Siyonist yapı ve ABD ittifakının İran’a yönelik başlattığı saldırıların üzerinden yirmi beş gün geçti. Beklentilerin aksine rejim, ağır hava bombardımanlarıyla yıkılmadı; sarsıntı geçirse de savaşın gidişatında inisiyatifi yeniden eline almayı başardı. Çatışmaların son günlerde doğrudan doğalgaz ve petrol enerji hatlarına yönelmesiyle birlikte, savaşın küresel ekonomiye faturası her geçen gün ağırlaşırken, kriz uzun vadeli bir boyuta evriliyor.
Çatışmaların yayılma eğilimi göstermesi, bölgedeki askeri dengeleri doğrudan etkiledi. İran, “topraklarından kendisine saldırılmadığı sürece bölge ülkelerini hedef almayacağını” açıkça teyit etse de Körfez’deki ABD üslerinin meşru hedef olduğunu ilan etti. Bu strateji doğrultusunda Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt’teki ABD askeri noktalarına yönelik fiili saldırılar düzenlendi.
Körfez’deki bu sıcak çatışma ortamı ve hedef alınan üsler, savaşın kıvılcımını Türkiye sınırlarına kadar taşıdı. İran füzelerinden birkaçının Türkiye semalarında etkisiz hale getirilmesi, gözleri aniden ülkedeki yabancı askeri unsurlara çevirdi ve İncirlik ile Kürecik üslerinin statüsünü acil bir tartışma konusu haline getirdi. Bu üslerin İran tarafından potansiyel hedef olarak görülme riskinin artması üzerine, Millî Savunma Bakanlığı (MSB) yükselen tansiyonu düşürmek amacıyla resmi bir açıklama yaparak “İncirlik’in bir Türk üssü olduğu” vurgusunu yaptı.
MSB’nin bu savunmacı açıklaması, tarihsel ve pratik gerçeklikler ışığında şu temel soruları zorunlu kılmaktadır: Bir diğer adıyla 10. Ana Jet Üssü olan İncirlik, gerçekten sadece Türkiye’nin bağımsız bir askeri tesisi olarak mı işliyor? ABD ile kurulan asimetrik ilişkinin boyutu nedir? Tarihsel süreçte emperyalizm, bu üssü hangi kritik anlarda ve hangi bölgesel çıkarları doğrultusunda kullanmıştır?
Bu sorularla birlikte Kürecik Radar Üssü ve İncirlik’in asıl işlevini, emperyalist hegemonya inşasındaki rolünü ve neden bu üslerin emperyalizmin yüzüne derhal kapatılması gerektiğini tarihsel nedenleri ilişkileriyle açıklamak gerekmektedir.
Emperyalizmin isteği ve parasıyla kurulan bir üs
İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanya’sı karşısında üstünlük sağlamaya başlamasıyla birlikte, Müttefik Devletler içindeki iki büyük emperyalist güç olan ABD ve İngiltere, savaş sonrası düzeni şekillendirmek üzere 1943 yılında Kazablanka, Moskova, Tahran ve Kahire’de bir dizi konferans düzenledi. Bu süreçte Türkiye’nin savaşa dahil edilmesi fikri, ilk olarak 1943’ün başlarında Adana’da İsmet İnönü ile bir araya gelen İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından gündeme getirildi. Churchill, Türkiye’nin Balkanlar’da bir cephe açmasını istiyordu. Türkiye ise olası bir savaşa girebilmek için ciddi askeri malzeme ve teçhizat eksikliklerinin giderilmesi gerektiğini öne sürdü. Churchill, Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne dair endişelerini de yatıştırmaya çalışırken, teçhizat tedariki için Amerikan ve İngiliz yardımı vaadinde bulundu; ancak bunun daha efektif olabilmesi için Adana bölgesinde işlevsel bir askeri hava üssü kurulmasını talep etti.
Aynı yılın sonlarına doğru gerçekleşen Tahran Konferansı’nda, Türkiye’nin yıl bitmeden Müttefik Devletler safında savaşa girmesi yönünde net bir karar alındı. Bu baskılar üzerine 1943 sonunda ABD, İngiltere ve Türkiye’nin katılımıyla II. Kahire Konferansı düzenlendi. Görüşmeler neticesinde Türkiye’nin fiili tarafsızlığını korumasına karar verilse de müttefiklerin bölgedeki muhtemel hava operasyonlarında kullanabilmesi amacıyla Adana yakınlarında “İncirlik Hava Üssü’nün” inşa edilmesi hususunda mutabakata varıldı. Ancak Türkiye’nin savaşa fiilen katılmaması nedeniyle bu proje savaş yıllarında askıda kaldı.
Savaşın sona ermesiyle birlikte dünya, Soğuk Savaş olarak adlandırılan yeni bir kutuplaşma sürecine girdi. Sovyetler Birliği’nin artan nüfuzuna karşı ABD’nin devreye soktuğu Truman Doktrini (1947) ve Türkiye’nin Kore savaşıyla NATO’ya eklemlenmesi, üssün inşasını fiilen başlatan asıl unsurlar oldu.
1951 yılında ABD Ordusu Mühendisler Birliği tarafından inşasına başlanan üs, başlangıçta olası bir Sovyet tehdidine karşı stratejik orta ve ağır bombardıman uçakları için bir ileri harekât ve acil durum iniş noktası olarak tasarlandı. Sovyetler Birliği’ne ve Ortadoğu’ya olan yakınlığı, erken uyarı, istihbarat toplama ve hızlı müdahale kapasitesi sağlaması amacıyla 1954 yılında resmi olarak hizmete açıldı. Sonuç olarak İncirlik, daha düşünce ve tasarım aşamasından itibaren küresel emperyalizmin hizmetine ve stratejik çıkarlarına tahsis edilmek üzere kurulmuş ve ileri bir karakol olarak kurgulanmış bir yapıdır.
Üssün soğuk savaşta ve Ortadoğu savaşlarındaki rolü
1950’ler ve 1960’larda İncirlik, Sovyetler Birliği ve Ortadoğu üzerinde istihbarat toplayan casus uçaklarının ana fırlatma noktalarından biriydi.
Üssün ilk büyük çaplı askeri kullanımı ABD’nin de Ortadoğu’daki ilk açık askeri operasyonu (“Mavi Yarasa Operasyonu”) oldu. 1958’de gerçekleşen bu operasyon, Nasır önderliğindeki Mısır’ın Suriye ile birleşmesiyle oluşan Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne Lübnan’ın katılmasını engellemek amacını taşıyordu. ABD, Lübnan’daki iç karışıklığı kendi lehine sonlandırmak için İncirlik üzerinden asker ve teçhizat nakliyatı yaptı. Bu olay, üssün sadece Sovyetlere karşı değil, Ortadoğu’ya hızlı müdahale için de ne kadar elverişli olduğunu kanıtladı.
Soğuk Savaş stratejisinin bir parçası olarak İncirlik, NATO’nun nükleer paylaşım programı kapsamında taktik nükleer silahlarına (günümüzdeki B61 nükleer bombaları) ev sahipliği yapmaya başladı ve bu caydırıcılık rolünü günümüze kadar sürdürdü.
1974 Kıbrıs Harekâtı ve sonrasında yaşananlar, İncirlik Hava Üssü’nün tarihinde ve Türkiye-ABD ilişkilerinde en büyük kırılma noktalarından biri oldu. Harekât sırasında İncirlik Üssü’nde doğrudan bir çatışma veya ABD güçleriyle fiziki bir karşı karşıya gelme yaşanmadı. Ancak ABD yönetimi, Türkiye’nin Kıbrıs’ta Amerikan menşeli silah ve teçhizatı kullanamayacağını (ikili anlaşmalara aykırı olduğunu öne sürerek) iddia etti. Harekâtın ardından İncirlik için asıl kriz dönemi 1975 yılında başladı. ABD Kongresi, Kıbrıs’ta Amerikan silahlarının kullanıldığı gerekçesiyle Türkiye’ye yönelik ağır bir silah ambargosu başlattı. Türkiye’nin bu karara yanıtı çok sert oldu ve doğrudan İncirlik’i hedef aldı.
Süleyman Demirel başbakanlığındaki 1. Milliyetçi Cephe hükümeti, 25 Temmuz 1975 tarihinde ABD ile 1969 yılında yine Süleyman Demirel’in başbakan olduğu (1. Demirel hükümeti) dönemde imzalanmış olan Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması’nı tek taraflı olarak askıya aldı. Alınan kararla birlikte, İncirlik Hava Üssü de dahil olmak üzere Türkiye’deki tüm ABD ve ortak savunma tesislerinin kontrolü tamamen TSK’ya geçti. İncirlik’teki ABD bayrakları indirildi. ABD’nin Türkiye’deki tüm bağımsız istihbarat ve operasyonel faaliyetleri durduruldu. Türkiye üssü tamamen kapatmadı, ancak çok ince bir diplomatik çizgi çekti: İncirlik’te sadece NATO şemsiyesi altındaki faaliyetlere izin verildi. ABD’nin kendi ulusal çıkarları için üssü kullanması kesinlikle yasaklandı.
Bir NATO kılıfı: DECA Antlaşması ve esnetilen egemenlik
ABD Kongresi’nin Eylül 1978’de Türkiye’ye uygulanan silah ambargosunu kaldırmasıyla başlayan yumuşama iklimi, 1979 İran Devrimi ile emperyalizm açısından yepyeni bir stratejik aciliyete büründü. Şah rejiminin devrilmesi ve İran’daki tüm ABD askeri üslerinin kapatılması, Washington’ın bölgedeki gözünü tamamen İncirlik’e çevirmesine neden oldu. Artan bu stratejik bağımlılık neticesinde, iptal edilen 1969 anlaşmasının yerine, 12 Eylül askeri darbesinden sadece 5-6 ay önce (1980 yılında) Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması (DECA) imzalandı. Bu antlaşmayla İncirlik Üssü yeniden ABD’nin kullanımına açıldı; ancak kâğıt üzerinde Türkiye kuralları çok daha net ve kendi lehine belirlemiş görünüyordu.
DECA, İncirlik’in bir “ABD üssü” olmadığını; mülkiyeti ve egemenliği kesin olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne ait bir Türk Silahlı Kuvvetleri tesisi olduğunu hukuki güvence altına aldı. Bu çerçevede çizilen sınırlar şunlardı:
-ABD ve diğer yabancı güçler, tesisi yalnızca NATO yükümlülükleri kapsamında kullanabilirdi.
-ABD’nin, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda (örneğin Ortadoğu’daki tek taraflı müdahaleleri için) üssü otomatik olarak kullanma hakkı elinden alındı.
-Üsteki ABD kuvvetleri kendi iç işleyişlerinde kendi komutanlarına bağlı olsalar da tesisin genel güvenliği, uçuş izinleri ve operasyonel denetimi tamamen Türk komutanlığının yetkisine bırakıldı.
-Üste bulundurulacak ABD personeli, uçak sayısı ve silah teçhizatı katı kotalara bağlandı; ekstra güç sevkiyatı veya plan dışı operasyonlar için Türkiye’den özel izin alınması zorunlu kılındı.
Ne var ki teorideki bu “tam egemenlik”, pratikte bambaşka bir şekilde işledi. Türkiye, DECA’nın temel dayanağı olan “NATO koşulunu” tarih boyunca sürekli olarak ABD hegemonyası lehine esnetti. Kâğıt üzerindeki kısıtlamalar, arka arkaya çıkarılan tezkereler ve özel mutabakatlarla fiilen baypas edildi. Buna birçok tarihsel örnek verebiliriz.
Birinci Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak’taki uluslararası gücün İncirlik’i kullanması NATO dışı bir operasyon olmasına rağmen, TBMM her 6 ayda bir çıkardığı tezkerelerle bu kullanıma DECA çerçevesinde “istisnai” yasal kılıflar üretti.
11 Eylül saldırılarının gerçekleşen Afganistan işgali sırasında da NATO’nun 5. maddesi bahane edilerek İncirlik, Afganistan’a yönelik lojistik misyonlarının ana transit merkezi yapıldı ve böylece DECA ile biçimsel bir uyum sağlandı.
ABD’nin Irak’ı işgali öncesi İncirlik’i doğrudan bir saldırı üssü yapmak istemesi de DECA’ya açıkça aykırıydı. 1 Mart Tezkeresi reddedilip bu askeri saldırı engellenmiş olsa da hemen sonrasında imzalanan “insani” bir mutabakatla “yaralı askerlerin tıbbi tahliyesi ve rotasyonu” adı altında ABD’ye yine de arka kapıdan bir hareket alanı açıldı.
Suriye’de IŞİD’e dönük operasyonlar gerçekleştirilmesi adına, ABD öncülüğündeki koalisyonun İncirlik’ten silahlı İHA ve savaş uçağı kaldırması için yine özel bir mutabakat imzalandı. Göstermelik olarak “sadece IŞİD hedefleriyle” sınırlandırılan bu izin, DECA’nın çizdiği kırmızı çizgilerin bölgesel krizlerde nasıl kolayca aşılabildiğinin de bir göstergesi.
Soğuk Savaş’tan Ortadoğu’daki müdahalelere tüm bu tarihsel süreç göstermektedir ki, Soğuk Savaş’ın sona ermesi İncirlik’in emperyalizm için önemini azaltmadı; aksine, küresel çatışmaların odak noktası güneye kaydıkça üssün misyonu daha da kritikleşti. Başlangıçta Sovyetlere karşı kurulan bir ileri karakol olan tesis; zamanla ABD’nin ve diğer NATO ülkelerinin (İngiltere, İspanya, Almanya vb.) Ortadoğu’daki neredeyse tüm kanlı operasyonlarını yönettikleri devasa bir lojistik ve operasyonel merkeze dönüştü.
Kürecik İran’ı gözlüyor
İncirlik’in bölgesel bir taarruz ve lojistik merkezi olmasının yanı sıra, emperyalist askeri mimarinin bir de savunma ve erken uyarı ayağına ihtiyacı vardır. İşte Malatya’da 2012 yılında faaliyete geçen Kürecik Radar Üssü, doğrudan bu ihtiyacın bir ürünüdür. NATO’nun füze kalkanı projesi (EPAA) kapsamında kurulan bu tesiste devasa bir erken uyarı radarı bulunuyor. İncirlik’in aksine Kürecik’te savaş uçağı veya taarruz silahı yoktur; Kürecik emperyalizmin bölgedeki gören gözü” ve kalkanıdır. EPAA projesi ilk kez Obama döneminde duyurulduğunda açıkça İran’dan gelebilecek balistik füzelere karşı savunma amacıyla kurulacağı açıklanmıştı. Hatta bu sebeple Kürecik projenin ilk kurulan radarıydı. Bu radarın görevi elde ettiği anlık istihbaratı ABD ve NATO’nun Avrupa ve Akdeniz’deki önleyici komuta merkezlerine aktarmaktır.
Kâğıt üzerinde Türkiye’nin “ulusal güvenliği” ve NATO dayanışması ambalajıyla sunulan Kürecik, fiiliyatta bölgedeki Siyonist yapının ve ABD müttefiklerinin güvenliğini güvence altına almak üzere kurgulanmış bir istihbarat karakoludur. İran füzelerinin hedef gözetmeksizin Türkiye semalarında gerilim yaratmasının ve üsleri hedefe koymasının temel nedeni tam da budur: Kürecik, fırlatılan bir füzeyi anında tespit ederek bölgedeki emperyalist unsurlara hayati bir reaksiyon süresi kazandırmak için vardır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan: İsrail’in can damarı
Bölgedeki emperyalist tahakküm yalnızca askeri üsler ve silah anlaşmalarıyla değil, aynı zamanda enerji kaynaklarının kontrolü ve transferi üzerinden de inşa edilmektedir. Bunun en somut örneği Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı’dır. Temelleri 1990’ların sonunda atılan ve 2006 yılında faaliyete geçen bu hat, salt ticari bir proje değil; ABD’nin ve Batılı enerji tekellerinin (başta İngiliz BP olmak üzere) Hazar Havzası petrollerini Rusya ve İran güzergâhlarını bypass ederek doğrudan Akdeniz’e, oradan da küresel pazarlara indirme stratejisinin bir ürünüdür. Kafkasya’dan başlayıp Anadolu’yu boydan boya geçerek Adana’nın Ceyhan limanında son bulan bu hat, bölgenin yeraltı zenginliklerini Batı’nın stratejik çıkarlarına bağlayan devasa bir enerji damarı işlevi görmektedir.
BTC’nin günümüzdeki en kritik ve kanlı işlevi ise İsrail ile olan doğrudan bağlantısıdır. Bugün bölgeyi kan gölüne çeviren Siyonist yapı, savaş makinesini ayakta tutabilmek için ihtiyaç duyduğu ham petrolün çok büyük bir kısmını Azerbaycan’dan ithal etmektedir. 2025 yılı verilerine göre Ceyhan’dan İsrail’e günlük ortalama 94.000 varil civarında petrol taşınmaktadır. Bakü’den pompalanan bu petrol, Türkiye topraklarını aşarak Ceyhan terminaline ulaşmakta, buradan da tankerlere yüklenerek doğrudan İsrail’in Hayfa ve Aşkelon limanlarına taşınmaktadır. Bir başka deyişle, Filistin ve Lübnan halklarının üzerine yağan bombaları taşıyan uçakların ve bölgeyi işgal eden tankların yakıtı, Türkiye toprakları üzerinden güvenle ve kesintisiz bir şekilde İsrail’e akmaya devam etmektedir.
Ceyhan’dan kalkan her tanker, emperyalizmin bölgedeki karakolu olan Siyonist rejime can suyu vermektedir. Dolayısıyla, emperyalizme karşı yürütülecek gerçek bir mücadele sadece İncirlik ve Kürecik gibi askeri üslerin kapatılmasını değil, aynı zamanda savaş çarkını döndüren lojistik ve enerji hatlarının da kesilmesini zorunlu kılar.
İsrail’i besleyen BTC vanalarının derhal kapatılması, bölgesel barış ve gerçek bir antiemperyalist duruş için atılması gereken en somut, en acil ve en sarsıcı adımdır.
Tüm bu tarihsel ve operasyonel gerçekler ışığında, resmi makamların “İncirlik Türk üssüdür” yönündeki hukuki mülkiyet beyanları, sahadaki emperyalist işleyişin üstünü örtmeye yetmiyor. Küresel sermayenin ve ABD hegemonyasının Ortadoğu’daki enerji hatlarını, siyasi nüfuzunu ve jeopolitik çıkarlarını korumak uğruna kurguladığı bu askeri ağ, Türkiye’yi kendisine ait olmayan bölgesel savaşların doğrudan hedef tahtasına oturtmaktadır.
Son olarak Riyad’da düzenlenen Arap ve İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda İran’ın sertçe kınanmasına karşın ABD-Siyonist yapı ittifakına karşı en ufak bir eleştiri getirilmemesi ve Türkiye’nin toplantısını sonuç bildirgesinde imzasının olması dış politikada ABD çizgisinde bir hat izlediğinin en açık göstergelerinden biridir.
Emperyalizmden gerçek bir bağımsızlık; egemenlik haklarının DECA gibi kılıfına uydurulmuş antlaşmalarla emperyalizme devredilmesiyle değil, bu hegemonya zincirlerinin tamamen kırılmasıyla mümkündür. Bu nedenle, DECA anlaşması tek taraflı iptal edilmeli, İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere, Ortadoğu halklarının kanı pahasına birer savaş makinesi ve koruma kalkanı olarak işleyen bu tesisler emperyalizmin yüzüne derhal kapatılmalı ve Türkiye NATO’dan çıkmalıdır.