Venezuela nereye gidiyor?

Aşırı sağcı Trump ve ABD’nin 3 Ocak’ta gerçekleştirdiği askeri müdahalenin ardından Venezuela’daki durum, müdahalenin yarattığı tepkinin yanı sıra çok sayıda kuşku ve soru işareti doğuruyor: Durum çözüldü mü? Trump’ın planı başarıya ulaştı mı? Venezuela’yı artık o mu yönetiyor? Venezuela’nın petrolünü çalmayı başaracak mı? Maduro olmadan, Chavezci rejimle ortak yönetim için bir anlaşma yapıldı mı? Kolombiya, Meksika, Küba, İran veya Grönland’a askeri müdahaleler olacak mı? Antiemperyalist mücadele yürüten bizler; Trump’ı, emperyalizmi ve onların Venezuela ile dünyadaki sömürgeci planlarını yenilgiye uğratmak için enternasyonal seferberliği sürdürürken, bu sorulara yanıt vermeye de çalışmalıyız.

1989’daki Panama işgalinden bu yana Venezuela ve Latin Amerika’ya yönelik eşi benzeri görülmemiş bir doğrudan emperyalist saldırı

O zamandan beri Trump’ınki gibi böylesine suç teşkil eden bir askeri müdahale gerçekleşmemişti ve bu, Güney Amerika’da hayata geçirilen ilk askeri müdahale oldu. Aralık 1989’da ABD emperyalizmi Panama’yı işgal etmiş, çok sayıda insanın ölümüne yol açmış ve Devlet Başkanı Manuel Noriega’yı kaçırarak ABD’de hapse atmış ve yargılamıştı. Venezuela’ya saldırı şimdilik Panama’daki ölçekte olmasa da, bu da suç teşkil eden bir askeri eylem. Şu ana kadar Kübalı ve Venezuelalı askerler ile siviller arasında 100 ölüm ve 100’den fazla yaralı teyit edildi; bu sayılar önümüzdeki günlerde artabilir. Askeri tesislere ve sivil konutlara yönelik ağır bombardımanlar yapıldı. Dünya halkları bu müdahaleye, bombardımanlara ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in kaçırılmasına yönelik olarak açıkça küresel bir tepki gösteriyor.

Bizzat Trump bile askeri harekâtın hedefinin uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele ya da Venezuela’da demokratik bir açılım olmadığını doğruladı. Trump, asıl amacının petrol olduğunu, yaptığı açıklamalarla açıkça ortaya koydu. Venezuela, Latin Amerika’nın en büyük petrol ülkesi ve Suudi Arabistan’ı aşan, dünyanın en büyük ham petrol rezervlerine sahip. Trump, ülke üzerinde aylarca hatta yıllarca sürecek sınırsız bir kontrol kurmak istediğini söyleyecek kadar ileri gitti. Petrol endüstrisinin tamamını denetlemek istiyor. İşin aslı Venezuela’yı sömürgeleştirmeye, ABD ve küresel çokuluslu şirketlerin hizmetinde bir protektoraya dönüştürmeye çalışmakta.

Venezuela’daki askeri harekâtı ve Maduro’nun kaçırılmasını bir “zafer” olarak sunmasının ardından cesareti artan Trump, Danimarka’ya bağlı bir bölge olan Grönland’ı ele geçirme tehditlerini yeniden gündeme getirdi; Kolombiya, Meksika, Küba ve hatta İran’a müdahale tehdidinde bulundu.

Bu askeri saldırganlık, Trump’ın Ocak 2025’te göreve gelirken ilan ettiği küresel karşı taarruzun bir parçasıdır. Amaç, ABD’nin onlarca yıldır süren hegemonya krizini tersine çevirmektir. ABD, 1975’teki Vietnam yenilgisini hiçbir zaman aşamadı. 2021’de Afganistan’dan, 20 yıllık başarısız bir işgalin ardından apar topar çekilmek zorunda kaldı. Bu nedenle Trump göreve gelirken “ABD’nin gerileyişini sona erdireceğini” ve bir “altın çağ” başladığını ilan ederek yeni bir dünya “düzenini” işaret etmişti. Ancak politikalarıyla asıl tetiklediği şey; dünya genelindeki düzensizliğin artması, ABD içindeki burjuva kesimlerin çatışması ve Avrupa Birliği (AB), Çin ve Rusya dahil diğer emperyalist ülkelerle yaşanan sürtüşmelerdir. Bu nedenle AB, genel olarak Venezuela’daki durumdan arasına mesafe koymuştur; özellikle de Trump’ın —belki bir müzakere yoluyla ama askeri seçeneği de dışlamayarak— Grönland’ı ele geçirmek istediğine dair tehditlerinden sonra bu mesafe daha da açılmıştır.

Trump’ın Venezuela’daki hedefi petrolü, petrol dağıtımını ve kârını kontrol etmek. Beyaz Saray’da ABD ve diğer ülkelerden çokuluslu petrol şirketlerinin CEO’larıyla yapılan son toplantının amacı da buydu; Trump onları Venezuela’ya yatırım yapmaya çağırdı. Ancak bu durum, petrol endüstrisini kendisi yönetmek isteyen çokuluslu şirketler ve emperyalist ülkelerle gerilim yaratmakta. Bu nedenle söz konusu toplantı ciddi bir heyecan uyandırmadı ve yaklaşık 100 milyar dolarlık yatırım yapmaları çağrısı somut bir sonuca ulaşmadı.

Bu bağlamda, gemilerine el konulan Rusya’yla ve özellikle de Venezuela’nın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 70’ini alan Çin’le (bu oran, Asya devi Çin’in toplam petrol ithalatının yalnızca yüzde 4’üne denk gelse de) çatışmalar artmakta.[1] Bu yüzden Trump’ın tüm petrol planı şüphe uyandırıyor.

Venezuela’daki durum çözülmüş ya da istikrara kavuşmuş değil

Maduro’suz Chavezci kanattan Delcy Rodríguez hükümetiyle müzakerelerin yürütüldüğü açık; ancak petrolün tesliminin ve ABD ile ortak yönetim içeren bir anlaşmanın kesinleştiği söylenemez. Bu nedenle Trump, Delcy Rodríguez’in “sözünü tutmaması halinde Maduro’dan daha kötü bir sonla karşılaşabileceğini” söyleyerek tehditler savurdu. Bu, son derece ciddi bir tehdittir. Maduro ve eşinin kaçırılmasından daha kötü ne olabilir? Bu bir ölüm tehdidi mi? Trump ayrıca ikinci bir askeri müdahaleyi de dışlamadığını söyledi. Müzakereler bu tehditler temelinde yürütülmekte. Bu yüzden, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, askeri müdahaleye ve Maduro’nun kaçırılmasına karşı uluslararası eylem birliğinin sürdürülmesi çağrısını yineliyoruz; yeni bir suç niteliğindeki askeri müdahale ya da işgal tehlikesine karşı uyarıyoruz. Aynı zamanda Chavezci hükümetin Trump’la bir anlaşmaya varma tehlikesine dikkat çekiyoruz. Tüm bunlar, Trump’ın hamlesinin nihai bir zafer olmadığını göstermekte.

Maduro’nun kaçırılmasıyla sonuçlanan askeri operasyon, hiç şüphesiz ABD’nin askeri gücünün bir göstergesi ve Venezuela halkına ve dünya halklarına ağır bir darbedir ancak nihai değildir. ABD’nin şimdilik Venezuela’yı işgal etmeye ve kukla bir hükümet kurmaya cesaret edememesi, Chavezci rejimle müzakere etmek zorunda kalması, zayıf yönlerini ortaya koymakta.

Maduro’nun kaçırılması, -ABD yanlısı sağcı María Corina Machado’yu destekleyenler dahil- sürgündeki milyonlarca Venezuelalıda ve dünya sağında yanlış bir coşku yarattı. Bunlar arasında Arjantin Devlet Başkanı faşist Javier Milei de vardı. Ancak bu coşku kısa sürdü çünkü Trump, sözde seçilmiş başkan Edmundo González’i ve María Corina Machado’yu iktidara getirme seçeneğini rafa kaldırdı. Trump’ın ilan ettiği olası “geçiş”, Maduro’suz ama Chavezci bir yapı ile olacaktı. Soğuk duş etkisi yapan bu hamle, Trump’ın seçim olmayacağını ve ancak yıllarca sürebilecek sözde bir “üçüncü aşamada” bir seçim çağrısının gündeme gelebileceğini söylemesiyle tamamlandı. Ortaya çıkan kafa karışıklığı o kadar büyüktü ki Milei bile şimdilik sessizliğe gömüldü.

Trump’ın çelişkileri ve siyasi zayıflığı ABD içinde de açığa çıktı. Askeri müdahaleden günler sonra, Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senato, ABD’nin yeni dış askeri müdahalelerine karşı oy kullandı. Trump, kendi senatörlerine öfkelendi. Bununla birlikte, anketler halkın yüzde 70’inin Trump’un ülkeleri işgal etmesine karşı olduğunu, yüzde 60’ının ise Trump’ın Venezuela’yı yönetmesine karşı çıktığını gösteriyor. Bu yüzde 60’lık kesim, Trump’ın “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım) hareketi tabanında da güçlü çünkü bu muhafazakâr sağ taban, Trump’ın dış savaşlara ve çatışmalara müdahale etmeyeceği ve harcamaların savunmaya değil “önce ABD’ye” yapılacağı vaadine inanmıştı.

Buna paralel olarak, Venezuela müdahalesine karşı ülke çapında protestolar büyüyor; Minneapolis, Minnesota’da, Trump’ın Demokratların yönetimindeki pek çok şehre yerleştirdiği ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) ajanlarını protesto ederken polis tarafından öldürülen 37 yaşındaki Renee Nicole Good cinayetine karşı eylemlerle birleşiyor.

Trump, silahlı saldırıya karışan federal ajanı açıkça savundu ve öldürülen kadını suçladı. Sivil özgürlükler ve göçmen hakları savunucuları, cinayeti kınamak ve ICE ajanlarının sokaklardan çekilmesini talep etmek için ülke genelinde binlerce eylem çağrısı yaptı. Eylemler, hem “ICE, temelli defol” hem de öldürülen Renee Nicole Good’un adına referansla “ICE, Good adına defol” anlamına gelen “ICE Out For Good” sloganıyla düzenleniyor. Özetle, her şeyin Trump’ın lehine olduğunu söyleyemeyiz.

Devam eden müzakereler

Bir diğer soru da Chavezci hükümetin şu anda Trump tarafından uzaktan kontrol edilip edilmediği. Trump, Venezuela’yı kendisinin yönettiğini, “kontrolün kendisinde olduğunu” söylemekten vazgeçmiyor. Hatta bir sosyal ağda kendisini Venezuela’nın “geçici başkanı” olarak tanıtacak kadar ileri gitti. Trump, geçici başkan Delcy Rodríguez’i överken aynı zamanda tehdit etmeyi de ihmal etmiyor. Maduro’suz Chavezci hükümet ise net bir yanıt vermiyor; müzakere yürüttüğünü ve Trump’la “işbirliğine” hazır olduğunu inkâr etmiyor.

Maduro ve Cilia Flores’in nasıl kaçırıldığı da başından itibaren soru işaretleri yarattı. Bazı burjuva analistler, Chavezci rejimin onları pazarlık kozu olarak bizzat teslim etmiş olabileceği hipotezini öne sürdü. Operasyonun biçimi kuşkuları anlaşılır kılıyor. Ancak biz bunun esas olarak, ABD emperyalizminin inkâr edilemez teknolojik üstünlüğü ve ezici askeri gücüyle gerçekleştiğini, 32 Kübalı ve 25’ten fazla Venezuelalı askerin öldürüldüğü bir katliam olduğunu düşünüyoruz. Benzer “cerrahi” operasyonlar daha önce de yapıldı; örneğin Demokrat Barack Obama döneminde Usame bin Ladin’in Pakistan’da yakalanıp öldürülmesi gibi (2011). İsrail de bu tür operasyonları her zaman yerel iç desteklerle gerçekleştiriyor. Bu vakada, CIA tarafından satın alınmış Chavezci iç işbirlikçilerin ve savunmadan çok ticarete ve içeride baskı uygulamaya odaklanan Venezuela ordusunun zayıflığının etkenler olması muhtemeldir. Nitekim ABD, Maduro’nun yakın çevresinde CIA için çalışan bir köstebek bulunduğunu kabul etti. Gerçeği zaman gösterecek.

Şu ana kadar, son yaşananlar dışında Chavezci hükümetin liderliğinde, Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nde (PSUV) ya da Bolivarcı Ulusal Silahlı Kuvvetler’de (FANB) belirleyici bir bölünme yaşandığını gösteren somut bir kanıt yok. Elbette gelecekte bir bölünme ihtimali göz ardı edilemez. Ancak şimdilik Delcy ve Jorge Rodríguez kardeşlerin, Savunma Bakanı Vladimir Padrino López’in başında olduğu FANB liderliğinin ve ülke içinde baskıyı kontrol eden İçişleri Bakanı Diosdado Cabello’nun siyasi birliği sürmekte gibi görünüyor.

Diğer yandan Trump, kendi siyasi zayıflıkları ve iç politik çelişkileri nedeniyle, karşıdevrimci politikalarını hayata geçirmek için bir yandan meşhur Monroe Doktrini’nin “sopa”sını kullanırken bir yandan da Chavezci rejimle müzakere etmek zorunda. Trump açıkça, Chavezci rejimle çalışmaya devam etmek istediğini söyledi. Chavizm de bu işbirliğine hazır; ki bu da bizim yıllardır söylediğimizi şeyi bir kez daha kanıtlıyor: Chavezci hükümet, sosyalizmi inşa eden solcu ve gerçek anlamda antiemperyalist bir hükümet değildir. Her zaman sahte “sosyalist” söylemde bulunan bir kapitalist uzlaşma hükümeti olmuştur.

Trump’ın, daha önce “narkodiktatörlük” ve “komünist” diye suçladığı Chavezci hükümetle anlaşma arayışına girmesinde politik sapma dikkat çekici. Bunun nedeni, Trump’ın sinizminin yanı sıra, işlerini tehlikeye atacak siyasi istikrarsızlıktansa ideolojisi ne olursa olsun istikrarlı bir diktatörlük rejimini tercih eden ülke içindeki çokuluslu petrol şirketlerinin Venezuela’ya doğrudan askeri müdahaleye karşı çıkmış olmalarıdır. Bu durum, Venezuela’da kalan tek ABD petrol şirketi Chevron’da 40 yıl üst düzey yöneticilik yapan ve şu anda Arjantin’deki Vaca Muerta kaya gazı oluşumu için yatırım yapan Ali Moshiri tarafından da açıkça dile getirildi: “Beğenilsin ya da beğenilmesin, mevcut sistemden biri olması önemli; çünkü her şeyi dengeleyip diyalog kurabilecek biri olmalı. Tamamen yeni biri getirilirse bir iktidar boşluğu oluşur; bu da güvensizlik yaratır ve kimse yatırım yapmaz.” (Clarín, Arjantin, 8/1/2026) Moshiri’nin Hugo Chávez’le de arası iyiydi. 11 Şubat 2010’da Orinoco Petrol Kuşağı’nda Chevron’a verilen 40 yıllık imtiyaz töreninde Venezuela Devlet Başkanı Chávez, çokuluslu bir şirketin temsilcisi olan Moshiri’den Obama’yla arabuluculuk yapmasını istemişti: “[Umarım] durumu iyileştirmemize ve ABD hükümetiyle ilişkileri geliştirmemize yardımcı olursunuz […] Umarım Obama Orinoco Kuşağı’na gelir, onu buraya siz getirin.” (Chavizm neden başarısız oldu?, s. 133, Simón Rodríguez Porras ve Miguel Sorans. nahuelmoreno.org adresinden ulaşılabilir.)

“21. yüzyıl sosyalizmi” yalanı

Chavezci hükümet ile Trump arasında siyasi-ekonomik bir anlaşmanın istikrara kavuşması tehlikesi ortadadır. İUB-DE’nin Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL) de doğru biçimde uyardığı gibi, “Trump’la anlaşmaya hayır” diyoruz.

Bu anlaşma Venezuela’nın emekçi halkının ve yoksul kesimlerin aleyhine, petrolün çokuluslu şirketlere ve yerli büyük sermayeye daha fazla teslim edilmesi anlamına gelecektir. Bu skandal politik ihtimal, 20 yılı aşkın süredir savunduğumuz tespiti doğrulamakta: Sözde “21. yüzyıl sosyalizmi”, Venezuela’yı kapitalizmin sınırları içinde tutmanın aracı olan ideolojik-politik bir sahtekârlıktır. Dünya çapında antikapitalist mücadele yürütenlerin bunu kabul etmesinin vakti gelmiştir. Küresel reformist solun ve burjuva analistlerin Chavezci rejimin sosyalist, antikapitalist ve antiemperyalist olduğu yönündeki iddiaları hiçbir zaman doğru değildi. Hatta bazı Troçkist çevreler bile, 1960’lar Küba’sında olduğu gibi rejimin radikalleşeceğini ve sosyalizme doğru ilerleyeceğini savunuyordu.

İUB-DE ve Venezuela’da Orlando Chirino, José Bodas ve Miguel Ángel Hernández önderliğindeki PSL’den yoldaşlarımız Chavizmin Hugo Chávez döneminde de Maduro döneminde de kapitalizmden kopuşa ya da sosyalizme yönelmediğini daima ifade etmiştir.[2] Nahuel Moreno (1924-1987) tarafından kurulan Troçkist sol akımımız daima Chavezci hükümetten bağımsız kalmış ve çokuluslu şirketlerle uzlaşmanın tehlikelerine dikkat çekmiştir. Chavezci sendika bürokrasisine karşı mücadelenin ve emek hareketi mücadelelerinin her zaman yanında olduk. Bu bağımsız tutumumuzun bedeli olarak, Kasım 2008’de Aragua eyaleti sendika konfederasyonu Unete’nin işçi önderlerinden Richard Gallardo, Luis Hernández ve Carlos Requena suikastla katledildi. Profesyonel bir tetikçi, La Encrucijada’daki bir restoranda, o bölgede kazanımla sonuçlanan bir grevin ardından akşam yemeği yiyen yoldaşlarımızı kurşun yağmuruna tuttu. Gallardo, Unete-Aragua’nın başkanı; Hernández, Pepsi Cola sendikasının genel sekreteri; Carlos Requena ise Produvisa şirketinde iş güvenliği temsilcisiydi. Üçü de sendikal akımımız olan Sınıf Mücadeleci, Birlikçi, Devrimci, Özerk Akım (CCURA) ile şu anda adı PSL olan partimizin üyesiydi. Dava hâlâ aydınlatılmadı.

Chavezci rejimi burjuva Stalinist olarak tanımlıyoruz. Bu ne anlama geliyor? Bunun anlamı, “21. yüzyıl sosyalizmi” adı altında sahte bir sosyalist ve antiemperyalist söylem kullanan, kapitalist ve baskıcı bir rejim olmasıdır. Bu, kendisini “sosyalist”, “devrimci” olarak adlandırmasına rağmen kapitalist bir diktatörlüktür. Filistin’i desteklediklerini söylerler ve zaman zaman Chávez’in yaptığı gibi Lenin ve Troçki’den bile alıntı yaparlar. Bu rejimi Videla veya Pinochet türü karşıdevrimci burjuva diktatörlüklerden ayırmak için burjuva Stalinist olarak nitelendirmemiz tam olarak bundan dolayıdır. Nikaragua ve Küba da, kendi özgünlükleriyle birlikte, burjuva-Stalinist rejimlerdir. Tüm bunlar -özellikle de Chavizm- sosyalizmin adını kirletmekte, kitle hareketi ve onun bilinci üzerinde büyük bir kafa karışıklığı yaratmakta. Çünkü bunlar sahte sol bir retorik kullanırken, bir yandan da kemer sıkma politikaları uygulayan ve çokuluslu şirketlerle anlaşmalar yapan kapitalist hükümetler.

21. yüzyıl sosyalizmi ile ilgili bu karmaşa öyle bir noktaya vardı ki, hem burjuva hem de sol basın analistleri, Chavezcilik boyunca çokuluslu petrol şirketlerinin ülkede faaliyet göstermeye hep devam ettiğini ne yazık ki hâlâ görmezden gelmekte.

Trump’ın söylediği gibi “çokuluslu petrol şirketlerinin Venezuela’ya geri dönmesi gerektiği” iddiası yersizdir çünkü bu şirketler zaten hiç gitmedi. Hatta Chavezciliğin petrolü kamulaştırdığı iddiası da tamamen yanlıştır. Petrol sanayisinin kamulaştırılması 1975’te sosyal demokrat Carlos Andrés Pérez hükümeti tarafından yapılmış ve kamu kurumu olan PDVSA kurulmuştur. Çokuluslu şirketlere milyonlarca dolarlık tazminatlar ödenmesi kabul edilmiş; petrol endüstrisinin kamulaştırılmasıyla ilgili yasanın 5. maddesinde, çokuluslu şirketlerin hizmet sözleşmeleri yoluyla geri dönüş için kapı açık bırakılmıştır. 1990’larda Devlet Başkanı Rafael Caldera’nın sözde “Petrol Açılımı” ile yaşanan şey budur.

Chávez’in yaptığı şey ise, Venezuela’da faaliyet gösteren çokuluslu şirketlerin -ABD’li olanlar dahil- ticari anlaşmalarını ve imtiyaz sistemini ortak girişim modeliyle değiştirmek oldu. Chávez petrol endüstrisini kamulaştırmadı. Bu kadar basit.

1 Ocak 2006’da, “Tam Petrol Egemenliği” gibi gösterişli bir ad altında bir plan açıklandı. Bu planla Chávez hükümeti, devlet petrol şirketi PDVSA’yı ortak girişim modeline açtı. Buna göre, daha önce işletme imtiyazları çerçevesinde faaliyet gösteren çokuluslu ve yerli özel şirketler, PDVSA’nın ortakları haline getirildi. Tek istisna olarak, “Yüklenici firmaların ortak girişimlere dönüştürülmesi sürecinde, devletin asgari yüzde 51 ortaklık payına sahip olması öngörüldü.” Buna karşılık, hisselerin yüzde 49’una kadar olan kısmı çokuluslu sermayeye ayrıldı. Bu anlaşmaları ilk imzalayan şirketler arasında Chevron, Repsol, Shell, BP, Total, China National Petroleum, ENI, Statoil ve Petrobras yer aldı. Yalnızca iki şirket bu dönüşümü kabul etmeyerek ülkeden çekildi: ABD’li Exxon Mobil ve Conoco Phillips. Bu şirketler Chávez tarafından kamulaştırılmadı ve ülkeden ayrıldı. Daha sonra ortak girişimlere Japon Mitsubishi ile Rus Lukoil, Gazprom ve Rosneft’in yanı sıra İran, Hindistan, Vietnam, Küba ve başka ülkelerden şirketler de katıldı. (Veriler: Chávezcilik neden başarısız oldu?, Simón Rodríguez Porras ve Miguel Sorans, Editorial Cehus, 2018, Bölüm IX. nahuelmoreno.org adresinden ulaşılabilir.)

Bu nokta son derece önemlidir çünkü Maduro, kaçırıldığı güne kadar, ABD’li petrol yatırımcılarına anlaşma teklif etmeyi sürdürüyordu. Haziran 2024’te, yanında Chevron-Venezuela başkanı varken söylediği sözleri hatırlayalım: “Ben Nicolás Maduro Moros, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’nin başkanıyım; sözünün eri, güvenilir bir insanım. Venezuela’ya yatırımınız hoş geldiniz; ABD ve Venezuela arasında farklı bir ilişki biçimi doğrultusunda birlikte çalışabilmemiz için Venezuela’ya yatırımınızı memnuniyetle karşılanmaktadır.” (Başkanlık Basın Bildirisi, 27/6/2024; Correspondencia Internacional dergisi, sayı 53, Ağustos 2024’te alıntılanmıştır.)

Chevron ülkeden hiçbir zaman gitmedi ve bugün ihraç edilen Venezuela petrolünün yaklaşık yüzde 27’si ABD’ye Chevron aracılığıyla gönderiliyor. Bu yüzden Delcy Rodríguez, ABD ile ilişkinin yeni olmadığını söylüyor.

Ticaret ve ordu

Sözde 21. yüzyıl sosyalizmi, diğer nedenlerin yanı sıra, Chavizmin çokuluslu petrol şirketleriyle ortak girişimler kurmak üzere anlaşması nedeniyle başarısız oldu. Böylece devlet şirketi PDVSA çoğunluk hisseleri elinde tutarken, daha önce yüklenici olan şirketler PDVSA ile petrol ticaretinin ortağı haline geldi. Bu yolla çokuluslu şirketler, yeni petrol patronları ve rejimin yeni zenginleri -çoğu zaman özel sektörle beraber- büyük kârlar elde etti. Bu da Venezuela’da kapitalizmin sürdürülmesini mümkün kıldı ve emekçi halk ile yoksul kesimlerin yoksulluğunu derinleştirdi.

Petrol ticareti etrafında örülen karanlık ilişkiler, Chavezci rejimde -özellikle ordu içinde- büyük bir yolsuzluk kaynağı oldu ve olmaya devam ediyor. Bugün hâlâ askerler, sivillerle birlikte, farklı ekonomik sektörlerde onlarca şirketi kontrol ediyor. Petrolün gölgesinde zenginleşen bu kesimler halk arasında “boliburjuvazi” olarak biliniyor. Bu, 21. yüzyıl sosyalizmi yalanı eşliğinde Chavizmin ortaya çıkmasıyla meydana gelen yeni bir toplumsal olgu.

1999-2013 yılları arasında, Chávez’in başkanlığı döneminde 1.614 asker hükümette üst düzey konumlara getirildi. Chávez’in halefi Maduro ise 2013-2017 yılları arasında ordunun sahip olduğu 14 şirket kurdu: Constructora y Automotores Ipsfa, Emcofanb (telekomünikasyon), TVfanb (televizyon), Emiltra (ulaşım), Agrofanb (tarım), Banfanb (banka), Construfanb (inşaat), Cancorfanb (taş ocağı), Fondo Negro Primero (finans), Complejo Industrial Tiuna I ve II (su, giyim), Camimpeg (petrol ve madencilik), Neumalba (lastik), Imprefanb (matbaa). (Veriler: a.g.e. Bölüm VIII)

ABD yanlısı Venezuela sağı (María Corina Machado, Guaidó, Leopoldo López veya Capriles) ile Chavizm arasındaki mücadele, bu kesimlerin petrol ticaretinde yeniden hegemonya kurmak, çokuluslu şirketler ve emperyalizmle doğrudan pazarlık yapmak istemelerinden kaynaklanıyor. Bunlardan hiçbirinin ve de Trump’ın işçi ve emekçilerin yaşam düzeyini yükseltmek ya da toplumsal eşitsizliği sona erdirmek gibi bir hedefi yoktur.

PSL ve sendikal akımı CCURA, kapitalist bir ekonomi altında petrol kaynaklarının teslim edilmesi sürdüğü müddetçe 21. yüzyıl sosyalizminin sahte olduğunu en başından beri teşhir etti. Bunun başarısızlıkla sonuçlanacağınızı ve bu başarısızlığın emekçi halkın yoksulluğunu derinleştireceğini öngördüler.

Chavizm, petrol zenginliğinin potansiyelini işçi sınıfının yaşam standardını yükseltmek; sağlık, eğitim ve barınmayı iyileştirmek ve hatta Venezuela’nın tarihsel olarak yokluk yaşadığı gıda ve ilaç üretimini geliştirmek için kullanmadı.

Bu nedenle akımımız, kapitalizmden kopuş temelinde başka bir politika önerdi ve şu şiarı yükseltti: Venezuela’da petrol çokuluslu şirketler olmaksızın, işçi ve halk denetimi ve yönetiminde, tamamen kamulaştırılmalıdır. Gerçek sosyalizm ancak bu programı uygulayan bir işçi-emekçi hükümetiyle mümkündür. Chavezci hükümet ülkeyi tarihinin en büyük sosyal ve ekonomik krizine sürükledi. Yaşam standardı tarihinde hiç olmadığı kadar çöktü. Bugün asgari ücret 1 doların altında. Bu durum milyonlarca işçi ve yoksulun Chavizmden beklentilerinden kopmasına, 7 milyondan fazla insanın ülkeyi terk etmesine ve bazılarının politik olarak ve seçimlerde sağcı partilerin sahte çözümlerine yönelmesine yol açtı. Aynı zamanda Maduro’ya duyulan öfke ve çaresizlik, yanlış biçimde emperyalist müdahaleye umut bağlanmasını teşvik etti. Acı gerçek işte budur. Bu nedenle ülkede ABD’nin askeri saldırganlığına karşı sokaklarda güçlü seferberlikler neredeyse hiç yaşanmadı. İşte sonuç budur.

Petrolün Trump’a teslim edilmesine yönelik anlaşmaları reddediyoruz

Akımımız, Venezuela’da ve dünyada Trump’ın askeri saldırganlığına ve Kolombiya ya da diğer ülkelere yönelik her türlü saldırı girişimine karşı en geniş eylem birliğini savunmayı sürdürüyor. Ancak bunu, Delcy Rodríguez’in başında olduğu Chavezci hükümete karşı sol muhalefet zemininden yapıyoruz. Hedef, Trump’ı ve onun neo-sömürgeci planını yenilgiye uğratmak olmalıdır. Mevcut Chavezci hükümete destek vermiyor ve ona güvenmiyoruz.

Hükümetin Trump’la bir anlaşma yapması tehlikesi söz konusu. Bu, Venezuela petrolünün ve doğal-mineral zenginliklerinin daha fazla teslimi anlamına gelecek; kitlelerin yoksulluğunu derinleştirecek; toplumsal krizi ağırlaştıracak ve ülkenin teslim olmasını hızlandıracaktır. Ayrıca baskının sürmesi tehlikesi de varlığını sürdürüyor. Siyasi tutsakların kısmi tahliyesi açıklanmış olsa da, mücadele ettiği için tutuklanan çok sayıda petrol sendikası üyesi işçi ve başka sektörlerden sendika üyeleri hâlâ cezaevinde.

Bu nedenle, PSL ve İUB-DE olarak, Venezuela işçi sınıfını ve yoksul halk kesimlerini Trump’a bel bağlamamaya, -başta petrolün teslim edilmesi olmak üzere- ABD ile yapılacak her türlü anlaşmayı reddetmeye çağırıyoruz. Chavizmin yol açtığı toplumsal krizden çıkışın tek yolunun María Corina Machado’nun başını çektiği patron yanlısı sağ partilere ya da Trump’a bağlanmaktan değil; işçi sınıfı ve halkın seferber olmasından ve haklarını talep etmesinden geçtiğine inanıyoruz. Bu yolda gerçek ve kökten çözüm için; bir işçi-emekçi hükümeti için, sözde 21. yüzyıl sosyalizmi aldatmacası için değil gerçek bir sosyalizm için mücadeleye devam etmeliyiz.

Bu doğrultuda PSL’nin ortaya koyduğu eylem programını destekliyoruz: “İnsan onuruna yaraşır yaşam koşulları için ücretlerin ve emekli maaşlarının artışı yönünde derhal seferber olunmalıdır. Emekçi halka yönelik kemer sıkma politikalarına son! Ücretlerin primlere bölünmesine son! Toplu sözleşmeler yenilensin, grev hakkı ve sendikal özgürlükler güvence altına alınsın. Temmuz 2024’teki seçim hilesine karşı protestolar sırasında tutuklananlar dahil olmak üzere tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılsın. Meclis Başkanı Jorge Rodríguez’in duyurduğu tutuklu tahliyeleri derhal hayata geçirilsin. Özellikle de, mücadele ettiği, yolsuzluğu teşhir ettiği ya da siyasi nedenlerle tutuklanan işçilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Halen cezaevinde tutulan 120’den fazla petrol işçisi görevlerine iade edilmelidir. İşten atılanlar derhal geri alınsın ve geriye dönük maaşları ödensin. Baskı ve takiplere son verilsin. Olağanüstü hal kararnamesi derhal kaldırılsın. Kapatılan medya kuruluşları yeniden açılsın. Emekçi halk için tam siyasal haklar sağlansın. Sol ve demokratik partiler yasallaştırılsın. Ortak girişimler ve çokuluslu tekeller olmaksızın yüzde 100 kamuya ait petrol istiyoruz. Tüm çokuluslu şirketler ve büyük yerli sermaye için artan oranlı vergiler getirilsin. Bu kaynaklar ücret artışlarına, sağlığa, eğitime ve gıda ile ilaç üretimine aktarılsın.”

PSL ayrıca Delcy Rodríguez hükümetinden, Trump’la pazarlık yapmak yerine, emperyalist müdahaleye karşı uluslararası bir mücadele günü çağrısı yapmasını talep ediyor. Çünkü Trump’ın planlarını ancak Latin Amerika ve dünya halklarının birliği yenilgiye uğratabilir.

Trump’ın müdahaleci saldırılarına sürekli seferberliğe çağırıyoruz

Trump’ın Venezuela’da, Latin Amerika’da ya da Grönland’da yeni bir askeri harekâtı ihtimal dışı değil. Söylediğimiz gibi, Venezuela’da henüz hiçbir şey durum çözülmüş de değil. Trump, Chavezci hükümet yükümlülüklerini yerine getirmezse yeni askeri adımlar atılacağını söyledi. Ayrıca Kolombiya’yı, Küba’yı, Meksika’yı ve İran’ı tehdit etti; Grönland’ı ele geçirmek istiyor.

Bu nedenle, İUB-DE ve PSL olarak, Venezuela’ya askeri müdahaleye ve daha fazla müdahale tehdidine karşı Latin Amerika’da ve dünya genelinde seferberliği sürdürmek için en geniş eylem birliği çağrımızı bir kez daha yineliyoruz. Kolombiya, Brezilya, Şili ve Meksika devlet başkanları Trump’ın saldırgan tehditlerini reddetti; ancak sözle kalmayıp harekete geçmeleri ve kıta çapında bir seferberlik çağrısı yapmalarını talep etmeliyiz. Bugüne kadar bunu yapmadılar. Bu yüzden, demokratik ve antiemperyalist olan politik, sendikal, öğrenci, kadın ve lgbti+ örgütlerinin her ülkede ABD büyükelçilikleri veya konsoloslukları önünde ve sokaklarda birleşik eylemler örgütlemesi ve kıta çapında bir eylem günü çağrısı yapması acil önem taşımakta. Aşırı sağcı Trump’ı durdurmak ve yenmek için Latin Amerika ve dünya çapında büyük bir birleşik harekete ihtiyaç var. Venezuela petrolünün çalınmasını, Maduro’nun kaçırılmasını ve petrol ambargosunun sürdürülmesi tehditlerini kınamak için sokağa çıkalım. ABD gemileri, Karayipler’den defol! Pasifik ve Karayipler’deki suç niteliğindeki bombardımanlara son! Kolombiya, Küba, Meksika ve Grönland’a yönelik tehditlere hayır! Trump, Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defol!


[1] Çin günde 11.100.000 varil petrol ithal ederken, bunun yaklaşık 400.000 varili Venezuela’dan geliyor.
(ABD Enerji Bilgi İdaresi verileri, 11/2/2025)

[2] Miguel Ángel Hernández ile yapılan röportaj için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=aiPkbiflYnU