Radikal bir işçi hareketi doğuyor; bu hareket Bolşevizmle silahlandırılmalı (I)

image_pdf

Yazının ikinci bölümünü okumak için burayı tıklayabilirsiniz.

***

Gerçeklere dürüstçe bakmak, işin kolayına kaçmamak, olgulara adını koymak, ne derece acı da olsa kitlelere doğruyu söylemek, engellerden çekinmemek, önemlilerinde olduğu gibi önemsiz meselelerde de titiz olmak, programı sınıf mücadelesinin mantığına dayandırmak, eylem anı geldiğinde cesur olmak: İşte IV. Enternasyonal’in kuralları bunlardır.

– Lev Troçki, Geçiş Programı

Sosyalist strateji sorunu

Emperyalizmin önde gelen ideolojik üslerinden olan, Kuzey Amerika mali oligarşisinin kritik düşünce kuruluşlarından Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (Center for Strategic & International Studies), Kasım 2019’da, “Risk ve Öngörü Grubu” yöneticisi olan Samuel Brannen’in bir makalesini yayımladı. (1) Yaşanmakta olan dünya olaylarına dönük olarak emperyalizme jeostratejik bir perspektif çizmeye çalışan Brannen söz konusu makalesinde Hong Kong, Şili, Lübnan, Irak, Ekvador, Cezayir, Haiti ve diğer ülkelerdeki seferberlikleri örnek gösteriyor ve içinde yaşadığımız çağı “önderliksiz devrimler çağı” olarak kategorilendiriyor. 

İçinde yaşadığımız çağı ve bu çağın siyasal ihtiyaçlarını anlamak, bu çağın dönüştürülmesi sorumluluğunu üstlenmesi gereken sosyalist stratejinin oluşturulması noktasında yaşamsal bir öneme ve yakıcılığa sahip. Biz mevcut durumun ancak ve ancak komplocu ve ezoterik tarih okumalarından mümkün olabildiğince uzakta kalınarak, militan materyalist bir çerçevede ve sınıflar arası güç ilişkilerinin nesnel bir değerlendirilmesi yoluyla kavranabileceğini düşünüyoruz. Bu ise ancak, çağdaş küresel kapitalizmin ekonomik yönelimleri ile içinde potansiyel olarak barındırdığı eğilimlerin maddeci bir analizine dayanabilir. Bu analiz aynı zamanda, kapitalizmin krizine kitlelerin verdiği tepkiyi, onların psikolojik olarak hangi eylem biçimine hazır olduğunu ve onların eyleme geçme kapasiteleriyle isteklerini de hesaba katmalı. Bunları kendinde barındırmayan bir strateji inşası denemesi, kolaylıkla başarısızlık ve çöküş getirebilir.

Sosyalist strateji ancak ve ancak bu nesnel dinamiklerin bilimsel bir analizine yaslanabilir. 20. yüzyıl tarihi, söz konusu nesnel zemin değerlendirilmeksizin ortaya atılan ve birçok öncüyü yok oluşa ve yıkıma taşıyan hatalı stratejilerin de tarihidir aynı zamanda. 

Emperyalizm, yani dünyanın pandemi, ekonomik kriz ve toplumsal eşitsizlik gibi biyolojik ve sosyal salgınlarla sarsılmasının temel sorumlusu olan kapitalizmin tekelci aşaması, Brannen’ın uyarı niteliğindeki makalesinden de anlayabileceğimiz üzere, bu tip bir hazırlığı zaten hayata geçirmekte. Finans aristokrasisi yerküreyi saran ve yükselişte olan bir sınıflar mücadelesi dalgasının varlığını tanımakla kalmıyor; polis teşkilatlarını askerileştirerek, anayasal normların çiğnenmesini hızlandırarak, sendikal bürokrasilerin maaş çeklerini dolgun tutarak, reformist önderliklere yatırım yaparak, borsa spekülasyonlarıyla ciğerlerini havayla doldurmaya çalışarak, parlamento dışı sopa yöntemlerinin kullanımını gündelik düzeyde organize ederek, servetin birikimini azınlıktaki bir parazit oligarşide yoğunlaştırarak ve demokratik hakları tırpanlayarak sürece dönük geleneksel reflekslerini de gösteriyor. 

Bunun karşısında “sol” strateji bir kriz içinde. Krizin iki ayağı var. Birincisi, “sol” yelpazede konumlandırılan ama aslında reformist, sendikalist, ulusalcı veya otonomcu olan stratejilerin önderlikleri üstlendikleri deneyimlerde kitleleri öngörülebilir ve keskin yenilgilere taşıması. Krizin ikinci ayağı, devrimci kopuşu öne süren stratejilerin, sınıflar mücadelesinin bugünkü gerçekliği içinde henüz seferberliklerin ve mücadelelerin birçoğunun önderliğinde bulunamıyor oluşu. Dolayısıyla krizin aslında iki sonucu olmasına rağmen tek bir kaynağı var denilebilir: Devrimci önderlik krizi. 

Devrimci önderlik krizi kitlelerin mevcut ruh hallerine uyarlanmak, reformist önderliklerle ilkesiz anlaşmalara varmak, kalabalıklara erişebilmek uğruna politik programın merkezinde duran radikal hedefleri saklamak veya makyajlamak, kitlelerle temas edebilmek için onların ilk aşamada altında toplandıkları hareketlerin içinde örgütsel olarak likidasyona uğramak ve benzeri taktiklerle aşılabilecek bir kriz değil. Öncelikle bu tip taktikler eşliğinde hayata geçirilen bir önderlik inşası çizgisinin, devrimci bir kutbun ortaya konmasıyla sonuçlanmayacağı bilinmeli. Bu taktiklerin sonucu hareketçi ve sağcı eğilimleri oldukça güçlenmiş, olayların seyrine dönük metodik bağışıklığını yitirmiş ve sınıfı merkezine alan bir devrimci program anlayışından kopmuş bir küçük burjuva akımın doğuşu olacaktır.

Ancak bunun tersi de sorunludur. Önderlik krizinin aşılması kitlelerin mücadeleye geçtiği bütün alanların sözde “devrimci” boykotuyla, legal ve demokratik mevzilerin bir taktik olarak kullanılmasının göz ardı edilmesiyle, ilkelerin işçilere anlamsız gelen sıkıcı ve tekdüze tekrarlarıyla, sosyalist siyasetin gündelik hayattaki karşılıklarının kristalize edilmesinden kaçınılmasıyla, emekçi yığınlara hatalı da olsa bütün deneyimlerinde eşlik etme çabasının hor görülmesiyle ve devrimci eylem birliklerinin “kirlenmeme” kaygısıyla reddedilmesiyle gerçekleşemez. Bu çizginin mantıksal sonuçları, en az reformist savrulmalarınki kadar yıkıcıdır çünkü proletaryanın içinde, onun geleneksel önyargılarıyla mücadele halinde bir devrimci önderliğin kurulmasını benimsemez ve bunu yaparak aslında proletaryayı çeşitli yabancı sınıf akımlarının etkisine karşı savunmasız bırakır. 

O halde önderliğin inşası a.) nesnel durumun bilimsel bir tahliline, b.) bu duruma politik olarak müdahaleyi gerçekleştirecek olan kadroların eğitimini üstlenmiş olan programın hedeflerine sadece tarihsel dokümanlarda değil, gündelik politikalarda da sadık kalınmasına, c.) kitlelerin değişken psikolojilerine kapitülasyon tanımadan onlarla sürekli olarak temasta ve iletişimde olunmasına ve dolayısıyla onlar açısından bir siyasal rehberlik görevinin benimsenebilmesine, d.) nesnel durum, kitlelerin bilinç düzeyi ve sosyalist strateji arasındaki koordinasyonu bina edebilecek olan geçişsel talepler ile eylemlerin somutlanabilmesine, e.) sekterizme düşülmeksizin bu geçişsel talepler uğruna işçi sınıfı hareketinin bütün akımlarıyla devrimci eylem birlikleri kurabilme kapasitesi ve özgüveninin gösterilmesine ve f.) her şart altında örgütsel ve siyasal bağımsızlığın korunmasına dayanmaktadır.

Böylesine bir inşa perspektifini benimsemiş olan bir akım, Şubat-sonrası veya Ekim-öncesi tipindeki devrimci durumlar haricinde sınıf hareketinde bir azınlığı, ancak öncü rolünü üstlenmiş olan bir azınlığı oluşturacaktır. Yüzlerce senelik sınıflı toplum örgütlenmesinin biriktirdiği gerici tortu, kitlelerin devrimci politikaları tanıması ve benimsemesi sürecinde bir direnç gösterir. Bu direncin bugünden yarına bir anda ortadan kalkabileceği yanılgısı veya bu direnç mevcut oldukça kitlelerin eylem kapasitelerinin devrimci potansiyelleri barındırmadığı sanrısı sınıflar mücadelesi arenasında ancak bir aceminin işleyebileceği trajik bir hatadır. Troçki şöyle yazar:

“Olgunlaşan politik koşullarda, en yavaş gelişen proletaryanın devrimci partisidir. Proletarya ve orta sınıfın genel devrimci değişimi ve egemen sınıfın politik parçalanmasının, Komünist Parti’nin olgunlaşmasından daha hızlı gelişeceği hesaba katılmalıdır. Bu, yarından sonra, uygun bir devrimci parti olmadan gerçek bir devrimci durumun oluşabileceğinin dışlanmadığı anlamına gelir. (…) Parti’nin gelişiminin devrimci durumun diğer unsurları karşısında gecikmiş kalabileceğinin hesaba katılmasını söyleriz. Ancak bu, her durumda kaçınılmaz değildir. Bu meselede kesin öngörüler yapamayız. Ancak sorun, sadece, öngörü sorunu değildir. Bizim kendi eylemimiz meselesidir. (…) Komünist Parti’nin doğru politikasıyla, diğer partilerin iflası ve çözülmesine oranla onun büyümesinin gerçekleşmesi tamamen mümkündür. Bizim amacımız budur; bu olasılığı gerçekleştirmek bizim görevimizdir.” (Lev Troçki, Albert Glotzer ile tartışmadan)

Egemen blokların çürüyüşü ile yönetim krizi, proletaryanın politikleşmesi, orta katmanların radikalleşmesi, emekçi sınıfların seferberlik durumunun süreklileşmesi ve geleneksel burjuva önerilerin dışına taşan siyasal programların kitlelerde karşılık bulmaya başlaması, mekanik olarak devrimci öncünün saflarında hızlı bir büyümeyi getiremeyebilir: Burada sorun, “kendi eylemimiz” ve “doğru politika” sorunu, yani sosyalist strateji sorunudur.

Bu noktada sosyalist hareketin tarihinde sosyalist strateji sorununun nasıl geliştiğine dair burada kapsamlı bir çalışma gerçekleştirmek mümkün değil. (2) Yine de şu söylenmelidir: Erfurt ve Gotha programları eşliğinde emekleyerek ve yalpalayarak başlayan sorun, en yüksek ifadesi ile çözümüne Lenin’in Yaklaşan Felaket broşüründe, Komintern’in üçüncü ve dördüncü dünya kongrelerinde ve 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş dokümanı olarak kabul edilen Geçiş Programı’nda ulaşmıştır. 

Bu bağlamda küresel kapitalizmin 2008 ve 2019-2020 ekonomik krizlerinin, bir işçi sınıfı hastalığına dönüşmüş olan koronavirüs pandemisinin ve siyasal rejimlerin Bonapartistleşme eğiliminin belirli bir yakıcılık kazandırdığı somut sorunlara dair somut geçişsel öneriler problemi, bugün için sosyalist stratejinin proleter kitlelerin içinde inşa edilebilmesinin en geniş olanaklarını gündeme getiriyor. Bir devrimci önderlik ile sosyalist strateji ancak ve ancak kitleler nezdinde farklı siyasi programlar arasındaki ayrım çizgilerini temsil eden bu fay hatlarının üzerinde kurulabilir. Dolayısıyla bu başlıklarla ilgili olarak; birincisi, kapitalistlerin politikalarına karşı ve ikincisi de, nihai olarak kapitalistlerin sınıf hareketi içindeki ajanları olan reformistlerin, sendikalistlerin, liberal ve aşamacı solun temsilcilerinin, otonomcuların politikalarına karşı, kitlelerin ihtiyaçları ile işçi-emekçi hükümetleri arasındaki köprüyü kuracak olan stratejik yönelimlerin oluşturulmasına gereksinim var. 

Uluslararası bir radikal işçi hareketinin doğum sancılarına tanıklık ediyoruz. 20. yüzyılın genelinde işçi hareketinin önderliğinde bulunan programların arkalarında bıraktığı enkazın ardından bu uluslararası radikal işçi hareketi, neredeyse 1848’in proleterlerinin karanlıkta el yordamıyla yürümelerine benzer bir şekilde oldukça geri çekilmiş mevzilerin eşliğinde kendini ortaya koymaya çalışıyor. Yine de bütün zorluklara rağmen bu hareket mevcuttur. Dünya solunun önemli bir kesimi kendi siyasal çizgilerini böylesine bir hareketin varlığının inkarı üzerine kurdu; onlar emperyalist istihbarat servislerinin ulusal komplolar örgütlediğini ve toplum ile tarihte karşı konulması mümkün olmayan mutlak bir egemenliğe sahip olduğuna inanıyor, ama açlıkla yüzleşen bir işçinin greve çıkabileceğine ya da sokaklarda militan bir mücadele verebileceğine inanamıyor. Bolşevik-Leninizmin bu mide bulandırıcı sinizmle hiçbir ortak yanı yoktur. Sosyalist strateji yaşayan sınıflar mücadelesinin nesnel bir ifadesi olabilir, “kendilerini üreten beyinlerin üzerine çıkan” fantezilerin değil.

O halde sorun açıktır: Doğmakta olan bu uluslararası radikal işçi sınıfı hareketinin mantıksal zaferine ulaşabilmesi onun Bolşevizmle, yani yaşayan sınıflar mücadelesinin nesnel programı olarak sosyalist stratejiyle silahlandırılmasına bağlıdır. Mücadeleye çıplak elle atılan kitlelerin politik olarak silahlandırılması, proletaryanın yaşamsal ihtiyaçlarıyla belirlenmiş fay hatlarına dair somut politik önerilerin geliştirilmesiyle iç içe geçen bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. 1917’nin Bolşevik kadroları, Rus işçi ve emekçilerinin deneyimlerine eşlik edebildikleri, bu refakat sırasında kitlelere gerçeği söylemekten hiçbir zaman çekinmedikleri ve talepler ile sloganlarında somutlanan politikalarında kitlelerin kaygılarının çözüm yollarıyla devrimci stratejiyi kaynaştırabildikleri için başarılı oldular. Britanyalı tarihçi profesör Steve Smith, 1917 senesinde Bolşeviklerin elde ettikleri başarıya dair görüşlerini şöyle özetliyor:

“Yaygın hoşnutsuzluğu ya da devrimci duyguyu Bolşevikler yaratmadı. Bu, kitlelerin karmaşık ekonomik ve toplumsal karışıklıklara ve siyasi olaylara ilişkin kendi deneyimlerinden kaynaklandı. Bolşeviklerin katkısı, daha çok, işçilerin devrimin toplumsal dinamiklerine ilişkin kavrayışlarını biçimlendirmek ve günlük yaşamın acil sorunlarının nasıl daha kapsamlı toplumsal ve siyasal düzen ile bağlantılı olduğuna dair bir farkındalık geliştirmekti. Bolşevikler, çözümlemeleri ve çözüm önerileri mantıklı göründüğü için destek elde ettiler. Daha önce savunmacıların kalesi olan ve Bolşeviklerin konuşmasına bile izin verilmeyen Orudiinyi fabrikasından bir işçi, Eylül ayında, ‘Bolşevikler her zaman ‘sizi ikna edecek olan biz değiliz, yaşamın kendisi sizi ikna edecek,’ demişlerdi. Bolşevikler şimdi zafer kazanmış durumda; çünkü yaşam onların taktiklerinin doğru olduğunu kanıtladı,’ diyordu.” (3)

“Günlük yaşamın acil sorunlarının nasıl daha kapsamlı toplumsal ve siyasal düzen ile bağlantılı olduğuna” dair devrimci bir politik hat ortaya koymak, Lenin’in deyişiyle bir sanattır çünkü ayaklanmanın kendisi ile başarısı, bu hattın kitleler nezdinde gördüğü kabulün derecesine bağımlıdır. İşçi hareketinin yalnızca kapitalistler karşısında bir zafer elde etmesi değil, ama içindeki yabancı sınıf ajanlarının etkisinden de kurtulması, bu acil sorunlarla iktidarın fethi sorunları arasında kurulması beklenen sosyalist stratejinin gündemidir. 

Bugünün sınıf hareketinin karşısındaki acil sorunları ise kabaca iki başlık altında özetlemek mümkün: Pandemi ve ekonomik kriz. Bu iki kapitalist yıkım gündeminin karşısında devrimci kopuşu öngören bir politikalar, talepler ve sloganlar zincirinin inşa edilerek sınıfa taşınması, bahsini ettiğimiz doğmakta olan uluslararası radikal işçi sınıfı hareketinin siyasal anlamda Bolşevizmle silahlandırılması doğrultusunda yakıcı bir gereksinim olarak kendini var ediyor. Partinin görevi bir yandan kendini bu hareketin içinde inşa etmek ve diğer yandan da bu hareketin politikleşmesini sağlamak, yani hareketin ilksel ekonomist muhafazakarlığını kırmaya çalışmaktır. Hareketin içinde yer alıp bir yandan da onu politikleştirilebilmesi ise ancak ve ancak bahsini ettiğimiz politikalar, talepler ve sloganlar zincirinin bir program çerçevesinde savunulmasıyla mümkün. 

Dolayısıyla burada bu zinciri tartışacağız ancak öncelikle, bu uluslararası radikal işçi hareketinin içine doğduğu dünyayı tanımlamaya çalışacağız.

Dünya devriminin bugünü ve ihtiyaçları

1871 Paris Komünü’nün aldığı yenilgi Avrupa ile çevresinde devrimci olmayan, hatta zamanın sosyal demokrat literatürü tarafından sıkça “gerici” olarak adlandırılan bir dönemin başlangıcı olmuştu. Genellikle sendikal örgütlenme ve reform mücadeleleri yoluyla işçi hareketinin doğrusal bir büyüme gerçekleştirdiği bu dönemin devrimci olmayan karakterinin önemli bir nedeni, küresel kapitalizmin bir gelişim ve büyüme evresinde oluşuydu. Komün’ün yenilgisi gerici bir çağın başlangıcı olmasına rağmen aynı zamanda kapsamlı sınıf reformlarının da hayata geçirilmesine tanıklık etti çünkü kapitalizm henüz çürüme aşamasına, yani emperyalizm adıyla bilinen tekelci dönemine girmemişti. Serbest rekabet kapitalizmi, Bismarck ve benzeri iktidar tipleri eşliğinde sendikal haklar, mesai saatleri, tatil ve özlük hakları gibi meselelerde büyüyen işçi hareketine tavizlerde bulunabiliyordu. Dediğimiz üzere, bu bir yandan gerici, diğer yandan reformist bir karakter taşıyan çağın, birbirleriyle çelişkili gibi gözükebilen bu iki olguya aynı anda hayat verebilmesinin nedeni, kapitalizmin sosyoekonomik bir gelişimin içinde olmasıydı.

Tek başına bu nesnel faktör, 1979’da Polonya’da Solidarność’un Katolik Kilisesi, emperyalizm ve Stalinist bürokrasi karşısında aldığı yenilginin ardından (1989-1991 aralığındaki Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile SSCB’nin dağılışı da bu hareketin yenilgisiyle mümkün olacaktı) açılmış bulunan devrimci olmayan aşamanın, Paris Komünü’nün yenilgisinin neden olduğu gericilikten bir hayli farklı olmasını beraberinde getirmiştir. Bu nesnel faktörün kendisinin sebep olduğu farklılığa geçmeden önce, sayılması zorunlu olan başka birtakım farklılıkları da listeleyelim: Öncelikle Paris Komünü’nün ezilmesi, uluslararası proleter öncünün Avrupa burjuvazisi tarafından askerî olarak yenilgiye uğratılmasını gerektirmişti. 1979’da ve 1989-1991’de ise emperyalizmin sorunu askerî düzleme taşımasına gerek kalmamıştı.

Bunun sebebi önderliklerin karakteridir. Komün’ün yönetimindeki Ulusal Muhafızlar, Thermidorcu bir sürecin ardından bürokratikleşerek, Avrupa gericiliği lehine olacak olan yozlaşmış yönetimlerini, Paris’te kapitalizmi restore ederek taçlandıramamıştı. 1979-1989-1991 olayları ise Stalinist önderliğin tam da bunları gerçekleştirmesinin bir sonucuydu: SSCB ile Doğu Avrupa’da ve daha sonra da Çin ile Küba’da resmî “komünist” partiler eliyle özel mülkiyet ilişkileri, ekonomik ayrıcalıklar, kamu kaynaklarından talan edilen servetin yapısal yollarla biriktirilebilmesi gibi kapitalizmin sacayakları olan olgular restore edilmişti. 1979-1989-1991 momenti, hayat şartları giderek kötüleşen ve artık Ekim Devrimi’nin kazanımı olan bütün sosyalist önlem politikalarının bürokrasi tarafından parçalanmasına tanıklık eden kitlelerin, Stalinist bürokrasinin kapitalizm taraftarı politikalarının durdurulabilmesi için kalkıştıkları bir isyandı. Ancak bu isyan yenildi ve işçi hareketinin içinde emperyalizmin siyasal ajanlığı görevini üstlenmiş bulunan Stalinist bürokrasinin karşıdevrimci atılımıyla isyan, kapitalist restorasyonla sonuçlandı. 

Nesnel olarak bürokrasinin canice gidişatını durdurmaya odaklanmış olan bu ayaklanmanın yenilgisinin üç temel sebebi şunlardır: 1.) Arkasında milyonlarca sanayi işçisini toplamış olan Polonya politik devriminin Katolik Kilisesi, Avrupa emperyalizmi ve Stalinist bürokrasiyi temsil eden Komünist Parti ortaklığıyla boğulması; 2.) 1979’da patlak veren Nikaragua Devrimi’nin önderliğindeki FSLN’nin Somoza diktatörlüğünü devirmekle yetinerek burjuvaziyi mülksüzleştirmemesi ve yine 1979 İran Devrimi’nin sosyalist potansiyellerine rağmen önderliksiz bırakılarak İslamcı karşıdevrime kurban edilmesi (dünya devriminin mülksüzleştirmeler eliyle kazandığı mevziler, SSCB bürokrasisi üzerinde belirli bir basınç yaratıyordu) ve 3.) politik devrim programının siyasal ifadesi olan Troçkist partinin eksikliği. 

Olayların gerçekleşme biçimlerinin (kapitalist restorasyona karşı bir ayaklanma dalgasının, artık yozlaşmış dahi olsa bir işçi devleti olarak kabul edilemeyecek olan sözde “sosyalist” bloğun dağılmasını tetiklemesi) yıkıcı bir sonucu oldu: Sınıf bilinci uluslararası çapta kafa karışıklığına sürüklendi ve krize girdi. Paris Komünü’nün yenilgisi, elbette saflarda herhangi bir yenilginin doğasından kaynaklanan moral bozuklukları yaratmış olsa da, proletaryanın sınıf bilincinde uluslararası bir krizi tetiklememişti. Söz konusu krizin kaynağı, işçi hareketinin yenilgisinin dolaysız bir şekilde emperyalist ve burjuva bir karşıdevrim tarafından değil, işçi hareketinin içindeki revizyonist bir akım tarafından gerçekleştirilmiş olmasıydı. 

Ancak 1871 ile 1979 sonrasının devrimci olmayan dönemlerinin arasında, sınıf bilincinin uluslararası durumunun karakterini de geride bırakan daha önemli bir fark mevcut: Emperyalizm çağı. Komün’ün yenilgisi kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde yaşandı ve böylece ticari ve sınai genişleme ile gelişim ilerlediği için sosyal reformları hayata geçirebilme kapasitesine sahip burjuva önderlikler devrimci patlamaların önüne geçebildi. Bugünkü durum bundan tamamen farklıdır. 1914’te I. Dünya Savaşı’yla açılmış bulunan savaşlar, krizler ve devrimler çağı varlığını sürdürmektedir. 1979, bu çağın sona erdiği anlamını taşımamıştır, yalnızca bu çağın içinde devrimci olmayan bir aşamanın ortaya çıkışına neden olmuştur.

Bu devrimci olmayan aşama ise 2008-2011’de (ilki kapitalizmin tarihinin en büyük ekonomik krizinin patlak verdiği tarih, ikincisi de Ortadoğu devrimlerinin orta çıktığı tarih) kapanmıştır. 2008-2011’den sonrası ile onun öncesi arasındaki radikal fark şudur: Sınıf mücadelesinin yaklaşık yirmi yıllık tek taraflılığı, tek yönlülüğü; onun sadece burjuvazi tarafından sürdürülmesi durumu sona ermiştir. Söz konusu olan kitlelerin küresel çapta, şu veya bu ölçüde, şu veya bu militanlıkla, şu veya bu bilinç düzeyinde, kapitalistlerin sürdürdükleri sınıf savaşına tepki vermeye, cevap vermeye yeniden başlamış olmasıdır. İşte bu, devrimci kopuşun üzerinde yeşereceği verimli toprağın kendisidir.

Bir başka önemli olguyu daha vurgulamak gerekir: Lenin ve Troçkilerin kuşağı, 1914’te açılan savaşlar, krizler ve devrimler çağına, tabanlarında güçlü ve kitlesel işçi komitelerinin bulunduğu II. Enternasyonal’in reformist partileriyle ve devasa sendikalarla girdi. Kapitalizmin 1914 öncesi gelişimi bu tip işçi sınıfı örgütlenmelerinin, reformist bir çizgide tutulmaları şartıyla balon gibi şişmelerini beraberinde getirmişti. 1979 sonrası gericilik ise işçi sınıfının sendikal ve reformist aygıtlarında benzer bir doğrusal büyümeyi getirmedi. Bunun en önemli nedeni emperyalist çağın, yani kapitalizmin çürüme ve çözülme döneminin içinde olunmasıydı. Neoliberalizm, serbest rekabet kapitalizmi gibi tasmasını dilediğinde sıkabileceği uysal bir işçi hareketinin yaratılması yerine, işçi hareketinin en ufak atomlarına dek parçalanmasını koydu ajandasına. 

Bu ise 21. yüzyılda çarpık birtakım sonuçlara yol açtı. 2008-2011’de açılan yeni ayaklanmacı döneme işçi sınıfı, tıpkı 1848’in Avrupa proletaryası gibi, elinin altında reformist de olsa kitleselleşmiş sendikaları ve partileriyle girmedi. Ancak bu durum, sınıf bilincinin geleneksel psikolojik gelişim çizgisini de dönüştürmedi: Arap devrimleri, Yunanistan genel grevleri, İspanya Öfkeliler Hareketi, Türkiye’de Gezi Ayaklanması, ABD’de “Wall Street’i İşgal Et” ve benzeri fiziksel mücadele süreçlerinin ardından, mücadele halindeki kitleler sokakta kazanamayınca parlamentolara yöneldi. Bu yönelişin sonucu Syriza (Yunanistan), Podemos (İspanya), Jeremy Corbyn (İngiltere), Bernie Sanders (ABD), Melenchon (Fransa), AMLO (Meksika) ve hatta HDP oldu (7 Haziran 2015’teki seçim başarısına rağmen HDP yine de, bir ulusal kurtuluş hareketinin parçası olarak, burada sayılan diğer reformist önderliklerle aynı başlık altında değerlendirilemez; ismi burada yalnızca uluslararası sürecin Türkiye’deki ayağına dair de bir ipucu verebilmek için sayılmıştır). 

Bu tabloyu yukarıda “çarpık” olarak nitelendiriyor oluşumuzun nedeni şu: 2008-2011’e reformist de olsa kitlesel işçi örgütlenmeleriyle girilmemiş olmasına rağmen, kurulan ilk barikatlarda sonuç elde edemeyen kitleler seçim mekanizmalarına yönelmişler, bu da 20. yüzyılın gelenekselleşmiş reformist aygıtlarından farklı tipte bir yeni reformizmin doğuşuna itki sağlamıştır. Yeni reformizmin en ayırt edici özelliği, onun tabanında bulunan bir işçi-emekçi örgütlülüğü üzerinde yükselmiyor oluşudur. II. Enternasyonal partileri, sınıflar mücadelesinin en ihanetçi yapılarından olmalarına karşın, tabanlarındaki işçi komiteleri üzerinde yükseliyordu. Halbuki ne Syriza, ne Podemos, ne Melenchon, ne AMLO, ne de Sanders böylesine bir sınıf örgütlülüğünü hayata geçirmiştir. 

Bu fenomeni özcü argümanlarla, yani emekçi kitlelerin örgütlenmeye soğuk oldukları benzeri farazi ve aslında hiçbir doğruluğu olmayan safsatalarla açıklayamayız (Corbyn’in İşçi Partisi genel başkanlığına seçildiği hafta, parti, özellikle genç sanayi işçilerinin merkezileştiği yerellerde toplam 60.000 yeni üye kaydı başvurusunun yapılmasıyla neye uğradığını şaşırmıştı; benzer şekilde Sanders’ın kampanyasında dile getirilen görüşlerin yaygınlaştırılması için ABD boyunca neredeyse kasaba kasaba bir yerel aktivistler ağı örüldü). Burada sorun, yeni reformizmin argümanlarının etki alanına giren öncü ile kitlelerin, kendiliğinden bir biçimde ilksel örgütsel birikimi yaratma uğruna bir faaliyete girişmesine rağmen, yeni reformist önderliklerin bunları derhal olmak üzere kapitalist iktidarların soldan desteklenmesine yedeklemeleri ve aslında kitleleri, kendi ihanetçi önderlikleri altında olsa dahi örgütleyici değil, tam aksine örgütsüzleştirici bir hat izlemeleri. 

2008-2011’de açılan aşamanın, biz, bir önemli özelliğe daha sahip olduğunu düşünüyoruz: Asgari olan ile azami olanın radikal iç içe geçmişliği. Lübnan’da seferberlik, hükümetin getirdiği Whatsapp vergisine karşı başladı ve ardından sayısız hükümet devirerek süreklileşen bir devrimci hareket yarattı. Şili’de seferberlik metro zamlarına karşı başladı, bugün ise referandumdan Kurucu Meclis kararı çıkartarak rejimin altını oyuyor. Ekvador isyanı yakıt zamlarıyla başladı, hükümetin başkentten kaçmasına rağmen de durmuş değil. Irak ayaklanması elektrik kesintilerinin sonucunda vuku buldu ve devasa bir ulusal devrim doğurarak art arda hükümetler devirdi. Belarus süreci seçimlerin hileli olduğunun ilanıyla başladı ve kısa sürede Belarus rejimi ile kapitalizmine yönelen radikal bir ulusal genel grev hareketi biçimini kazandı. 

Burada seferberliklerin kısmî taleplerle başladığını ve bu talepler gerçekleştiğinde bile, kitlelerin hükümetlere karşı eylemlerinin devam ettiğini görüyoruz. Bu, dikkatlice incelenmesi gereken bir dinamik: 1.) İlk olarak bu kısmî taleplerin kendilerinin gerçekleştirilmesinin şartı birçok ülkede rejimlerin devrilmesi ve hatta kapitalist üretim ilişkilerinde gediklerin açılması oluyor; dolayısıyla kitleler çoğu zaman bu kısmî taleplerin gerçekleştirilebilmesi için kendilerini hükümetleri devirmek zorundayken buluyor. O halde kısmî taleplerin gerçekleşmesiyle hükümetlerin devrilmek istenmesi arasında bir çelişki değil, mantıksal bir devrimci süreklilik ilişkisi mevcut. 2.) Çoğu durumda kitleler bu kısmî taleplerin gerçekleştirilmesini, hükümetlerin devrilmesiyle yan yana, iç içe talep ediyor (Tunus’taki “Su, iş, Bin Ali defol!” sloganı aklımıza gelsin). Dolayısıyla kitlelerin zihninde halihazırda var olan bir bileşik kümeden bahsedebiliriz: En yakıcı ihtiyaçları uğruna rejimin devrilmesinin gerektiğini öngören bir bileşik küme. Dolayısıyla kitlelerin halihazırda zihinlerinde bu bileşik kümeyle eyleme geçtiğini göz ardı edip, onların ilksel talepleriyle nihai devrimci eylem arasında programatik, toplumsal veya politik yapay aşamalar bina etmeye çalışanların bu mücadelelerde oynadıkları rol, katıksız bir ihanetten başka bir şey değildir. 3.) Asgari olan ile azami olanın 21. yüzyılda bu tip bir iç içe geçmişlik yaşıyor olması (kısmî taleplerin gerçekleşmesi için burjuva aygıtların parçalanması ihtiyacının kitlelerin kendiliğindelik psikolojisinde bile tezahürüne kavuşması), yeni uluslararası seferberlik dalgasına bir sosyalizme Geçiş Programı mantığı çerçevesinde yaklaşılmasını gerektiriyor.

Komintern’in Üçüncü Kongresi’nde kabul edilen Taktikler Üzerine Tezler’de de belirtildiği üzere:

“Komünist partileri bu mücadelede kapitalizmin sallantıdaki yapısını güçlendirmeye ve düzeltmeye yönelik bir asgari program ileri sürmezler. Bu yapının yıkılması temel amaçları, acil görevleri olarak kalır. Ama bu görevi yerine getirebilmek için komünist partileri işçi sınıfının acil ve dolaysız gereksinimlerinin karşılığı olan talepleri ileri sürmeli ve bunların kapitalist sınıfın kâr ekonomisiyle bağdaşıp bağdaşmadığına bakmadan bu talepler için savaşmalıdır.

Komünist partilerin göz önüne almaları gereken kapitalist sanayinin varlığını sürdürebilmesi ve rekabet koşulları ya da kapitalist ekonominin kârlılığı değil ama proletaryanın artık katlanamayacağı ve katlanmaması gereken yoksulluktur. Eğer talepler geniş proleter kitlelerinin hayati gereksinimlerine uygun düşüyorsa ve eğer kitleler bu gereksinimler karşılanmadığı takdirde hayatlarını sürdüremeyeceklerini düşünüyorlarsa, bu talepler için mücadele iktidar mücadelesinin çıkış noktası haline gelecektir. Reformistlerin ve merkezcilerin asgari programlarının yerine, Komünist Enternasyonal, proletaryanın somut gereksinimleri için mücadeleyi; bir bütün olarak alındıklarında burjuvazinin iktidarını parçalayan, proletaryayı örgütlendiren ve proletarya diktatörlüğü için mücadelenin adımlarını oluşturan bir talepler sistemini koyar; kitlelerin kendileri bilinçli olarak proletarya diktatörlüğünden yana olmasalar bile, bu taleplerin her biri kitlelerin büyük çoğunluğunun bir gereksiniminin anlatımı olmalıdır.

Bu talepler için mücadele giderek çoğalan bir kitleyi kucakladığı ve seferber ettiği ölçüde, bu mücadele kitlelerin hayati gereksinimlerini kapitalist toplumun hayati gereksinimlerinin, kapitalist toplumun karşısına çıkardığı ölçüde, işçi sınıfı eğer kendisi yaşamak istiyorsa kapitalizmin ölmesi gerektiği gerçeğinin bilincine varacaktır. Bu kavrayış onda diktatörlük için mücadele azmi doğuracaktır. Somut talepler için gelişen mücadeleleri yoğunlaştırmak, bunları derinleştirmek ve aralarındaki bağı kurmak komünist partilerinin görevidir.

(…)

Sorun, nihai amacı proletaryaya ilan etme sorunu değil, proletaryayı nihai amaç için mücadeleye yöneltecek tek yol olan pratik mücadelelerin yoğunlaştırılması sorunudur.” (4)

Yine Komintern’in Dördüncü Kongresi’nde kabul edilen Komünist Enternasyonal’in programı üzerine karar metninde dendiği gibi:

“3. Ulusal seksiyonların programları, bu taleplerin yer ve zamanın somut koşullarına bağımlı olduğuna ilişkin gerekli kaydı koyduktan sonra, geçiş talepleri için mücadelenin gerekliliğini açıkça ve kesin olarak belirtmelidirler.

4. Bütün geçişsel ve kısmî taleplerin teorik temelleri, genel programda açıkça ortaya konulmalıdır. Dördüncü kongre, temel devrimci görevlerin üzerini örtme ya da bunların yerine kısmi talepleri geçirme çabalarına olduğu kadar, geçiş taleplerinin programa alınmasının oportünizm olarak tanımlanmasını da, kesinlikle mahkum eder.

5. Genel program, farklı ülkelerin ekonomik ve siyasal yapısındaki temel değişikliklere uygun olarak, ulusal seksiyonların geçiş taleplerinin ana tarihsel tiplerini ortaya koymalıdır; örneğin bir yanda İngiltere, diğer yanda Hindistan.”

Reformist seçeneğin işçi sınıfı lehine sonuç getirebilici olduğuna inanan ve inanacak olan kitlelerin bilinçlerinde bir devrimci kopuşun örgütlenebilmesi noktasında, geleneksel burjuva önyargıların içinde likidasyona uğramanın veya sekter lafazanlığın sağlayabileceği kazanç katı biçimde sınırlıdır ve aslında hiçbir biçimde proletaryanın iktidar davasına hizmet etmemektedir. Bu kopuş ancak bir dizi Leninist taktik uyarınca gerçekleştirilebilir. Biz sosyalist strateji ile diğer öneriler arasındaki nitel farkın, tam da sosyalizme Geçiş Programı’nın fay hatlarını oluşturan meseleler üzerinden kitleler nezdinde somut bir şekilde ortaya konabileceğine inanıyoruz. Şimdi bu fay hatlarının bugün için en fazla önem kazanmış parçalarını inceleyelim.

Ancak incelemenin kendisine geçmeden önce, yukarıda söylediklerimizi bir kere daha hatırlatalım: 1.) 1979’da açılan devrimci olmayan aşamanın bir sonucu olan sınıf bilincinin uluslararası krizi sürmektedir. 2.) Bu aşama, emperyalist çağın kendisi kapanmadığı için, yani savaşlar, krizler ve devrimler çağı varlığını sürdürdüğü için 2008-2011’de yerini Şubat-öncesi devrimci durumlara ve Şubat tipi devrimler ile ayaklanmalara bırakmıştır. 3.) Bu yeni aşamaya işçi sınıfı reformist de olsa kitlesel partileri ve sendikalarıyla girememiştir. 4.) Bu yeni aşamaya işçi sınıfı kendi enternasyonalist devrimci önderliğiyle, yani Dünya Devriminin Sosyalist Partisi’yle girememiştir. Bu noksanlık ile sınıf bilincinin krizi karşılıklı bir etkileşim ilişkisine sahiptir. 5.) Doğmakta olan işçi hareketinde asgari olan ile azami olan (kısmî talepler ve devrimci fetihler) radikal biçimde iç içe geçmiştir; bu da sınıf bilincinin tesis edilmesi, önderliğin inşası ve yeni Ekim devrimlerinin zaferi için, söz konusu radikal işçi hareketine taşınacak olan sosyalist stratejinin, Komintern’in tarif ettiği şekliyle bir Geçiş Programı özelliği taşımasını gerektirmektedir. 6.) Mevcut dünya durumunu, bir yarı kararlılık (metastable) durumu olarak tarif etmek mümkündür. Fizikte yarı kararlı durum, iki farklı gerçeklik düzeyi arasındaki geçişsel aşamanın, zayıf bir etkileşimle dahi (ileri veya geri) farklı aşamalara geçmeye yatkın olduğu durumları anlatır. Bir yandan küresel çapta emekçi sınıfların devrimci seferberlikleri yoğunlaşır ve derinleşirken, diğer yandan da servetin ve iktidarın dünya mali oligarşisinin elindeki tekelleşmesi, yani ekonomik karşıdevrim sürmektedir. İnisiyatif henüz proletaryanın elinde değildir ancak doğru bir stratejiyle bu inisiyatif elde edilebilir. Bunun tersi de geçerlidir: Ezilenler ve sömürülenler doğru bir strateji ile silahlanmadıkça ve devrimci bir kılavuzun altında örgütlenmedikçe, sonuç inisiyatifin elden kaçırılması ve yenilgi olacaktır. 

Fay hatları karşısında uluslararası yeni reformizm ve devrimci kopuş perspektifi

Hem pandemi hem de ekonomik kriz, zaten gündemde olan birtakım sorunları daha da yakıcı kıldı. Bu sorunların çözüm metotlarına dönük politik farklılıklar yelpazesi reformist uyarlanma ile sosyalist stratejinin arasındaki çelişkiden ve çatışmadan oluşuyor. İşte bu çelişki ile çatışmayı derinleştirmek ve onu işçi kitlelerinin gözünde anlaşılabilir kılmak, söz konusu sorunların yarattığı fay hatlarına dair devrimci kopuşu öngören politikaları oluşturabilmekle ilgili. 

a.) Krizin faturasını burjuvaziye ödetmek 

Bank of England (İngiltere Bankası) mevcut krizi, kapitalizmin 300 yıllık tarihinin en büyük ekonomik buhranı olarak yorumladı. Son 300 yılın en büyük krizi olan mevcut durumun nedeni pandemi değildi; pandemi sadece ekonomik krizin patlak vermesi noktasında onun katalizörü oldu ve onun sonuçlarını derinleştirdi. Ancak 2018-2019 döneminden bu yana imalat sanayisindeki üretimin kronik düşüşü, mali balonların şişmeyi sürdürmesi ve borç döngüsünün kırılamaması gibi faktörler, yaklaşmakta olan yeni bir ekonomik krizin halihazırdaki ayak sesleri olarak görülüyordu.

İnsanlık yıkıcı bir salgının ortasında, bankalar ile monopollerin borsalar üzerinden sağlayacakları korkunç finansal spekülasyonlar uğruna sefalet ve kıtlık ile yüz yüze getirildi. İşte tam olarak bu yüzleşmenin ortasında, bir araya gelmiş olan birtakım reformist akımlardan oluşan İlerici Enternasyonal (İE), kendi internet sitesinde aşağıdaki satırlara yer vermeyi uygun buldu:

“Covid-19 salgını eşi benzeri olmayan bir kriz. 2007-08 mali krizinin aksine, bu sefer suçlanacak bankalar veya finans piyasası yok. 1970’lerde yaptığımız gibi Keynesçiliği de suçlayamayız. Aksine, pandemi bizi küresel tedarik sisteminin doğasında bulunan yapısal sorunları değerlendirmeye zorluyor. İnsanlar siyasi yelpazenin neresinde durursa dursunlar toplumun salgına hazırlıksızlığını ve alınan önlemlerin yetersizliğini görebiliyorlar. Mevcut krizle baş edemememizin, hâkim ekonomik paradigmanın temellerindeki zayıflıkları ortaya çıkardığını iddia ediyoruz. Ekonomiyi sadece pazarlardan daha fazlası ve daha ziyade toplumun içine gömülü bir sistem olarak görme yetisine sahip bir kriz açıklamasına ihtiyacımız var. Bu açıklama salgının nedenlerini ve sonuçlarını üretim ve dağıtım sistemlerimize bağlayabilmeli. Daha adil, sağlam ve demokratik bir toplum için hâkim ekonomik anlatıda köklü bir değişiklik gereklidir.” (5)

İlerici Enternasyonal’in tutumunun ilk göze çarpan tarafı, 2019-2020 krizinden “bankalar ve finans piyasalarını” sorumlu tutmanın doğru olmadığı, bu sefer “suçlanacak” olanın burjuvazi olmadığı yönündeki inancı. Dolayısıyla krizin faturasının hangi sınıf tarafından ödeneceği gündeme geldiğinde, bu faturanın krizin sorumlusu tarafından ödenmesi gerektiği yönündeki hat anlamsızlaşıyor; zira krizden sorumlu olan bir sınıf yok. 

Ekonomik kriz karşısında işçi sınıfının yaşamsal çıkarlarını savunmaya ve genişletmeye adanmış bir devrimci perspektifin, bütün yönleriyle aslında bir “insan işi” olan ekonomik krizi sanki bir doğa fenomeniymiş gibi sunan reformist anlayışla vermesi karşısında gereken mücadelelerden birisi, işte bu ekonomik krizin hangi maddi dinamikler ile olguların sonucu olduğunu açıklayabilmek olmalı. İlerici Enternasyonal ismi altında anılan güçlerin bu noktadaki temel hedefi, krizin kaynağını ve nedenini mistikleştirmek, yani işçi sınıfı politikasının yönünü şaşırmasını sağlamak. İE bunu yaparak, ekonomik krizi kullanarak serveti elinde tekelleştirmeyi sürdüren mali oligarşi karşısındaki proleter bölükleri politik olarak silahsızlandırıyor. Biz, işçi sınıfını devrimci programa kazanma noktasında kullanışlı bir argüman olduğu için krizin sorumlusunun bankalar ve finans piyasaları olduğunu söylemiyoruz. Biz, krizin biricik ve başlıca sorumluları gerçekten de onlar olduğu, faturanın bankalar ile finans piyasaları tarafından ödenmesi gerektiğini söylüyoruz. Sorumlunun finans aristokrasisi olmadığını söyleyen her kişi ve kurum, asılsız bir yalanın savunucusudur.

İE’ye göre “küresel tedarik sisteminin doğasında bulunan yapısal sorunlar” mevcut; ancak tedarik ilişkilerinin yozlaşmışlığının nesnel kaynağı olan küresel kapitalizmin olağan işleyişiyle ilgili “yapısal” bir sorun ufukta gözükmüyor. Yine İE’ye göre “hâkim ekonomik paradigmanın temellerinde zayıflıklar” var; dolayısıyla “hâkim ekonomik paradigmanın” kendisi değil, ama bu paradigmanın temelindeki “zayıflıklar” krizin kaynağı. O halde İE’ye göre “hâkim ekonomik paradigma” işçi hareketinin ilgasını hedeflediği bir sömürü ilişkileri toplamı olarak anlaşılamaz. İşçi hareketinin hedefi bu paradigmanın temelindeki “zayıflığı” restore etmek, tamir etmek; yani “hâkim ekonomik paradigmayı” ihya etmektir. İE için “ilerici” olan politika, çağdaş kapitalizmin zaaflarını derinleştirmek ve bu zayıflıklardan kapitalizmin yıkılması için faydalanmak değildir. Ona göre “ilerici” olan politika bu zayıflıkların kapatılması, özetle kapitalizmin daha iyi ve rasyonel bir biçimde işleyebilmesinin sağlanmasıdır. 

İE açısından “hâkim ekonomik anlatıda köklü bir değişiklik gereklidir.” Buradaki “anlatı” kelimesi, II. Paylaşım Savaşı’nın ertesinde, Avrupalı orta ve orta üst sınıf aydın zümresinin yaşadığı politik demoralizasyonun bir sonucu olarak vuku bulmuş olan işçi düşmanı postmodern felsefenin, bugünün akademi dünyasına (İE’nin başlıca sosyolojik temeli, işte bu dünyadır) en büyük hediyesidir. Postmodern ekol bize nesnelliğin var olmadığını; özetle objektif tarihsel ve ekonomik gerçekliklerin var olmadığını söyler. Her şey söylemle birlikte ve söylemde inşa edilir. Anlatı değişirse dünya da değişir. Ekonomik üretim ve bölüşüm tarzından kaynaklanan somut sömürü ilişkileri mevcut değildir; bu sömürüyü anlatı, söylem kurar. Anlatı değişirse ortada sömürme ve sömürülme yönünde bir ilişkilenme biçimi de kalmayacaktır. Bu taktik özellikle de ABD’nin emperyalist egemen blokları tarafından yürekten benimsenmiştir. ABD’nin liberal ve muhafazakar basın organları, ideolojik üsleri ve politikacıları asla “işçi sınıfından” bahsetmezler; emekçilere gönderme yaparken dahi onları daima “orta sınıf” terimiyle tarif ederler. Ancak postmodern anlatı makyajıyla topluma karşı işledikleri günahları “orta sınıf” söyleminin sözde maddi gerçekliği arkasında saklamaya çalışan ABD’li sömürücülerin başarılı olduğu söylenebilir mi? Kendilerinden “orta sınıf” şeklinde bahsedildiği için siyah proleterlerin küçük burjuvalaştıkları iddia edilebilir mi? Bu sorulara cevap vererek karşı tarafın argümanlarını ciddiye alıyormuşuz izlenimi yaratmak istemiyoruz.

Biz basın demeçlerini değil, egemenlik ilişkilerini değiştirmekle ilgileniyoruz. “Hâkim ekonomik anlatı”, “hâkim ekonomik paradigmadan” kazanç sağlayan neoliberal oligarşinin sınıf kibrinin ve pişkinliğinin yalnızca sözel bir tezahürü ve daha fazlası da değil. 

İE’nin ekonomik kriz ile işçi sınıfının bu kriz karşısındaki politikası sorunu konusunda aldığı pozisyon bir temsildir; dünyanın diğer reformist akımlarının kriz karşısındaki tutumlarının bir temsili. Bütün bu akımlar krizden banka sermayesinin ve finans oligarşisinin sorumlu tutulamayacağını söylüyorlar. Bunun amacı, son 40 senedir zenginliğin bir avuç elitin elinde toplanmasına neden olan neoliberal yağmanın istikrarını sağlayabilmek. İşte bu sebeple reformizm ile sosyalist strateji arasındaki önemli ayrım noktalarından birisi, bu krizin burjuvaziye ödetilmesiyle ilgilidir. Bu ayrım noktası işçi sınıfının gözünde en açık ve keskin şekilde ortaya konabilmelidir. Eğer krizin faturası proletaryaya ve yoksul halk kesimlerine kesilecek olursa, eğer küresel finans aristokrasisi bu saldırısında başarılı olursa işçi sınıfı saflarında moral bozukluğu, dağınıklık ve kendi sosyal ve politik gücüne dair aşılması güç bir şüphecilik baş gösterecektir. 

b.) Dış borç ödemelerinin reddi

Bugün için uluslararası sermaye birikim kanallarından en önemlilerinden birisini, çeşitli ülkelerin dış borç ödemeleri oluşturuyor. Merkez bankalarının özel bankalar ile şirketlerin borçlarını üstlenmesi, borsada üründen ve emek gücünden bağımsız spekülatif kârların yaratılıyor olması ve benzeri ekonomik saldırı politikaları küresel çapta likidite kaynağını, ülkelerin ve işçilerin kolektif bir şekilde borçlandırılmasında buluyor. Dolayısıyla proletaryanın üzerinde uygulanan kemer sıkma politikalarının sürdürülmesi, fabrika içi üretim rejimlerinin despotikleştirilmesi, sosyal ve demokratik haklarda yaşanan kesintilerin arttırılması, sömürünün yoğunlaştırılması ve benzerleri, emperyalist merkezlere akmakta olan dış borç ödemelerinin istikrarını sağlamak açısından yaşamsal bir öneme sahip. İşçi sınıfının pandemi şartlarında fabrikalara zincirlenmesinin ve ekonomik kriz altında onun üzerinde kurulan sömürü ilişkilerinin derinleştirilmek istenmesinin önemli bir nedeni, emek gücünün gaspının doğrudan doğruya dış borç ödemeleri için kullanılmak istenmesidir.

Dış borç ödemelerinin emperyalizmin sopası altında hacminin genişlemesi yalnızca işçi sınıfının sömürüsünün derinleşmesini beraberinde getirmiyor; bu ödemelere kaynak yaratılması uğruna doğanın yeraltı ve üstü zenginlikleri de finans kapitalin yağmasına terk ediliyor; ek olarak fatura bir bütün olarak yoksul halk sektörlerinin tamamına kesiliyor. Bu fatura kendisini hem alım gücünün kronik olarak düşüş yaşamasında, hem de metaların fiyatlarının kesintisiz olarak zamlanmasında kendisini hissettiriyor. Sonuç olarak dış borç sorunsalı aktif olarak işçi sınıfının sosyalist müdahalesi ihtiyacının en yoğun biçimde hissedildiği alanlardan birisi. Tam olarak bu sebeple uluslararası yeni reformizm bu alanda da, işçi sınıfı hareketini sistem içi mevzilerde tutabilmek uğruna mali oligarşinin çıkarları uyarınca ihanetçi politik üretimini sürdürüyor.

Bu yeni reformist dalganın Fransa’daki temsilcilerinden olan Jean-Luc Mélenchon, dış borç ödemelerine dair benimsediği tutumu aşağıdaki gibi özetliyor:

“Şu ana kadar stratejimiz, politik farkındalık yaratabilmek için bütün konularla doğrudan yüzleşmek oldu. Ancak şu anda doğrudan yüzleşme, politik farkındalığı teşvik etmez, tam tersini yapar, onu engeller. Fransa’da biz, halkımızın en isyankar kısmını temsil ediyoruz. Ancak Fransızların bizim tavrımızdan, herkesin ne isterse onu yaptığı anlamını çıkarmasını istemem. (…) Pandemi bir tarz ortaya koydu. İktidarda olanlara saldırmak söz konusu olamaz. (…) Benim önerim şudur. Avrupa Merkez Bankası tarafından elde tutulan bütün devlet borçları dondurulmalıdır. Bunlar faizsiz daimi borçlara çevrilmelidir… İkinci adım: Merkez Bankası’ndan, hükümetin özel bankalara karşı sahip olduğu geri kalan bütün borcu dondurması ve geri satın alması istenir. Benim politik ideolojimle ilgili olmayan insanlar bundan yanadır; mesela Alain Minc, Mario Draghi, Dominique Strauss-Kahn (6) ve hatta bir Avrupa komisyoncusu bile.”

İlerici Enternasyonal’in Borç Adaleti Çalışma Grubu’nun başını çeken Katharina Pistor ise, gerçekleştirdikleri çalışmanın ardından ulaştıkları sonuçları ve çözüm önerilerini, İE’nin sitesinde aşağıdaki gibi özetliyor:

“Borç, her zaman olduğu gibi bu sefer de Covid-19 salgınının tetiklediği ekonomik gerilemenin çaresi olarak görülüyor. Bu krizden çıktığımızda, hükümetlerin ve şirketlerin kriz öncesine göre muhtemelen daha fazla borcu olacak ve hane halkı da ödenmemiş faturalar altında ezilecek. Mevcut borçların geri ödemesini finanse etmek için daha fazla borç alınması gerekecek – Hyman Minsky bu stratejiyi doğru bir şekilde ‘saadet zinciri’ olarak tanımlıyor. Saadet zincirleri her zaman çöker, tek soru ne zaman çökecekleridir. (…) Bu sistem, uçurumdan yuvarlanmadan iyileştirilebilir mi? Bence bu en acil soru. Böylesi bir krizin sonuçlarından korktuğum için bu sistemin çökmemesine ve reformlara ihtiyacımız var. Bu nedenle ilk eğilimim, mevcut sisteme alternatiflerin gelişebileceği, hakim sistemin saldırılarına karşı korunaklı ama yine de ölçeklenebilir olabilecek oyuklar bulmaktır. Dijital teknolojiden yararlanan yeni ortak para biçimleri, bir yerlerden başlamak için iyi bir yol olabilir.” (7)

Mélenchon’un önerisi tamamen, emperyalist burjuvazinin borç adı altında sürdürdüğü yağmanın birtakım “demokratik” önlemler aracılığıyla, öncesine oranla daha sıkı bir denetim altında sürdürülmesini öngörüyor. Mélenchon’un teklifi açık: Emperyalist sermayeye “saldırmak söz konusu olamaz”, zira borçların faizi dondurulmalı ancak bunlar “daimi” kılınmalı, yani her halükarda yine de ödenmelidir. Reformizmin İspanya ekolünü temsil eden Podemos da benzer bir öneriye sahip: “Amaç borcu ödemek değil, nüfusun refah seviyesini iyileştirmeyi mümkün kılan bir borçluluk düzeyini ve ekonomik sürdürülebilirliğe giden yolu oluşturmaktır.” (8) Ancak Mélenchon önerisini bununla da sınırlamıyor ve ekliyor: Merkez bankaları bütün borçları üstlenmelidir; özetle, merkez bankalarının borçları ödemek için kullanacakları rezervlerin işçi ve emekçilerin vergilerinden oluşturulduğu, yani onlardan çalındığı düşünüldüğünde, monopoller ile tekellerin kâr ederken karşılaştıkları maliyetler, yine proletarya tarafından ödenmelidir. Kısaca reformizm, işçi hareketi içindeki emperyalizmin ajanı olma yönündeki sosyal ve siyasal pozisyonunu muhafaza ediyor. Mélenchon önerisini savunurken, kendisiyle aynı şekilde düşünen IMF’yle ilişkili bir dizi bankerin ismini, işte bu yüzden sayıyor!

İE de, tıpkı Mélenchon gibi, uluslararası emperyalist iş bölümünün karakterine dair savunulan politika konusunda oldukça dürüst: “Sistemin çökmemesine ve reformlara ihtiyacımız var.” İE reformizmi, tıpkı ekonomik kriz konusunda olduğu gibi dış borç sorununda da, sistemin iyileştirilmesini; yani emperyalizmin yumuşak karnı olabilecek olan alanların mükemmelleştirilmesini, güçlendirilmesini talep ediyor. Bu politikanın alamet-i farikası, çökmekte olanın soldan olacak şekilde ihya edilmek istenmesidir. İE, kendi deyişiyle, sistemin “uçurumdan yuvarlanmadan, iyileştirilmesini” talep ediyor. Mevcut pandemi, ekonomik yıkım ve siyasal despotizm şartları altında, henüz uçurumdan yuvarlanmamış olan nedir? Sistem uzun bir zaman önce uçurumdan yuvarlandı. İE’nin aşılmasından korktuğu eşik, yani “uçurumdan yuvarlanma” olarak anladığı felaket, sisteme karşı bilinçli ve sistematik bir sosyalist proleter muhalefet çekirdeğinin oluşuyor olmasıdır. Onlar açısından bu çekirdeğin stratejik yöneliminin geniş emekçi kitleler tarafından paylaşılmaması, kapitalizmin kurtarılması açısından yaşamsal önemde. Ve kapitalizmin kurtarılma operasyonu bağlamında, işçi sınıfının dış borçların ödenmesinin reddi yönünde alacağı bir tavrın, emperyalist bölüşüm ilişkilerine kalıcı bir hasar vereceğinin bilincinde.

Sosyalist stratejinin dış borçlar sorununda proletaryaya önerdiği hat ne olmalıdır peki? Bu borçların ödenmesinin şartsız reddi. Biz bu noktada, birtakım devrimci akımların yapmayı sürdürdüğü “haklı borç – haksız borç” ayrımının da liberal bir ayrım olduğu düşüncesindeyiz: Emperyalizme ve bankalara ödenmesi gereken haklı bir borç türü yoktur. Borçların tümü, uluslararası sömürü ilişkilerinin ticari ve finansal bir tezahürüdür. Sosyalist strateji ancak bu borçların ve emperyalist sömürünün kabul edilmemesi üzerine bina edilebilir.

Konuyla ilgili olarak Nahuel Moreno’nun ortaya koyduğu Troçkist tutumun geçerliliğini koruduğu konusunda ısrarcıyız:

“Emperyalizme karşı, geleneksel sloganlarımızı kullanmayı sürdürürken (emperyalist endüstriyel, ticari ve mali tekellerin mülksüzleştirilmesi, bizi ona bağlayan siyasi ve askerî anlaşmaların parçalanması), büyük bir merkezî slogan daha yükselttik: Dış borcun ödenmemesi. Bu slogan, bir anlamda diğerlerinin sentezini oluşturuyor çünkü ülke ve halkın emperyalist sömürüsünün en açık ifadesine saldırıyor. Dış borcu ödemeye devam ettiğimiz sürece ne ekonomik iyileşme, ne insani ücretler, ne de iş olacak. İhtiyacımız olan ekonomik sabotajı önlemek için emperyalizmi ve onun ulusal ortaklarını kamulaştırmak (…) ve nihayetinde bunu hayata geçirebilmek için bir işçi ve halk hükümeti kurmaktır.” (9)

c.) Burjuvazinin vergilendirilmesi

Zenginlerin vergilendirilmesi talebinin devrimci kopuşçu bir açıdan öne sürülmesi gerektiği tezi okuyucuyu şaşırtabilir çünkü bu slogan, özellikle ABD’de Bernie Sanders’ın başını çektiği reformist hareketin de onu sahiplenmesiyle, uluslararası çapta yeni reformist merkezlerin kendisini benimsemesine tanıklık etti. Bu teslimiyetçi odakların önemli bir kısmı “kademeli servet vergisinden” bahsediyorlar. Dolayısıyla bu sloganın kullanımı bir meydan okumadır: Doğrudan doğruya reformistlere karşı ilan edilmiş ve aslında bu sloganın yoksul halk açısından şampiyonunun devrimciler olduğunu deklare eden bir meydan okuma.

Sloganın kullanımı yalnızca bir meydan okuma değildir, aynı zamanda içinde birtakım tehlikeler de barındırır. Devrimci hareketin bu sloganı kullanımı incelikli bir Leninist sanat olarak hayata geçirilmelidir çünkü ancak bu yolla proletarya karşısında bizim bu sloganı kullanış biçimimiz ile sosyal demokrat ve reformist akımların bu sloganı kullanış biçimi arasında bir ayrım yaratmak mümkün olabilir. Zaten bütün bir geçişsel talepler ve sloganlar sisteminin hedeflerinden biri de budur: Proletaryanın reformizm ile devrimci kopuş arasındaki ayrımın ayırdına varabilmesini kolaylaştırmak.

Biz burjuvazinin vergilendirilmesi sorununa tamamen, Lenin’in Komintern’inin sıkı denetimi ve yönetimi altında olan Almanya Komünist Partisi’nin (KPD) 1921’de yaklaştığı gibi yaklaşıyoruz. 1921’de ekonomik kriz Alman işçi sınıfını açlığa ve sefalete mahkum etmişti. Proletarya 1918 yenilgisinin yaralarını sarıyordu. Yabancı sermaye Versailles Anlaşması aracılığıyla ulusal zenginliğin önemli bir kısmının üzerinde ticari imtiyazlar geliştiriyordu. Hükümet ise krizin kapitalistlerin kârlarına yansımaması adına, faturayı işçi ve emekçilere kesiyordu.

Kamuoyunu içine çeken tartışmanın konusu, kamu borçlarının nasıl ödeneceğiydi. 1921 yılının sonlarına doğru satış vergileri üzerinden krizin maliyeti tamamen yoksul sınıflara yüklenmek istendi. Bu şartlar altında Lenin’in, Troçki’nin, Zinovyev’in yönetiminde olduğu Komintern’in Almanya partisi, proletaryaya zenginlerin vergilendirilmesi önerisini sundu. Partinin tutumu servet vergisi ve işletmelerin, mülklerin kamulaştırılmasıydı. 

KPD’nin 1921 Jena Kongresi, Birleşik İşçi Cephesi taktiğinin kullanılmasını onaylamıştı. Bu taktik, önderliklerinden bağımsız olarak, bütün işçi sınıfı kesimlerinin ve hareketinin ortak talepler ve sloganlar etrafında seferber edilmesini öngörüyordu. Parti, Lenin ile Troçki’nin uyarılarını dikkate alarak, servet vergisi talebiyle Birleşik İşçi Cephesi biçimindeki taktik eylemi yan yana ve bir arada kullanmaya karar verdi. KPD’nin servet vergisi talebiyle, SPD’nin (sosyal demokrat partinin) servet vergisi talebi arasındaki temel ayrım çizgisi de bu oldu: İşçi hareketinin birleşik eylem gücünün kullanımına dönük tutum.

KPD başkanı Ernst Meyer, partinin yayın organı Rote Fahne’de (Kızıl Bayrak) şöyle yazıyordu: “Komünistlerin vergi politikasının ardındaki yön verici ilke, geniş kitlelerin hayat şartlarının kötüleşmesinin önüne geçmek ve bütün bir vergi yükünü mülk sahibi sınıflara yüklemektir.” Bu nedenle KPD milletvekilleri “proletaryanın yaşam standartlarını kötüleştirecek olan bütün vergilendirmelere direnecekti.” Diğer partilerin aksine KPD “hükümeti ve burjuvaziyi, satış vergilerini önlemek amacıyla baskılamak için parlamento dışı bütün araçlarla” çalışacaktı. (10)

Olur da komünistler vergi savaşında yenik düşerlerse, bu sefer hedef ücretlerin yükseltilmesi olacaktı. KPD’nin amacı “bütün proleter güçleri bu parlamento dışı mücadele için donatmaktı.” Bu hedef uğruna parti, diğer işçi partilerinden gelecek olan ve aslında KPD’nin siyasal hattıyla tam bir uyum içinde olmayabilecek olan önerilere dahi açıktı ama bir şartla: “Eğer bu öneriler mücadelelere girişilmesi için bir zemin oluşturabilir ve kapitalistlere karşı bütün bir proletaryanın Birleşik Cephesi’nin tesis edilmesini hızlandırırsa.” (11)

Meyer açısından “kısmî hedefler” için mücadele komünistlerin “nihai hedefleri” ile ilişkiliydi. Kasım ayındaki parti konferansında, kademeli servet vergisi taktiğinin politik hedefini ustalıkla açıkladı: “Vergilerle savaşıyoruz; güçler dengesini değiştirmek için.” KPD’nin stratejik hedefi “savaşı vergi için mücadelelerden burjuvaziyle genel bir yüzleşmeye doğru genişletmekti.” (12)

KPD burjuvazinin vergilendirilmesi talebinin yanına, iki kritik slogan daha ekledi: Yüksek ücretler ve sosyal güvence için hisse senetlerinin, tahvillerin, fabrikaların ve madenlerin kamulaştırılması ve Birleşik İşçi Cephesi. KPD akıllıca bir hamleyle bu talepler etrafında sendikalar ve sosyal demokrat partiyle oluşturulacak olan Birleşik İşçi Cephesi’nin sekiz saatlik işgünü ile grev hakkını da politik düzlemde savunmasını öngörüyordu. Partinin goşist kanadı bu talepler ile sloganlara “reformist” oldukları gerekçesiyle itiraz ettiklerinde (ki bu itirazları aslında Komintern’in üçüncü ve dördüncü kongrelerinin kararlarında bizzat Lenin tarafından cevaplandırılacaktı), Meyer aşağıdaki yanıtı uygun buldu:

“Bu talepler saf bir biçimde komünist veya kendi içlerinde devrimci olmayabilirler. Onlar bütün işçi örgütleri tarafından savunulabilir ve ileri sürülebilir. Ancak bu taleplerin hayata geçirilmesi bütün burjuva partilere karşı sınıf mücadelesinin yoğunlaşması anlamını taşıyacaktır; bütün burjuva partileri var olan tüm güçleriyle bu taleplerin gerçekleştirilmesine karşı çıkacaktır. (…) Bu taleplerin hayata geçirilmesi, aynı zamanda burjuvaziyle herhangi bir koalisyonun reddi demektir ve dahası bu talepler, burjuva parlamenter hükümetin, saf bir sosyalist hükümetle değiştirilmesini öngörür.” (13)

KPD’nin servet vergisi talebi reformist değildi, aksine ustalık gerektiren bir devrimci manevraydı çünkü Birleşik İşçi Cephesi sloganıyla yan yana kullanılmıştı; yani işçi sınıfı ideolojik aidiyetlerinden bağımsız olarak, burjuvazinin egemenlik gücünde erozyonlar yaratacak olan bir talep etrafında seferber olmaya çağrılmıştı. Bu taktiğin, temelde komünistleri güçlendirecek olan içeriği sosyal demokrat reformizm tarafından hızlıca sezildi ve SPD Birleşik İşçi Cephesi çağrılarını yanıtsız bıraktı. 

Bu taktik sayesinde KPD, aslında bütün bir emekçi sınıflar için siyasal ve ekonomik açıdan güçlendirici olacak olan bir talebin etrafında SPD’nin neden bir Birleşik İşçi Cephesi’ne karşı çıktığını işçi hareketinde sorgulamaya açabildi. Bu sorgunun neticesinde SPD büyük bir kan kaybı yaşadı ve KPD politize olan ve militan bir mücadeleye atılmak isteyen proleter hücrelerin partisi haline geldi. 1923’teki büyük kriz ve ayaklanma anında, Almanya işçi sınıfının çoğunluğu KPD’yi destekliyordu. Hiç şüphe yok ki bunun en temel sağlayıcılarından birisi 1921 taktiği ile geçişsel talepler sistemiydi. Ve KPD’nin 1923’te aldığı tarihsel yenilgi de, tam olarak o günkü parti önderliğinin, 1921 çizgisini takip etmekteki başarısızlığının bir sonucuydu.

***

Dipnotlar

(1) Bkz. https://www.csis.org/analysis/age-leaderless-revolution

(2) Geçiş Programı anlayışının tarihi için bkz. https://trockist.net/index.php/2020/05/13/devrimci-marksizmde-gecis-programi-anlayisi-i/

(3) Steve A. Smith, “Petrograd in 1917: the view from below,” in The Workers’ Revolution in Russia, 1917: The View From Below, yayıma hazırlayan: Daniel H. Kaiser; Cambridge: Cambridge University Press, 1987, syf. 66. Aktaran için bkz. David North, Rus Devrimi ve Tamamlanmamış Yirminci Yüzyıl, Mehring Yayıncılık, Çeviri: Halil Çelik, syf.: 13-14.

(4) Bkz. https://trockist.net/index.php/2020/05/04/kominternin-ucuncu-kongresinde-kabul-edilen-taktikler-uzerine-tezlerden/

(5) Bkz. https://progressive.international/blueprint/03ac6cfc-7187-4fa4-95bb-ed67a3a9d6bf-alves-kvangraven-reclaiming-economics-after-covid-19/en

(6) Alain Minc: Fransız iş adamı, Sarkozy’nin eski danışmanı; Mario Draghi: İtalyan banker, Avrupa Merkez Bankası başkanı; Dominique Strauss-Kahn: Eski Fransa Maliye Bakanı, eski IMF başkanı.

(7) Bkz. https://progressive.international/blueprint/73571c14-6681-4973-881f-6989a3f31aaa-pistor-an-alternative-to-our-debt-ridden-system/en

(8) Podemos Meclisi Kararları, 2014.

(9) Bkz., Nahuel Moreno, Comienza la revolución, 1982.

(10) Bkz. https://johnriddell.com/2012/04/26/how-revolutionaries-of-lenins-time-resisted-austerity/

(11) Agy.

(12) Agy.

(13) Agy.