İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Birleşme Kongresi 2014 dünya durumu üzerine karar taslağı

image_pdf

UIT-CI Uluslararası Yürütme Komitesi (UYK) 

Giriş

2012 yılındaki Dördüncü Kongre’de kabul edilen Dünya Politik Tezleri’ni üstünde yükselttiğimiz politik çerçeve ekseninde UIT-CI’nin 5. Dünya Kongresi’ne doğru ilerliyoruz. Bu tezlerde taslağı çizilen eğilimler son iki yıl içerisinde genel hatlarıyla doğrulandı. Bu yeni belgede, bu eğilimlerin güncel durumunu, meydana gelen değişim, ilerleme ve gerilemelerle bu değişimlerin farklı ritimlerini anlamaya çalışacağız. En önemlisi de, bu belge ile enternasyonalist bir örgüt olarak dünya durumu üzerine perspektiflerimizi, yönelimimizi ve politik çizgimizi belirleyeceğiz. 

1. Brezilya’daki ve Türkiye’deki kitle isyanlarıyla beraber Ukrayna’daki seferberliklerin zaferi bize Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devrimlerin önceki zaferleriyle başlamış olan dünya çapındaki yeni devrimci yükseliş döneminin devam ettiğini gösteriyor. 

Latin Amerika, Güney Afrika, Asya ve Güney Avrupa ülkelerinde devam eden genel veya kısmi grevlerle kitle mücadelelerinin yanı sıra 2013 ortasında gerçekleşen Türkiye ve Brezilya’daki kitle isyanları, Bosna’daki seferberlikler ve Ukrayna’daki devrimci zafer, tüm (nesnel ve niteliksel) farklılıkların ötesinde devrimci bir yükselişin hakimiyetini doğruluyor. Türkiye ve Brezilya’daki kitle isyanları, gelişmekte olan “yükselen ülkeler”in örnekleri olarak gösterilen “yıldız” ülkelerinde toplumsal patlamalar yaşanmasını beklemeyen emperyalizm için bile sürpriz oldu. Sürprizin en büyüğü ise, özellikle de bölgede yaşanan devrimlere karşı emperyalizmin bölgesel ajanlığı rolünü üstlenmiş ve “Ilımlı İslam” siyasal modeli için örnek olarak gösterilen Türkiye’den geldi. Brezilya, Dilma hükümeti ve PT (İşçi Partisi), Küba’daki kapitalist restorasyonu destekleyici rolü de göz önüne alındığında, Karayipler ve Latin Amerika’daki durumun tersten bir yansımasıydı.

Diğer yandan, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devrimci süreç, uluslararası sınıf mücadelesinin merkezini işgal etmeye devam ediyor. Ancak, 2013 ortalarından beri karşıdevrimin güçlü bir karşı saldırısı söz konusu. Bu girişimlere örnek olarak, Mısır’daki karşıdevrimci darbeyi ve Beşar Esad’a açık destek sunan İran tarafından arka çıkılan Hizbullah’ın askeri müdahalesi ve Yanki emperyalizminin Rusya ve İran’la görüşmeler yoluyla siyasi bir çözüme ulaşma veya çökertme yoluyla devrimi mağlup etmeye çalışması sonucunda Suriye devriminin daha da yalnızlaştırılmasını gösterebiliriz. Suudi Arabistan ve Katar yanlısı (El Nusra ve IŞİD) gerici İslami grupların güçlü hareketlerinin de devrimi ve isyancıları zayıflattığını söyleyebiliriz. Fakat devrimci süreç yenilgiye uğramış değil. Suriye halkının kahramanca isyanı kararlı biçimde duruyor. Mısır’daki askeri güç ve onun sivil destekçilerinin ilerleyişine rağmen devrim, çeşitli direniş biçimleri ve grevlerle hükümetin Şubat’taki istifasına yol açan emek hareketiyle birlikte yeniden canlandı. Devrimin kıvılcımının ateşlendiği Tunus’ta ise karşıdevrimci gruplar solcuların öldürülmesi gibi suçlar işlemeyi sürdürürken, yanıt, şimdilik Mısır’dakine benzer bir darbeyi önlemeyi başaran genel grev ve kitlesel gösteriler şeklinde oldu. Şüphesiz ki bu devrimlerin en temel zayıflığı devrimci sosyalist bir alternatiften yoksun olmaları. Devrim ve karşıdevrim arasında şiddetli bir çatışma var ama süreç hâlâ devam ediyor.

İşçi mücadeleleri 2013 yılında Orta ve Doğu Asya’ya da uzandı. Hindistan’da önemli grevler gerçekleşirken, Bangladeş de iki genel greve sahne oldu. Kamboçya’da dahi Çin’den ülkeye sefalet ücretleri üzerinden daha çok kâr etme amacıyla gelen şirketlere karşı tekstil sektöründe önemli grevler yaşandı. Ocak ayında tekstil işçilerinin gösterisi polis tarafından bastırıldı ve üç işçi öldürüldü. 

Çin’de maaşlar üzerine grev dalgaları devam etti; örneğin, iki temel Japon araba üreticisi sayılan Honda ve Toyota 2013 yılında pek çok greve maruz kaldılar. Ayrıca, kirlilik, sansür ve yolsuzluklara karşı toplumsal protestolar da büyüdü. Ulusal sorunlarla ilgili protestolar da yaşandı ve Pekin’de birkaç terörist saldırı olayı bile gerçekleşti. Çin Komünist Partisi’nin diktatör rejimindeyse önemli siyasi kriz emareleri var: Önde gelen liderlerinden biri yolsuzluktan yargılanarak tutuklandı. Eşi ise bir işadamının cinayetinden yargılandı.

Güney Afrika’da krizin ve kemer sıkmanın etkileri özellikle Güney Afrikalı işçilerin öncüsü konumundaki maden sektöründe yaşanan grevlerde bir sıçramaya ön ayak oldu. 23 Ocak’tan itibaren 70 bin işçinin katılımıyla yapılan iş bırakma eylemi, temel olarak otomobil katalitik konvertörlerinin üretiminde kullanılan platinyumun küresel üretiminin neredeyse %40’ını etkiledi. Dünyanın en yüksek toplumsal eşitsizlik düzeyine sahip ülkesinde her gün barikatlarla, yol kapatmalarla ve kamu merkezlerine saldırılarla dolu protestolar gerçekleşti. Son üç ayda 3.000’den fazla gösteri yapıldı. Yalnızca Ocak ayında sekiz eylemci polis tarafından öldürüldü ki, buna Şubat ayında vefat eden iki kişiyi de eklemeliyiz. Bu tarz gösterilerde güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanımı, 2012 Ağustos’unda gerçekleşen Marikana grevi sırasında 34 madencinin polis tarafından öldürüldüğü Güney Afrika’da çok sert eleştiriliyor. Yoksul kesimler asgari bir kamu hizmeti ve barınmayla birlikte elektrik ve benzer hizmetler için daha düşük fiyatlar talep ediyorlar. Eylemciler araçları ve binaları yakarak dükkânları yağmaladı. Polis meydana gelen bu şiddetli protestoların birkaçında göstericilere ateşli silahlarla karşılık verdi. Hepsi Başkan Zuma önderliğindeki halk cepheci Afrika Ulusal Kongresi (ANC) hükümetinde güçlü bir yıpranmaya sebep oldu.

İlerlemiş kapitalist kriz, emperyalist politikalar ve bunların kemer sıkma politikaları ve sosyal kesintilerle kitlelerin yaşam standartlarına saldıran hükümetler, artık protestocularla kitle ve sendikal seferberlikleri kışkırtmaktan fazlasını yapamıyor. Artık asgari nitelikteki sloganlar bile (İstanbul’da bir parkta ağaçların sökülmesi veya Brezilya’da toplu taşıma ücretlerine yapılan zam) Geçiş Programı yöntemlerini gündeme getiren ve baskıcı güçleri sorgulayıp kitleleri bir anda günümüz hükümetlerinin aleyhine dönebilecek yeni sloganların ortaya atılması dinamiğine sahip devrimci kitle seferberliklerini ortaya çıkarıyor ve körüklüyor. 

Gidişat, Brezilya veya Bosna gibi yeni toplumsal patlamalara gebe ve bu patlamalar, siyasal krizlere, hükümetlerin ve rejimlerin yıpranarak güçsüzleşmesine, hatta Ukrayna’da olduğu gibi hükümetlerin devrimci bir biçimde düşüşüne bile yol açıyor.

Tüm bunlar, önderliklerini zorlayarak partilerimizi kurarken yaslanabileceğimiz yeni mücadele örgütlerinin (mücadele veya grev komiteleri, koordinasyon komiteleri, yeni sendikalar, siyasi, sendikal ve gençlik cepheleri), yeni sendikal ve gençlik öncülerinin ortaya çıkmasına uygun koşullar yaratmaya devam edecek. 

2. 2007 yılında başlayan dünya kapitalist krizi hala sürüyor 

Tüm veriler, özellikle de “gelişmekte olan” ülkelerin krize girişi, 2007 yılında başlayan krizin devam ettiğini gösteriyor. Kapitalist emperyalist sistemin hızlıca yaralarını sarabilmesi için ihtiyaç duyduğu yağma ve sömürü seviyesini kabul etmekte gönülsüz olan işçi ve kitlelerin küresel ve ısrarlı seferberlikleri ve mücadeleleri krizin üstesinden gelinememesinin temel sebebini oluşturuyor. 

Bizzat burjuva araştırmacılar bile hâlâ duruma kuşkuyla yaklaşıyor ve ne olacağını tahmin etme konusunda yetersiz kalıyorlar.

Paul Krugman (2008 Nobel Ödülü sahibi) ve aşağıda alıntı yaptığımız IMF iktisatçılarından Larry Summers gibi burjuva iktisatçıların ABD ve küresel ekonomik durum hakkında ne söylediklerine bir bakalım: “Ya beş yıldır içinde yaşadığımız dünya normal kabul ettiğimiz durumun yeni haliyse? Ya bunalıma benzer bu durum bir yıl değil de on yıllar sürerse? (…)” Summers sonrasında dikkate değer bir ahlakçılık sergiliyor: “Asgari olarak, normal durumu yetersiz talep ve orta halli bir bunalıma tekabül eden ve tam istihdama yalnızca bir balon tarafından yönlendirildiğinde yaklaşan bir ABD ekonomisine sahibiz” (Clarin, Arjantin, 24 Kasım 2013). Bunları söyleyenler “yeni normalden” ve olası bir sürekli “orta halli bunalım”dan bahseden insanlar. Üstelik kapitalist ekonomik sistemin “merkezi” ekonomisinden bahsediyorlar.

Görünürdeki rakamlar da bu durumu doğrulamakta. Çünkü ABD ekonomisi, devlet müdahaleleri ve çokuluslu şirketlere düzenli devlet yardımlarıyla (Yankiler bunlara “teşvikler” diyor) yapay bir şekilde ayakta tutuluyor. 2012’den beri (merkez bankası olarak düşünebileceğimiz) Federal Rezerv, büyük firmalar ve çokuluslu şirketlere ucuz finans kredileri sağlamak amaçlı, her ay toplam değeri 85 milyar dolar olan hazine tahvili ve mortgage teminatları (çoğunlukla çöp tahviller) satın alarak okkalı bir pazar enjeksiyonu sağlıyordu. Bu enjeksiyon ve işçilerin maruz bırakıldığı kemer sıkma önlemleri, büyük ekonomik ve finansal grupların yeniden mega-kârlar elde etmelerini sağladı. Ama bu yolla bile üretimde bir sıçrama yaratılması başarılamazken yüzde yedilik yüksek işsizlik oranı da hâlâ yerli yerinde duruyor. Orta halli bir bunalım durumundan bahsedilmesinin nedeni de bu. Çünkü aslında yaratılan bu yeni spekülatif sermayeler kolay ve hızlı kâr elde etmek için vergi cennetlerine veya “gelişmekte olan” ülkelere gidiyordu ve bu şekilde Amerika’da ortaya çıkan sermaye kaçışının yarattığı açık “teşvikler”de yapılan kısmi düşüşle (85 milyar dolardan 65 milyar dolara) kapatılmaya çalışıldı. Ancak bu durum Brezilya, Türkiye, Hindistan ve Endonezya gibi ülkelerde yerel para birimlerinin değerindeki düşüşler, devalüasyonlar, düşen ücretler ve yeni toplumsal veya politik patlamalarla kendini gösteren yeni krizlere ve finansal dalgalanmalara neden oldu. Bu tek bir kapitalist emperyalist dünya ekonomisinin var olduğunu ve krizin küresel olduğunu gösteriyor.

Dünya kapitalist krizinin sürdüğünü gösteren diğer bir veri ise, tüm dünya ekonomisi üstünde etkisi olan Çin’in büyümesinin yavaşladığının doğrulanması oldu. Çin ekonomisinin büyüme oranı son üç yıldaki ortalama % 9.9’luk büyüme oranıyla karşılaştırıldığında % 2.5 düştü. (% 7.5’luk bir büyüme bekleniyor). Bu, örneğin, Çin’in üretim amaçlı dışarıdan satın aldığı maden oranlarında düşüşe gitmesiyle kendini gösterirken üretime de ağır bir darbe vurdu. Çin ve dünyadaki sanayi üretiminde yaşanan bu düşüş metal/maden (bakır, demir cevheri) fiyatlarının da düşmesine sebep oldu.

Bu düşüş, Şili, Avustralya ve Peru gibi büyük maden üreticisi ve ihracatçısı ülkelerin ekonomilerini de olumsuz etkiledi. Mısır ve kakao gibi diğer metaların fiyatlarında da düşüşler başladı. Verimlilik (işçi başına üretim oranı) büyümesi de düşüşünü sürdürüyor; 2013’te elde edilen 1.7’lik büyüme son 10 yılın en düşük oranıydı (Bilgi: Konferans Kurulu Toplantısı, Clarin Economico, Arjantin, 19 Ocak 2014). Avrupa krizin merkezi noktalarından biri olmaya devam ediyor. Avrupa 2013’te resesyondan çıkmasına rağmen, hiç kimse bir toparlanmadan bahsedemiyor. Bunun yanı sıra işsizlik oranı %25’i aşması beklenen İspanya örneğinde olduğu gibi kıtadaki yüksek işsizlik oranlarına sahip olmaya devam ediyor. 

Burjuva iktisatçılarının nasıl tanımlayacaklarını veya isimlendireceklerini bilemedikleri durum da tam olarak bu! 2001 Nobel Ödülü sahibi Joseph Stiglitz şöyle bir açıklama yaptı: “Büyük resesyon gitti, ama biz Büyük Çürüme’nin içine düştük” (Clarin Economico, 12 Ocak 2014). Şunu söyleyebiliriz ki kısmi bir iyileşme yaşanmasına rağmen 2007’de başlayan ağır krize henüz bir çözüm bulunmuş değil. Diğer deyişle, ekonomi, etkisi ancak 1929’daki krizin etkisiyle karşılaştırılabilecek ve belki ondan çok daha yüksek olan bu şiddetli krizin henüz üstesinden gelebilmiş değil. Nesnel durum belki de tarihi kriz tanımını doğruluyor, ve 1960’larda başlayan kapitalist ekonominin kronik karakterinin süreceğini hatta daha şiddetli dışavurumlara yol açacağını gösteriyor. Bu nedenle, uzun bir bunalımla ve emperyalist zincirin en güçsüz halkalarında meydana gelmesi muhtemel yeni krizlerle karşı karşıya kalabiliriz. Bu sefer farklı olan şeyse,Arjantin, Hindistan, Brezilya, Türkiye gibi “gelişmekte olan” ülkelerin ekonomilerinde krizin güçlü emarelerinin olması. Yankilerin ve Avrupa emperyalizminin tarafında ise ekonomik karşıdevrim politikası kesintiler ve kemer sıkma önlemleriyle sürüyor. Komünist partilerce yönetilen Çin ve Küba da kemer sıkmaların ve kapitalizmin derinleşmeye devam eden sürecini doğruluyor. Raul Castro yabancı yatırıma övgüler yağdırıyor: “Doğrudan yabancı sermaye yatırımının bölge ekonomileri üzerindeki yararları reddedilemez” (CELAC Zirvesi, Havana, Clarin 29 Ocak 2014). Tüm bu sürekli kemer sıkma temelli ve talancı (dış borç, daha çok özelleştirme, sermaye akışı) emperyalist politikalar kitle protestolarına yol açan çözülmez bir çelişki üretiyor. Kapitalizm bu çöküş krizinin üstesinden gelmeye çalışırken önünde duran temel engel de bu çelişkinin ta kendisi.

3. İran’la varılan mutabakatlar, bir egemenlik krizinin tam ortasında olan emperyalizmin dünya devrimci sürecini rayından çıkartmak veya yenilgiye uğratmak amacıyla karşıdevrimci önderliklerle yapılan anlaşmalara sığındığını gösteriyor.

Tezler’de şunu belirttik: “Irak’taki politik ve askeri başarısızlık Obama’yı siyasi bir değişikliğe gitmeye zorladı ve ana hattını burjuva hükümetler ve karşıdevrimci önderliklerle yaşanan anlaşmazlıklar konusunda müzakere çabalarının oluşturduğu taktiksel bir ‘havuç ve sopa’ siyaseti benimsendi. Bir başka deyişle, sopalar gözden çıkarılmadan havuçlara öncelik tanındı” (Dünya Durumu Üzerine Tezler, Nisan 2013, s. 22). Kuzey Afrika’daki ve Ortadoğu’daki devrimlerin emperyalizmin bölgedeki güçsüzleşmesini derinleştirdiğini de söyledik. 1979 Devrimi’yle ilişkileri kırılan ABD ve İran arasındaki dikkate değer anlaşmayı tam da bu çerçeveden kavramak gerekiyor. ABD ve İran Cenevre’de ekonomik yaptırımların yumuşatılması karşılığında Tahran’ın nükleer programını dondurmasını içeren anlaşmayı imzaladı. Anlaşma Rusya, Fransa, Almanya, Birleşik Krallık ve Çin dışişleri bakanlarının da desteğini aldı. Bu siyasal ilişkilerde bir değişikliğe işaret eden önemli bir anlaşmadır. Diğer yandan, Hasan Ruhani’nin başında bulunduğu yeni hükümetiyle İran, emperyalizmin şartlarını kabul etti, çünkü kendi halkının kapitalist krizin ekonomik etkisinden ileri gelen, özgürlüklerin kısıtlanması ve yasaklarla körüklenen hoşnutsuzluk ve gösterileri (2008 ayaklanmasının bastırılmasından sonra) Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da hâlâ devam eden devrimci dalganın İran’a da sıçramasına yol açabilirdi. Anlaşmayla birlikte Tahran’a karşı yaptırımlar hafifletilirken, başta petrol endüstrisi olmak üzere ekonomiyi yabancı yatırıma açmanın ve petrol ihraç etmeye başlamanın imkanı doğdu. Emperyalizm ve onun yandaşları, özellikle Suriye devrimini yalnızlaştırmak ve mağlup etmek ve Ortadoğu’da geniş siyasi-askeri istikrarı sağlamak amacıyla Hizbullah’ın, Chavezcilik’in ve Suriye’nin müttefiki olan İran ile yalnızca İsrail’in kabul etmediği bir işbirliği anlaşmasına vardılar. 

Elbette Ayetullahlar rejimi ve emperyalizm arasındaki bölgesel işbirliği yıllardır devam ediyor. Aslında, İran’ın, Tahran ve Şam arasında sürgünde yaşamış olan Nuri El Maliki’nin Irak’taki Amerikan işgal hükümetinin devamlılığının sağlanmasında önemli bir payı vardı. İran’ı anlaşma için ilk tebrik edenler Suriye diktatörü Beşar Esad ve Suriye’de rejimin saflarında savaşan Tahran’ın işbirlikçileri Lübnanlı milisler olan Hizbullah İslamcılarıydı. Böylelikle çember tamamlandı ve emperyalizm Suriye rejiminin ana destekçileriyle bir anlaşma yapmış oldu: Öncelikle doğrudan bir saldırının engellenmesi için Suriye’nin kimyasal silahlarının teslimi ile ilgili Rusya ile, ve şimdi de İsrail’in bölgedeki askeri egemenliğiyle çekişmekten vazgeçmesi için İran’la.

Bu, emperyalizmin hâlihazırda başarıya ulaştığı, Ortadoğu’da istikrar veya askeri ve siyasi kontrolü sağlayabildiği, ya da Suriye devrimini tasfiye edebildiği anlamına gelmiyor. Bölgedeki hiçbir düğüm çözülmüş değil. Bölgenin dinamiti Filistin-İsrail çatışmasında çözüme yönelik herhangi bir emare gözükmüyor. Emperyalizmin “iki devlet” planı sona erdi ve artık sürdürülebilir bir plan değil. Planın uğradığı başarısızlığının temel sebebi ise Filistin halkının bölgedeki devrimlerle şahlanan kahramanca direnişinin sürdürülmesinde ortaya koyduğu iradeydi. Bu, aynı zamanda emperyalizmin imtiyazlı karşıdevrimci ajanı Siyonist İsrail devletinin izolasyonunu da derinleştirdi. Bu tarihsel başarısızlığın ve İsrail’in büyüyen izolasyonunun meyvesi de İsrail’deki toplumsal ve ahlaki krizin derinleşmesi oldu. Dolayısıyla, İsrail’in faşist ve Siyonist önderliğinin, giderek daha fazla sarsılan ve sorgulanan ulusal uyumu koruma arayışında, her türlü müzakereye karşısında aslında en çok da kendi halkının gözünü boyamak amacıyla sergilediği “savaş kışkırtıcılığı” tavırlarından başka bir çıkar yolu kalmadı. 

Diğer yandan Suriye’de anlaşmalı bir çözüm yolunda süren müzakereler de şimdilik başarısız oldu. İran tarafından desteklenen Irak’taki Şii ve Amerikan yanlısı hükümet, Ocak 2014’te İŞİD’in radikal İslamcı grupları, eski Saddam destekçileri ve farklı Sünni grupların karışımından oluşan silahlı muhalefetin başkent Bağdat’ın 60 km. ötesindeki Felluce’yi ele geçirmesi noktasına kadar gelen sürekli terörist saldırıları karşısında artık ülkedeki durumu kontrol edemez hale geldi. Irak’taki bu bozgun, Yankiler’in işgal politikasının başarısızlığını ve ülkenin yeniden yapılanmasını veya istikrarını garanti edemeden bölgeden çekilmek zorunda kaldıklarını bir kez daha kanıtlıyor. 

Haziran ayında, Taliban ve ABD’nin Katar’ın başkentinde görüşmelere başladığı da duyurulmuştu. Bu müzakereler başarılı ve “programlanmış” bir ABD dış politikasının değil, yeni bir siyasi ve askeri Yanki başarısızlığının sonucu ve bu savaşın kendi savaşı olduğunu söyleyen Obama için de bir yenilgi. Herhangi bir korumaya sahip olmaksızın neredeyse yalnız olan Bin Ladin’in pohpohlanan ve reklamı yapılan cinayeti dışında, aslında durum onu gösteriyor ki, 12 yıllık askeri işgalin ardından emperyalizm ve onun işbirlikçisi Hamid Karzai hükümeti, ülkenin gerici Taliban güçlerince yönetilen ve kontrol edilen pek çok bölgesinde hiçbir kontrole sahip değil.

Bu politikanın bir parçası olarak, FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) ve Juan Manuel Santos’un Kolombiya hükümeti arasında Castro-Chavezciliğin desteğiyle devam eden müzakereleri ve PKK ile Türkiye hükümeti arasında gerçekleşen müzakereleri de sayabiliriz. ABD’nin havuç politikasının sopa politikasına karşı baskınlığı, dünyanın polis şefi olarak güçsüzleşmesinin bir sonucudur. ABD artık doğrudan askeri müdahaleleri artan bir biçimde zor bulurken, küresel etkisi de günden güne düşüyor. Ayrıca Mart 2013’te iddialarıyla küresel bir skandala yol açan ve Obama’yla temel müttefikleri (Dilma, Merkel vb.) arasında ciddi sürtüşmelere neden olan eski CIA çalışanı Edward Snowden’in açığa çıkardığı endüstriyel casusluk krizi gibi olaylar da Obama’nın dünya emperyalizminin şefi olarak sahip olduğu politik otoritesini zayıflattı.

4. Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinde devrim ve karşıdevrim arasındaki çatışma derinleşiyor

14 Ocak 2011’de Tunus’ta başlayan ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan devrimlerin fitilinin Mağrip’te ateşlenmesinin ardından geçen 3 senenin sonunda bu bölge, dünya işçi sınıfı mücadelesinin başını çekmeye devam etmektedir. Fakat devrimci süreci boğazlamak isteyen Avrupa ve Amerika emperyalizmleri tarafından desteklenen karşıdevrimci saldırılar da meydana geliyor. Temmuz 2013’te Mısır’da yaşanan askeri darbe ve Suriye’deki askeri (Rusya, İran ve Hizbullah tarafından desteklenen) ve siyasi (Obama’nın İran ve Rusya ile yaptığı antlaşmalar) karşıdevrimci müdahaleler bu saldırıların en öne çıkanlarıydı. “Ama ne bu ülkelerde ne de devrimci sürecin filizlendiği topraklar olan Tunus’ta devrimin kaderi henüz yazılmadı” (LI’nin Kasım 2013 tarihli IX. Konferans dokümanından alıntıdır).

Gerçekten de Suriye’de her şeye rağmen karşıdevrimci güçler kitle ayaklanmalarını bastırmakta başarısız oldu. Direnen halk hâlâ bazı bölgelerin kontrolünü elinde tutmakta. Kahraman Halep’te direnişçiler hala bölgenin yüzde ellisini kontrol altında tutuyor ve rejimin sistematik ve canice bombalamalarına karşı direniyorlar.

Mısır’da yaşananlar, devrimin şaşırtıcı şekilde tekrar kanatlandığını gösteriyor. Askeri darbeden sonra ortaya çelişkili bir durum çıktı — darbe başarıya ulaşmasına ve Müslüman Kardeşleri (MB) destekleyen kitlenin maruz kaldığı baskılara rağmen kısmi protestolar devam etti. Bunun üzerine 6 Nisan Gençlik Hareketi aktivistleri ve devrimci sosyalistler tutuklanmaya başladı. Ama kitleler henüz tamamen yenilgiye uğramış denemez. 

Şubat 2014’te ülkeye yayılan grevler dalgası politik krize yol açtı ve General Sisi’nin de içinde olduğu tüm hükümetin istifasıyla sonuçlandı. 

10 Şubat’ta Mahalla’da devlete ait bir tekstil fabrikasında grevler yeniden başladı. Bu grevlerin ülke çapında yaygınlaşacağı korkusu — ki bu hükümetin “kitle desteğini yitirmiş olduğu” anlamına gelecekti — hükümete istifa etmekten başka bir çare bırakmadı. (Kahire gazetesi Al-Masri Al-Youm 25 Şubat’ta “İşçi intifadası hükümeti devirdi” ana başlığı ile çıktı). Nitekim, Ocak 2014 sonunda hükümetin kamu çalışanlarına söz verdiği gibi devlet sektörlerindeki ücretlerinin de 1200 E£ olan asgari ücrete [E£=Mısır Lirası; 1 Mısır Lirası yaklaşık 0.10 avroya denk] tabi olması talebiyle yedi tekstil fabrikasının işçilerinin başlattığı grev geçtiğimiz günlere kadar sürdü ve sadece tekstil sektörüyle sınırlı kalmadı; Kahire’deki toplu taşıma ve posta çalışanlarına, alt kademelerdeki polislere ve özel sektördeki çeşitli kimyasal şirketlere de sıçradı. Kahire il sınırları içerisindeki 28 otobüs deposunun, maaşları 600 E£ ile 1400 E£ arasında değişen 42,000 çalışanı 22 Şubat Cumartesi günü kendilerine de asgari ücret verilmesi ve buna ek olarak 1200 E£ olan asgari ücrete yüzde 7 oranında zam yapılması talepleriyle greve çıktılar. Ayrıca, çok eski olmaları nedeniyle güvenlik sorunlarına yol açan 4700 otobüs filosunun yenilenmesi için kayda değer bir yatırım yapılmasını da talep ettiler. Hükümet, 15.2 milyon E£ sözü verdi, ancak grevdeki işçiler bu teklifi reddettiler. Bunların üstüne sağlık sektöründeki grevler de eklendi. Tekstil işçileri de talep ettikleri artışı alacak gibi duruyorlar. Tüm bunlar devrimin devam ettiğini ve seyrinin işçi hareketinin öncülüğünde belirlendiğine işaret ediyor. Bu durum sürece yeni bir dinamik katıyor.

Tunus’taki devrimci süreç de tüm canlılığıyla devam ederken, işçi sınıfının ve işçilerin örgütlerinin süreç içerisindeki rolü giderek daha da açığa çıkıyor. Aynı şekilde, Libya’da da süreç içerisindeki mücadele devam ediyor (devlet ve ordu kontrolünde olmayan bağımsız halk milisleri, grevler). Tüm bu bahsi geçen durumlara genel bir çerçeveden bakacak olursak karşıdevrimci güçlerin yarattığı tehditleri yok saymaksızın bölgesel devrimci sürecin önünün hâlâ açık olduğunu söyleyebiliriz.

Mısır’daki darbenin ardından, bunun genel bir eğilime dönüşeceği ve Tunus’a da sıçrayacağına dair korkular belirmişti. Tunus’ta her ne kadar sol kanada ait savaşçıların öldürülmesi gibi olaylar yaşansa da, bir darbe gerçekleşmesi için yeterli alan açılmadı. Tam aksine, UGTT (Tunus İşçileri Genel Sendikası) ve Halk Cephesinin reformist önderliklerine rağmen kitleler özellikle de işçi sınıfı direnmeye ve mücadele etmeye devam etti. Seferberlikler, devrimden sonra ortaya çıkan Ennahda (Yeniden Doğuş) Hareketi’nin ılımlı İslamcı hükümetini iyice yıprattı. Hükümet olası bir devrimle düşürülmekten ancak laik işveren muhalefeti, UGTT ve Halk Cephesindeki reformist sol gruplarla varılan anlaşmayla sonuçlanan “ulusal diyalog” sayesinde kurtulabildi. Tunus’ta hükümet, hükümet değişikliğine gidilmesi (istifalar ve geçici hükümet kurulması), ayrıca Kurucu Meclis tarafından oybirliğiyle kabul edilecek ve İslami kesimleri laik devlet, inanç özgürlüğü, seçilmiş konseylerdeki kadınlar ve erkekler arasında “tam denklik” talebiyle cinsiyet eşitliği ve “şeriatın” hukuk sistemi olarak reddi gibi pek çok burjuva demokratik taleplere boyun eğmek zorunda bırakacak yeni bir Anayasa düzenlenmesi konularında uzlaşmak zorunda kaldı. Ancak, “bir yandan mecliste yeni Anayasa tartışılmaya devam ederken, bir yandan da Ocak ayının ikinci haftasında grevlerin sayısı katlanarak arttı (doktorlar, çöpçüler, havaalanı ve ulaşım çalışanları) ve bununla gelen ciddi bir isyan dalgası sonucu farklı şehirlerde (özellikle Kassarin’de) ve başkentin çevre yerleşim birimlerinde polis istasyonları ve Ennahda parti merkezleri yakıldı” (Santiago Alba Rico’nun yazısından, Lucha Internationalista, 129, Ocak 2014). Bu da açıkça gösteriyor ki Tunus’ta kitle hareketinin yükselişi sürüyor ve bu yükseliş ülkedeki hayatın akışını etkileyen kilit faktör olmaya devam ediyor. 

Suriye’de ise Rusya ve İran’dan doğrudan silah ve danışman teminat eden rejimin askeri egemenliği, devrimin kanlı bir katliama dönüşmesine ve 150.000’den fazla insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Esad, isyancı muhaliflerin Ağustos ayında gerçekleştirdikleri kuvvetli saldırılara, “El Kuseyr gibi stratejik bir şehrin kontrolünü ele geçirmek için Hizbullah’ın mücadeleye doğrudan katılımını sağlayan bir askeri karşı saldırıyla cevap verdi. Bu karşı saldırı kararına paralel olarak Şam’ın pek çok mahallesinin kimyasal silahlarla bombalanması, bunların son karşı saldırılar ve öldürücü darbeler olarak planlandığını ortaya koyuyor. Ama isyancı muhalifler bu saldırılara direnmeyi başardılar ki bu direniş halkın büyük çoğunluğunun desteği olmaksızın imkânsızdı. Muhalefeti kontrol etme ve katil rejimi müzakereye zorlama amacını güden emperyalist saldırı, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya arasında sağlanan anlaşmayla sekteye uğradı. Her şeyden önemlisi, İran’la kurulan yeni diyalog, Suriye devrimi karşıtı tüm bu girişimleri pekiştiriyor” (Lucha Internationalista IX. Konferans dokümanından alıntılanmıştır, Kasım 2013). Bastırma ya da çözüm müzakereleri aracılığıyla devrimi boğazlama arayışları şimdilik başarıyla sonuçlanmamış durumda. Halk direnmeye devam ediyor ve Cenevre müzakereleri de muhtemelen başarısızlıkla sonuçlanacak. Devrim karşıtı bir diğer faktörünse Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar’ın desteklediği El Nusra ve IŞİD gibi Sünni İslam örgütlerinin isyancı kadrolarının karşıdevrimci saldırıları olduğu çok açık. Bu örgütler yerel komitelere, Özgür Suriye Ordusu’na ve de özerkliklerini talep eden Kürtlere karşı saldırıları kışkırtmaktalar.

Temel sorun devrimci bir önderliğin yokluğu. Kitleler kendi devrimlerini yaptılar ama devrimci bir önderliğin yokluğunun yarattığı boşluk burjuvazinin ikame ettiği önderlikleri doğurdu: Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler gibi İslamcı önderlikler, Tunus’taki Ennahda hareketi veya Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin desteklediği Suriye Ulusal Konseyi’ni oluşturan güçler gibi. Kitleler yollarına bu önderliklerle devam etti ancak devrim kitlelerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde ilerlemedi ve Mısır’daki Nasırcı ordu, politik güç sahibi patronlar veya laik sol reformist güçler gibi eski önderlikler de yeni yüzleriyle tekrar sahneye çıktı. Tam da bu yüzden seferberlikleri teşvik etmek, işçilerin, gençlerin ve emekçilerin ikili iktidar organlarının oluşturulması ve devrimci politik örgütlerin kurulması için sonuna kadar mücadele etmek, işçi ve emekçi hükümetlerinin kurulması yolunda stratejik görevlerimiz olarak yakıcılıklarını korumaktadırlar. 

Bölgedeki devrimci mücadelenin bir diğer temel direği de Filistin. İşgalci Siyonist devlete karşı Filistin halkının güçlenen mücadelesi devrimci sürecin etkilerini kanıtlar nitelikte. Ancak, önce Mursi şimdi de Mısır ordusu, İsrail ile işbirliği içinde sistematik şekilde Gazze ile sınır kapılarını kapatıp, Filistin halkının hayatta kalma savaşının bir parçası olan Gazze Şeridi tünellerini imha ediyor. Bölgedeki devrimler Mısır’daki darbeyi destekleyen Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (PLO) de zayıflattı. Siyonist sömürgeleştirmenin ilerlemesiyle birlikte İsrail’le giriştiği tüm müzakere politikaları başarısızlığa uğrayan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün prestiji önemli ölçüde düşüşe uğradı. Ayrıca Gazze’de, yolsuzluk ve baskıcı bürokratik yapısından dolayı Hamas önderliğine karşı gelişen bir hoşnutsuzluk hakim. Bu durum her iki önderliği de Gazze ve Batı Şeria’da bir uzlaşı hükümeti kurmak için politik bir anlaşmaya oturmaya itti. Ancak bu anlaşma hâlâ kesinleşmiş değil. Bunun arka planındaysa emperyalizmin, Arafat’tan Abbas’a İsrail ve FKÖ önderlikleri tarafından desteklenen ama hiçbir zaman çözüme ulaşamayan “iki devlet” politikasının tarihsel iflası yatıyor. Filistin direnişinin sürekliliği Siyonist devletin yıkılmasına giden gelecek zaferin temelini oluşturmaktadır.

Bizim programımız, Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimlerine yönelik olarak her şeyden önce Filistin halkının mücadelesiyle ve Suriye devriminin desteklenmesiyle koşulsuz şartsız dayanışmayı önüne koyar. 

Esad diktatörlüğü alaşağı! Her türlü emperyalist müdahaleye hayır! Rusya ve İran’ın diktatörlüğe yaptığı askeri desteğe son! Devrim için silah yardımı! Mücadele eden halka koşulsuz şartsız maddi destek! Diktatör Esad’ı devirmek için ihtiyaç duyulan ağır ateşli silahlar ve uçak-savarlar da sahil her türlü silah direnen Suriye halkına! Suriye Ulusal Konseyi’ne hiçbir politik güven duymuyor ve desteklemiyoruz! Suriye devrimci solunun tüm mücadeleci güçlerine tam destek! Suriye devrimiyle enternasyonal dayanışma!

Mısır’daki askeri-sivil hükümete hayır! Baskılara son! Mursi ve Müslüman Kardeşler (MK) dahil olmak üzere tüm siyasi tutuklular serbest bırakılsın! Mursi ve MK tarafından uygulanan devlet baskısının hesabını soracak olan halktır, ordu değil! Mübarek’e ömür boyu şartsız hapis cezası! Sendikalar askeri-sivil hükümetle bağlarını koparsın! Grevlere tam destek! Mübarek’i deviren sendikalar, gençlik ve özörgütlenmeleri iktidara!

Tunus’taki işçi ve emekçi mücadelelerine tam destek! Devrimi Savunma Komiteleri yeniden yapılanmalı. Direnişçilere yönelik işlenen suçlara karşı dokunulmazlığa hayır! UGTT ve Halk Cephesi “diyalog” ve “ulusal birlik” politikalarından vazgeçsin! Devrim yanlısı sol güçler ve UGTT merkezli bir işçi hükümeti için ileri! 

Yaşasın Filistin halkının mücadelesi! İsrail’in boykot edilmesine destek! Siyonist devlete hayır! Filistin’de birleşik, laik, demokratik ve ırkçılık olmayan bir devlet kurulsun! 

5. Avrupa, kapitalist krizin ve kesintilere karşı büyük mücadelelerin merkezinde

Politik Tezler’in XIII. bölümünde tanımladığımız gibi: “2008’den bu yana Avrupa kapitalist krizin merkezinde yer almakta ve bunun faturasını işçi, emekçi ve genç yığınlara kesmeye çalışmaktadır. 2010’dan beri ise, Avrupa işçi sınıfı, bürokratik liderliklerin sebep olduğu tüm zorluk ve sınırlılıklara rağmen, kitleler halinde mücadeleye atılmakta.”

Çokuluslu şirketlerin ve emperyalizmin politikası oldukça net: kitleler ve onların sosyal kazanımları üzerinde şiddetli bir kemer sıkma politikasının uygulanması. Yalnızca devletin sağlık, eğitim ve diğer sosyal hizmetlere yönelik bir saldırısı değil, aynı zamanda, kapitalist özel işletmelerin işten atma, ücretleri düşürme ya da işyerlerini kapatma gibi saldırıları da söz konusu. İspanyol Devleti’ndeki kitlesel işten atmalara ve bazı işyerlerinin kapatılmasına karşı Panrico (Barselona) işçilerinin 150 günü aşkın bir süreden beri devam eden grevini bu durumun sembolik bir örneği olarak gösterebiliriz.

Tezler’de işaret ettiğimiz eğilimler devam ediyor ve giderek derinleşiyor çünkü ne kapitalist krizde, ne de Avrupalı emekçi halkın, göçmenlerin, vs. sosyal koşullarına dönük saldırılarda önemli bir değişiklik söz konusu değil. Örneğin, artık Hollande’lı Sosyalist Parti hükümetiyle Fransa da kesintileri arttırma zorunluluğuyla karşı karşıya. En istikrarlı ülkelerden biri olan Hollanda’nın merkez sol hükümeti bile, Eylül ayında “cömert” sosyal güvenlik sistemlerine bir son vermek zorunda olduklarını ilan etti.

Avrupa’daki sürecin eğilimlerini şöyle sıralayabiliriz: a) kapitalist ekonomik kriz aşılabilmiş değil; b) işçi ve emekçilerin ekonomik ve sosyal kazanımlara dönük saldırılar; c) AB’deki Alman-Fransız egemenliğinin doğrulanması; d) protesto ve kitle seferberliklerinin yaygınlaşması; e) hükümet ve rejim krizleriyle birlikte artan politik istikrarsızlık (özellikle Güney Avrupa ülkelerinde); f) büyüyen ulusal sorun (Katalonya, Kürdistan, İskoçya); g) aşırı sağ yeniden güç kazanıyor; h) yeni alternatifler, politik cepheler. 

Mevcut çelişki şu ki, şiddetli kesinti politikalarına ve kitlelerin kazanımlarına dönük saldırılara rağmen, işçi, gençlik ve kitle direnişleri azalmıyor. Direnişler yaşanan yükseliş ve düşüşlerle birlikte devam ediyor ve Türkiye, Bosna ve Ukrayna örneklerinde olduğu gibi, güçlü sosyal ve politik altüst oluşları beraberinde getirerek diğer ülkelere yayılıyor.

2013’te ve 2014’ün başlarında, işçi sınıfının, gençliğin ve emekçi kesimlerin mücadeleleri gelişmeye devam etti. Yeni olansa, en azından İspanyol Devleti’nde, ilk zaferlerin elde edilmeye başlanmış olmasıydı. UBK (LI ve İDP)’dan yoldaşlarımızın işaret ettiği gibi, çözümsüz krizi ve devam eden sosyal protestolarıyla Yunanistan, AB zincirinin en zayıf halkası olmaya devam ediyor. Yunanistan’da şu ana dek neredeyse 20 genel grev gerçekleşmiş durumda. Portekiz’de protestolar ve seferberlikler devam ediyor. İspanyol Devleti’nde süregelen mücadelelerde bazı önemli kazanımların elde edilmesiyle sendikal ve kitle hareketlerinde bir değişimin başladığı görülüyor. Bu durum bir yandan da Halk Partisi (PP) hükümetinin protestolar karşısında geri çekilmesine yol açıyor. Enternasyonalist Mücadele (LI)’den yoldaşlar, Burgos şehrinin bir mahallesi olan Gamonal’daki eylemlerin kazandığı zaferin önemini vurgulamaktalar. Bu eylemler, şehrin merkezi caddesine gereksiz ve pahalı bir bulvarın inşa edilmesine karşı başlamış, daha sonra aralarında Madrid, Zaragoza, Barselona, Bilbao, Alicante, vs.’nin de bulunduğu 40’ten fazla ilde yapılan destek eylemleriyle, ulusal çapta bir kitle hareketinin ortaya çıkışını tetiklemişti. Bunu, PP belediyesinin kamusal sağlığı özelleştirme planını iptal ettirmesiyle sonuçlanan Madridli sağlık emekçilerinin zaferi takip etti. Bu zafer, kamusal sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesine karşı uzun soluklu bir sendikal ve kitle mücadelesini ateşledi. 

Türkiye, Bosna ve Ukrayna’da halk isyanları

İçerdikleri farklılıklara rağmen üç yeni ve çok önemli süreç Türkiye (Haziran 2013), Bosna (Şubat 2014) ve Ukrayna (Kasım 2013’ten itibaren)’da yaşanan halk isyanlarıdır. Bu süreçler kapitalist ekonomik krizin yansımaları olmakla birlikte temel olarak Avrupa’daki mücadelelerin (Öfkeliler hareketinden itibaren), ve Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devrimci dalganın ürünüdürler. Özellikle Yunanistan ve Suriye ile sınırlara sahip bir Avrasya ülkesi olan Türkiye’de bu iki etkinin en açık şekilde görülüyor. İşçi Cephesi’nden yoldaşların belirttiği üzere, Türkiye’de “sınıflar mücadelesinde yeni bir dönem açıldı. Ülkeyi 10 yıldır yöneten Erdoğan ve AKP hükümetinin meşruiyeti, geri döndürülemez bir biçimde sarsıldı” (“Atakan Çiftçi ile röportaj,” Uluslararası Haberleşme, No. 33, sf. 15). Taksim Meydanı’ndan ülkenin diğer büyük kentlerine yayılan kitle seferberliği, hükümeti ve emperyalizmi şaşkınlığa uğrattı ve küresel ölçekte de, sonrasında Brezilya’da meydana gelen kitle seferberliklerinde yansımasını bulan, oldukça olumlu bir etki yarattı. 

Kitlesel seferberliğin Türkiye’de yarattığı değişim, ülkedeki nesnel durum tarafından da doğrulanıyor. Özellikle, Erdoğan hükümeti, AKP’nin kendi içinde de ortaya çıkan bölünme ve uyuşmazlık işaretlerine varacak düzeyde bir politik istikrar kaybı yaşadı. 2013’ün sonunda bakanların yakınlarının karıştığı yolsuzluk skandalları istifalara ve yeni protestolara yol açtı. Bu durum politik krizin güçlü öğelerinin, 2014’ün başlarından itibaren ekonomik krizle ve döviz kurundaki fırlamalarla iç içe geçmeye başladığını gösteriyor. Öte yandan, her ne kadar kitle seferberlikleri Mayıs-Haziran’daki zirve seviyesine tekrar ulaşmamış olsa da ülkenin hemen her yerinde irili ufaklı protestolar gerçekleşmeye devam ediyor (Örneğin Ocak ayında özelleştirmelere karşı Ankara’ya doğru önemli bir işçi yürüyüşü gerçekleşti).

Bosna-Hersek’teki işçi ve halk ayaklanması genel krizin ve Avrupa’daki mücadelelerin bir parçasını oluşturuyor. Ayaklanma 5 Şubat Çarşamba günü Tuzla’da başladı ve Saraybosna, Mostar ve Zenica gibi diğer şehirlere hızla yayıldı. Ayaklanmanın nedeni Bosnalı emekçilerin yaşam koşulları ve ülkedeki ekonomik ve sosyal durumun vahametiydi. Seferberlik, özelleştirilmiş dört fabrikanın kapatılmasına karşı gerçekleştiren bir işçi eylemiyle başladı. Protestolar kısa sure içinde ulusal ve yerel hükümetlere karşı bir seferberliğe dönüşürken, protestocular hükümet binalarına saldırıldı. Mostar’daki eylemlerde her ikisi de milliyetçi olan Hırvat Demokratik Birliği (Hrvatska Demokratska Zajednica – HDZ) ve Demokratik Eylem Partisi’nin (Stranka Demokratske Akcije – SDA) lokalleri ateşe verildi. Eylemciler arasındaki etnik bölünmeler şüphesiz ki unutulmuştu. Savaşın bittiği 1995 yılından bu yana bu düzeyde bir protesto dalgası gerçekleşmeyen 3 milyon 800 bin kişilik nüfusa sahip ülkede resmi işsizlik oranı %28 düzeyinde; fakat bazı araştırmalara göre bu oran neredeyse %40’lara varıyor. 

Seferberliklerle beraber halk meclisleri ortaya çıktı; bu meclisler yaygınlaştı ve talepler içeren programlar hazırladılar. Örneğin, Tuzla emekçileri ve halkı şu noktalara sahip bir program öne sürdüler: “gelecek seçimler öncesinde, daha önce Tuzla kantonunda hiçbir hükümet görevinde bulunmamış, apolitik uzmanlardan oluşan teknik bir hükümetin kurulması (…) Bu hükümet çalışmaları ve önerilerine ilişkin haftalık bir bilgilendirme raporu sunacak. Konuyla ilgilenen tüm vatandaşlar, hükümetin çalışmalarını takip edebilecek.”

“ — [Özelleştirmelerle ilgili olarak] (…) Hükümet dolandırıcılıkla edinilmiş mülkleri kamulaştırır, özelleştirme anlaşmalarının iptali için hareket eder, fabrikaları işçilere iade ederek üretimin en kısa zamanda başlaması için gerekli önlemleri alır; — Hükümet temsilcilerinin maaşlarının kamu ve özel sektör emekçilerininkiyle eşitlenmesi, hükümet temsilcilerine ödenen tüm ikramiyelerin sonlandırılması ve görevini tamamlayan bakanlara ve diğer temsilcilere yapılan ödemelerin durdurulması.”

Ukrayna: Devrimci zafer ve çelişkileri

Kıtadaki bir diğer yükseliş de Ukrayna’da yaşandı. Yüz binlerce insan seferberlikleriyle (eylemlere yönelik) baskıcı yasaların kaldırılmasını sağlayıp, pek çok sefer polisin yenilgisiyle sonuçlanan çatışmalara katıldı; onlarca kamu binasını işgal etti ve son olarak Yanukoviç hükümetini düşürmeyi başardı. 

Sağ liberallerden faşistlere uzanan bir kesim tarafından kontrol edilen muhalefet önderliğini aşma noktasına gelen devrimci kitle seferberliği Yanukoviç’in düşüşüyle zafere ulaştı. Durum öyle bir noktaya geldi ki, Almanya-Merkel’in önderliğindeki AB ve Avrupa emperyalizmi, Yanukoviç’in devam etmesi ve Mayıs ayında seçimlere gidilmesi için, Putin’in onayıyla Kiev’de müzakerelerde bulundu. Bu anlaşma, Britanya ve Polonya dışişleri bakanlarıyla birlikte meydana götürüldü ancak halk bu anlaşmayı reddetti ve ardından Rus-yanlısı hükümet düştü.

Devrimin ağırlığı karşısında kalabalığa “istediğiniz kadar kalın” demesi için Timoşenko hapishaneden çıkarılıp meydana götürüldü. Sonrasında geçici hükümeti meydanda onaylatmak zorunda kaldılar.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimleri dalgasının bir devamı olarak, bu gelişmeleri yeni bir demokratik ya da “Şubat” devriminin zaferi olarak tanımlayabiliriz (diktatörlük olmayan bir kapitalist hükümetin alaşağı edilmesi ve bir “Ekim”e varmaması anlamında). Bu devrimlerde de olduğu gibi, kitlesel ağırlığa sahip bir sol ve işçi alternatifinin olmayışı, devrimci hareketin (Euromaiden ya Avrupa Meydanı) sağın politik partileri ve liderleri tarafından özümlenmesini beraberinde getirdi. Devrimci sosyalistler olarak, devrimci hareketi, bu sağ önderliklere ve geçici hükümete hiçbir destek sunmadan, destekliyoruz.

Eski Sovyetler Birliği’nin parçası olan ve 45 milyonluk nüfusuyla Ukrayna çok derin bir ekonomik ve politik krizle karşı karşıya. Devlet başkanı Viktor Yanukoviç önderliğindeki hükümet, AB ile Ukrayna’nın yaptığı anlaşmanın durdurulmasının karşılığında doğalgaz fiyatının yüzde 50 oranında düşürülmesi ve borçların ödenebilmesi için 15 milyar dolarlık bir kredi sağlanması teklifi sunan Putin’le anlaştı.

Kasım ayında başlayan seferberlik, hükümetin AB ile yapılan anlaşmayı dondurmasını reddediyordu. Avrupa Birliği’ne girilmesini talep eden Eski Başbakan Yuli Timoşenko önderliğindeki burjuva muhalefet seferberlik çağrısında bulunmuştu. Kitlelerin büyük bir kısmı bu çağrıyı destekledi çünkü ülkenin AB’ye girmesi halinde durumlarının düzeleceğine dair, daha önce eski SSCB ve Doğu Avrupa ülke halklarının Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından sahip olduklarına benzer yanlış bir yanılsamaya içindeydiler. Sonuçta, Kiev’in Bağımsızlık Meydanı’nı dolduran binlerce insanın katılımıyla gerçekleşen kitlesel seferberlikte bu meydanın adı “Euromaiden” (Avrupa Meydanı) olarak değiştirildi. Üç ay boyunca devam eden halk ayaklanması, kendi önderliğini aştı, iki taraftan da yüzlerce yaralı ve onlarca ölü verecek şekilde polisle şiddetli bir biçimde çatıştı.

Ukrayna halkının yaşadığı keskin bilinç karmaşasının ötesinde, söz konusu olan, Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimleriyle yükselen mücadele dalgasının parçası olan devrimci bir seferberlikti. Bu demokratik talepleri ön plana çıkaran bir eylemlilikti fakat Ukrayna’da kapitalist restorasyonun yarattığı sosyal bir arka plana sahipti. Kapitalist restorasyon, vergi ödemeyen yağmacı bir oligarşinin neden olduğu devasa bir sermaye kaçışını, yüksek işsizlik oranlarını (yüzde 8), aşırı yoksulluğu (yüzde 24.3) ve düşük ücretleri beraberinde getirdi. Ukrayna’da ortalama ücret, Çin’dekinden daha düşük olduğu gibi, Rusya ve Belarus’tan 2 ila 2.5 kat, Almanya’dansa 14 kat daha düşük durumda. Tüm bunlar toplumsal huzursuzluğun temelini oluşturan ve seferberliğe güç veren nedenleri oluşturuyor.

Seferberliğin temel sorunu, Avrupa emperyalizmi yanlısı burjuva bir önderliğe sahip olmasıdır. Hareketin önderliğini, hapiste olan (iki yılın ardından, devrimle birlikte serbest kalan) eski Başbakan Timoşenko’nun parlamentoda bir grubu bulunan partisi; UDAR (Reform için Ukrayna Demokratik İttifakı) partisinden eski boksör Vitali Klitschko ve milliyetçi Oleg Tiagnibok çekmekte. Bizim tutumumuz Ukrayna halkının, gençliğinin ve emekçilerinin sosyal ve demokratik hakları için verdikleri seferberliği desteklemektir. Bu desteği sınıf bağımsızlığı tutumuyla ortaya koyuyor ve ne ülkenin burjuva önderliğine, ne de onun AB yanlısı taleplerine arka çıkıyoruz.

Rusya ise Ukrayna’daki gelişmeler karşısında askeri bir müdahaleye girişerek, Kırım’daki Sivastopol üssünde bulunan güçlerinden de fazlasıyla Ukrayna’yı tehdit etmeye başladı. Bu yolla ya devrimci süreci yenilgiye uğratmayı, ya da yeni hükümet, AB ve ABD ile politik müzakerelere oturmayı hedeflemekte. Bu askeri müdahaleyi ve Kırım’ı Ukrayna’dan ayırarak Ukrayna’yı bölme girişimini reddediyoruz. 2 milyon nüfusa sahip bu yarımada, çoğunluğu aslında Kızıl Ordu’nun tarafında yer alan bölgenin yerli halkı Tatarları Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sürgüne gönderen Stalin tarafından “Ruslaştırıldı.” Bu gerekçe, SSCB’de Rus devriminin görkemli çağından beri özerk cumhuriyet olan bölgeyi Rus birlikleri göndererek sömürgeleştirmek ve “Ruslaştırmak” için üretilmiş bir bahaneydi. Stalinist bürokrasi böylelikle, ülke halklarının tüm özerklik ve seferberlik haklarını ortadan kaldırmayı hedefledi. Şimdi ise Putin ve Rusya, Gazprom ve Rus oligarkları aracılığıyla sürdürdükleri yeni baskı biçimlerini savunmak için bu sözde özerklik bayrağını öne sürüyorlar. 

Dünya halklarını bu müdahaleyi olduğu gibi, Obama, AB ve BM ile gerçekleşen müzakereleri de reddetmeye çağırıyoruz. Ukrayna halkı kendi bütünlüğünü ve bağımsızlığını, sadece kendi seferberliği yoluyla savunabilir. Ne AB, ne de Rusya Ukrayna halkı için bir çözüm olabilir. Rus askeri müdahalesine ve Kırım’ın ilhakı girişimine hayır! İlhakçı referanduma hayır! Ukrayna’nın bölünmesine hayır! AB ve IMF ile anlaşmaya hayır! Halkın ve emekçilerin AB’siz ve Putin’siz bağımsız çözüm arayışı yönünde dünya halklarını Ukrayna halkının sosyal ve demokratik hakları için verdiği adil mücadeleyle dayanışmaya çağırıyoruz.

Kuzey Afrika devrimlerinde olduğu gibi, Ukrayna devrimi de önderlik ve bilinçlerdeki gerilik çelişkisini barındırıyor fakat ülkedeki gelişmeler sürekli devrim dinamiklerinin izinden gidebilir ve yeni burjuva politik iktidarı sorgulayan yeni devrimler (yeni “Şubatlar” ve ya “yinelenen Şubatlar”) gerçekleşebilir veya geri çekilebilir. Kitlelerin beklentileri Avrupa yanlısı burjuva muhalefetin hükümeti tarafından karşılanmayacak. Yeni sosyal çatışmaların gerçekleşeceği öngörülebilir. Bu çerçevede, işçi hareketinin ve örgütlerinin (örneğin madenciler, Kiev Meydanı’ndaki seferberliğe katıldılar) rolü ve devrimci bir önderliğin inşası için mücadele kilit bir önem taşıyacak.

Bu bağlamda, borcun ödenmemesi ve IMF ile kopuş için mücadele çağrısında bulunan ve “metalürji, maden ve kimya endüstrileriyle yapısal işletmelerin (enerji, ulaşım ve iletişim) kamu yararına katkı sağlaması için, işçi denetiminde kamulaştırılması”nı savunan Sol Muhalefet oluşumunun manifestosu, şimdilik seferberlik içindeki mevcut ağırlığını bilmememize rağmen oldukça dikkat çekici. 

Irkçı sağın yükselişi: Avrupa’daki sosyal kutuplaşmanın bir diğer yüzü

Avrupa’daki seferberlik ve grevlerin diğer yüzünü ise sosyal kutuplaşmanın bir ürünü olan ırkçı aşırı sağın farklı biçimler altında yükselişi oluşturuyor. Bu, Avrupa politikasının en sıcak konu başlıklarından ve temel endişe noktalarından biri. Seçimler ve parlamento nezdinde ifadesini, Ulusal Cephe’nin ve Marine Le Pen’in ilerlemesinde buluyor. Bazı seçim yoklamalarına göre Ulusal Cephe, önümüzdeki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde %24 oy alarak Sosyalist Parti’yi geride bırakıp ilk sıraya yerleşecek. Avusturya’da aşırı milliyetçi Liberal Parti, Eylül 2013’te gerçekleşen seçimlerde %21 oy alırken, Norveç’te paralel çizgideki İlerleyiş Partisi, gene Eylül ayında %16 oy aldı.

Büyük Britanya’daysa Avrupa karşıtı UKIP (Büyük Britanya Bağımsızlık Partisi) yükselişte; her 5 seçmenden birinin partinin göçmen karşıtı politikalarını desteklediği ve seçimlerde onlara oy atabileceği söyleniyor. Sokaklarda aktif eylemlilik içerisinde olan Neonazi partiler ortaya çıkıyor. Bunun en ileri örneğiyse Yunanistan’da %7 oranında oy alan ve işçi ve protestolar karşıtı eylemler düzenleyen Altın Şafak. Antifaşist şarkıcı Pavlos Fyaass’ın öldürülmesi, örgüte politik ve hukuki bir darbe vurulmasına fırsat veren bir protesto dalgasını tetikledi. Ayrıca, Macaristan’da (Jolbik) ve Bulgaristan’da (Ataka) da Neonazi örgütlenmeler bulunuyor.

Aynı zamanda Ukrayna’da neofaşist grupların öne çıkışı söz konusu. Devrimci bir önderliğin eksikliği ya da boşluğu, bu grupların Kiev Meydanı’ndaki çatışmalarda ve barikatların özsavunmasında rol almalarına yol açtı. Aşırı sağ, orta sınıf ve işçi aristokrasisi kesimleri içinde de yer edinmeye başlıyor. Kapitalist kriz ve kemer sıkma politikaları bu kesimleri, kimi zaman solun argümanlarını da kullanan sağın popülist söylemlerinden yükselen vahim çözümlere doğru yönlendiriyor. Aşırı sağ, devrimci solun net alternatiflerinin yokluğundan ötürü kendisine zemin kazanıyor. Aşırı sağın sosyal tabanına alternatif önerilerimizi taşımalı ve sokaklara çıkarak onlara Neonazi ve aşırı sağ örgütlerin eylemliliklerine karşı en geniş eylem birliği çağrısında bulunmalıyız. Hatta, işçi ve emekçi seferberlikleri için özsavunma grupları oluşturulmasını önermeli ve desteklemeliyiz. Yunanistan’da bu gruplara politik darbeyi vuran, tam da bu tarz anti-Nazi seferberliklerin gerçekleşmesi olmuştu. 

6. 2013 yılında Brezilya’da gerçekleşen kitle ayaklanmaları Latin Amerika’da krizin ve sosyal çatışmaların derinleştiğine ve kıtada yeni isyanların patlak verebileceğine işaret ediyor.  

Bu akımlar ilk olarak Latin Amerika’da ortaya çıktı. 2001 yılındaki Argentinazo sürekliliği bugüne uzanan yeni bir devrimci süreç açtı. Ancak bu sürecin barındırdığı farklı dönemleri ayırt edebilmek önem taşıyor. 2001-2005 arasında Venezuela’da 2002 yılındaki darbe girişimini yenilgiye uğratan ve ertesinde Ekvador’da hükümeti deviren devrimci kitle ayaklanmaları yaşandı. 2011’de Bolivya’daki Gazolinazo’yla birlikte halk cephesi hükümetleri için yeni bir kriz dönemi başladı ve (Chavez, Kirchner, Peronistler, Lullizm, Evo, Correa gibi) bu hükümetlerin giderek artan yıpranmışlıklarına rağmen elde ettikleri göreceli istikrar, yeni ayaklanmalar yaşanması ve bunun da ötesinde bölge hükümetlerinin istikrarlarının sarsılması olasılıklarını ateşleyen Haziran 2013 Brezilya halk isyanıyla sona erdi. 

Toplu taşımaya yapılan zammı protesto amaçlı başlayan gösteriler artan yoksulluk karşısında Dünya Kupası’na yapılan harcamaları sorgulamaya dönüştü ve Sao Paulo ile Rio de Janeiro basta olmak üzere ülkenin 300’den fazla şehrinde milyonlar sokağa döküldü. Milyonlar valileri, PT kadrolarını ve diğer patron güçlerin meşruiyetini sorguladı ve polisle şiddetli çatışmalar yaşandı. Milyonların tepkisi ülke başkanı Dilma’yı düşürmeye yetmedi ancak prestijinde büyük bir sarsıntı ve düşüşe yol açtı. Gençlerin ağırlıklı olarak katıldığı gösteriler hükümetin toplu taşıma zamları konusunda geri adım atmasını sağladı. Kısa vadeli sonuçların yanı sıra bu gösterilerle birlikte Brezilya’da temel bir dönüşüm yaşandı. Sınıflar arası güç dengeleri değişime uğradı ve bu devrimci bir durum ortaya çıkardı. Niteliksel bir değişim söz konusu olmadıkça Dilma ve PT (İşçi Partisi)’nin 2014 başkanlık seçimlerini kazanması muhtemel duruyor ancak meydana gelen değişim PT’nin ve valilerinin yıpranmışlıklarını bir adım öteye sıçratırken sınıf mücadelesinin yeni unsurlarının da harekete geçeceğine işaret ediyor.  

Daha da önemlisi bu ayaklanmaların dünya genelinde büyük bir etkisi oldu; özellikle Latin Amerika’da süren mücadeleleri ve kıta hükümetleri ve rejimlerinin ekonomik ve politik krizlerini körükledi. Brezilya herhangi bir ülke değil; Mercosur’un lideri ve aynı zamanda Güney Konisi’nde göz ardı edilemeyecek bir ağırlığı var. Ekonomik krizin güçlü faktörleri ve yavaşlayan büyüme, örneğin otomobil üretiminde Brezilya’yla benzerlik gösteren Arjantin’de de hızlıca etkisini gösterdi. Ekonomik kriz, sosyal çalkantı ve Brezilya’dakinden de fazla politik krizlerle çalkalanan bir diğer ülke de Arjantin. 

Brezilya’daki olaylar Latin Amerika’da, özellikle Güney Amerika’da süregelen genel krizin en ileri noktasıydı. Bu da bölgenin bazı ülkelerindeki genel eğilimin yeni sosyal ayaklanmaların patlak vermesi yönünde olacağına işaret ediyor. Ekonomik krizin temel faktörlerinin (maden ürünleri ve mısır gibi bazı tahıl ürünlerinin satış ve fiyatlarındaki düşüş, azalan ihracat ve sermaye göçü), yeni kemer sıkma politikalarının ve yeni sosyal bunalımların birleşimi, her bir ülke arasındaki farklılıkların ötesinde, hükümetlerin ve rejimlerin yıpranma eğilimlerini ve politik krizi artıracak. 

Brezilya’daki ayaklanmanın sonrasında Arjantin ve Venezuela küresel krizin daha şiddetli yaşandığı ve politik ve sosyal istikrarsızlığın artması potansiyeline sahip ülkeler olarak öne çıkıyorlar. Ancak bahsettiğimiz genel eğilimler, daha düşük seviyede olsa da, örneğin parasız eğitim ve devlet üniversitelerinin artırılması için yapılan geniş öğrenci kitle ayaklanmalarının ve bu ayaklanmalarla birlikte Mapuche yerlilerinin ve diğer halk kesimlerin seferberliklerinin ve grevlerinin yaşandığı iki senelik bir sürecin Sebastián Piñera’nın liberal sağ hükümetinin politik çöküşü ve seçimlerde yenilgisine yol açtığı Şili’de cereyan etti. Piñera’nın düşüşü eğer bu ayaklanmalar yüzünden değilse bile SP (Sosyalist Parti) ve CP (Komünist Parti) önderliklerinin uzlaştırıcı tutumları yüzündendi. Bu önderlikler Bachelet ve Yeni Çoğunluk Koalisyonuyla (SP, CP ve Hristiyan Demokrat Parti) toplumdaki genel hoşnutsuzluğun bir kısmını yakalamayı başararak hükümeti ele geçirdi. Bu koalisyon CP’ye yeni kabinede iki bakanlık getirdi. Öğrenci ve işçilerin mücadelesi, Pinochet’ten miras kalan rejime ve onun yasalarına karşı ortaya çıkan taleplerle birleştikçe Kurucu Meclis gereksinimi giderek çok daha önem kazanmaya başladı. Devlet Başkanı Michelle Bachelet’in yeni hükümeti sosyal ve demokratik beklentilere cevap vermemeye devam ettiği ölçüde mücadelelerin sürmesi ve kitlelerin mücadele deneyimlerini Bachelet figürü üstünden tamamlaması muhtemel gözüküyor.  

Peru’da da 2013 yılı boyunca protestolar artış gösterdi. Sağlık sektörü, doktorlar, öğretmenler ve kamu çalışanları bazında sendikal grevler yaşandı ve yabancı maden şirketlerine karşı bölgesel talepler ortaya çıktı. 27 Temmuz’da gençlik örgütleri ve sosyal grupların önderliğinde 200.000 kişinin katıldığı hükümet karşıtı bir yürüyüş gerçekleşti. Bu olaylar zaten kitle desteğini yitirmiş olan “popülist” Ollanta Humala hükümetinin daha da çok yıpranmasına neden oldu. Paraguay’da ise Mart sonu için bir genel grev çağrısı yapıldı.  

Bölgede kitlesel ayaklanmaların artışta olduğu Kolombiya’da da doğrulandı. Ülkedeki protestolar 2013 yılı boyunca giderek artarak Ağustos ortasında bir Köylü Grevi yapılması çağrısına kadar ilerledi. Ancak bu grev tüm ülkede yankı bularak kırsal ve köylü kesim kapsamını aştı ve kitlesel bir mücadele eylemliliğine dönüşerek ülke çapında, başkent Bagotá da dahil olmak üzere, başta “böyle bir grev söz konusu değildir” diyen Santos hükümetini başkente asker yollamak zorunda bırakacak kadar büyük çapta protestolar gerçekleşti. Bu olaylar ülkedeki politik durumda kitle hareketlerinin leyhinde gelişmelere yol açtı.   

Ekvador (Rafael Correa) ve Uruguay (Geniş Cephe’den Jose Mujica) bölgenin daha çok istikrar ve daha az politik kriz belirtileri gösteren iki ülkesi oldu. Mücadeleler bu ülkelerde kısmi kalırken, henüz mücadele anlamında önemli bir sıçrayış da yaşanmadı. 

Bolivya’da ise, 2013 yılında Evo Morales hükümeti, COB (Bolivya İşçi Merkezi) tarafından başlatılan ve 14 gün süren genel grevin yenilgiye uğramasının ertesinde, 2010 sonlarındaki Gazolinazo’dan beri gerçekleşen kitlesel protesto eylemlerindeki artışı bir derece olsun yavaşlatmayı ve rayından çıkarmayı başarırken, aynı zamanda da politik bir krizi engelleyecek ve sendikalar ve COB önderlikleri içinde sinyallerini çoktandır veren bir ayrılığı durduracak önlemleri aldı. Morales hükümeti özellikle sendikal bürokrasiyle pazarlığa oturma ve bürokrasiyi satın alma konusunda oldukça başarılı hamleler yaptı. Bunun bir diğer sonucu da sendika ve köylü örgütlenmelerine karşı saldırı ve baskılarla birlikte PT (İşçi Partisi) projesinin de neredeyse tam olarak tasfiyesiydi. Bu durum Morales’in 2014 başkanlık seçimlerinde yeniden seçilmesini garantilemiş oldu.   

Arjantin ve Venezuela: Daha şiddetli politik, ekonomik ve sosyal istikrarsızlık merkezleri

Arjantin giderek artan politik ve sosyal istikrarsızlığı, sosyal çatışmalar ve ülkenin içinden geçmekte olduğu politik kriz konularında sıçrama eğilimleriyle politik olarak en kritik ülkelerden biri. Ülkenin Kirchnerci Peronist hükümeti Ekim ayında sandıkta yaşadığı yenilgi sonrasında politik olarak oldukça zayıflamış durumda. Cristina Kirchner iki sene önceki başkanlık seçimlerinde elde ettiği %54’luk zaferden sonra son seçimlerde 4 milyon oy kaybetti. Milyonlarca işçi ve gencin oylarının kaybedilmesinin nedenini ise popülist söyleminin arkasında, ücretlerde yarattığı düşüşle ekonomideki kötü gidişatın faturasının kitlelere kesilmesine yol açan şiddetli enflasyon ve devalüasyonların önünü açarak bankacılık sektörünün çıkarlarına, ve de Chevron ve Monsanto gibi çokuluslu şirketlere hizmet etmekten başka bir şey yapmayan hükümete yönelik beklentilerde yaşanan keskin düşüşte bulmak mümkün. Kaybedilen bu oyların çoğunluğu Sergio Massa’nın Peronizm’in yeni bir biçimi olan Yenilikçi Parti’sine (Front Renevador) giderken, bir kısmı da İşçilerin Sol Cephesi’ne (FIT) gitti. Seçmen tabanında bir büyüme yaşayan ve bir milyondan fazla oy toplayan FIT, Parlamento’da ve eyaletlerde pek çok milletvekili çıkardı. Bu işçi gruplarının, öncü sendikaların, emekçi ve gençlik kitlelerinin mücadeleye devam ettiklerini ve nihai bir çözüm arayışında olduklarını gösteriyor. Bu oylar politik alanda ve sandıkta radikalleşmenin bir tezahürüyken aynı zamanda da sınıf mücadelesinde Brezilya’dakine benzer bir sıçrama yaşandığına işaret ediyor. Resmi devalüasyon ve enflasyon gibi göstergeler 2014’ün başından itibaren ekonomik krizin derinleştiğini gösteriyor. Politik kriz ve sosyal çalkantının da habercisi olan bu göstergeler Mart ayında yapılacak toplu iş sözleşmeleri müzakerelerinde görüşülecek ücret talepleriyle ilişkilendirilirlerse bir sıçrama yaşanması söz konusu olabilir. Mart ayındaki öğretmenlerin genel grevi, özellikle Buenos Aires bölgesinde, tabandan yükselen pek çok unsur içerse de sınıfsal bir hareketliliğe yol açmadı. Şimdiye kadar ülke çapında bir genel grev yaşanmadıysa bunun arkasında sendikal bürokrasinin, özellikle CGT’nin içindeki “muhalif” Moyano kanadının genel greve karşı olan tutumu yatıyor. Ama gene de tabandan gelen basıncın bu liderleri bir genel grev çağrısı yapmaya zorlayabileceğini unutmamak gerekiyor. 

Bir şeylerin değişmekte olduğunun bir göstergesi de Jujuy Bölgesi belediye işçilerinin lideri “Perro” [“Köpek”] Santillan, ve demiryolu işçileri sendikasının eski Sarmiento kolunun lideri yoldaşımız “Pollo” [“Tavuk”] Sobrero’nun, pek çok fabrika komitesi ve anti-bürokratik liderle birlikte Mücadeleci Sendikalar Birliği kurulması adına yaptıkları Kongre çağrısıydı. 

Hugo Chavez’in geçtiğimiz yılın Mart ayında ölmesinin ardından süreğen politik, ekonomik ve toplumsal krizi, rejim ve PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) için giderek kötüleşen bir diğer ülke Venezuela. Chavez’in ölümü PSUV liderliği içinde Maduro’nun doldurmayı açıkça başaramadığı bir boşluk yarattı. Kriz aslında Chavez henüz hayattayken kendini göstermeye başlamıştı ancak Chavez’in ölümüyle birlikte durumu kontrol edebilecek karizmatik beceriye sahip tek lider de kaybedildi. Ve ekonomik kriz giderek keskinleşmeye devam ediyor: gıda açıkları, elektrik kesintileri, yüksek devalüasyon, enflasyon, 15 yıldır dondurulmuş olan benzin fiyatlarındaki muhtemel artış, kötüleşen hayat standartları, yaygın yolsuzluk, ve Miss Venezuela’nın öldürülmesi gibi politik etkisi yüksek olaylarla daha da çok açığa çıkan emniyet sorunları. Kriz Arjantin’deki sefaletten bile daha kötü bir durumda. Chavez’in ölümü ve keskinleşen kriz iktidardaki Chavezcilik için yeni bir dönemi açarak hem tepedeki hem tabandaki krizin ateşini körüklemekte. 

Bunun en önemli göstergesi Nisan 2013’te gerçekleşen ve Maduro ve PSUV’un sadece 200 bin oy farkla ve kuvvetli seçim sahtekârlığı belirtileri ışığında seçimleri almış olmalarına rağmen aslında yenildiklerini söyleyebileceğimiz başkanlık seçimleriydi. Chavezcilik Ekim 2012’yle karşılaştırıldığında 700 binden fazla oy kaybettiğini kabul etti. Bunun yanı sıra kaybedilen bu seçmen oyları MUD (Demokratik Birlik için Yuvarlak Masa) koalisyonu içerisinde gruplaşan ve Miranda Eyaleti valisi Henrique Capriles’in önderliğindeki geleneksel sağa kaydı. Bu sonuçlar her hâlükârda bir bilinç gerilemesi ve soldan bir kopuş yaşandığını gösteriyor. Ayrıca PSUV-MUD eksenindeki seçmen kutuplaşması da devam ediyor. Sınıf bağımsızlığının seçimler bazındaki tek tezahürü olan PSL (Özgürlük ve Sosyalizm Partisi) ise bu zorlu koşullar altında politik mücadelesini sürdürüyor. Aralık ayındaki belediye seçimlerinde Chavezcilik biraz toparlanmayı becerse de, pek çoğu 4000 oydan 23000 oya çıkmayı başaran PSL listelerine dahil olan bağımsız adayların (eski PSUVcular) çokluğu, Chavezcilik kademelerindeki yıpranmışlığın sürmekte olduğunun bir göstergesiydi. Bu, militan bazında ve yerel yönetim çerçevesinde yaşanan kırılmaların ilk tezahürüydü. Ülke çapında belli bir ağırlığı olan lider kadrosuyla, günümüz Chavezciliği bugüne değin soldan bir kopuşla karşı karşıya kalmamıştı. Ancak bu ihtimal, giderek artan bir biçimde gözden düşen patron yanlısı ve baskıcı tutumlarıyla Maduro ve beraberindekilere yönelik büyüyen hoşnutsuzluk ve eleştiriler karşısında artık inkar edilemez hale gelmiş durumda. 

MUD da bir krizler ve bölünmeler döneminden geçiyor. Bu patron ve Amerika yanlısı koalisyon, belediye seçimlerinde Chavezciliği yenilgiye uğratma iddiasıyla 2014 yılında Maduro’yu görevden almak için bir referandum imkânı yaratmanın da yolunu yapmaya çalıştı. Ancak seçimlerde başarısızlığa uğradı ve Chavezciliği yenilgiye uğratma yolunda karşılaşılan bu başarısızlık koalisyon kadrolarını demoralize etti. Leopoldo Lopez ve Maria Corina’nin başını çektiği MUD’un içerisindeki en sağcı kanat giderek büyümeye ve Capriles’i reddeden eylemlilikler yaratma arayışı içerisine girmeye başladı. Şubat ayındaki çağrıları, çağrıyı yapanları bile şaşırtacak düzeyde yankı buldu, çünkü bu çağrı orta sınıfın, öğrencilerin ve halk kesimlerinin kesintiler ve yolsuzluklara karşı büyüyen öfkesine hitap edebildi. Hükümet buna şiddetli bir baskı politikasıyla karşılık verdi ve yasadışı silahlı örgütlerin sahneye çıkmasına sessiz kaldı. Olaylar pek çok ölüm ve yaralıyla sonuçlanırken var olan öfkeyi de büyüttü. Kolombiya sınırındaki Tachira eyaletinde yaşanan kitle isyanı sırasında baskıların ulaştığı boyut karşısında, Chavezci eyalet valisi bile kendisini Maduro yönetimini sınırlamak zorunda hissederek “orantısız” baskıları eleştirdi ve aralarında Leopoldo Lopez’in de olduğu tutukluların serbest bırakılmasını istedi ki, bu bile PSUV içerisindeki kriz ve sürtüşmelerin bir işareti niteliğinde. Bu durum karşısında Maduro artık eskimiş argümanları kullanarak, eylemlerin “faşist bir darbe girişiminin sonucu” olduğunu ve ABD tarafından yönlendirildiğini iddia etti. Söylemindeki sahteliği doğrularcasına, bir gün Amerika büyükelçisini ve CNN yöneticilerini ülkeden tasfiye ederken, ertesi gün geri adım atıp Amerika’da yıllardır boş olan Venezuela Büyükelçilik makamına bir isim tayin etti. Günler sonra da 2002’deki darbe yanlısı işadamlarının başındaki Fedecamaras’la (Venezuela Ticaret Odaları Federasyonu) kitleler aleyhine bir kemer sıkma planı üzerinde uzlaştı. 

MUD’un çoğunluğu, darbe arayışı içerisinde olmaktan çok anlaşmalı çözümlere ulaşmak için baskı kurmayı tercih eden emperyalist bir çizgide ilerliyor. Hükümet ise koparttığı yaygaralara rağmen hala çokuluslu şirketlerle ve Fedecamaras’ın içindeki Mendoza’nın sahibi olduğu Polar gibi burjuva gruplarla müzakerelere oturarak finansal anlaşmalar yapıyor. 

Protestolar 2013 boyunca büyümeye devam ederken sendikal grevler de giderek daha görünür olmaya başladı ve bu grevler önceleri hiç dikkat çekmezken ilk defa uluslararası medyada da yankı buldu. Özellikle emekçi kitlelerin Chavezci sendika önderliğine üstünlük sağlayarak Melendez ve Marea Socialista’cıların (PSUV içindeki Sosyalist Akım) fiziksel olarak da grev kırıcılık yapan kesimleri dışında sendika önderliğini harekete geçmek zorunda bıraktığı Sidor çelik fabrikasındaki uzun grev öne çıktı. Önceleri Chavez hükümetini kurtardığı gibi şimdi de Maduro hükümetini kurtaran şey, grev ve protestoların büyük bir sendikal hareket altında ortaklaşamaması ve ülke çapında bir kitle eylemliliğine dönüşememesidir. Bu bağlamda birleşik ve mücadeleci bir konfederasyon olması amacıyla kurulan UNT’nin (Venezuela Ulusal İşçi Sendikaları) tasfiyesinden beri Chavez’in emek hareketi içerisinde yarattığı bölünme ve yenilgilerin ağırlığı hâlâ hissediliyor. Bugün ülkede bir tane bile sendikal konfederasyon yok; Arjantin’deki CGT’ye (Genel İşçi Sendikası) ya da Brezilya’daki CUT’a (Birleşik İşçi Merkezi) benzer bürokratik bir konfederasyonun varlığı bile söz konusu değil. Farklı işçi grupları ve sendikaların koordinasyonu aracılığıyla tekrardan alternatif bir önderliğin ortaya çıkarılması da sağlanabilmiş değil. Bu her zaman için bizim akımımızın yönelimi olmuştur. Şimdi Chavezciliğin ilk güçlü kriziyle beraber UNT’nin Marcela Maspero önderliğindeki çimento, eczacılık, kimyasal üretim, bazı eyaletlerde öğretmenler gibi pek çok önemli sendikayı kapsayan bir fraksiyonu yavaş yavaş hükümetle arasına mesafe koymaya başlayarak, bazı eyaletlerde FADESS (Ücretler ve Sendikalar için Özerk Cephe), C-CURA (Birleşik, Devrimci, Özerk ve Sınıfçı Akım) ve diğer gruplarla ortaklaşmaya başladı; bu durum ilerleyen günlerde ülke çapında da yaygınlaşabilir.  

Biz bu yönde bir ilerleyen bir mücadele hattını savunuyoruz ve aylardır kemer sıkma planlarına karşı Ulusal Sendikalar Birliği sloganını yükseltip bir acil eylem planı çerçevesinde krize karşı ulusal çapta bir ayaklanma çağrısı yapıyoruz. Sınıf bağımsızlığı politikası çerçevesinde PSL’li (Özgürlük ve Sosyalizm Partisi) yoldaşlarımız Şubat-Mart aylarında gerçekleşen protestolar boyunca ülkeyi etkisi altına alan ciddi ekonomik ve sosyal krizin sorumlusu olarak Maduro hükümetini suçladılar ve hükümetin Fedecamaras ve Polar grubuyla yaptığı anlaşmanın da ortaya koyduğu gibi, iddia edilenin aksine ortada şimdilik bir darbe girişiminin olmadığını açıkça gözler önüne serdiler. Bununla birlikte krizdeki Chavezci kadrolarla diyaloğa girme amacı taşıyan patron yanlısı bir projenin temsilcileri MUD ve Leopold López’i de açıkça teşhir ederek işçilerin ve emekçilerin bu kesimlerin oyunlarına gelmesinin önüne geçmeye çalıştılar. Maduro hükümetinin ve paramiliter gruplarının protestoları bastırmalarını reddediyoruz! MUD ve Leopoldo López işçiler ve Venezuela halkı için bir alternatif olamaz! 

Bu süreçte işçi ve emekçilerin acil ekonomik planının bir parçası olarak genel ücret artışı, KDV’ye hayır, toplu iş sözleşmeleri için müzakereler ve bunlar gibi pek çok demokratik ve ekonomik sloganı birleştirmek zorunludur. 

Hükümetin krizinin diğer yüzü de sivil özgürlüklere yönelik sürekli saldırı ve baskılardır. Bodas’ın ve Puerto La Cruz’daki petrol işçileri önderlerinin tutuklanması hükümetin işçileri sindirme ve gözlerini korkutma çabasının bir diğer örneğidir. 

Meksika: PRI’nin (Kurumsal Devrimci Parti) dönüşü ve özelleştirmeler 

Meksika, Amerika sınırındaki konumu nedeniyle oldukça yüksek öneme sahip ve ülkedeki durumun hatları öngörülebilir nitelikte. Meksika, Brezilya, Arjantin ve Venezuela’da yaşanan krizler seviyesinde bir ekonomik ve politik krizden geçmese de, krizin etkileriyle birlikte, ülkede emperyalizmin ve çokuluslu şirketlerin tabandakilere baskı uygulaması suretiyle gelişen koşullara adapte olma çabaları hissediliyor. Meksika ekonomisi Amerikan ekonomisine ve ihtiyaçlarına yakın derecede bağlantılı durumda. Meksika’daki sosyal krizin kanayan bir diğer yarasını da yüksek seviyedeki uyuşturucu ticareti ve neredeyse 1980’lerin Kolombiya’sındaki şiddet düzeyine ulaşan mafya savaşları oluşturuyor. Patron hükümetleri (PRI [Kurumsal Devrimci Parti] ve PAN [Milli Hareket Partisi]) tarafından sürdürülen ve 10 yıldan az bir sürede yaklaşık 50 bin can alan sözde “uyuşturucu savaşları” ülkenin bir bölümünün ve Juarez bölgesinin militerleşmesi için öne sürülen gerekçeydi. Bu süre zarfında uyuşturucu ticareti yeni çetelerin ortaya çıkması ve de polis, ordu ve rejimle olan bağlarıyla birlikte büyümeye devam etti. Kaçakçılık endüstrisinin yol açtığı şiddetle birlikte binlerce insan (sayının yaklaşık 27 bin olduğu tahmin ediliyor) çok çeşitli nedenlerle ortadan kayboldu. Bu durum mafya çeteleri tarafından oğlu öldürülen Javier Sicilia tarafından başı çekilen ve dokunulmazlıkları reddederek soruşturma ve ceza uygulanmasını talep eden ulusal bir hareketin doğmasına neden oldu. 2013 yılında başkenti Morelia olan 8000 bin nüfuslu Michoacan eyaletinde silahlı sivillerden oluşan ve çoğunlukla çatışmaları için para ödenen sözde “Meşru Müdafaa Toplulukları” ortaya çıktılar ve bu topluluklar devleti kontrol eden uyuşturucu kaçakçılarına karşı adaleti kendileri sağlamaya çalışıyorlar.  

PRI’nın bundan birkaç yıl önce liberal PAN karşısında uğradığı secim yenilgisi 70 yıldır PRI tarafından kontrol edilen eski Bonapartist rejim içerisinde bir krize yol açtı. Sosyal hoşnutsuzluk, López Obrador’la ikinci kez seçimleri kazanmanın eşiğine gelen PRD’nin (Demokratik Devrim Partisi) oylarından da anlaşılabileceği gibi seçmenlerin sandıkta sola kaymaları olarak tezahür etti. Ancak seçim hileleri, seferberlik karşıtı politikalar (yaklaşık 500 bin kişi ayaklanmıştı) ve bunların yarattığı topallama hali, geleneksel partilerin iktidarda kalmaya devam etmelerinin yolunu açtı. Mücadelelerin içindeki farklı yükseliş dönemleri ise, bölünmeler nedeniyle hüsranla sonuçlandı. 2002 yılında Marcos ve EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) tarafından başlatılan muazzam yerli köylü hareketi, Chiapas’ın marjinalleşen belediyelerinde rejimle statükonun korunması üzerine uzlaşmaya varan bu önderliğin ihanetine uğrarken, geride hala alt kumandanlarının nerede olduğunu sorup duran pek çok köylü bıraktı. Sonrasında Oaxaca’da gerçeklesen muazzam öğretmenler grevi, yolsuzluklara karşı ayaklanmalar gibi eylemlilikler sahne aldı. Bu dönemde, PAN kendi yıpranmasını engelleyemedi ve bu Meksika merkez-solundaki PRD’nin kriziyle birleşince, sonuç olarak Enrique Peña Nieto başkanlığındaki PRI hükümetinin geri dönüşü kolaylaştı.  

PRI düzenleyici bir karşı saldırı başlatarak öğretmenlere ve onların kazanılmış haklarına karşı bir eğitim reformu üzerine PAN ve PRD ile anlaştı; PEMEX’i (Meksika Petrol) yasalar yoluyla anonim bir şirkete dönüştürerek devletin 75 yıllık petrol tekeline son verdi ve petrolün özelleştirilmesini başlattı. Alınan bu tedbirlere karşı pek çok direniş gerçekleşti; özellikle eğitim reformuna karşı öğretmenler, öğrenciler ve solun katılımıyla, CNTE (Eğitim Emekçileri Ulusal Koordinasyon Komitesi) tarafından düzenlenen pek çok kitlesel gösteri yapıldı. Ancak bu eylemlilikler, solun zayıflığı ve köklü sendikal bürokrasinin ağırlığı karşısında yalıtılmış ayaklanmalar olmaktan öteye geçemediler. Yine de Peña Nieto hükümetiyle yaşanan çatışmalar yeni bir mücadeleler ve sendikal gruplaşmalar döneminin habercisi gibi duruyor.  

Orta Amerika ve Küba: Castro-Chavezciliğin alçakça rolü

Orta Amerika da genel eğilimlerin dışında kalmazken, gene de Güney Amerika’yla karşılaştırıldığında bölgede devrimci duruma sahip bir ülke yok ve süregelen mücadelelerin hepsi kısmi mücadelelerden ibaret. Manuel Zelaya’nın darbesine karşı yapılan gösterilerle en kritik ülke olan Honduras bile Zelaya ve hareketinin bağlı olduğu Castro-Chavezcilik tarafından kontrol altına alınmış durumda. Castro-Chavezcilik, El Salvador (FMLN – Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve Nikaragua (Ortega-FSLN – Ortega-Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi) hükümetleri aracılığıyla ve Küba’nın da onayıyla bölgede Yanki yanlısı dengeleyici bir rol üstlenmiş durumda. Bu hükümetler ülkelerinde çokuluslu şirketlerin varlıklarını onaylarken, kendi emekçileri üzerinde de kemer sıkma politikaları uyguluyorlar. Panama Ricardo Martinelli’nin liberal hükümetinin uyguladığı politikalara karşı sendikal ve kitle mücadelelerinin en yoğun şekilde yaşandığı ülkeydi. Bölgenin en zengin ve en istikrarlı kapitalist ülkesi olan Kosta Rika da küresel krizden son yıllarda nasibini aldı ve hükümetin sosyal güvencelerde kesintilere gitmesi pek çok protesto gösterilerine neden olarak ülke hükümetini yıprattı. Bu durum Şubat ayındaki seçimlerde kendini gösterdi ve ülke tarihinde ilk defa hiçbir parti oyların %40’dan fazlasını alamayınca seçimlerde ikinci tura gidilmek zorunda kalındı. Merkez-sol parti (FA – Geniş Cephe) bile, ülkede bir sola kayış yaşanması “tehlikesi” karşısında dehşete düşen seçim tahmincilerinin beklediklerinden daha düşük olmasına rağmen önemli bir %17’lik oranla seçimlerden üçüncü parti olarak çıktı. Bu durum ülkede yaşanan sosyal değişimin bir yansımasıyken aynı zamanda da emperyalizm ve Yankilerin doğrudan temsilcisi olan Koska Rika burjuvazisi için de bir uyarı işareti olma niteliği taşıyor. 

Küba ise Latin Amerika’nın en geri kalmış ülkesi durumunda. Nüanslarla beraber Çin ve Vietnam Komünist Partileri’nin izinden yürüyerek kapitalizmi restore eden tek parti diktatörlüğü (CCP – Küba Komünist Partisi) altında olan ülkede hâlâ devrimci olmayan bir durum söz konusu. Kabaca, Küba halkının büyük bir çoğunluğu ileri seviyede yoksulluk ve marjinalleşmeye maruzken, sosyal eşitsizliğin giderek artmaya devam ettiğini ve bu eşitsizliğin diğer tarafında ise bir “yeni zenginler” kesimi olduğunu söyleyebiliriz. Ülke durumundaki geri kalmışlığın asıl göstergesi ise toplumda hiçbir sosyal hoşnutsuzluk belirtisinin olmaması. Kapitalist restorasyon öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, Raul Castro CELAC (Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu) toplantısında doğrudan yabancı yatırımları öve öve bitiremedi. CCP son iki yılda kapitalizmi “normalleştirme” (Kübalıların ev ve araba satışlarının ve büyük özel şirketler kurabilmelerinin serbestleşmesi) ve devletle ortaklığı giderek azalan doğrudan yatırımları kolaylaştırma (artık turizm, nikel, gıda gibi sektörler ortak girişimlerin [joint ventures] hakimiyetinde) adına bir dizi adım attı. Mariel Limanı’nın Brezilya yatırımlarıyla ve Odebrecht çokuluslu şirketi kanalıyla devlet yerine Singapurlu özel bir şirket olan PSA International tarafından işletilecek bir mega-liman ve yabancı yatırımlara açık 465 km2lik bir serbest ticaret bölgesine dönüştürülmesi projesi kabul edildi. Tüm bu değişimler Küba rejimiyle anlaşma arayışları içerisine girilmesi anlamına geliyor. AB ambargonun tek taraflı olarak kaldırılması için çalışmalarını epeydir sürdürüyor. Ambargo, esasında yalnızca ABD tarafından, o da kısmen uygulanıyor.

Hükümetin çift para birimi sistemini sonlandırma yönünde söylemleri olsa da, gerçekte bu sistem hâlâ yürürlükte kalmaya devam ediyor ve (Küba pesosuyla ödenen) ücretler 10-20 Amerikan doları arasında değişirken, neredeyse her şey Amerikan dolarıyla denklikte olan CUC (Çevrilebilir Küba Pesosu, 1 CUC = $1) ile satın alınıyor. Trajikomik olansa hükümetin, örneğin, değerleri $50.000 ila $100.000 arası değişen ithal arabaların satışlarını “serbestleştirmiş” olması. Bu yeni kapitalist saldırının ve kemer sıkma politikalarının, daha önce Çin ve Vietnam’da olduğu gibi, toplumsal talapler için gerçekleşecek seferberlikleri tetiklemesi ihtimal dışı değil. Şu an içinse, adadaki değişimin kilidi olabilecek sosyal protestolar henüz kayda geçmiş değil.

7. Aygıtların krizleri, ritmler ve önderlik sorunu

Bu bölümün genel çerçevesi Dördüncü Kongre’nin Dünya Durumu Üzerine Tezler metninin 11. Tez’inde çizilmiştir: 

“Devrimci önderlik krizi, yani devrimci önderliğin yokluğu ve daha zayıf olsalar da karşıdevrimci aygıtların süren hakimiyeti, yaşanan büyük devrimci yükselişe rağmen emperyalist egemenliğin devam etmesinin ve devrimlerin sosyalist devrimlere doğru ilerlemeyişlerinin nedenidir. 

[Nahuel] Moreno’nun dediği gibi ‘Proletarya kendi devrimci önderlik bunalımının üstesinden gelemediği sürece dünya emperyalizmini yenilgiye uğratamayacaktır ve bundan dolayı proletaryanın tüm mücadeleleri zaferlerle dolu olsa da eninde sonunda ezici yenilgilerle sonuçlanacaktır (…) Kitle hareketini bürokratik aygıtlar denetlediği sürece her devrimci zafer, kaçınılmaz olarak bir yenilgiye dönüşecektir’ (Geçiş Programı’nın Güncelleştirilmesi, Tez II). İslamcı ya da İslamcı olmayan reformist burjuva önderlikler tarafından durdurulmaya ve yenilgiye uğratılmaya çalışılan Arap Devrimlerinin karşı karşıya olduğu tehlike tam olarak budur. Bu yüzden devrimci sosyalistlerin ilk görevi önderlik krizini aşmak, tek tek her ülkede devrimci partileri ve devrimci bir Enternasyonali inşa etmek için verilen mücadeleyi sürdürmektir” (sayfa 45).

Dolayısıyla, mücadelelerin politik ve sendikal önderliklerinin, devrimci partilerin ve bir Enternasyonal’in inşası stratejik görevimiz olmaya devam etmektedir.

Castro-Chavezciliğin krizi büyüyor

Chavez’in varisi Maduro hükümetinin politik yozlaşmasının şiddetlenmesinden bu yana Castro-Chavezciliğin krizi derinleşmeye devam ediyor. Maduro’nun Chavez’i bir papağan gibi tekrar eden aptalca demeçleri, ulusal ve uluslararası destekçileri içinde süren politik krizi daha da açığa çıkarmaktan başka bir işe yaramıyor. Maduro’nun izlediği devalüasyon, enflasyon ve baskı politikaları bir yandan PSUV içerisinde eleştirilere yol açıp kendisini kritik bir yalnızlaşmaya iterken, bir yandan da antiemperyalist ve sosyalist söylemlere inanmış olan binlerce Latin Amerikalı gencin Maduro’ya artık tereddütlü yaklaşmalarına ve kafalarındaki soruların gün be gün artmasına yol açıyor. Bu durum Küba önderliğinin kapitalizm yanlısı politikalar izlediğinin giderek belirginleşmesiyle de yakından ilişkili.

2013 yılında Venezuela’daki hükümet karşıtı protestolar hem sendikal hareketin içerisinde hem de kitleler bazında artış gösterdi. (Hükümetin içine düştüğü) kriz öylesine muazzam boyutlara ulaştı ki, Maduro ve PSUV başkanlık seçimlerini kaybetmenin eşiğine geldiler. Uluslararası basın ilk kez, çelik fabrikası Sidor’daki grevin de dahil olduğu işçi grevlerini gündeme taşımak zorunda kaldı. Yakın bir zaman önce Fedecamaras’la yaptığı anlaşma ve Miamili işadamı Cisneros’dan aldığı destek, Maduro’nun kapitalizm yanlısı bariz politikalarını ve emekçi karşıtı kesinti planlarını su yüzüne çıkarmış oldu. Bununla birlikte, protestolara baskı ve şiddetle karşılık verilmesi PSUV yönetiminde bir krize neden olurken (yukarıda bahsettiğimiz Táchira Valisi olayı), tabanında da büyük bir hoşnutsuzluğa yol açtı. Bütün bunlar yetmezmişçesine bir de diktatör Beşar Esad’ın Maduro’ya yolladığı dayanışma mesajları bardağı taşıran son damla oldu. Bütün bu öğeler, sosyal değişimin temsilcisi olarak gördükleri Chavezcilik’ten hâlâ beklentileri olan Latin Amerika’daki ve dünyadaki binlerce öncü nezdine şüphelerin ve krizlerin büyümesiyle sonuçlanıyor. Maduro’nun meşruluğu her gecen gün daha fazla sorgulanır hale geldi ve O’nu ayakta tutan yalnızca “faşizmin ve sağın darbe komploları” söylemleri. Kriz, dünya çapındaki Chavezcilik sempatizanı akımlara yayılmaya başlamasına rağmen yine de Castro-Chavezcilik bizler için üstesinden gelinmesi gereken bir engel olmaya devam ediyor ve onun işçi düşmanı gerçek kapitalist yüzünü teşhir edebilmek için nasıl söylemler geliştireceğimizi bilmemiz gerek. Geçtiğimiz senelerden farklı olarak, mevcut nesnel durum bize her gün sınıfın bağımsızlığı için mücadeleyi sürdürmek adına yeni kanıtlar sunuyor.

Castro-Chavezcilik akımlarının içinde bulundukları krizin farklı ülkelerdeki düzey ve ilerleyiş ritmi konusuna gelince, Evo Morales öncü kesimlerin ve kitlelerin Morales ve MAS hükümetinden kopuş için giriştikleri güçlü kalkışmayı ört bas ederek durumu olduğundan daha iyi göstermeyi başardı. Ama aslında içinden geçilen kriz PSUV hükümetininkinden bile daha derin. Daha önce de söylediğimiz gibi, 2013 grevinin yenilgisi ve liderlerinin satın alınmasının ardından Morales kitle mücadelelerindeki yükselişin önüne geçebilmiş ve kitleler içinde yaşanan kırılmalara yön verecek muazzam bir imkan gibi gözüken PT (İşçi Partisi) projesini boğazlamıştır. Evo Morales, PT projesinin başını çeken COB (Bolivya İşçi Merkezi) liderlerini ve bir süre sonra bu projeden vazgeçen ve Cochabamba “fabrika” önderlerini, üstelik de açıkça rüşvet yoluyla, satın alma konusunda özellikle çaba sarf etti. PT, şimdilik yalnızca küçük sol gruplar, bazı bağımsız madenciler ve sendika önderlerinden oluşan bir cepheye indirgenmiş durumda. Şimdilik sadece öncülük adına cılız bir ifade olsa da, olası yeni kırılmalar için PT projesi ve onun programını korumak için mücadele etmeliyiz.

Kitlelerin, örgütlenmelerin kabarışı ve yeni sendikal ve gençlik öncüsü

Devrimci önderlik krizinin etkisini azaltan bir faktör de, dünya devrimci sürecinin eski ve yeni politik ve sendikal aygıtlara karşı tabandan yükselen antibürokratik isyanlarla ve politik bir devrimle kesişmesidir. Kemer sıkma politikalarına ve kesintilere karşı, ve ücretler, demokratik haklar ve doğanın savunusu için yapılan protestolar hain önderliklerin teşhir olmasını sağlıyor. Bu yüzden tabanda gözlenen bu kabarma kısmi ve genel mücadelelerle birlikte devam edecektir.

Bizler son dönemde Brezilya, Türkiye, Bosna ve Ukrayna’da yaşanan kitle ayaklanmalarında bu durumun farklı ifadelerle doğrulandığına tanık olduk. İlk iki örnekte binlerce genç insan sokaklara dökülerek polisle ve hükümetle yüzleşti; meydanlarda, emekçi mahallelerde özörgütlenmeleri destekleyip, eylemlilikleri sınırlamaya çalışan geleneksel önderlikleri sorguladılar. Türkiye’deki İslamcı AKP iktidarı tıpkı Lula’nın PT’si gibi desteğini ve gücünü yitirdi. Ukrayna’da kitleler, Tahrir ve Taksim Meydanı örneklerini takip ederek Bağımsızlık Meydanı’nı işgal etti; burjuva önderliğin isteklerinin ötesine giderek kamu binalarını işgal etti, özsavunma birlikleri oluşturdu, meydanı boşaltma anlaşmalarını reddetti, vs.

Bu kabarma sendikal mücadelelerde de yaşanıyor; tabandaki işçiler mücadeleyi sürdürmek için işçi meclislerinde yapılan oylamalarla sendikal önderlikleri kararlarından caymaya zorluyor. Bazı durumlarda yeni mücadele oluşumları ortaya çıkıyor ve çok sayıda sendikal ve gençlik öncüleri yetişiyor. Bu durum, örneğin, Maduro Hükümeti’nin altını oyarak hükümeti ve Chavezci sendikal önderliği karşıdevrimcilikle suçlayıp, geniş isçi katılımlı toplantılarda alınan kararlar ışığında sendikal bürokrasinin büyük bir kısmını pozisyonlarını değiştirmek zorunda bıraktıran Sidor grevinde yaşandı. Aynı durum, İspanyol devletinin Balearic Adaları’nda meydana gelen öğretmenler grevi sırasında tüm sendikal önderliklerin reddine rağmen (CCOO – İşçi Komisyonları, UGT – Genel İşçi Sendikası) öncü kesişimin istişare yaparak grevler, ve kitlesel yürüyüşler örgütlemesi ve bir grev komitesi oluşturmasıyla da ortaya çıktı. Panrico’da süresiz grev yapan işçiler de benzer bir süreçten geçtiler. Aynı şekilde, Güney Afrikalı madencilerin grevinde ve dünya çapında başka birçok grevde de benzer süreçleri gözlemledik. Türkiye’de park ve meydanlarda açık forumlar örgütlendi ve halk meclisleri kuruldu. Brezilya’da da Rio ve Sao Paulo’da açık forumlar ve mücadele blokları (birlikleri) oluşturuldu. Koordinasyon komiteleri, grev komiteleri, Çin’deki gibi bağımsız sendikalar, Arjantin ve Brezilya’daki gibi yeni sendikal önderliklerden meydana gelen yeni oluşumlar ortaya çıkıyor. Bu durum Tunus’ta devrimi savunma komiteleri, Suriye’deki Yerel Komiteler, Libya’daki halk milisleri ve Mısır’daki bağımsız sendikalarla birlikte Kuzey Afrika devrimlerinde de kendini gösteriyor. Bu tip oluşumlar genelde kitleler ve öncülerince mücadele içerisinde kuruluyor ve mücadeleler sönümlendiğinde ya da kaybedildiğinde ortadan kayboluyorlar. Yine de bu oluşumlar, halk ayaklanmaları, devrimler veya grevler, yürüyüşler gibi geleneksel mücadelelerin içinde devrimcilerin ikili iktidar yaratma perspektifiyle yeni sendikal ve politik önderlikler mücadelesinin bir parçası olarak kullanabilecekleri bir eğilimi teşkil etmektedirler.

Tüm bu yeni politik fenomenlerin arasında, Güney Afrika’daki önemli bir metal sendikası (NUMSA – Güney Afrika Metal İşçileri Ulusal Sendikası) tarafından bir İşçi Partisi kurmak amaçlı yapılan bir araya gelme çağrısına dikkat çekmeliyiz. Bu çağrı Mandela’nın partisiyle hükümet arasında yaşanan kırılmaya işaret ediyordu. NUMSA Kongresi’nde alınan kararlarsa hiçbir muğlaklığa yer bırakmadı: ANC-SACP (Afrika Ulusal Konseyi – Güney Afrika Komünist Partisi) ittifakından kopma, liberalizm ve COSATU’ya (Güney Afrika Sendikaları Kongresi) yaranmak adına sosyalist perspektiften vazgeçen Komünist Partisi’nin ifşası ve onlardan da kopma.

Avrupa’daki yeni politik fenomenlerle ilişkili olarak sol halk cepheci bir anlayışa sahip Yunanistan’daki SYRIZA giderek tutularak güçleniyor. Krizin ortasında iktidara dahi gelebilmesi şu an göz ardı edilmemesi gereken bir olasılık. Sönümlenmeye başlayan bir hareket ise İtalyan komedyen Beppo Grillo’nun önderliğindeki Beş Yıldız Hareketi (M5S). Seçimlerde aldığı sekiz milyondan fazla oy sonucunda 56 senatör ve 11 delegeyle büyük bir çıkış yapmış olsa da, hareketin politik güçsüzlüğü çok geçmeden su yüzüne çıktı. Zira bu hareket ne sol ne de antikapitalistti; sadece antiparticiydi. Zaten Şubat 2013 belediye seçimlerinde oylarının %50’sini kaybetti. Fransa’daysa NPA (Yeni Antikapitalist Parti) gerileyerek sınıf bağımsızlığına ilişkin net bir politik tavrının olmaması (mesela Chavezciliğe daima destek vermiş olması) sebebiyle krize girdi. Nihayetinde, eski LCR’den (Devrimci Komünist Birlik) kopan Mandelci lider ve militan kadroların büyük bir kısmı ve diğer başka solcular açıkça bir merkez-sol cephesi olan ve Fransa için Chavez tipi bir “devrimci” çözüm öngören Sol Cephe’ye geçtiler.

Bir diğer önemli deneyimse Arjantin’de yaklaşık 1 milyon 200 bin oy alıp pek çok yerel yönetim konseyi üyesiyle birlikte illerde ve bölgelerde de önemli sayıda milletvekilleri çıkararak ulusal ve uluslararası bir etkiye yol açan FIT (İşçilerin Sol Cephesi) deneyimiydi. FIT, Salta bölgesinin başkentinde PO (İşçi Partisi) aracılığıyla oyların %24’ünü alarak büyük bir başarı elde etmiş ve Peronizmi benzeri görülmemiş bir şekilde gölgede bırakmıştır. 

FIT aynı zamanda Kirshnerci Peronizm’den kopan genç ve işçi kitleleri seçimlerde sola doğru bir kırılmaya yönlendirebilmiştir. Diğer mevcut sol birlik deneyimlerinden (NPA, PSOL) farklı olarak FIT, işçi hükümeti hedefindeki devrimci sosyalist bir program temelinde, UIT-CI seksiyonu Izquierda Socialista’nın (Sosyalist Sol) da dahil olduğu, üç Troçkist partinin birliğinden oluşuyor. Buna rağmen FIT yine de sekter görüşlerin ağırlıkta olduğu ve seksiyonumuzun doğru bir politik hat için sıkı bir mücadele verdiği epey heterojen bir cephe diyebiliriz. Bu karakterinden ötürü de cephenin tek bir devrimci parti oluşturma ihtimali gözükmemekte. Ancak Peronizm saflarının işçi ve emekçi tabanındaki kırılmalarla baş edebilmek ve sol örgütlenmeyi besleyen öğrenci ve emek hareketleri içerisinde sınıf bağımsızlığının politik direğini inşa edebilmek için politik-seçimlere yönelik bir araç olan bu cephenin devamlılığını sağlamak önem teşkil ediyor. Üstelik, FIT’in başarısı partimizin inşasına da katkıda bulunuyor. FIT deneyimi uluslararası öncü içerisinde de bir etki yaratabilmiş, başka ülkelerde benzer taktiklerin belirlenmesini ve gerçekleşebilmesini daha muhtemel kılmıştır. Arjantin’deki bir diğer deneyim de, farklı sendikaları, fabrika komitelerini ve pek çok politik akımı (Chavez yanlısı Santillán’dan, Troçkistlere ve bağımsızlara kadar) bir araya getiren, çağrıcı ve öncülerinden birinin Izquierda Socialista olduğu Mücadeleci Sendikalar Birliği’dir. 

Tabandan yükselen bu isyan süreci boyunca çok sayıda sendika, gençlik ve öğrenci öncüleri ortaya çıkıyor. Bunların çoğunluğunu genç ve neredeyse hiç deneyime sahip olmayan yeni mücadeleciler oluşturuyor. Bu (önceye kıyasla) çok daha radikalleşmiş öncüler genelde antikapitalist, antibürokratik ve rejim karşıtı bir karaktere sahipler. Suriye ve Kuzey Afrika devrimlerinin savaşçıları, her bir ülkede sendikal bürokrasilere karşı mücadele eden işçiler, ABD, Avrupa, Türkiye ve Brezilya’daki öfkeli genç insanlar, Şilili öğrenciler, haklarını savunmak için Hindistan’da ve dünyanın geri kalanında kitlesel yürüyüşler düzenleyen kadınlar bahsedilen bu sayısız öncülerin bir kısmını oluşturuyor. Gerçekten mücadeleci olan bu öncüler, her şeyin ötesinde eski hain aygıtları reddeden demokratik öncülerdir. Zaten bu yüzden özörgütlenmeler ve meclis oluşturma gibi metotlara yöneliyor ve pek çok durumun ortaya koyduğu gibi antipartici bir pozisyon benimsiyorlar. Maalesef bunda Stalinizm’in lanetli mirasının rolü büyük.

Bu öncüler alternatif sendikal ve politik önderliklerin ve devrimci partilerin inşası için verdiğimiz politik mücadelenin temelini oluşturuyorlar. İşte bu yüzden bu öncülere yapışmamız, kitlelere yönelik politikalar ortaya koyup büyük bir sabırla ve sekterliğe düşmeden kendi devrimci pozisyonlarımızı onlarla tartışmalıyız.

Bu kavgada yalnız değil tersine, solun yenilenen reformist aygıtlarının, merkez solun, Castro-Chavezciliğin olduğu gibi otonomcu akımların ve revizyonist ve sekter Troçkist akımların da basınçlarıyla yüzleşiyoruz. Sendika ve gençlik öncülerini saflarımıza kazanmak için bahsi gecen bu akımlarla olan mücadelemizi küçümseyemeyiz. Bu akımlar da devrimci partilerin inşası önündeki engellerdir. Örneğin Mandelci revizyonizm ya da Alan Woods’un Militant’ı gibi akımlar Castro-Chavezcilik başta olmak üzere reformist önderliklere teslim olup kitlelerin bilinçlerini bulandırmaya devam ediyorlar. Arjantin’deki PO (İşçi Partisi) ve PTS (İşçilerin Sosyalist Partisi) gibi “Ne… Ne de …” pozisyonlarındaki ısrarcılıkları nedeniyle bizimle Suriye Devrimi’ni savunan birleşik bir kampanya yürütmeyi reddeden, ya da PSTU (Birleşik Sosyalist İşçi Partisi-Brezilya) ve LIT-CI (Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal) gibi sekter karakterlerini, tıpkı Brezilya örneğinde olduğu gibi, oportünist pozisyonlarla ve sendikal aparatçılıkla birleştiren sekter Troçkist örgütler de bizimle rekabete devam ediyorlar. 

Dünya Politik Tezleri’nde söylediğimiz gibi: 

“Devrimci önderlik krizini aşmak ve yeni bir önderlik inşa etmek görevi kolay olmamakla birlikte, hayati önemde. Ve devrimci gerçeklik bize bu mücadeleyi sürdürebilmek için yeni ve daha iyi koşullar sunuyor. Somut politika ve taktikleri hayata geçirerek partiler inşa etmemiz gerekiyor. Grevler, halk ayaklanmaları, öğrenci veya gençlik mücadeleleri ya da seçim süreçleri gibi sınıf mücadelesinin yarattığı imkanları değerlendirmek zorundayız. Seçimlerde çekimser tutumlara karşı mücadele etmeli, farklı alanlarda (sendikal, politik, demokratik, antiemperyalist, antikapitalist) eylem birliği taktikleri geliştirmeli ve seçim dönemlerinde solun birliği taktiklerini hayata geçirmeye çalışmalıyız” (sayfa 47). 

8. Gelecek dönem için kampanyalar ve politik yönelişimiz 

UIT-CI’nin gelecek dönem politikalarının genel çerçevesi Dünya Politik Durumu Üzerine Tezler’de çizilmiş ve bir önceki Kongre’de kabul edilmiştir. UBK (LI ve İDP, eski adıyla İşçi Cephesi) ve Meksika merkezli POS’tan yoldaşlarımızla güçlerimizi birleştiriyor olmamız dolayısıyla, 5. Kongremizin uluslararası devrimci örgütümüzün inşasında bir dönüm noktası olmasını umuyoruz. Bu birleşme bizlere sınıflar mücadelesine müdahale noktasında ve devrimci partinin inşası yolunda önemli fırsatlar sunacak ve aşağıda sunulan müdahale eksenlerinin yolunu açacaktır:

1. Merkezi politikamız, kapitalist ekonomik krizin sonuçları, kesintileri ve kemer sıkma politikalarıyla karşı karşıya olan işçi sınıfının, genç ve emekçi kesimlerin mücadelelerinin içine dahil olmak ve en geniş eylem birlikleri fırsatlarını kollamaktır. Dünya çapında yükselttiğimiz sloganımız hâlâ aynı: Krizin faturasını işçiler ve emekçiler değil, kapitalistler ve çokuluslu şirketler ödesin. Diğer taleplerin yanında her bir ülkedeki sektörel ve genel grevleri bu slogan etrafında örgütlemeye çalışıyoruz. Karşıdevrimci ve bürokratik önderliklere karşı mücadele ederken, kısmi mücadelelerin birliğini ve koordinasyonunu savunuyoruz.

2. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan devrimci süreçleri koşulsuz olarak destekliyoruz. Bilhassa “Esad def ol” sloganıyla Suriye Devrimi’nin yanındayız. Kahraman Filistin halkının mücadelesini destekliyoruz. UBK/UIT-CI Koordinasyon Komitesi’ndeki yoldaşlarımızın görüşmelerinde ortaya çıkan fikir birliği bağlamında Suriye en önemli merkezi kampanyalarımızdan biri olmaya devam edecektir.

3. Koordinasyon Komitesi’nin üzerinde anlaştığı bir diğer süregelen kampanyamız da, emek hareketine ve emek hareketinin bağımsızlığına yaptığı saldırılar ve halk cepheci politikalarıyla Castro-Chavezciliğin Arap Devrimleri ve Latin Amerika’da oynadığı karşıdevrimci rolün teşhiri ve reddidir. 

4. Emperyalizm ve çokuluslu şirketlerin kapitalist krizle gelen mevcut kesinti ve yağma politikaları göz önüne alındığında, şimdilerde Avrupa’da ağırlık kazanmaya başlayan borçlara ve özellikle Brezilya ve Meksika’da petrol sektöründe giderek artan özelleştirmelere karşı, ayrıca Arjantin’de ulaşım ve enerji sektörlerinde bilhassa açığa çıkan kamulaştırma talepleri yönünde yükselttiğimiz eylem, ajitasyon ve propaganda sloganlarımız hâlâ önemini korumaktadır.

5. Protestoların kriminalize edilmesine hayır! İşçileri savunan ve baskılara karşı mücadele temelinde sürekli kampanyalar örgütlemeliyiz. Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Arjantinli Las Heras petrol işçilerinin serbest bırakılmaları için ayrıca özel bir kampanya organize edilmelidir. Bodas Venezuela’daki diğer petrol işçileri önderlerinin adli kovuşturmalarına karşı da harekete geçmeliyiz.

6. Sendikal bürokrasilere karşı tabandan yükselen isyanı destekliyoruz. Sendikalarda ve işletmelerde yeni militan ve demokratik sendikal liderler için mücadele! İşçi tabanının her konuda karar alma yetkisine sahip olduğu meclisler, tüm işçilerin katılımıyla gerçekleşen yönetim toplantıları, grev komiteleri, mücadele koordinasyon komiteleri gibi işçi demokrasisinin her türlü farklı biçimi ve tezahürü adına mücadele etmek ve öneriler geliştirmek, emek hareketi içindeki seksiyonlarımızın politikalarında belirleyici bir rol oynamalıdır. Antibürokratik geniş sendikal örgütlenmeleri ve birleşmeleri (sendikal ve ya birleşik cepheler) öne çıkaran bir mücadele yürütmeliyiz.

7. Dünya çapında gençlik ayaklanmaları ve mücadelelerini destekliyoruz. Türkiye ya da Brezilya’daki gençlerin, veya Şili’deki öğrencilerin baskı rejimine karşı parasız kamusal eğitim mücadelelerinin desteklenmesi türünden özgül dayanışma kampanyaları örgütlemeliyiz.

8. Dünya çapındaki tüm kadın mücadelelerini destekliyoruz. PP (Halk Partisi) hükümetinin kürtaj hakkına yönelik saldırılarına karşı İspanyol devletindeki kadın mücadelesinin desteklenmesi türünden özgül kampanyalar örgütlemeliyiz.

9. Sınıfın politik bağımsızlığı adına, Arjantin’de, Brezilya’da, Şili’de Todos a La Moneda (Herkes Darphane’ye) harekiyle veya Enternasyonalist Mücadele’nin İspanyol devletinde Antikapitalist Sol Cephe kurulması çağrısında bulunması örneklerinde yaptığımız gibi, tüm politik ve seçim birliği taktiklerini veya Sol Cephe girişimlerini teşvik ediyor ve destekliyoruz. Bolivya’da PT (İşçi Partisi) tipi girişimler, Panama’daki bağımsız adaylar, Venezuela’da PSL’nin aday listesini bağımsız mücadele öncülerine veya devrimci gruplara açması gibi, örnekler çoğaltılabilir. 

10. Devrimcilerin birliği için, devrimci partilerin inşası için Birleşik Devrimci Cephe (BDC) taktiğine öncelik vermeli, asgari devrimci bir program etrafında devrimci grup ve kesimlerle birleşmenin yollarını aramalıyız.

Şubat 2014