine girdiği 1960’ların sonlarında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulmasıyla ortaya çıkacaktı.

Rejimin 1961’de kendisine, Sovyetler Birliği’ne karşı NATO’ya bağlı antikomünist ve/ama demokratik bir ülke görünümü vermenin yanı sıra, DP deneyiminde olduğu gibi kendi denetiminden çıkma eğilimi gösteren hükümetlere karşı kitleleri kendi etrafında (özellikle dönemin CHP’si etrafında) toplamayı gözeterek oluşturduğu Anayasa’da işçi sendikalarına grev hakkı da tanınmıştı. Bununla birlikte bu hakkın ancak yüz bin kişilik Saraçhane mitingi (1961) ve Kavel Kablo (1963) direnişinin ardından Temmuz 1963’te 274 ve 275 sayılı toplu sözleşme ve grev yasalarının kabulüyle yürürlüğe girmiş olması, rejim ile işçi sınıfı arasındaki denetim/bağımlılık ilişkisinin tam da bürokrasinin istediği biçimde olmayacağının ilk işaretini oluşturuyordu.

İşçi sınıfının ideolojik ve politik açılardan rejimden tam olarak kopmamakla birlikte, devlete bağlı sendikal yapıda ciddi bir gedik açmasına zemin hazırlayan en önemli etmenlerden biri de, devlet eliyle büyütülen burjuvazinin iyiden iyiye tekelci bir nitelik kazanarak ve korumacı ekonomi politikalarının yardımıyla özellikle imalat sanayisinde hızlı bir yatırım ve üretim süreci başlatmış olmasıydı. Her yıl yüz binlerce köylünün gelişen emek pazarının ihtiyaçlarına yanıt vermek için kentlere akması, ama daha önemlisi bu yığınların yeni proleterler olarak ciddi büyüklükteki özel sektör işletmelerinde yoğunlaşması, bunların örgütlenip denetlenmesi açısından sendikalar üzerinde büyük basınçlar yaratıyordu. Ama önemli bir etmen daha bulunuyordu: Birbiri ardına kurulan yeni ve modern fabrikaların işletimi için kalifiye işgücüne ihtiyaç vardı ve bunun kaynağı da yaygınlaşan teknik meslek okullarının yanı sıra devlet işletmelerindeki yetişmiş işgücüydü. Yabancı ürünlere karşı yüksek koruma duvarlarıyla çevrelenmiş iç pazara yönelik üretim yapan işletmelerin yüksek kârlılık oranları bu maliyeti karşılayacak düzeydeydi, ama bu durum aynı zamanda sendikal mücadelede yeni yüksek ücret imkânlarının doğmasına ve buna yönelik grev ve direnişler sürecinin açılmasına neden olacaktı.

Hızla büyüyen işçi sınıfının, henüz kır kökenli muhafazakâr geleneklerini sürdürmekle birlikte, mücadele ve bilinç düzeylerinde bağımsız sınıf eğilimleriyle temas etmeye başlamasının altında, Türk-İş bürokrasisi içinden çıkıp 1961’de Türkiye İşçi Partisi’ni kuran ve hemen sonra onlara katılan sol sosyal demokrat aydınların ve halk cepheci Stalinistlerin hep birlikte oluşturdukları ve tüm halkçı ve “Atatürkçü” içeriğine karşın rejimin ana partilerinkinden farklı “sosyalist” söylemin ve propagandanın da etkisi vardı. 1965 genel seçimlerinde yüzde 3 oy oranına karşılık Meclis’e 15 milletvekili sokması, TİP’in etkili bir muhalefet gücüyle emekçi yığınlar içinde önemli bir öncü güç olmasını sağlamıştı. Bu etmen yaygınlaşan grev ve direnişlerle birleşince (özellikle 1963 Kavel, 1964 Berec, 1965 Zonguldak, 1966 Paşabahçe), rejimin sendikal çerçevesi çatladı ve 1967’de metal, maden, lastik, gıda ve basın sektöründeki sendikaların öncülüğünde Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kuruldu.

Türk-İş’in devlete tamamen bağımlı katı Bonapartist yapısının dışına çıkmış olmakla birlikte DİSK yönetimi, rejimin “demokratik” (yarı Bonapartist) öğelerine tutunan bir “sol bürokrasi” olmanın ötesine geçemeyecekti. Bununla birlikte DİSK’in en önemli özelliği, militan bir işçi seferberliği üzerinde kurulmuş olmasıydı ve bu, bürokrasi üzerinde çok büyük bir basınç yaratıyordu. Bu basınç nihayet 1970’te 15–16 Haziran patlamasına neden olacaktı. DİSK’in hızla güçlenmesini engellemek için rejimin ana partilerinin (CHP ve AP) Meclis’te kabul ettikleri sendikalar ve iş yasalarındaki değişikliğe tepki gösteren DİSK yönetiminin çağrısıyla İstanbul’u bir anda işgal eden proletarya (Ankara, Adana, Bursa ve İzmir’de de seferberlikler yaşanacaktı), nesnel olarak bir devrimci durumun doğmasına yol açacak ve ancak kendi bürokratlarının ısrarlı yalvarmaları ve ihaneti sonucunda geri çekilecekti. DİSK bürokrasisi kendi “aristokrasisinin” çıkarlarını rejimin sınırları içinde savunacağını belli ediyordu. Soruna Anayasa Mahkemesi bir çözüm bulmalıydı!

DİSK bürokrasisi bu ihanetinin sonuçlarından asla ders çıkartmayacaktı, ama rejim daha deneyimliydi. Anayasa Mahkemesi daha sonra yasalardaki değişiklikleri iptal edecekti, ama hükümet DİSK bürokrasisinin yardımıyla işçi hareketinin geri çekilmesini sağlamış ve pek çok öncü işçi işten atılmıştı. Bu arada 1968’de Sovyet bürokrasisinin Çekoslovakya işgali karşısında farklı tutumlar nedeniyle içinden bölünmeye uğrayan, seçim yasasındaki değişiklik sonucunda 1969 seçimlerinde aynı oy oranına karşılık Meclis’e ancak iki milletvekili sokabilen ve nihayet küçük burjuva radikal solun darbeleri ve yarattığı kopuşlar nedeniyle TİP ölümcül yaralar alarak gücünü yitirmişti. Bu koşullar altında Bonapartizmin rejimin yapısında yeni bir “düzeltme” gerçekleştirmesi zor olmayacak ve bu görevi 12 Mart darbesiyle gerçekleştirecekti.

Bir Birikim Sürecinin Sonucu

1961–1971 arasındaki gelişmeler 1973–1980 döneminde de bir bakıma tekrar edecek, ama bu kez sürece, egemen sınıflar arasında ortaya çıkan yeni toplumsal ve politik oluşumlar, dünya ekonomik krizi, emperyalizmin yeni yönelişleri gibi başka etmenler de katılacak ve bunların sonucunda Bonapartist rejim, 1980 askeri diktatörlüğüyle çıplak yüzünü bir kez daha açığa vuracaktı. Bu sürecin altında yatan temel ekonomi politikaları dinamiğini ve onun tükenişini anımsamamız, bize 12 Eylül’ü daha iyi anlamamızın yanı sıra rejim ile burjuvazi arasındaki ilişkileri daha iyi kavramamıza yardımcı olacaktır.

Türkiye’de 1960–80 arasında uygulanan ithal ikameci sanayileşme politikası, emperyalizmin II. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu yeni birikim süreci ve sömürü sistemiyle yakından ilişkiliydi. Emperyalizm, savaşın yaratığı müthiş yıkımın kendisine yaratığı “fırsattan” yararlanarak, kâr oranlarını yeni baştan yüksek düzeylerde tutabilecek alanlara yatırım yapmaya yönelmişti. Bunların başında da, “komünizm tehdidine” karşı hızla uygulamaya konan “high-tec” savaş sanayisi ile “uzay yarışı” olarak adlandırılan rekabetin sonucunda geliştirilen uzay ve havacılık sektörlerinin yanı sıra, üretim malları ve ara mallar alanlarındaki yatırımlar geliyordu. Bu, dünya kapitalizminin yeniden organizasyonunda azgelişmiş yarısömürge ülkeleri –ya da bunlardan, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bazılarını- özellikle tüketim mallarının üretimine yönelik yeni bir sanayileşme yoluna itecek; bu ülkeleri, teknoloji, makine ve ara malları ithalatçısı olma konumuna doğru yönlendirecekti.

Bu dönemde Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD)(12) ABD’nin öncülüğünde “kalkınmakta olan ülkeleri” sanayileşmeye ve bu doğrultuda hükümetleri merkezi planlamalar geliştirmeye özendirmiş olmasının temelinde de, emperyalist ülkelerin kendilerine yatırım malları ve ara mallar pazarları yaratma gayreti yatıyordu. Geri kalmış ülkelerin kendi iç tüketim malları pazarlarını geliştirmeleri, hatta bu amaçla kendi ürünlerini yüksek gümrük duvarlarının ardında korumaları ve paralarının değerlerini “serbestçe” belirleyebilmeleri sadece hoş görülmekle kalmıyor, teşvik bile edilebiliyordu. Emperyalizm, kendisi yeni ve yüksek teknolojili yatırım malları üretimine yönelirken, çevre ülkeleri bu ürünlere ihtiyaç duyan geleneksel sektörlerde sanayileşmeye çağırıyordu. Bu strateji elbette yetersiz birikimin söz konusu olduğu bağımlı ülkelerde devletin sermaye birikimi ve üretim alanlarına aktif müdahalesini zorunlu kılıyordu.

Türkiye’de devlet eliyle geliştirilen finans kapitalin ihtiyacı da tam bu doğrultudaydı: DP’nin tarım ve ticaret burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda uyguladığı “serbest pazar” politikalarının yerine bir sanayi düzenlemesinin geçirilmesi; kıt kredi ve döviz kaynaklarının siyasi otorite tarafından seçmeci bir biçimde finans kapitalin hizmetine sunulması; iç pazarın geliştirilebilmesi için güçlü gümrük ve kota sistemlerinin uygulanması. Bütün bunların gerçekleşebilmesi devletin ekonomik yaşama aktif müdahalesini gerektiriyordu; yani finans kapital Bonapartist rejimi “göreve çağırıyordu”. Bu açıdan, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin, DP iktidarı döneminde toplumsal konumu zedelenmiş asker-sivil bürokrasinin çıkarları ile yeni bir birikim sürecine gereksinim duyan burjuvazinin beklentilerine bir kez daha birlikte yanıt vermiş olduğunu söyleyebiliriz.

Böylece 1960’ların başlarından itibaren, beş yıllık kalkınma planları çerçevesinde ithal ikameciliğine dayalı sanayileşme süreci başlatılacaktı. İthalata sıkı kotalar kondu ve yerli sanayinin gerektirdiği üretim mallarının ve bazı hammaddelerin dışındaki malların girişi çok yüksek gümrük vergileriyle neredeyse tümüyle engellendi; yatırım yapılacak sanayi alanları kredilerle ve diğer teşviklerle desteklendi; “devlet kapitalizmi” döneminde yaratılan imalat sanayisi yeni sanayileşme atılımının teknoloji ve kısmen ara mal (özellikle metal, tekstil ve inşaat sektörlerinde) ihtiyaçlarının hizmetine sunuldu. Bütün bu mekanizmalar, finans kapitalin egemen bileşeni olan sanayi burjuvazisinin iyiden iyiye güçlenerek kendini tekelci burjuvazi halinde perçinlemesini olanaklı kıldı.

İç pazara yönelik ithalat korumalı bu üretim ve birikim sistemi aynı zamanda ülke içi tüketim kapasitesinin de artırılmasını gerektiriyordu. Yukarıda 27 Mayıs anayasasının ülke tarihinde görülen en geniş hak ve özgürlükleri sağlamış olan anayasa olduğu yolundaki yaygın kanının temelinde, Bonapartist rejimin kendinden bağımsızlaşma eğilimi gösteren politik iktidarlar üzerinde denetim araçlarına sahip olma ihtiyacı yattığını söylemiştik. Bu tip bir anayasanın ikinci bir işlevi de, yeni sanayileşme sürecinin gereksinim duyduğu iç talep yaratma zorunluluğuna, yeni bir gelir bölüşümüne olanak sağlayarak yanıt vermek olmuştur. Yeni sanayi alanlarında sendikalar aracılığıyla yüksek ücret taleplerine izin verilmesi ve bu taleplerin önemli ölçüde karşılanması; bu ücret artışlarının kısmen de olsa devlet işletmelerine yaygınlaştırılması; memur maaşlarında yapılan iyileştirmeler; yeni üretim ve tüketim kalıplarıyla özellikle büyük kentlerde orta sınıfların güçlendirilmesi; ve nihayet kırdaki küçük üreticilere sağlanan sübvansiyonlar, tekelci burjuvazinin arzuladığı iç tüketiciler topluluğunun oluşmasına ve güçlenmesine olanak sağlayacaktı. 

Kuşkusuz bu yeni birikim ve sanayileşme süreci çelişkilerden arınmış değildi; bu çelişkilerden bazıları rejim tarafından üstesinden gelinebilir türdendi, ama bazıları da sistemin kendisi için ölümcül özellikler taşıyordu. Bunlardan birisi, “Batılı normlara” uygun görünümde kurulacak parlamenter bir sistemde burjuvazinin iktidarının, yeni birikim sürecinden olumsuz olarak etkilenen özellikle kır küçük burjuvazisinin oylarına ihtiyaç duymasıydı. Geniş köylü yığınlar, tabii bu arada tarım ve ticaret burjuvazisi sadece kendi iktidarı olarak bakmış olduğu DP hükümetinin askeri darbeyle devrilmiş olması karşısında rejime yönelik bir hınç duymakla kalmıyor, ama aynı zamanda yeni sanayileşme sürecinin tüm finansman ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Zira sanayinin gerektirdiği ve bağımlı olduğu tüm yatırım malları ve ara malların ithalatında kullanılacak döviz, dış borçlanmanın ve o dönemde çok sınırlı olarak giriş yapan yabancı sermayenin dışında, esas olarak ülke tarım ürünlerinin ihracatından elde edilen dövizden sağlanıyor; bu durum, tüm sübvansiyonlara rağmen köylü yığınların kendine yeterli ekonominin dışına çıkarak yoksullaşmasına neden oluyordu. Öte yandan, “serbest piyasa” kurallarının dışında işleyen, kredilerin dağıtımından kâr hadlerinin belirlenmesine kadar pek çok alanda ekonomi dışı etmenlerin yürürlükte olduğu ve bunun sonucunda tekelci burjuvazinin iyiden iyiye ekonomik yaşamın denetimini eline geçirdiği bir süreç, küçük sermaye kesimlerini tepki vermeye itiyordu. 

Bu tepkiler kendisini parlamento ve hükümetler düzeyinde belli edecekti. Köylülüğün “27 Mayıs’ın rövanşı” olarak iktidara ittiği AP, ithal ikameci sermaye birikimi sürecinden olumsuz olarak etkilenen sınıf kesimlerinin basıncını kendi içinde ağır olarak hissetmekle birlikte, tekelci burjuvazinin programını icra ederek Bonapartist rejime bağlılığını ispat edecek, ama aynı zamanda bu çelişkinin kurbanı olacaktı. Bir yandan 1960’ların ikinci yarısından itibaren yükselen işçi sınıfı mücadeleleri, öbür yandan küçük burjuvazinin hoşnutsuzlukları, CHP’yi de etkileyerek burjuva partilerinin iktidar yeteneğinde kriz yaratacak, politik kutuplaşmayı sanayi sürecini tehlikeye sokacak bir düzeye çıkartacaktı. Bu koşullarda 12 Mart 1971 darbesi, bu keşmekeşi bir süreliğine önleyip tekelci burjuvazinin birikim sürecinin önündeki engelleri temizleme girişimi olarak gündeme gelecekti. İki yıllık çıplak bir Bonapartizm uygulamasının ardından, aynı birikim ve rejim sürecine tekrar parlamenter bir görüntünün ardında devam edilecekti.

İthal ikameci sanayileşmenin ölümcül çelişkisi ise, kendisine yaşam veren dinamiğin bizzat kendisiydi. Sanayi üretiminin sürmesi ve yeni yatırımlar dışarıdan ithal edilecek yatırım malları ile ara mallarının -hatta bazı sektörlerde hammaddelerin- elde edilebilmesine ve bunun için gerekli olan döviz kaynaklarının varlığına bağlıydı. Bu ihtiyaç 1970’lerin başına değin tarım ürünleri ihracatı, devlet borçlanmaları, yabancı ülkelerde yaşayan işçilerin yolladığı dövizler ve ABD yardımları ve ucuz kredileriyle karşılandı. Ama dünya ekonomisinin 1960 sonlarındaki krizi ve 1974 petrol bunalımıyla birlikte bu kaynaklar erimeye, hatta kurumaya başladı. Türk lirasının değerinde yapılan oynamalarla tarım ürünleri ihracat sistemi bir süre daha ayakta tutulmakla birlikte, bunun sonucunda doğan hiperenflasyon yoksullaşan kitlelerin tüketim kapasitesini sınırladığı gibi toplumsal tepkilerinin yoğunlaşmasına da neden oldu. Dünya kapitalizminin içine sürüklendiği bunalım nedeniyle ABD yardımlarında ve kredilerinde ciddi düşüşler görülürken, özellikle Almanya’da yaşayan işçilerin gönderdikleri döviz miktarı erimeye yüz tuttu.(13)

1977’ye gelindiğinde sanayi üretimi durma sinyalleri vermeye başladı, hükümetler ve halk pek çok malın kıtlığıyla karşı karşıya kaldı. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri 1977’de tükendi ve kamu ve özel sektörün dış borçları ödenemez hale geldi. Sanayiciler üretimlerini bir süre daha sürdürebilmek için kaçak ithalat yoluna başvurdular, ama bu da genel olarak kaçakçılığın ve karaborsa piyasanın dehşet verici şekilde yaygınlaşmasına, tekelci burjuvazinin denetimi dışına taşan bir rant ekonomisinin doğmasına yol açtı, gelir dağılımında bozulmalara neden oldu. Burjuvazi hızla eriyen kâr oranlarını koruyabilmek için işçi ücretlerine saldırdı ve tensikatlara yöneldi, ama bir yandan işçi sınıfına göreli koruma sağlayan iş mevzuatının sınırlamaları, öbür yandan militan sendikal mücadele bu saldırıları belirli oranda engelledi.(14)

1978’de hükümet Uluslararası Para Fonu’nu (IMF) yardıma çağırdı, ne var ki IMF yönetimi ve tekelci burjuvazi artık Türkiye’de ithal ikameci birikim düzeninin sona erdiğine karar vermişti. Böylece, 24 Ocak 1980’de hükümet ihracata yönelik yeni bir birikim ve üretim modelini yürürlüğe soktu. Ama öncelikli olarak bu yeni modelin önündeki yapısal engellerin temizlenmesi gerekiyordu: örgütlü işçi sınıfı direnişi ezilmek ve dağılan burjuva önderliğe yeni bir çeki düzen verilmek durumundaydı. Bu görevi gene Bonapartizm üstlenecek ve 12 Eylül 1980’de iktidara doğrudan el koyarak tüm muhalefet ve “iktidarsızlık” odaklarını ezecek, asker-polis rejimini bir kez daha emperyalizmin ve finans kapitalin ihtiyaçlarını karşılamak üzere tüm çıplaklığıyla işlerliğe sokacaktı.

Yeni Birikim Modeli, Yeni Rejim

Yukarıda anlatageldiğimiz gibi Türkiye’deki Bonapartist rejim sadece finans kapitalin oluşup güçlenmesinde aktif, öncü bir rol oynamakla kalmamış, ülkede kapitalizmin biçimlenerek gelişmesinde ve sermaye birikimi süreçlerinin şekillendirilmesinde belirleyici bir görev üstlenmiştir. Bu, 1980 sonrasında da aynen sürecek ve bir kez daha kapitalist ekonominin yanı sıra toplumsal dokunun değişmesinde etkili olacaktı.

1970’lerin sonlarında yapısal kriz yaşamaya başlayan dünya kapitalizmi, kâr oranlarındaki düşüş eğilimini frenleyebilmek ve eğrinin yönünü yukarıya doğru çevirebilmek için emeğin üretim sisteminde köklü değişikliler yapmaya yöneldi. Artık değer oranlarını yükseltebilmek için bir yandan ücretlerde ve çalışma saatlerinde esneklik uygulamasını gündeme getirmek, öbür yandan da örgütlü emeği fiziksel mekânda parçalayarak sendikal mücadeleyi zayıflatmak amacıyla, “post-Fordizm” diye adlandırılan taşeronluk sistemine doğru bir dönüşüm başlattı. Hükümetler birbiri ardına “reformlar” yaparak verili ücret, sosyal haklar ve sözleşme düzenlerini işçiler aleyhine değiştirirken, işletmeler de üretimin tüm yönleriyle aynı işletme bünyesinde gerçekleştirilmesine son vererek üretimi farklı aşamalara böldüler ve her aşamayı taşeron firmalara ihale etmeye başladılar. Üretimin bu farklı aşamaları sadece o ülke içindeki başka işletmelere devredilmekle kalmadı, emek sömürüsünün çok daha yoğun olduğu geri ülkelere doğru kaydırıldı, hatta bir bütün olarak fabrikalar bu “taşeron ülkelere” taşınır oldu. 

Ve tabii bütün bu uygulamalar, sermayenin küreselleşmesi çerçevesinde gerçekleştiriliyordu. IMF ve Dünya Bankası’nın öncülüğünde ve zorlamaları altında devletler arasındaki mal, sermaye ve para hareketliliğini sınırlayan tüm engeller ortadan kaldırılıyor, her ülkenin iç pazarı dünya pazarının bir parçası haline getiriliyordu. Ürünlerin fiyatı artık iç piyasanın arz ve talep dengeleri ve hükümet müdahaleleriyle değil, dünya piyasalarındaki rekabet koşulları altında belirleniyordu. Devlet korumacılığı ve Keynesçi ekonomi politikalarının görünürde artık sonu gelmişti (görünürde diyoruz, zira 2008’de başlayan yeni dünya krizi hükümetlerin nasıl korumacı ve müdahaleci politikalara baş vurmaya hazır olduklarını ortaya çıkarmıştır). Küreselleşme kuşkusuz yeni bir sermaye birikimi modeli yaratacak ve sermayenin yoğunlaşmasında ve merkezileşmesinde yeni bir evre başlatacaktı.

Döviz kaynakları tükenmiş ve üretimi durma noktasına gelmiş Türkiye kapitalizminin de bu küreselleşme ve yeni sermaye birikimi sürecine katılmaktan başka seçeneği yoktu. 24 Ocak kararları, 12 Eylül askeri diktatörlüğü ve onun ardından Özal’ın (önce başbakan, ardından cumhurbaşkanı olarak) önderliğindeki ANAP hükümetleri bu sürecin uygulayıcılığını üstlendiler. İthalat üzerindeki kotalar kaldırılmaya başlandı ve yerli ürünler dünya rekabetine açıldı. Yatırımlar ve ekonomik faaliyetlerin sürdürülebilmesi için gerekli döviz kaynaklarının elde edilebilmesine yönelik olarak ihracat teşvikleri kondu, bu teşviklerle birlikte yatırımların yüksek kâr oranlı alanlara sevk edilmesi sağlandı. İlk aşamada turizm, uluslararası taşımacılık ve ticaret alanlarında bir canlanma yaşanacaktı. Ama o döneme değin ciddi büyüklüklerde işletmeler kurmuş olan üretici sermayenin faaliyetlerini sürdürebilmesi için, sadece üretim süreçlerindeki yenilikler yetmiyordu; teknolojik yenilenmelere ve sermayenin büyümesi zorunluluğuna yanıt verebilmek için yeni finans kaynaklarına ihtiyacı vardı. Bu, finans kapitalin en büyük kesimlerince belirli oranda çokuluslu şirketlerle kurulan ortaklıklarca sağlanmaya çalışılıyordu, ama yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmekte hâlâ çekingen davrandığı bir evrede bu yeterli değildi.

Burjuvazinin bu yeni finans kaynağı gereksinimini gene devlet karşılayacaktı. Finans kapital daha 1940’ların ortalarında bankacılık sektörüne girmiş ve en büyük holdingler kendi bankalarına sahip olmaya yönelmişlerdi. Akbank, Pamukbank, Yapı Kredi Bankası, Garanti Bankası bunların önde gelenleriydi ve bu bankalar iştirakler ve ucuz kredilerle holdinglerin sermaye birikimine katkıda bulunmaktaydılar.(15) Holdinglerin bu kendi bankalarını kurma ya da satın alma yoluyla sahip olma süreci 1980’lerde hızla yaygınlaşmaya başladı, öyle ki 1990’ların sonlarında 40’a yakın holdingin kendisine ait bir bankası vardı. Bu bankalar holdinglerinin sermayesini uluslararası sermaye ile bütünleştirmekte aracı işlevi görüyorlar ve negatif faiz yoluyla holding işletmelerine ucuz kredi aktarıyorlardı. Ama bu bankaların asıl para kaynağı sınırlı bireysel mevduatlar değildi. Asıl kaynak devletti. Bankalar “toptancı” para piyasalarından elde ettikleri sermaye ile devletin iç borçlanma amacıyla çıkardığı yüksek faizli tahvilleri topluyorlar ve bu yolla elde ettikleri fonları holding şirketlerine aktarıyorlardı. Yani, “devlet hortumlanıyordu”, bunun yükünü ise bu borçlanmayı ödemek zorunda bırakılan emekçi yığınlar üstleniyordu.

Rejimin finans kapitalin hizmetine sunduğu bu yoğun devlet soygunu sürecinin sonuna 1990’ların sonlarında, devletin artık iç borç yükünü kaldıramaz hale geldiği ve iflasın eşiğine sürüklendiği dönemde ulaşılacaktı. Ama o döneme değin, finans kapitalin önemli bir ihtiyacı, ihracata yönelik üretim yapabilme olanağı sağlanmış oluyordu. Holdingler bankalarından elde ettikleri fonları, üretkenliği artırıcı teknolojik dönüşümleri gerçekleştirmekten çok, mutlak artık değer sömürüsüne dayalı yatırımlarda kullandılar. Kısa sürede kâr getiren bu tip bir üretim tarzı, düşük ücret ve sendikal örgütsüzlük ortamında, dünya piyasalarında rekabet edebilecek mal ve hizmetlerin sağlanabilmesini olanaklı kılıyordu. Bu sürece kamu işletmelerinin özelleştirilmesi eşlik ediyordu: Devlet kaynaklarını soğuran finans kapital, bu fonlarla devlet işletmelerini “satın alıyordu”; yani rejim aslında kamu işletmelerini “bedava” finans kapitale aktarıyordu.

Bu yağmadan pay almak isteyen başkaları da vardı. İhracat teşvikli üretim, dünya ölçeğinde yaşanan taşeronlaşma dönüşümünü Türkiye ölçeğinde de gerçekleştiriyor, sanayi imalatı sürecinin çeşitli aşamaları, Anadolu’nun belirli bölgelerinde öne çıkmaya başlayan orta ve küçük ölçekli sermaye kesimlerine aktarıyordu. Gaziantep, Kahramanmaraş, Kayseri, Malatya, Denizli, Konya gibi kentlerde belirli bir yoğunlaşma göstermiş olan ticari sermaye, ulaşabildikleri belirli ölçüdeki kredilerle birlikte, KOBİ olarak adlandırılan küçük ve orta büyüklükteki işletmeler kuruyor ve imalat sanayisi alanında yeni yatırımlara yöneliyordu. “Yerel” ya da Anadolu burjuvazisi olarak adlandırılan bu burjuvazi, bölgelerinde sadece ekonomik canlanma yaratmakla kalmayacak, imalat sanayisinde ve ihracattaki paylarını da zamanla artıracaktı. En büyük avantajları ise, işçi sınıfının en yoğun, en örgütlü kesimlerinden coğrafi olarak uzak, sendikal mücadele geleneğine henüz ulaşamamış emek gücünden son derece yoğun artık değer soğurumu yapabilmeleriydi. Bu kesimler zamanla, sadece büyük holdinglerin taşeronluğunu yapmakla kalmayacak, kamu ihalelerine katılacak, yerel yönetimlerin kentsel dönüşüm planlarından paylarını almaya yönelecek, kamu tesislerinin işletimlerini üstlenmeye çalışacaktı. Kuşkusuz bütün bu faaliyetler yerel burjuvazinin rejim ve hükümetle belirli bir ilişki, mümkünse işbirliği gerçekleştirmesini zorunlu kılacaktı. Yani, Anadolu burjuvalarının finans kapitalin egemenliğindeki ekonomi sürecinde varlıklarını gelişerek sürdürebilmek için bir “sınıf olarak” örgütlenmesi gerekiyordu.

Bunu iki düzeyde gerçekleştirdi Anadolu burjuvazisi. Birincisi, en büyük holdingleri bünyesinde toplamış olan TÜSİAD’ın –cepheden karşısında olmasa bile- yanı sıra kendi sınıfsal ekonomik taleplerini dile getirebilmek, ayrıca üyeleri arasında kredi ve pazar konularında dayanışma ağı örmek amacıyla 1990’da Müstakil İşadamları Derneği’ni (MÜSİAD) kurdu. Özellikle Özal iktidarının 1980’lerin ikinci yarısında hız verdiği neoliberal ekonomi politikaları döneminde taşrada serpilip gelişen, bir yandan büyük holdinglerin taşeronluğunu yapan, ama bununla yetinmeyip ihracat teşviklerinden yararlanarak özellikle Ortadoğu ve ardından eski SSCB kalıntısı yeni Türkî devletlere mal satmaya yönelen Anadolu kökenli kapitalistler, yirmi yıl içinde 30’u aşkın ilde MÜSİAD şubeleri kurmayı ve 3 bin kadar üyeyi birleştirmeyi başardılar. Bugün MÜSİAD, kendisi hakkında verdiği bilgiye göre, “GSMH’ya yaklaşık 35 milyar dolar, ihracata ise yaklaşık 10 milyar dolar katkısı olan, yaklaşık 750.000 kişiye istihdam sağlayan ve yıllık ortalama 3 milyar dolara yakın yatırım yapan 15.000 işletmeyi temsil etmektedir”.(16) Bu işletmelerin bir bölümü bugün TÜSİAD ölçeğine erişen holdingler haline gelmiş olsa bile MÜSİAD esas olarak KOBİ’lerin toplandığı sermaye grubunu temsil etmektedir.

Anadolu burjuvazisinin ikinci örgütlenme düzeyi ise politik alandaydı. Yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi Türkiye’de burjuvazi rejimin sağladığı devlet olanaklarıyla gelişip güçlü bir finans kapital haline dönüşmüştü ve neoliberal evrede de sermaye birikimini ve sürekliliğini devletin sunduğu kaynaklardan yararlanarak sürdürüyordu. Bu açıdan taşra burjuvalarının bu kaynaklara ulaşabilmeleri, rejim ve hükümetler üzerinde politik etkiye sahip olabilmelerine bağlıydı. Taşra burjuvazisi bu arayışını, İslami politik kimlik altında, muhafazakâr ve İslamcı ideolojiye dayanan partiler aracılığıyla sürdürmeye yöneldi. Asker-polis rejimi altında korunan devlet yapısına sızabilmenin yolu –eğer bu bir İslami devrim olmayacaksa- parlamentoya kendi temsilcilerini sokabilmekten ve mümkünse iktidara gelebilmekten geçiyordu. İşte bu zorunluluk Anadolu burjuvazisini rejim karşısında bir demokrasi söylemi kurmaya itecek ve Bonapartist rejimin karşısındaymış gibi görünen bir konum almaya zorlayacaktı. Taşra kentlerinde toplanan muhafazakâr kitlelerin oylarını yönlendirme kapasitesi, yerel burjuvalara politik partiler ve hükümetler üzerinde baskı oluşturma olanağı yaratıyordu; yeşil renkli bir demokrasi ve sosyal adalet söylemi de büyük kentlerin yoksul yığınlarından yanıt buluyordu.

2000’lerin başlarına değin devlet yağmalı kredi olanaklarını, finans kapitalin en büyük holdinglerinin elinde bulundurduğu bankalar denetliyor ve para sermayeyi kendi holding şirketlerine aktarıyordu; bu koşullarda da KOBİ’ler yağmadan kendilerine yetecek kredileri çekip alamıyorlardı. Gerçekleştirilen özelleştirmelerde Anadolu sermayesi, kamu şirketlerinin büyüklüğü karşısında birikim ve kredi gücü açısından yeterli şansa sahip değildi ama taşeron firma olarak işlev üstlenebilirdi; öte yandan hükümet ihaleyi kazanan firmaların taşeron şirketler seçiminde söz sahibiydi ve yerel sermayenin bu politik alana sızabilmesi gerekiyordu. Diğer bir kaynak da, kamu yönetimleri, özellikle de belediyelerdi. Kamu yönetimleri yeni yasal düzenlemeler sonucunda şirket kurma olanağına kavuşmuştu ve özellikle büyük kent belediyeleri merkezî yönetimin bazı yetkilerini kullanarak özel sektöre kaynak aktarımında bulunabilmekte, yerel işadamlarının sermaye birikimlerine katkıda bulunabilmekteydiler. Yerel müteahhitler de Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nın (TOKİ) projelerinden yararlanma olanaklarını aramaktaydılar. Devlet kaynaklarının hükümetler tarafından burjuvaziye dağıtıldığı bu ortamda ve koşullarda, yerel burjuvazi politik partiler ve rejim üzerindeki baskılarını yoğunlaştırdı ve görünürde “İslamcı demokratlar” ile “Kemalist statükocular” arasında bir gerilim ortaya çıktı.(17)

Burjuva Önderliğin Yeniden Örgütlenmesi

“İslami sermaye” olarak adlandırılan yerel burjuvazinin devlet kaynaklarına ve olanaklarına ulaşabilmek amacıyla rejim üzerindeki baskıları önce geleneksel burjuva partileri üzerinde dağıtıcı bir etki yarattı. Finans kapitale doğrudan bağlı, ama iktidarda olabilmek için Anadolu’nun oy deposuna başvurmak durumunda olan, bu arada Bonapartist rejimin sürekliliğini üstlenmiş halde bulunan ANAP ve DYP gibi partiler, Anadolu burjuvazisinin taleplerine yeterli yanıtı getiremedikleri oranda, İslami kesimin “has” partisi görünümündeki Refah Partisi (daha sonraları Fazilet ve Saadet partileri) aleyhine kitleler arasında oy ve parlamento içinde güç yitirmeye başladılar. Asker-polis rejiminin politik partisi görünümündeki CHP ise (DSP ve diğer merkez sol varyasyonlarıyla birlikte) bir dizi parçalanma sonucunda politik haritadan silinir duruma geldi. Burjuva partilerindeki bu dağınıklık bir dizi güçsüz koalisyon hükümetinin kurulmasına yol açıyor, bu da finans kapitalin olduğu kadar Anadolu burjuvalarının da ihtiyaçlarına yanıt verecek ekonomik bir istikrarın yakalanmasını engelliyordu. 1995’te Refah Partisi 6 milyon oy alarak (%21,38) parlamentoya güçlü bir biçimde girdi ve ertesi yıl Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında “Refahyol” hükümetini (RP-DYP koalisyonu) kurdu. Ne var ki, RP’nin militan İslamcı kesimlerinin baskısı bu partiyi, sadece finans kapital için değil, Anadolu burjuvazisi açısından da yeterince “pragmatik” olmayan, rejim ile olan çelişkiyi sermayeyi rahatsız edecek bir düzeye sürüklüyordu. Sonuçta Bonapartist “arka plan” 28 Şubat 1997 darbesiyle Erbakan’ı iktidardan uzaklaştıracak ve partisini de Anayasa Mahkemesi kapatacaktı.

Ama rejimin “istikrarını” bozan asıl (veya sadece) öğe İslamcı akım değildi. Gerekli ekonomik temellerine oturtulamamış liberal politikalar yalnızca holding bankalarının değil, devletin içinde veya çevresinde çöreklenmiş, politik partiler ve şahsiyetler aracılığıyla hükümetlerin ve bakanlıkların karar merkezlerine kadar sızmış pek çok mafya grubunun devlet olanaklarını soğurabilmesini olanaklı kılıyordu. Öte yandan Kürt ulusal hareketine karşı rejimin sürdürdüğü savaş, silah ve uyuşturucu kaçakçılığından Kürt illerinde (hatta İstanbul’da) ekonomik ve toplumsal yaşamı ekonomi ve politika dışı yöntemlerle teslim almaya kadar uzanan bir yelpazede faaliyet gösteren ırkçı-faşizan çetelerin oluşmasına yol açıyordu. Özetle, güvenlik kurumlarının içine kadar sızmayı ve bu kurumların belirli parçalarını kendi yönelişleri doğrultusunda kullanmayı bile başaran bu mafya tipi örgütlenmeler ve çeteler, baskı, denetim ve “özgürlükler” aygıtlarını kullanma tekelini elinde bulunduran –ya da hep öyle olmasını isteyen- Bonapartist rejimin dengelerini sarsıyor, ipleri elinden kaçırarak, nasıl sonuçlanacağı pek belli olmayan bir krize doğru sürüklenmesine neden oluyordu.

Emperyalist sermayeyle işbirlikleri arayan ve onu kendi iç birikim sürecine katmaya çalışan, bu yolla dünya pazarlarında rekabet olanakları arayan finans kapitalin en güçlü kesimlerinin; ayrıca, birikimleri, yatırımları ve faaliyet süreklilikleri bakımından devlet desteğine, erişilebilir krediye ve istikrarlı üretim ve piyasa ortamlarına ihtiyaç duyan yerel burjuvazinin bu kaotik politik ve toplumsal dinamikten şikâyet etmemesi olanaklı değildi ve sürecin ardında “laik-dinci” çekişmesi gören kesimleri oldukça şaşırtan bir biçimde, TÜSİAD ile MÜSİAD rejime yönelik olarak ortak talepler ileri sürmeye başladılar. Bunların başında, “hortumlama” sonucunda iç borçlanmasını artık ödeyemez konuma sürüklenen devletin, tüm sistem kendi ağırlığıyla çökmeden önce banka-holding ilişkilerine bir son vermesi, işlevleri kendi holdinglerine para aktarma mekanizması olmaktan öteye geçmeyen “sahte” bankaları piyasadan temizlemesi, “gerçek” bankaları gerçek bankacılıkla uğraşan ve piyasada rekabet edebilecek güvenirlikte tüm işletmelere kredi sağlayan kurumlar haline dönüştürmesi geliyordu. Kısacası, devlet ile finans sektörü arasındaki ilişki yeniden düzenlenmeli, sermayenin istikrarlı büyüme ortamı yaratılmalı, bir yandan küresel ekonomi normları hayata geçirilirken (TÜSİAD) bir yandan da KOBİ’lere mali destek ve piyasa yardımı sunulmalıydı (MÜSİAD).

Finans kapitalin ve yerel burjuvazinin bu baskıları, Türkiye ekonomisinin dünya piyasalarıyla tam bütünleşmesini amaçlayan IMF’nin basıncıyla da birleşerek, hükümetler üzerinde yaptırım gücüne dönüştü ve IMF ile Haziran 1998’de (Anasol-D hükümeti) “Yakın İzleme”, 2000 başında da (DSP-ANAP-MHP hükümeti) üç yıllık stand-by anlaşmaları imzalandı ve nihayet aynı hükümet Mayıs 2001’de “Türkiye’de Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nı ilan etti. Bütün bu anlaşmalar ve programlar sonucunda, bankacılık sektöründe devasa bir “temizlik” süreci başlayacak ve ülkedeki sermaye birikimi modeli bir kez daha ve bu sefer uluslararası piyasa normları uyarınca yeniden düzenlenecekti. Önlemlerin başlıca amacı piyasadaki banka enflasyonuna son verip finans kapitalin en güçlü kesimlerinin çıkarına olarak sermayenin yoğunlaşmasını ve merkezileşmesini gerçekleştirmek, bankaları holding besleyicisi “hortumlama” kuruluşları olmaktan çıkarıp dünya finans sektörüyle bütünleşmiş ve gerçek bankacılık faaliyeti sürdüren kurumlar haline getirmek, sanayi yapısında “bilgi ve teknoloji yoğun mallara doğru”(18) bir dönüşüm gerçekleştirerek imalat sanayisini küresel rekabetin ihtiyaçlarına uygun bir yapıya kavuşturmaktı.

MÜSİAD’ın bu programa bazı itirazları vardı. Dönemin Ekonomi Bakanı Kemal Derviş’in TÜSİAD kökenli dar bir finans kapital kesimiyle çalıştığından yakınıyor, IMF’nin faiz dışı bütçe fazlasının artırılması talebini eleştiriyor, vergi artırımlarının geri çekilmesini istiyor ve kaynakların bankacılık sistemi aracılığıyla tüketime ve yatırımlara aktarılmasını istiyordu. Ama dönüşümün hedefleri konusunda hemfikirdi ve sürecin hızlandırılarak devlet ile bankacılık sektörü arasındaki çarpık ilişkinin radikal önlemlerle düzeltilmesinden yanaydı. Devlet, özelleştirmelerden, vergi gelirlerinden ve kamu harcamalarındaki kesintilerden elde edilen gelirleri borç faizi ödemelerine –dolayısıyla finans kapitalin en güçlü ve rejimle iç içe olan holdinglerine- yönelttiği sürece orta ve küçük ölçekli sermaye kredi ve birikim olanaklarından mahrum kalmaya devam edecekti.

Farklı büyüklükteki sermaye gruplarını ve dolayısıyla sınıf kesimlerini temsil etme iddiasındaki bu iki çevre arasındaki bir başka ortaklaşma noktası da, emeğe yönelik saldırının niteliğiydi. Gerek finans kapital dünya pazarlarında rekabet edebilmek ve yabancı sermayeyi ülkeye daha kolay davet edebilmek amacıyla; gerekse KOBİ’ler, sınırlı ölçekteki sermayelerinden en yüksek verimi elde edebilmek ve mümkünse Ortadoğu ve Orta Asya pazarlarına ihracat olanağına kavuşabilmek hedefiyle, emek gücünün değerinin düşürülmesi ve göreli ve mutlak artık değer sömürüsü oranlarının artırılmasından yanaydı. Toplu işten çıkarmalar, zorunlu ücretsiz izinler, kısmi ya da kısa süreli çalışma gibi “esnek işgücü piyasası” uygulamalarıyla işçi sınıfının örgütlü hak arama olanaklarına darbe indiren ve reel ücretlerde indirim sağlayan 4857 sayılı yeni Çalışma Yasası da Mayıs 2003’te (I. Erdoğan hükümeti) parlamentoda kabul görecekti.

Birikim sisteminin yeni bir düzene oturtulması konusunda görüş birliğinde olmakla birlikte, İstanbul kökenli finans kapital ile Anadolu kökenli yerel burjuvazinin rejim ve hükümet konusuna yaklaşımları farklı oldu. Bonapartist rejimin doğrudan ürünü olan finans kapital, geleneksel partilerin farklı hükümet bileşimleriyle siyasi önderlik sorununa rejimi sarsmadan çözüm getirmesini bekliyordu; ne var ki, 1990’ların sonlarında ağırlaşan krizin ve 2001’deki mali çöküntünün kitleler nezdinde yol açtığı sonuçlar, bu partilerin iktidar olabilmesini olanaklı kılan küçük burjuva kitlelerin o önderliklere olan güvenini hemen tümüyle yerle bir etmişti. Anadolu burjuvazisi ise, kendisini kredi ve birikim olanaklarından uzak tutan holdinglerin ve bankaların rejimle olan içiçeliğini doğru olarak tespit ederek, bu ittifakı bozmaya çalışıyor ve bu amaçla da “mazlumcu İslami” kimlik altında oklarını rejimin belirli kurumlarına yöneltiyordu. Devlet kaynaklarına ulaşabilmesinin yegâne yolu hükümet olmak –ya da onun üzerinde etkili bir konuma yükselmek- olduğundan parlamenter araçlara sarılıyor, bunun önüne dikilen “perde arkası” silahlı ve silahsız muhafızları Kemalist demokrasi karşıtları, kendisini de İslamcı liberal demokratlar olarak ilan ediyordu. Ortaya tuhaf bir “cephe” çıkmaya başlamıştı: Tamamen burjuva sınıfsal amaçlarla iktidar katına yükselmek isteyen ve bunun için elinde tuttuğunu düşündüğü Anadolu “oy deposunu” kullanmak arzusundaki Anadolu kökenli sermaye grupları ve tarikatları; bu grupların İslami söylemini ve küçük burjuvazinin muhafazakâr eğilimlerini, Türkiye’de demokrasinin önünde engel oluşturan Bonapartist rejimi -yıkmasa bile- aşındırabilecek temel güç olarak gören liberal sol aydınlar; “siyasallaşma” kararı doğrultusunda rejimin askeri ağırlığına karşı kendisine müttefik arayan Kürt ulusal hareketi kesimleri; yaşam koşullarında, kamu hizmetlerinde ve sosyal güvenlik sistemindeki bozulma ve kötüleşmeleri, burjuvazinin saldırısından ziyade “devleti hortumlayanlara” ve onun politika alanındaki temsilcilerinin yozlaşmışlığına bağlayan kentli yoksul sınıflar… 

Bu karmaşık sürecin içinden “istikrar, demokrasi ve gelişme” söylemiyle öne çıkarak hemen her kesime hitap eden AKP, tamamen burjuva liberal bir program çerçevesinde (kuşkusuz kitlelerin diliyle konuşmayı beceren karizmatik ve popülist önderinin de etkisiyle) 2002’de iktidar olmayı başardı. AKP iktidarını esas olarak rejimin neredeyse yüzyıllık baskıları altında ezilip horlanmış, demokratik katılım ve mücadele olanaklarından sistematik olarak ve cebren uzak tutulmuş; bütün kanatlarıyla burjuvazinin sermaye birikimi hırsını ve zorunluluğunu “vatan, millet” söylemleri altında kendi yoksulluğuyla beslemek zorunda bırakılmış; paşasından eşrafına, polisinden mafyasına kadar bütün zorbaların her türlü gaddarlığına maruz kalmış; seçtiği politikacıların çürümüşlüğüne ve ikiyüzlülüğüne her seferinde tanık olmuş kitlelerin oylarına borçluydu ve iktidar olma gücünü bu kitlelerin biraz daha iyi bir yaşam özlemlerinden alıyordu. Demokratik işlerlik içinde bu güç onu rejim karşısında sağlam bir konuma yerleştiriyordu. Ama iktidarının sürekliliği, asker-polis aygıtı, finans kapital ve yerel burjuvaziyi kendi çevresinde birleştirip birleştirememesine bağlıydı. AKP işte bunu gerçekleştirerek kendisini burjuvazinin yeni önderliği olarak pekiştirmeyi başaracaktı.

Zayıf koalisyonlar sonucunda doğan hükümet krizleri ve böylece ağırlaşan politik bunalım sürecinde denetimin elinden kaçmakta olduğunu gözlemleyen asker-sivil bürokrasi aygıtının, İslami eğilimleri belli olan bir partinin ciddi bir oy ve milletvekili yüküyle iktidar olması karşısında tedirgin olmaması mümkün değildi. Devletin burjuvazinin talepleri doğrultusunda “küçültülmesinin” rejimin silahlı ve sivil muhafızlarının ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklarını zedeleyecek kerteye varması, bizzat o rejimin ilgası anlamına gelecekti ve bu, darbeden iç savaşa kadar uzanabilecek bir olasılıklar yelpazesi yaratıyordu. Bu kaygıyla hareket eden bürokrasi, asker kesimin Web sayfasında yayımlanan bildirilerden yüksek mahkeme başkanlarının, üniversite rektörlerinin vb. demeçlerine, parti kapatma ve parlamentoda Cumhurbaşkanı seçimi iptali davalarına, hatta hükümetçe düzenlenen kutlama kokteyllerinin boykotuna kadar uzanan bir “uyarılar” sistemine başvuracaktı. Rejimin halk tarafından seçilmeyip kendisince atanmış muhafızlarının, burjuva demokrasisi kurallarınca seçimle işbaşına gelmiş bir hükümet üzerindeki tehditleri, öte yandan AKP’nin “mazlum demokrat” popülizmi, “Kemalist statükocular” ile “İslamcı demokratlar” çekişmesi görüntüsünü güçlendiriyordu. Bu görüntüyü politik bir gerçeklik olarak algılayanların gözden kaçırdıkları ise, emperyalizme bağımlı, Bonapartist rejimle yönetilen bir yarısömürge ülkede, liberal demokrasinin tarihsel sınırlılığıydı. Kitlelerin demokratik devrimci atılımıyla yıkılmadığı ve yerini bir işçi-emekçi hükümetine bırakmadığı sürece, burjuva demokrasisinin sınırlarının da Bonapartist sistemin taşıyıcı sütunlarınca çevrelenip çizileceği gerçeği görülemiyordu.

Finans kapitalin AKP iktidarı karşısındaki tutumu ise bir hayli çelişkiliydi. Teknoloji yoğun artık değer sömürüsüne yönelik ve dünya piyasalarında rekabet etme gücüne dayalı ekonomi politikaları finans kapital içinde yer alan ama devlet rantıyla beslenen grupları açıkça rahatsız ediyordu. Bu kesimler, kendi bankalarından KİT’lere yüksek faizlerle kredi vermeyi ve KİT’lerden kendi işletmelerine ucuz girdi almayı sürdürebilmek amacıyla özelleştirmelere karşı çıkıyor, bunun sonucunda da Bonapartist rejimin geleneksel “devletçi” çizgisini destekler bir görünüm alıyorlardı. Gene bu kesimler, yurt dışındaki kendi şirketlerine para aktarımı yapıyor, sonra bu şirketlerden yurt içindeki işletmeleri için “borç” alıyorlardı (back to back borç sistemi); ardından da hükümetten bu ağır borçların ödenebilmesi için yardım talep ediyorlar, bu amaçla IMF’den devletin borç almasını istiyorlardı. Kredi olanaklarına kavuşmayı arzulayan Anadolu kökenli yeni sermaye gruplarının tepkisini çeken ve finans kapitalin en güçlü kesimlerinin ekonominin küresel normlara uygun olarak çalıştırılması arzusuna ters düşen bu rant soğurumu uygulamaları, finans kapitalin rantiye kesimleri ile birikim sürecini burjuvazi arasında “sosyalleştirmeye” yönelik politikalar izlemek hevesindeki AKP arasında çatışmalı bir ortam doğuruyordu. Ve bu gerginlik kamuoyuna bürokrasi-TÜSİAD ittifakı ile AKP arasındaki bir kapışma olarak yansıyordu.

Oysa AKP hükümeti finans kapitalin sermaye, teknoloji ve pazar kapasiteleri bakımından en güçlü kesimleri ile KOBİ’ler dâhil Anadolu kökenli yerel burjuvazinin ortak taleplerini harfiyen yerine getirmekteydi. Erdoğan, Kemal Derviş ile IMF’nin hazırlamış olduğu programı aynen uygulamayı sürdürdü. Daha ayağının tozuyla emekçilerin aleyhine olan yeni Çalışma Yasası’nı meclisten geçirdi, kamu harcamalarını kısarak bütçe açığını geriletti, reel faiz oranlarını düşürdü, özelleştirmelere devam etti, Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecini ilerletti, bu politikaları sayesinde yabancı sermayenin ülkeye akmasını sağladı ve böylece firmalarının değeri düşen finans kapital kesimlerinin servetlerini kurtardı, daha da zenginleşmelerine katkıda bulundu. Türkiye kapitalizmini küresel işleyiş normlarına yaklaştıran bu uygulamalar ve öte yandan Anadolu kökenli belirli sermaye gruplarının güçlenerek finans kapitalin içinde yer almaya başlaması, devlet rantıyla birikim yapmaya alışmış ve işletmelerini uluslararası piyasalarda rekabet edebilecek biçimde dönüştürmeyi başaramayan bazı geleneksel sermaye gruplarının eski güçlerini yitirmeye başlamalarına neden oluyor ve bu kesimleri AKP karşıtı bir tutum almaya itiyordu. Bu grupların baskılarıyla TÜSİAD’ın zaman zaman hükümet karşıtı çıkışlar yapması ise statükocu (TÜSİAD) burjuvazi ile liberal (MÜSİAD) burjuvazi arasındaki çekişme görüntüsünü pekiştiriyordu.

Oysa AKP, finans kapitalin dinamik kesimleri ile giderek güçlenen ve artık “Anadolu” ya da “yerel” sıfatlarını yitirmeye başlayan yeni sermaye gruplarının ortaklığı üzerinden politikalar izlemekteydi. AKP için sorun TÜSİAD değil, onun içindeki devlet rantçısı grupların direnişiydi. Kaldı ki, finans kapitalin en büyük geleneksel (ama dinamik dönüşümcü) kesimleri AKP hükümetince dışlanmak bir yana, tam tersine ekonomik dönüşümün en önemli olanaklarından yararlandırılmayı sürdürüyorlardı. Örneğin, en önemli ihaleleri gene bu kesimler kazanıyor, TÜPRAŞ Koç grubuna, Erdemir OYAK’a, elektrik dağıtım ihaleleri TÜSİAD’lı işadamlarına gidiyordu. Öte yandan TÜSİAD yerel girişimcilerle ilişkilerini güçlendirmek amacıyla kurduğu TÜRKONFED (Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu) aracılığıyla Anadolu’ya yayılıyor ve bünyesinde 10 binin üzerinde üyesi bulunan 105 yerel girişimci derneğini topluyordu. Finans kapitalin bu yeniden yapılanma sürecinin diğer ayağı ise –tüm İslamcı söylemine karşın- artık AB ile bütünleşmeyi savunan MÜSİAD’ın pek çok üyesinin finans kapitalin içinde yer almaya başlamasıydı. 2008 itibariyle 25 MÜSİAD üyesi firma İstanbul Sanayi Odası’nın “Türkiye’nin ilk 500 sanayi kuruluşu” listesine girmiş, 30 üye ise ikinci beş yüz içine yerleşmişti. Bu grupların talepleri ve eğilimleri, finans kapitalin geleneksel örgütünün beklentilerinden farklı değildi, sınıf çıkarları açısından olamazdı da.

Türkiye ekonomisinin küreselleşme doğrultusunda yeniden yapılanması sürecinde, güçten düşen belirli sermaye gruplarının AKP hükümetine karşı tutum almalarını, hatta bu amaçla asker ya da sivil bürokrasiyi kendi yanlarında hareket etmeye çağırmalarını, AKP ile Bonapartist rejim arasındaki bir savaş olarak yorumlamak yanlış olacaktır. Bu kesimler AKP dışındaki başka partiler aracılığıyla iktidar olanaklarını aramayı sürdüreceklerdir. Sınıf mücadelesi perspektifi açısından görülmesi gereken, AKP’nin finans kapitalin ihtiyaçları doğrultusunda Bonapartist rejimi bir yeniden yapılanma içine sokmuş olduğudur. Kendi üyelerinin en güçlü, dinamik ve uluslararasılaşmış kesimlerini temsil eden TÜSİAD ve MÜSİAD yönetimleri bu sürecin parçası ve destekçidir. 

AKP iktidarının “tek bayrak, tek vatan, tek dil” söyleminin ardında bir başka program saklamadığını Kürt ulusuna yönelik saldırılarıyla kanıtlaması; “laik ve demokratik Türkiye” iddiasının doğruluğunu emperyalist basına “İslam’ın demokrasi ile uyuşabileceğinin en güzel örneği” olarak onaylatması; silahlı bürokrasinin ekonomik ve toplumsal konumuna zarar vermeyeceğini OYAK’ı “İlk 500” arasında 3. konuma çıkararak ispat etmesi; işçi ve emekçi kitleler üzerindeki şiddet uygulamalarından vazgeçilmeyeceğini her seferinde kanıtlaması… bütün bunlar, rejimin silahlı ve silahsız bekçilerinin AKP iktidarının mevcut düzene olan sadakatinin “samimiyetine” inanmaya başlamalarına yardımcı olmaktadır. AKP’nin finans kapitalin ihtiyaçları doğrultusunda ekonomi dışı rant kesimlerini tasfiyeye yönelmesi (Ergenekon, vb. davaları), kapitalist işleyişe istikrar kazandırabilmek amacıyla Kürt sorununa bir “çözüm” araması, baskıların yanı sıra demokratik gericilik politikaları doğrultusunda “istikrara ve barışa” katkıda bulunacak bazı demokratik yasal değişiklikler gerçekleştirmesi, Bonapartist rejimi çökertip yerine artık çağımızda olanaksız bir liberal demokrasi kurmaya değil, o rejimi dönemin emperyalist ihtiyaçlarına ve finans kapitalin çıkarlarına uygun hale getirecek bir reforma tabi tutmaya yöneliktir. AKP’yi burjuvazinin yeni önderliği haline getiren, onun üstlenmiş olduğu bu misyondur.

Nereye Doğru?

Teori gerçekliği hep bir adım geriden izler. Biz devrimci Marksistler için ise teori, politik öngörülerde bulunabilmemiz için bir araçtır. Yukarıdaki bölümlerde, Türkiye’deki rejimin niteliğine ilişkin sınıf temelli bir teorik kurguyla onu “kendine özgü Bonapartizm” olarak tanımladık ve özellikle AKP iktidarıyla birlikte yeni bir yapı kazanmaya yöneldiğini söyledik. AKP’yi de, asker-sivil bürokrasi, finans kapital ve Anadolu kökenli yeni sermaye kesiminin tarihsel çıkarlarına yanıt getiren, onları rejim içinde ve çevresinde yeniden toplayan yeni burjuva önderlik olarak tarif ettik. Kuşkusuz bu süreç tamamlanmış değildir, çelişkilerle doludur ve geleceği sınıf mücadelesine bağlıdır. Ama bunun devam eden bir dinamik olması, politik öngörülerde bulunmayı yasaklamaz; tam tersine, sınıf mücadelesine doğru taktik ve sloganlarla müdahale edebilmek ve kitlelerin mücadelesi içinde devrimci partiyi inşa edebilmek için bu zorunlu bir görevdir.

Öncelikle liberal sol ve İslamcı akımlar arasında yaygın olan, hatta kendini devrimci sol olarak tanımlayan kesimlerin bile içine sızan, Türkiye’de son yıllarda sürmekte olan “demokratik açılımların”, Anadolu burjuvazisinin önderliği olan “İslami liberal” AKP’nin eseri olduğu yolundaki yargıya karşı mücadele etmek zorundayız. Bu yargı, içerdiği bütün önermelerle yanlıştır. Her şeyden önce, “Anadolu burjuvazisi” ya da “yerel burjuvazi” gibi ifadeler, eğer son yirmi yıl içinde taşra kentlerinde serpilip gelişen orta ve küçük ölçekli sermaye gruplarının belirtilmesinde bir kolaylık sağlamak amacıyla kullanılıyorsa, bunun “kökenleri” -Anadolu’da biriken ticari sermayenin, devletin de yardımıyla sanayi sermayesine dönüşmesi- itibariyle kabul edilebilir olduğunu belirtsek bile (ki biz de zaman zaman bu amaçla kullandık bu ifadeyi), bu durumun coğrafi açıdan da artık pek geçerli olmadığını görmemiz gerekiyor. Bugün, İstanbul, Kocaeli gibi büyük sanayi merkezlerinin çevresinde de daha küçük ölçekli imalat birimleri yaygınlaşmış durumdadır. Öte yandan pek çok Anadolu sermaye grubu merkezini İstanbul’a taşımakla kalmamış, sermaye birikimlerinde gerçekleştirdikleri sıçramalar sonucunda geleneksel finans kapitalin bir parçası haline gelmiştir. Kuşkusuz Anadolu’nun pek çok eyaletinde KOBİ’ler kurulmaya ve yaygınlaşmaya devam ediyor, ancak bu sermaye gruplarının sınıf çıkarlarının ve beklentilerinin İstanbul ve Kocaeli gibi metropol bölgelerin benzer ölçekteki sermaye kesimlerinden farklı olduğunu düşünmemize neden olacak bir gereklilik bulunmamaktadır. Biz, KOBİ’lerde toplanmış sermayeyi, burjuvazinin finans kapital dışındaki kesimi olarak tarif etmenin daha doğru olduğuna inanıyoruz. Bu kesimin, finans kapitalin aksine emperyalist sermayeyle iç içe olmaması ve onun piyasa baskısına maruz kalması bakımından “ulusal sermaye” veya “ulusal burjuvazi” olarak da adlandırılabileceğini düşünüyoruz.(19)

İkincisi, Anadolu kökenli sermaye gruplarının, devlet eliyle ve onun koruması altında zenginleşen finans kapitalin tersine, “liberal piyasa” koşullarında rekabet ederek kendisini oluşturmuş ve güçlenmiş burjuvazi olduğu da gerçeklikle uyuşmamaktadır. Bu kesimler de, özellikle ilk ANAP ve daha sonraları AKP hükümetlerince desteklenmiş, teşviklerle, ihalelerle beslenmiştir. Bu konuda Halkın Sesi Partisi yöneticilerinden Mehmet Bekaroğlu’nun, MÜSİAD kurucularından Erol Yarar’ın iddialarına verdiği yanıt oldukça açıklayıcıdır:

(MÜSİAD’çılar…) Anadolu’dan yola çıkıp Türkiye toplumunun sosyolojisine yaslanarak merkeze doğru yürüyen, merkezde toplanan iktidar nimetlerine uzanan, daha evvel merkezde yuvalananlara ortak olan, onların elinden bazı imkânları alan yeni zenginlerdir, Yarar’ın “değişimi yapanlar” diye yücelttiği. “TÜSİAD’ın devletten nemalandığı” doğrudur, ancak MÜSİAD’ın farklı bir yerden nemalandığını kim söylüyor! “Sermaye birikiminde devlet gücünün kullanılmadığı bir zaman ve yer var mı?” diye sorabiliriz. Türkiye pratiğinden konuşursak sermaye birikimi, her zaman devlet gücü kullanılarak olmuştur.

TÜSİAD’çılar da MÜSİAD’çılar da devlet gücünü arkalarına alarak sermaye biriktiriyor. Dün merkezi hükümetin kontrolündeki imkânları yağmalıyorlardı; neo-liberal dönüşüm ve “Derviş uygulamaları”ndan sonra imkânlar ve rant alanları yerel yönetimlere kaydırıldı, şimdi sermaye birikimi daha çok yerel yönetimler aracılığı ile oluyor. Yarar, TÜSİAD’a gönderme ile “sermaye devlet eliyle oluşturuldu” derken merkezi yönetimlerin dağıtımını kast ediyor. Doğru, o dönem daha çok İstanbul sermayesi semiriyordu. Şimdi de yine devlet eliyle, yani yerel yönetimlerin oluşturduğu rantlar paylaşılarak sermaye birikimi yapılıyor. Yarar her halde yerel yönetimleri ‘devlet’ olarak görmüyor. “MÜSİAD çevresinin çalışarak, şükrederek, azken çok vererek, Allah’ın lütfüyle büyüdüğü” palavradır.(20)

Bu gerçeklik, finans kapitalin olduğu kadar yerel sermaye gruplarının da “demokrasi yanlısı” olmalarının sınırını belirler. Anadolu kökenli ulusal sermaye, rant ve kredi imkânlarına ulaşabilmek için finans kapitalin asker-polis rejimiyle olan yakın ilişkisini zayıflatmaya çalışmış, bu amaçla muhafazakar İslamcı bir söylemle AKP’yi iktidara itmiş ve bu durum finans kapital ile Bonapartist bürokrasinin tepkisiyle karşılaşıp bir “mevzi savaşı” başlatmıştır. Ama zamanla, yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi (sermaye birikimi modelinin değişikliğe uğraması, yerel sermayenin mali kaynaklara ulaşmaya başlaması, onun güçlü kesimlerinin finans kapital ile bütünleşmesi, vb.) bu çatışma, 2000’lerin olumlu dünya ekonomik konjonktürünün ve ulusal ekonomide yaşanan büyümenin de etkisiyle genel olarak burjuvazinin bir çıkar birliğine dönüşmüş, yerini “iki cephenin” değil, finans kapital içindeki farklı sermaye gruplarının rekabetine ve çekişmesine bırakmıştır. Erdoğan hükümetlerinin Kürt ulusal sorunu karşısındaki Türk milliyetçisi tutumunun, rejimin temel silahlı kurumlarına sadakatinin ve emekçi kitlelerin mücadelesi karşısında aldığı baskıcı rejim yanlısı uygulamalarının her gün biraz daha belirginleşmesiyle birlikte de, AKP Bonapartist rejime onun bir parçası, hatta bugün için en önemli bekçisi olduğunu kanıtlamıştır.

Farklı kesimlerin (finans kapital, ulusal burjuvazi, asker-sivil bürokrasi) AKP iktidarı altındaki bu tarihsel kavuşumunun, bu birlikteliğin çelişkilerden ve muhtemel yeni çatışmalardan muaf olduğu anlamına gelmiyor. Sermaye grupları ve çıkar çevrelerinin aralarındaki rekabetler, onların hükümetler düzeyinde etkili olma mücadeleleri sürecek ve her egemen grup kendisi için “demokrasi” isteyecek, bazıları ise rejimin seçimle işbaşına gelmemiş ya da gizli aygıtlarına başvurmaya yönelebilecektir. Her hükümet idari ve yargı organlarında kendi taraftarlarıyla egemen olmaya çalışacak, bu organlar içinde çoğunlukta olanlar azınlıktaki kesimleri “devlet karşıtı” olarak karalamaya girişebilecektir. Ama bunların hiçbiri, birinin öbüründen daha “hakiki demokrat” olduğu anlamına gelmeyecek, kendileri için talep ettikleri demokrasi, kitlelerin karşısında rejimin ortak ve koşulsuz savunusuna dönüşecektir.

Egemen sınıfların demokratlığının ortak paydası nedir, hangi düzeydedir? Yeni sermaye birikimi modeli ve Türkiye ekonomisinin giderek daha fazla küreselleşme sürecine katılması, sermayeler arasındaki rekabet hırsını ve zorunluluğunu kamçılamakta ve taraflar “ekonomi dışı” faktörlerin en aza indirilerek bu yarışa eşit koşullar altında katılmak istemektedirler. Dolayısıyla, iktidara gelen hükümetlerin, temsil ettikleri sermaye gruplarını kayırmakla birlikte, devletin kaynaklarını burjuvazi arasında daha “adil” dağıtmaya zorlanacakları bir partiler, parlamento ve denetim sisteminin kurulması istenmektedir. Burjuvazinin bu “iç demokrasisi” elbette kitlelere, emekçi sınıflara kapalı olacak, ama burjuvazinin farklı gruplarının küçük burjuva ve halk yığınlarının oylarını toplama rekabetine izin verecek kertede şekillenecektir. Öte yandan, yeni üretim ve gelişme modelleri yerel idarelerin kaynak dağıtımı açısından önemini güçlendirmektedir; bu da, rejimin bugüne kadarki merkeziyetçi yapısının gevşetilmesini getirecek, sermaye grupları arasındaki yarış çevreye doğru gelişerek Ankara merkezli politik rekabetin yerini daha geniş ölçekli ve “katılımcı” görünümlü yerel mücadeleler alacaktır.

Bütün bu gereklilikler burjuvazinin bir bütün olarak “istikrar” talebiyle birleşmektedir. Bu konuda Türkiye burjuvazisinin önündeki en büyük sorun, Kürt illerindeki kitlelerin ulusal ve kültürel hakları konusunda ulaştıkları bilinç ve seferberlik düzeyidir. AKP iktidarı, rejimin silahlı güçleriyle birlikte, bu “sorun”u “tek vatan, tek bayrak, tek ‘resmi’ dil” şiarı altında, bazı kültürel hakların tanınması ve yerel yönetimlerin –“hizmet içerikli özerkliğe evet, idari ve siyasi özerkliğe hayır”(21) perspektifiyle- güçlendirilmesi çerçevesinde çözmeye çalışmaktadır. Bu doğrultuda uzunca bir dönemden beri ulusalcı Kürt hareketinin önderliğinin rejimin yanına kazanılmış olduğu biliniyor; sorun, Kürt kitlelerin seferberliğinin sona erdirilmesinde yatıyor. Kitleler arasındaki tarikat faaliyetlerinin ve Kürt önderliğinin rejimle olan pazarlıklarının bu seferberliklerin sona erdirilmesinde ne denli başarılı olacaklarını zaman gösterecektir; ama onların gayretlerinin bittiği yerde Kürt halkı üzerindeki “uzlaşmacı demokrasinin” ya da “demokrasi açılımlarının” sınırına ulaşılmakta, oradan itibaren de rejimin baskı ve kıyım politikaları tüm çarpıcılığıyla karşımıza çıkmaktadır.

İşçi hareketi açısından ise, dikey sendikacılık dönemi aşılmış durumdadır. Rejim, sınıf mücadelesini “polis sendikacılarla” değil, kapitalist ekonominin kitlelerin tüketim kapasitelerini de dikkate alacak biçimde geliştirilmesine katılan, burjuvazi açısından “yapıcı ve sorumlu” sendika bürokratlarına ihtiyaç duymaktadır. Ama bu tip bir bürokrasinin, ücret ve sosyal hak mücadelelerini o çerçevede tutup rejime karşı bir savaş haline dönüşmesini engelleyecek düzeyde sağlam ve “inandırıcı” olabilmesi gerekiyor. Son Tunus ve Mısır demokratik devrimleri sırasında, polis sendikacılığının birkaç gün içinde nasıl çökebileceği çok açık görülmüştür. Dolayısıyla “çağdaş sendikacılık” çerçevesinde bürokrasiyi güçlendirmek burjuvazinin hedefleri arasındadır ve işçi sınıfı içinde yaratılabildiği orandaki bir “işçi aristokrasisini” temsil eden, onu kitlelerin gözünde ekonomik ve politik haklar bakımından bir referans haline dönüştüren sendika önderliklerini sistemin içine yerleştirmeye gayret etmektedir. Bu, büyük sanayi merkezlerinde sendikal demokrasinin genişlemesi gibi görünebilecek, ancak gerek taşeron ve esnek üretim sistemi, gerekse bürokrasinin ilgisizliği ve rejimin baskılarıyla örgütsüzlüğe mahkûm edilen milyonlarca işçi ve emekçi, bu patron-sendikacı ittifakının kurduğu “demokrasinin” sınırları dışında kalacaktır.

Özetle, rejimin sınırlarının burjuvazinin istekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yeniden belirlendiği bir “demokratik gericilik” dönemine girmiş bulunuyoruz. Asker-polis rejimine burjuva demokratik, parlamenter bir çerçeve kazandırılmakta, ekonomi dışı etmenler devletin merkezinden dışarı doğru itilmekte, sivil bürokrasinin burjuva rekabeti köstekleyen işlerliği dönüşüme uğratılmakta, kitle önderlikleri bu sistemin içine davet edilmekte, legal silahlı güçler güvenirliklerinin daha az yıpranacağı bir mevziiye konumlandırılma ve bu işlerliklerin yeni bir Anayasayla şarta bağlanması öngörülmektedir. Bütün bu değişikliklerin sadece “göstermelik” olduğu iddia edilemez, zira rejimin niteliğinde bir farklılaşmaya işaret etmekte ve ona yarı Bonapartist (ya da yarı parlamenter) diye adlandırabileceğimiz bir özellik kazandırmaktadır. Önemli olan rejimin bu yeni işleyişinin çarklarını, doğrultusunu ve hedeflerini iyi tespit edebilmektir.

Gerçekleşmekte olan değişim süreci ne bir demokratik devrimdir, ne de onun sonucunda ortaya çıkacak olan bir burjuva demokrasisidir. Rejimin temel kurumları, parlamenter işleyişin biraz arkasına itilmekle birlikte, “tek vatan, tek bayrak, tek dil” şiarı doğrultusunda birleşmiş, laik ya da İslamcı milliyetçiliğin silahlı ve silahsız tüm kurumları, yani rejimin temel direkleri, hâlâ kitlelerin denetiminden uzak bir yerde ayaktadır ve burjuvazi bunların yıkılmasına asla izin vermek istemeyecektir. Türkiye’de demokratik devrimin temel sorunları –ulusların kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizmden bağımsızlık, toprak sorunu ve demokrasi- “sorun” olarak kalmaya devam etmektedir ve burjuvazi bunları çözme kapasitesini artık tamamen yitirmiş durumdadır.

Kaldı ki, Tunus ve Mısır devrimleri demokratik devrimci süreçlerin, Bonapartist rejimler üzerinde dağıtıcı bir etki yaratmakla birlikte, devrim ilerleyemediği ve işçi ve emekçi hükümetleri altında sosyalist tedbirler almaya yönelmediği sürece, rejimi bütünüyle yıkamayacağını, temel sorunları çözümleyemeyeceğini bir kez daha göstermektedir. Bununla birlikte, Mısır ve Tunus devrimlerinden çıkaracağımız bir ders daha var: Bin Ali ve Mübarek’in kitlelerin basıncına, ayaklanmaya işçi sınıfının katılması anına kadar dayanmış olmaları ve ama proletaryanın genel greve yöneldiği günün ertesinde bavullarını toplayıp başkentten kaçıvermeleri.

Türkiye’de de Bonapartist özlü rejim de ancak kitlelerin atılımıyla aşılabilecek, demokratik devrimin, tarihin çarkları arasına sıkışmış kalan sorunları ise proletaryanın örgütlü önderliği altında çözüme kavuşabilecektir.

Şubat 2011

Dipnotlar:

1.) Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, (düzeltilmiş çeviri), bak.: http://www.kurtuluscephesi.com/marks/18brumaire.html.

2.) Ibid., (düzeltilmiş çeviri).

3.) Lev Troçki, Rus Devriminin Tarihi, c.2, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 1998, s.164 (düzeltilmiş çeviri).

4.) Writings of León Trotsky-1934-35, Pathfinder Press, New York, 1974, s.181.

5.) Writings of León Trotsky-1933-34, Pathfinder Press, New York, 1972, s.107. 

6.) L. Trotsky, Otra vez sobre la cuestión del bonapartismo; El bonapartismo burgués y el bonapartismo soviético, Mart 1935, bak.: http://www.marxists.org/espanol/trotsky/ceip/escritos/libro4/T06V203.htm.

7.) Lev Troçki, Bonapartizm ve Faşizm, 15 Temmuz 1934, Mesafe sayı 7, s.64.

8.) León Trotsky, La industria nacionalizada y la administración obrera, 12 Mayıs 1939, bak.: http://www.archivoleontrotsky.org/phl/www/arquivo/dossies/industrianac.pdf.

9.) H. Kıvılcımlı, Emperyalizm: Geberen Kapitalizm, Tarih ve Devrim Yayınları, İstanbul, 1974, s.71.

10.) Yıldırım Koç, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihinden Yapraklar, Ataol Yayınları, İstanbul, 1992, s.74-5.

11.) Lev Troçki, Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2009, s.19-23-24, (düzeltilmiş çeviri).

12.) OECD, Avrupa’nın Marshall yardımı çerçevesinde yeniden inşası amacına yönelik olarak 1948’de kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün (EECD) uzantısı olarak 1961’de kurulmuştur.

13.) İşçi dövizlerinin ithalatı karşılama oranı 1974’te yüzde 38’den 1977’de yüzde 17’ye gerilemişti. 

14.) Grevler nedeniyle kaybolan işgünü sayısı, 1973–76 döneminde yılda ortalama 1 milyondan, 1977–80 arasında 3.7 milyona yükselmişti. Bak.: Yakup Kepenek, Türkiye Ekonomisi, Ankara, 1983, s.570.

15.) Finans kapitali oluşturan holdingler ile bankalar arasındaki ilişkilerin ayrıntılı bir anlatımı için, bak.: Derya Gültekin-Karakaş, Hem Hasımız, Hem Hısımız; Türkiye Finans Kapitalinin Dönüşümü ve Banka Reformu, İletişim, İstanbul, 2009.

16.) Bak.: http://www.musiad.org.tr/Tarihce.aspx. Son erişim: 01.02.2011.  

17.) “Görünürde” sözcüğünün altını çizmek isteriz, zira bu tip bir nitelendirme, sürecin taraflarını sınıfsal değil ideolojik ölçütlerle açıklayan bir yaklaşımın ürünüdür. Bu tip tanımlamalar belirli tarihsel kesitlerde sınıfsal nesnellikle çakışabilir, ama günümüz Türkiye’sinde bu geçerli değildir. İslamcı akımları demokrat olarak tasvir etmek ne kadar yanlışsa, Kemalistleri de tarihlerinin her evresinde statükocu olan bir kesim olarak sunmak o derece hatalı olur. Hele bu iki kesim de kesin ve ortak ideolojik bir tariften uzak bir dizi farklı kanattan oluşuyorsa.

18.) Devlet Planlama Teşkilatı, Türkiye Sanayi Politikası, 2003, bak.: http://ekutup.dpt.gov.tr/sanayi/tr2003ab.pdf. 

19.) Bu kesimi ulusal burjuva olarak tanımlamamız, onun ulusalcı ya da antiemperyalist olduğuna işaret etmez. Bu konuya ilişkin tartışmamız için, bak.: http://iscicephesi.net/tartisma/sizden-gelenler/312-turkiyenin-son-500-gunu-sorular-cevaplar. Son Erişim: 08.02.2011.

20.) Bak.: www.fikirzamani.com. Son erişim: 08.02.2011.

21.) Zaman, 27 Aralık 2010.