Troçki’nin katlinin tarihsel anlamı ve sonuçları

image_pdf

I

Troçki’nin katli basit bir kriminal vaka değil, 20. yüzyılın sınıf hareketini derinden etkilemiş olan politik bir olaydı. Troçki cinayeti, Maocu akımlar arasında gelenekselleşmiş bir yöntem olarak silahlı bir fraksiyon çatışmasının neticesinde can veren Kara Panterlerin kurucusu Huey Newton’ın cinayetine veya egemen bloklar arası politik yönelim tartışmalarının bir sonucu olarak suikasta uğrayan Kennedy’nin cinayetine benzetilemez. Troçki’nin fiziksel varlığına zamanından önce son verilmesi ne izole bir sol içi sekter hesaplaşmanın ürünüdür, ne de genel olarak SSCB’deki sözde bireyler arası iktidar mücadelesinin bir meyvesidir. Lev Troçki’nin katledilebilmesi ancak ve ancak birtakım nesnel uluslararası süreçlerin sonucu olarak vuku bulabilirdi, ki yaşanan da tam olarak buydu. Çin proletaryası 1927’de Çan Kay-şek’e karşı, İspanya milisleri Franco’ya karşı, Alman işçi sınıfı 1933’te Hitler’e karşı, İtalyan yoksulları Mussolini’ye karşı, İngiltere emekçileri 1926’da grev kırıcı ulusal koalisyona karşı, SSCB işçileri 1923-28 arasında bürokrasiye karşı yenilgi almamış olsalardı ve dahası dünya devrimi diğer birçok Avrupa ve Asya ülkesinde bir geri çekiliş evresine girmemiş olsaydı, Lev Troçki’nin bedeninin soluk alıp vermesinin insan müdahalesiyle durdurulması mümkün olamayacaktı. Dünya proletaryasının faşist ve Bonapartist çizmeler altında ezildiği bir konjonktür mevcutken, kaderini işçi sınıfına sımsıkıya bağlamış bir uluslararası devrimci figür olarak Lev Troçki’nin hayatta kalmayı başarması söz konusu olamazdı. Bu bağlamda Troçki’nin hayatta tutulabilmesinin, onun sahip olduğu korumaların ve muhafızların sayısıyla veya evinin çevresine örülen duvarın yüksekliğiyle veya kendisine vize veren çeşitli ülkelerin skandaldan kaçınmak için onu ne kadar iyi sakladıklarıyla ancak ikinci ve hatta üçüncü dereceden bir ilgisi vardı; Troçki suikastını durdurmanın biricik yolu dünya işçi sınıfının devrimci fetihler gerçekleştirerek iktidar yürüyüşünü sağlamlaştırmasıydı. Ancak bu yürüyüş sağlamlaşmak bir kenara 1930’lar boyunca büyük yaralar aldı ve uluslararası proleter hareketin daima merkezi ve öncüsü olmuş olan Alman işçi hareketi, proletaryanın tarihinde aldığı en ağır yenilgiyle paramparça edilince süreç tersine döndü. Dolayısıyla Troçki cinayeti, dönemin karşıdevrimci kabarışı düşünüldüğünde, çağın istisnası değil ama kuralıydı. Öldürülmesinden kısa bir süre önce Troçki, bu durumun bilincinde olarak, kendisinin hayatta kalmasının bir anomali olduğunu yazacaktı. Troçki’nin suikasta uğramasının polisiye veya kriminal bir vaka olmadığı ileri sürülürken kastedilen buydu: Marksizm’in bu büyük yorumcusunun organik varlığına son verilmesi, uluslararası karşıdevrim cephesinin azılı saldırılarının ve edindiği mevzilerin ve II. ve III. Enternasyonal’in tahsilinden geçmiş mücadeleci sınıf hareketlerinin iç savaş metotlarıyla yok edilmesinin, ifadesini cinayetin alçaklığında bulan bir tezahürüydü. Bu gerçek bürokrasiyi ve onların bugünkü takipçilerini öfkeden kudurtsa da Lev Troçki Ekim Devrimi’nin öğretileriyle silahlandırılmış çelikten bir komünist işçi sınıfı hareketinin en önde gelen temsilcisi olarak öldürüldü.  

II 

Bu cinayet düzmece Moskova Mahkemeleri’nin mantıksal bir devamıydı, ama tek bir farkla: Bürokrasi — monarşik Çarlık diktatörlüğünün hatasına düşmeyerek — Lev Troçki’yi sanık sandalyesine oturtarak onu bir mahkemeye çıkarma cesaretini gösteremedi. Moskova Mahkemeleri’nin kendisi, Stalinist bürokrasinin iktidarı ele geçirme operasyonlarına karşı iddialı ve sınıf içinde temellenmiş bir Leninist muhalefetin SSCB içinde güçlü bir varlığa sahip olduğunu ispatlamaktadır. Kurgulara, senaryolara, iftiralara ve adanmış Bolşevik işçilere dönük kibre dayanan bu duruşmaların amacı, Bolşevik-Leninist öncünün etrafında bir araya gelen devrimci muhalif proleter hareketi kılcal damarlarına dek yok etmekti. Lev Troçki bu hareketin önderi ve temsilcisi olarak, önderliğini ve temsilciliğini üstlendiği Leninist işçi hareketinin boğazlanmasından kısa bir süre sonra öldürülebildi. Eğer SSCB’deki İç Savaş yorgunu, yeni NEP zenginleri ve kulaklar karşısında güç yitiren Leninist işçi hareketi, Stalin’in Ekim Devrimi’nin kadrolarını kurşuna dizdirdiği Moskova Mahkemeleri’ni seferberlikleri aracılığıyla engelleyebilseydi, bu durumda Troçki’nin de Ekim’in en ileri temsilcisi olarak hayatına son verilmesi söz konusu olamazdı. Bürokrasi ilk olarak düşmanı olduğu bu büyük devrimciyle coğrafi olarak aynı ülkenin sınırları içinde bulunmayı göze alamayarak onu, kendisinin kuruluşunda yeri doldurulamaz bir rol oynadığı SSCB’den sürdü. Bu bürokrasi ardından, düşmanı olduğu bu büyük devrimcinin fiziksel varlığı ülkeden sürülmüş olsa da, fikirlerinin ve o sıralarda Sovyet okullarında ders kitabı olarak okutulan yapıtlarının sansürlenmemesini göze alamayarak, Troçki’nin bütün eserlerini toplattı, basımlarını durdurdu ve bu eserleri kütüphanelerinde saklamaya çalışanları polisiye bir teröre maruz bıraktı. Sinsi olduğu kadar korkak da olan bu bürokrasi daha sonra, bu büyük devrimcinin politik üretiminin yalnızca sansürlenmesini ama çarpıtılmamasını göze alamadı ve Troçki’ye utanmazca restorasyoncu ve karşıdevrimci görüşler atfetti. Restorasyoncu programın asıl sahibi olan bu bürokrasi, bu büyük devrimcinin, ülkeden sürülmüş olsa bile SSCB’ye veya Avrupa işçi hareketine yakın olmasını da göze alamadı ve gerek Türkiye gerekse de Norveç hükümetleriyle Kızıl Ordu’nun kurucusunun bu ülkelerden de sürülmesi için diplomatik pazarlıklara girişti. Ancak SSCB’den ve iki kıtadan dünyanın öteki tarafındaki Meksika’ya sürülmüş, eserleri yasaklanmış, biyografisi sansürlenmiş, fikirleri çarpıtılmış, takipçileri öldürülmüş ve cezalandırılmış, kurucularından olduğu Komintern partilerinin yanına yaklaştırılmayan bir Troçki dahi, Lenin’in partisinin tepesine çöreklenmiş bu Ekim karşıtı çetede huzurlu uykulara müsaade etmeyen bir ürperti ve korku yaratıyordu. Bu bağlamda Troçki cinayeti, yalnızca Troçki’nin devrimci Marksizm için devasa bir figür olduğunu tescil etmiştir, o kadar. Troçki’nin katli, Troçki’nin bir devrimci olarak büyüklüğünü kayıt altına almıştır. Troçki ile birlikte onun ortaya koyduğu programın da yeryüzünden ve proletaryanın mücadele hafızasından silindiğini varsayan biri, ne denli zavallı biridir! Düzmece Stalinist mahkemeler Troçki’yi sanık sandalyesine oturtmaya cesaret edememiş olabilir. Ama Çarlık’ın mahkemelerinde 1905 Devrimi’ni savunan genç Troçki, birinin devrimci mücadele için hayatını ortaya koymasının aslında neden zaferi garantilediğini ifade etmişti zaten: 

“Hayır, silah kadar, bütün gücün silah olmadığı da önemlidir, sayın yargıçlar! Hayır, iş silahlarda değil. Kitlelerin öldürme kapasitelerinde de değil; fakat onların her an ölüme hazır olmaları, işte sayın yargıçlar, bize göre son tahlilde, ayaklanan insanların zaferini bu unsur garanti ediyor.” (Lev Troçki, Çarlık Mahkemesinde Savunma)

III

Bu cinayet, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin içinde yaşanmakta olan karşıdevrimci rejim değişikliğinin başarıya ulaşmasının ve ek olarak, Leninist Komintern’in bina etmiş olduğu uluslararası radikal komünist hareketin sınıf işbirlikçi ve aşamacı bir strateji çerçevesinde işlevsiz kılınarak felç edilmesinin tamamlanmasının zorunlu bir gereğiydi. Troçki’nin ve yetiştirdiği öğrencilerinin temsil ettiği metodik birikimin fiziksel temsilleri (onların bedenleri) yeryüzünden kanlı bir biçimde silinmeksizin, emperyalist merkezlerde ve sömürgelerin kentlerinde mülkiyet ilişkilerini tehdit etme potansiyeli olan bir işçi hareketinin doğmaması ve bu hareketin doğrudan doğruya Lenin’in önderliği altında geliştirilmiş bulunan devrimci Marksist programla buluşmaması garanti altına alınamazdı. Troçki’ye dönük ideolojik, politik ve ölümcül saldırılar, aslında Lenin’in önderliğinde geliştirilen Bolşevik programa dönük olarak gerçekleştirilen bürokratik saldırıların yalnızca bir yansımasıydı. Bürokrasi bu programa açık açık saldırmayı, bu programın emekçi kitlelerde taşıdığı prestij dolayısıyla cüret edemedi ve devrimci programa dair sahip olduğu bütün itirazları, Troçki’ye karşı öne sürdüğü argümanların makyajıyla boyadı. Bu bağlamda Lev Troçki’nin alçak bir cinayete kurban gitmesi, SSCB’de yaşanmakta olan ve taraflarının bürokrasi ile işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün olduğu bir iktidar mücadelesinin sonucu olmasının yanı sıra, aynı zamanda dünya proletaryasının Komintern’in ilk dört kongresinde cisimleşen devrimci hatla politik düzlemde bir araya gelmesinin önünün kesilmek istenmesinin de bir sonucudur. Troçki’nin katlinin toplumsal sonuçları olan politik bir suikast olarak değerlendirilmesinin nedenlerinden biri de budur: Bu cinayetle birlikte RSDİP, 1905 Devrimi, II. Enternasyonal’in Almanya ve Fransa partilerinin çalışma biçimleri, 1917 Şubat ve Ekim Devrimleri, Kızıl Ordu ile Kızıl Filo’nun inşası, Komintern’in kuruluşu ve kitleselleşmesi gibi deneyimleri şahsında cisimleştirmiş olan ve Lenin’in hayatta kalmayı başarmış olan son silah arkadaşı da var olmayı bıraktı. Uluslararası sosyalist işçi hareketinin yarım yüzyıllık tecrübelerini kendi Marksist metodik birikiminde merkezileştiren ve birleştiren bir başka figür daha yoktu. Bu bağlamda biz Nahuel Moreno’nun Troçki cinayetinin etkileri üzerine yaptığı tahlilin tarih içinde doğrulandığı kanaatindeyiz: 

“Aslında biz hep Troçki’nin ölümünün Dört’ün önderlik bunalımında öznel değil, nesnel bir etmen oluşturduğunu söyledik. Bu tahlil bizim eğilimimize özgüdür. Bu bir nitel olguydu: Dört, onun ölümünden sonra daha kötü yönetilir olmadı, tamamıyla yönetimsiz kaldı.

Troçki eğer birkaç yıl daha yaşamış olsaydı, ben Dört’ün programını, tahlillerini ve militan sayısını daha da geliştirmiş olacağına inanıyorum.

Önderlik yokluğunun bir başka nedeni de işçi hareketi içindeki deneyimsizlikti, ki bence bu belirleyicidir. İşçi hareketi içinde geniş bir deneyim kazanmadan güçlü bir önderliğe sahip olamazsın.

Troçki üç Rus devriminin de yönetimine katılmıştı. İnsanlığın tanıdığı en büyük devrimci önderliğin, ilk beş yılı sırasında III. Enternasyonal’in yönetimine katılmıştı. 1905 ile 1917 arasında sürgündeyken, özellikle Fransa ve Almanya’daki sosyalist hareket içinde mücadele etmişti. Bu yeri doldurulamaz büyük deneyim bir cinayetle tümüyle yok oldu.” (Nahuel Moreno, “Devrimci parti üzerine röportaj”)

IV

Troçki’nin (suikasttan sorumlu GPU istihbarat şefi Pavel Sudoplatov’un bireysel anılarından da okuduğumuz üzere) İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde katledilmiş olması bir tesadüf değil, sınıf hareketinin reflekslerini iyi ezberlemiş birtakım epigonların sinsi bir hesabıdır. Bu bakımdan söz konusu cinayet ancak bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marks’ın Fransa-Prusya Savaşı öncesinde veya büyük öğretmenimiz Vladimir İliç Lenin’in Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde katledilmesine benzetilebilir. Fransa-Prusya savaşı Paris Komünü’nü, emperyalistler arası ilk paylaşım savaşı ise ertesinde Rusya’da Ekim Devrimi’ni getirmişti. Marks’ın ve onun takipçilerinin Komün’deki etkisi kısmî kalmış olsa dahi böylesine bir dehanın Paris okulundan işçi sınıfı hareketi adına çıkardığı teorik-programatik derslerin değeri paha biçilemez olmuştur. Dolayısıyla Kremlin’deki antileninist çetenin, devrimci Marksist ilkelerin yaklaşık yarım yüzyıllık deneyimlerinin üzerine kurulmuş bulunan bir devrimci çekirdeğin temsilcisi rolündeki Troçki’yi ikinci paylaşım savaşının başında katletmiş olması ve bunun, emperyalist merkezlerden derin bir rahatlama ve takdir nidasıyla karşılanmış olması, Troçki ile onun takipçisi kadroların, savaş esnasında hayatta olmamalarının uluslararası karşıdevrim cephesi için taşıdığı önemi ortaya koymaktadır. Bu cinayetle beraber, kitle imha silahlarının insafına terk edilmek üzere olan dünya işçi sınıfı, insanlık tarihinin en kanlı savaşlarından birisinin öncesinde politik olarak silahsızlandırıldı (ve bu işçi sınıfının Yunanistan’da, İspanya’da, Fransa’da, Almanya’da ve başka birçok ülkede askerî olarak silahsızlandırılması görevini de emperyalizm değil, Kremlin üstlendi). Dünya devrimi perspektifinin en önemli taşıyıcısı rolündeki Troçki’nin, birbirlerine doğrultacakları silahların şarjörlerini dolduran emperyalistlerin kanlı paylaşım kavgasının ilk aşamalarında öldürülmesiyle ortodoks Bolşevizm, proletaryayı kılıçtan geçiren bu savaşla oldukça zayıf bir durumdayken yüzleşmek zorunda kaldı. Bu gerçeği ironik bir biçimde en iyi ifade eden, İtalyan faşizminin kurucusu ve kahverengi gömleklilerin rejiminin mimarı Mussolini’den başkası değildir:

“[Almanlar] Rusya’nın Batı medeniyetine ciddi bir tehlike olduğu düşüncesine sahiptiler ve buna hâlâ daha sahipler. Bunun bir saplantı olduğu yönünde Hitler’i ikna etmeye çalıştım. (…) Hitler, Stalin’in Kamenev benzeri birinci kalite, gerçek ‘ağır silahları’ ölüme göndererek Bolşevizm’i öldürdüğünü anlamıyor. Stalin bir dünya devrimi fikrinden tamamen vazgeçmiştir.” (Benito Mussolini, “LIFE dergisi röportajı”)

V

Bugüne kadar tarihte hiçbir devrimci hareket, Dördüncü Enternasyonal’in altında doğmak zorunda kaldığı koşulların benzerleri eşliğinde doğmak zorunda olmadı. Bu bakımdan Dördüncü Enternasyonal’in devrimci Marksist programı muhafaza edebilmiş olması, tarihte bir benzeri daha olmayan eşsiz bir başarıdır. I. Enternasyonal erken dönem ütopyacı yanılgılarından kurtulmaya başlamış olan ve işçi çevrelerindeki geniş nüveler üzerine oturan bir devrimci hareketin yükselişi esnasında ilan edilmişti. II. Enternasyonal Avrupa işçi hareketinin kitlesel olarak sendikalarda toplanmaya başladığı ve bunun bir sonucu olarak sosyal demokrat partilerin balon gibi şiştiği bir yükseliş döneminde ilan edildi. III. Enternasyonal Rusya’daki Ekim Devrimi’nin derinden etkilediği radikal bir uluslararası komünist işçi sınıfı hareketinin üzerine kuruldu. IV. Enternasyonal ise Almanya’da Nazizm’in, İtalya’da Mussolini’nin, İspanya’da Franco’nun zafer kazandığı; SSCB’de “tek ülkede sosyalizm” isimli Ekimci programa verilen muhafazakar-milliyetçi tepkinin bayrağı altında toplanmış işbirlikçi bürokrasinin iktidarı ele geçirdiği bir uluslararası konjonktürde ilan edildi. Avrupa boyunca sendikaların kapısına kilit vurulup, sınıf hareketinin bütün temsilcileri (sendikacı, sosyal demokrat, sosyalist, komünist) zindanlara ve kurşuna dizilecekleri duvarların önüne gönderilirken, Dördüncü Enternasyonal seksiyonlarını işçi sınıfı içinde bir çelik çekirdek olarak örgütleme faaliyetine girişti. Ancak IV’ün yüzleştiği eşsiz zorluklar yalnızca nesnel değil, aynı zamanda özneldir de. Dördüncü Enternasyonal (savaşın başlamasıyla SSCB’ye sığınan Stalinist önderlerin savaş sonrasına dek fiziksel varlıklarını koruyabilmiş olmalarının aksine), bir yandan Nazi SS’lerin, bir yandan emperyalist ülkelerin sözde “demokratik” polis aygıtlarının ve diğer yandan da Stalinist GPU’nun terörü altında, İkinci Dünya Savaşı’ndan bütün bir önderliği katledilerek çıkmış olan biricik devrimci sınıf hareketidir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Sekreterliği’nin kurucularından ve bugün Geçiş Programı olarak bilinen metnin asıl yazarı olan Alman Rudolf Klement 1938’de, Seine nehrinin Île-de-France bölgesindeki Meulan-en-Yvelines’nde kafası ve bacakları vücudundan kesilmiş bir şekilde yüzerken bulundu. Cinayeti Stalinist gizli polis işledi. Alman Sol Muhalefetinin önderlerinden Walter Held (Epe Heinz) 1941 yılında SSCB’den geçerken tutuklandı ve ailesiyle kaybedildi. Yine Alman grubunun önderlerinden Moulin, İspanya İç Savaşı’nda çarpışırken Franco değil, GPU tarafından katledildi. Çek seksiyonunun sekreteri Zavis Kalandra 1950’de Stalinistler tarafından öldürüldü. IV. Enternasyonal İçin Komünist Birlik’in yöneticilerinden ve hareketin uluslararası önderlerinden Lev Sedov, Paris’te bir hastanede GPU tarafından öldürüldü. Vietnam Troçkizminin kurucusu Tha Thu Thau 1946’da yine Stalinistler tarafından öldürüldü. Örgüt sekreterlerinden Erwin Wolf, İspanya İç Savaşı sırasında GPU tarafından katledildi. İtalyan Komünist Partisi’nin 1925’ten beri Merkez Komite ve Politbüro üyeliğini yapan ve daha sonra Troçkist seksiyonun önderliğini üstlenen Pierre Tresso (Blasco), yoldaşlarıyla beraber Stalinistler tarafından öldürüldü. Sayıları 20.000 ile 30.000 arasında değişen Sovyet Troçkisti, yine Stalinist terörün kurbanı oldu. GPU’nun yakalayamadığı veya elinden kaçırdığı Troçkist militanları ise Nazi idam mangaları katletti. Naziler Fransız Troçkizminin önderlerinin hepsini kurşuna dizdi: Marc Bourhis, Pierre Gueguen, Marcel Hic, Jules Joffre. Alman örgütünün önderi Paul Widelin (Martin Monat) ve Jean Meichler, Naziler tarafından katledildi. Avusturya partisinin öncülerinden Franz Kascha ve Joseph Jakobovitch kurşuna dizildi. Hollanda Troçkizminin, aralarında Henk Sneevliet’in de olduğu dokuz kişilik önderliği Naziler tarafından kurşuna dizildi. Belçika Troçkizminin kurucuları Leon Lesoil, Renery, Van Belle, Lemmens ve Abraham Leon öldürüldü. Yunanistan seksiyonunun aralarında Pantelis Pouliopoulis’in de olduğu 17 kişilik önderliği ve yüzün üzerindeki üyesi, Haziran 1943’te Mussolini güçleri tarafından kurşuna dizildi. Bu yazının konusu düşünüldüğünde, yukarıdaki listeyi uzatmaya ve detaylandırmaya ihtiyaç yok. Ancak şu söylenmelidir: Troçki’nin katlinden önce ve sonra onun takipçilerinin dönemin üç büyük gücünün (“demokratik” emperyalizm, faşizm ve Stalinist bürokrasi) kılıcından geçirilmesi, Troçki’nin kendisinin öldürülemediği bir konjonktürde faydasız ve sonuçsuz cinayetler olarak kalacaktı. Zira Troçki, kendi çevresine işçi hareketinin en yetenekli ve adanmış komünistlerini çekmek yönündeki muazzam yeteneğini icra etmeyi sürdürdüğünden, GPU ve SS suikastlarına rağmen Dördüncü Enternasyonal önderliğinin mutlak bir soykırımdan geçirilmesi mümkün olamıyordu. Dört’ün tamamen önderliksiz kalması için Troçki’nin hayatına son verilmesi gerekiyordu. GPU’nun Dış İşler bürosunun başına getirilen ve Troçki cinayetinden sorumlu olan Pavel Sudoplatov kendi anılarında Stalin’in kendisine bu göreve dair gerçekleştirdiği konuşmayı aktarıyor. Devrimin mezar kazıcısının sözleri şöyle:

“Troçkist hareketin içerisinde Troçki’nin kendisinin dışında önemli bir politik figür yok. Troçki’yi ortadan kaldırınca, tehdit de ortadan kalkacak. (…) Troçki geri dönüşü olmayacak biçimde ortadan kaldırılmalı.” (J. Stalin, Aktaran: Pavel Sudoplatov, Özel Görevler)

VI

Troçki cinayetinin bir başka önemli tarihsel sonucu, bu suikastla beraber Stalinizm harici bir sosyalizmin mümkün olduğu yönündeki gerçeğin taşıyıcılığını üstlenen tek devrimci Marksist geleneğin büyük bir mimarının hayatına son verilmiş olunmasıdır. Bu gerçek inatla vurgulanmalıdır: Troçki’nin geliştirmiş olduğunun haricinde, başka bir Stalinizm dışı Bolşevizm türü yoktur (zaten Stalinizm de Bolşevizm’in bir alt kolu veya türü değil, onun anti-tezidir, yadsınmasıdır). Bu konuda Troçki, tekrar altını çizelim, biriciktir. Radek’ten Zinovyev’e dek bir dönem Troçki’yi takip etmiş olan önderler, bir süre sonra Stalinizme hızlıca uyarlanıp, eski pozisyonlarını terk etmişlerdir. Zinovyevci gruplar devrimci programın inşası noktasında meyve vermeyen ağacın yolunu takip ederek, politik olarak iflas etmiştir. Buharin’in çizgisi hiçbir zaman Komintern partilerinde Sol Muhalefeti’nkine benzer bir uluslararası varlığa kavuşamamış, dolayısıyla dünya işçi hareketinin içinde bir eğilim olma özelliğini hiçbir zaman edinememiştir. Heinrich Brandler ve onun Alman Sağ Muhalefeti grubu GPU’nun değil, tarihsel gelişimin terörü altında ezilmiştir. Anarşizm ise İspanya’daki Halk Cephesi hükümetine katılım göstererek, zaten Stalinist sınıf işbirlikçi çizgiyle olan barışını ilan etmiştir. Fransa’daki alternatif sosyalist ve sendikal akımlar, ya Dört’ün etki alanına girerek devrimci Marksist programı benimsemişlerdir, ya da sosyal demokratlaşarak burjuvazinin sınıf içindeki ajanlarına dönüşmüşlerdir. Lenin’in devrimci mirası Troçki’nin kendisi aracılığıyla oluşturduğu köprü üzerinden yalnızca Dörtçü kutupta muhafaza edilebilmiştir. Troçki’nin programı, Marksizm-Leninizm’in ortodoks ilkelerinin korunup geliştirildiği ve dünya proletaryasının azıklıktaki ancak saygın ve militan bir eğilimine dönüşen biricik stratejik çizgi olmuştur. Dahası bunu bizim iddia etmemize de gerek yoktur. Nazi işgali altındaki Avrupa’da “Kızıl Orkestra” isimli kahraman istihbarat operasyonunu yöneten, GPU ajanı Polonyalı komünist Leopold Trepper’in savaş sonrasında kaleme aldığı anılarında yaptığı itiraf, bu gerçeğin idrak edilmesi noktasında fazlasıyla yeterli olacaktır:

“Bu onura dair hak talebinde bulunabilecek olanlar Troçkistlerdir. Dik başlılığı bir buz baltasının ucuyla ödüllendirilen kendi önderlerinin örneğini takip ederek onlar Stalinizm’le ölümüne savaştılar ve onlar bunu yapan biricik insanlardı. (…) Bugün Troçkistler, vakti zamanında kurtlarla birlikte uluyanları suçlama hakkına sahipler. Ancak onların şunu unutmasına izin vermeyin: Onlar bizim karşımızda muazzam bir avantaja, Stalinizm’in yerine geçebilme kapasitesi olan tutarlı bir politik sisteme sahiptiler. İhanete uğramış devrimden duydukları derin üzüntünün ortasında tutunacakları bir şeyleri vardı. Onlar itirafçı olmadılar çünkü itiraflarının partiye de sosyalizme de hizmet etmeyeceğini biliyorlardı.” (Leopold Trepper, The Great Game)

Trepper haklıydı; itiraflarının partiye hizmet edeceğini düşünerek bürokrasiye teslim olan Zinovyevci, Buharinci ve benzeri muhalefet gruplarının aksine Sol Muhalefet partiye hizmetin biricik gerçek yolunun, işçi sınıfının gerçekliğine sadık kalmak olduğunu biliyordu. Bu nedenle Troçki’nin okulu, sol içinde “itirafçı” olmayan biricik Marksist okuldur. 

VII

Bütün bir insanlık tarihi boyunca fikirleri, eserleri, ilkeleri, savunduğu programatik hattı, eylemleri, örgütü ve hayatı Lev Troçki kadar çarpıtılan bir başka figür daha olmamıştır. 20. yüzyıl boyunca Troçki’nin gerçekten savunduklarına ve öne sürdüğü ilkelere çarpıtılmamış biçimleriyle ulaşmak, adeta fiziksel bedelleri olmuş politik bir mücadele haline gelmiştir ve bu mücadele 21. yüzyılda da sürmektedir. Eserleri aynı anda hem SSCB’de hem de ABD’de yasaklanmış olan biricik isim Lev Troçki’dir (Lenin’in Tüm Eserleri SSCB bürokrasisi tarafından kapsamlı bir sansür operasyonundan geçirilse bile yine de yayımlandı; bu, bürokrasinin demokratik duyarlılıklarını değil, Lenin’in Rus işçi sınıfının hafızasındaki benzersiz pozisyonunun gücünü göstermektedir). Yalnızca bu gerçek dahi onun, Marks, Engels ve Lenin ile birlikte devrimci komünizmin devasa ustalarından birisi olduğunu ispat etmektedir. Tam olarak bu perspektif eşliğinde bakıldığında, Troçki cinayetinin, yalnızca Troçki’nin biyolojik varlığının sona erdirilmesiyle sınırlı olmadığı anlaşılacaktır. Troçki her gün yeniden ve yeniden katledilmeye devam edilmektedir. Ve işte bu yüzden Troçki, tanık olunan en inatçı heyulaya yaraşır bir şekilde, her gün yeniden ve yeniden yaşamayı sürdürmektedir. Troçki cinayeti üzerine, buz baltası benzeri figürler üzerinden sol içinde yapılmayı sürdürülen çeşitli alaylar, tek bir gerçeği ispatlamaktadır: Sınıf hareketi içindeki düşmanlarımızın, Troçki’nin katillerinden çok da farklılaşmayan mide bulandırıcı ve aşağılık alçaklıkları. Dünyanın dört bir köşesindeki gerek reformist olsun, gerek Stalinist veya sosyal demokrat olsun, çeşitli sol partilerin okuma listelerini Althusser’in yapısalcı ekolünün oportünist yapıtlarıyla, toplumsal hareketçi ve kimlikçi otoritelerin gri akademik makaleleriyle, Fransız postmodern felsefe ekolünün işçi sınıfından en kopuk ve anlaşılmaz olan sözde “yeni devrimci strateji” kitaplarıyla dolduruyor olmasına rağmen Troçki’nin eserlerini hâlâ ellerinde bir haç veya muskayla parti bürolarının dışında tutmaya çabalamaları boşuna değildir. Troçki’nin en sivri huylarından biri de kendisini okuyanları ikna etmesidir. Kuzey Amerikalı gökbilimci ve astrobiyolog, Kozmos serisinin yaratıcısı ve evrim bilimi alanında tanınmış bir uluslararası otoriteye dönmüş olan Carl Sagan, çarpıtılan Troçki figürüne karşı tarihsel gerçekliğin ne olduğunu ve kendisinin bu gerçeğin bilinebilmesi için nasıl çalıştığını aşağıdaki gibi anlatıyor:

“Stalin’in iktidara gelmesinden kısa süre sonra, rakibi Lev Troçki’nin resimleri 1905 ve 1917 devrimlerinde anıtsal bir figür olarak kaybolmaya başladı. Stalin ve Lenin’in birlikte kahramanca ve hiçbir biçimde tarihsel olmayan ve Bolşevik Devrimi’ni yönetirken gösterilen resimleri bunların yerini aldı; Kızıl Ordu’nun kurucusu Troçki’nin ise hiçbir yerde varlığının kanıtı yoktu. Bu görüntüler devletin simgeleri haline geldi. Bunları her ofis binasında, bazen on kat yüksekliğindeki açık hava reklam posterlerinde, müzelerde, posta pullarında görebiliyorduk.

Yeni nesiller tarihlerinin bu olduğunu düşünerek yetiştiler. Yaşlı nesiller, bir tür siyasal sahte-hafıza sendromu gibi bir şeyi hatırladıklarını hissetmeye başladı. Gerçek anıları ile liderliğin inanmasını istediği şeyleri birbirleriyle uyuşturanların durumunu Orwell ‘ikili düşünme’ olarak nitelendirdi. Bunu yapmayanlar, yani devrimde Stalin’in çevresel rolünü ve Troçki’nin merkezî rolünü hatırlayan eski Bolşevikler, hain ya da yeniden yapılandırılmamış burjuvalar ya da ‘Troçkistler’ ya da ‘Troçkist faşistler’ olarak ilan edildi ve tutuklandı, işkence gördü, vatan hainlikleri kamuoyuna itiraf edildi ve idam edildi.

Ancak güçlü tarihsel gerçekleri sonsuza dek saklamak zordur. Yeni veri depoları ortaya çıkarılmıştır. Tarihçilerin yeni, daha az ideolojik nesilleri ortaya çıktı. 1980’lerin sonlarında ve öncesinde, Ann Druyan ve ben, Troçki’nin Rus Devrimi Tarihi’ni SSCB’ye sürekli olarak gizlice sokuyorduk — böylece meslektaşlarımız kendi politik kökleri hakkında biraz bilgi sahibi olabiliyordu.” (Carl Sagan, The Demon-Haunted World)

Tam olarak yukarıda hem bizim hem de Sagan’ın çizdiği çerçeve dolayısıyla bugün, Troçki’yi savunmaksızın Marksizm’i savunmak olanaksız hale gelmiştir. Bürokrasinin cinayeti Troçki’yi, yalnızca ölüm yıldönümlerinde saygın bir figür olarak anılabilecek bir devrimci olmaktan çıkarmış; onun hakkındaki gerçeklerin savunulmasını, Marksizm’in en temel ilkelerinin tavizsiz bir biçimde savunulması mücadelesiyle kaynaştırmış ve ikisini birbirlerine indirgemiştir. Bugün Troçkisiz bir Marksizm’in arayışında olanlar, eter dolu bir uzayın arayışında olan 17. ve 18. yüzyıl fizikçilerinin bulduklarını keşfedeceklerdir: Hiçlik. 

VII

Troçki öldü. O artık yok. Onun sadık takipçileri ve öğrencileri olmaya çalışan bizler için bu, 20. yüzyılda sadece yeri doldurulamaz bir boşluk bırakmadı, bizim için aynı zamanda affı da mümkün olmayan bir suç olmayı sürdürdü. Büyük öğretmenimizin katledildiğini unutanların, bu cinayete mazeret arayanların, katillerin argümanlarına özürcü yaklaşıp sempatik gözükmeye çalışanların, her fırsatta cinayetin soldan sürgün edilmesi gereken çarpık ve yozlaşmış bir anlayışın ürünü olduğunu deklare etmeyenlerin Dört’ün saflarında yeri yok. Öldürülüşü tarihsel anlamlar taşıyan birisinin ardından onun yerini nasıl doldurmaya çalışırsınız? Madem Troçki’nin katli yalnızca sınıf hareketinde değil, genel olarak dünya tarihinin gidişatında da bu denli derin bir etki yarattı, yeni bir Troçki gelene kadar Dört’ün takipçileri olayların seyrini izlemekle mi yetinmeli? Bu sorulara, Kuzey Amerika komünizminin kurucularından James P. Cannon’dan daha yetkin bir cevap verebilen henüz çıkmamıştır. Bizim takipçisi olduğumuz ve savunduğumuz anlayış budur:

“Troçki’nin ölümünden bu yana, partimizde (yalnızca bizim partimizde de değil), Dördüncü Enternasyonal’i kurtarabilecek tek şeyin bir yerlerde bir kurtarıcı bulmak olduğu biçiminde bir düşüncenin yayıldığını görüyoruz. Yani, yanlışların düzeltildiği ve doğru yanıtların bulunduğu kolektif faaliyet; programa sıkı sıkıya bağlılık ve parti üyeleri arasında işbirliği; partilerde işlevli önderliklerin seçimi ve onların uluslararası bir merkezdeki işbirliği yeterli olamıyor. Bizim, Enternasyonal’in üstünde duran ve bir birey olarak kişisel yetkisiyle yol gösteren birine sahip olmamız gerekiyor. Bu, mesih saplantısıdır. Troçki’nin ölümünden bu yana yıllardır duyduğumuz bütün homurdanmaların altında bu var.

Bu homurdanmayı ilk kez, iki buçuk yıl önceki XV. Kuruluş Plenumu’nda, pek de abartılı olmayan ‘Cannon, Troçki’nin yerini tutamaz’ açıklamasında açık bir şekilde duyduk. Ama bu açıklamanın altında (Cannon, Troçki’nin yerini tutamaz), birisinin Troçki’nin yerini alması gerektiği duygusu saklıdır. Biz, Troçki’nin yerini, uluslararası ölçekte Enternasyonal’in alması gerektiğini; çünkü Troçkilerin ağaçlarda yetişmediğini söyledik. Kendini kandıran bireylerin bu savının altında, belki kutsal ateşin kendilerine dokunabileceği duygusu saklıdır; partinin kendi kendisini yönetme ve önderliğini biçimlendirme yönündeki kolektif becerisine ilişkin bir güven eksikliği saklıdır. Bu, baştan sona yanlıştır.

Kendilerini partinin, kongre tarafından seçilmiş olan uluslararası önderliğin üstüne yerleştiren bu insanların iddiaları gerçekliğe uygun değildir. Bizler, Dördüncü Enternasyonal’in farklı bir gelişim aşamasında yaşıyoruz. Bizler, Troçki sonrası dönemde yaşıyoruz. Troçki’nin ölümünden bu yana beş, yaklaşık altı yıl geçti ve tüm uluslararası hareket kendisini bu yeni dönemin gereklerine uyarlamış durumda. Neye sahibiz? Troçki’nin düşüncelerine ve bu düşüncelerle yetiştirmiş olduğumuz kadrolara sahibiz; bu sayede geleceğe güven içinde faaliyet gösteriyor ve yaşıyoruz.” (James P. Cannon, “American Century”. The Struggle for Socialism)