Devrimci Marksizm’de “Geçiş Programı” anlayışı (III)

image_pdf

Yazının birinci bölümüne buradan, ikinci bölümüne buradan, dördüncü bölümüne ise buradan ulaşabilirsiniz.

Yazar: M. Yenice

Kaynak: “Devrimci Marksizm’de Geçiş Programı Anlayışı”, Eleştiri Yayınevi, Devrimci Sosyalizm Dizisi 3, Nisan 1980, İstanbul.

***

Komintern ve kitlelerin devrime kazanılması

İlk dört kongresinde (1919-1922) İkinci Enternasyonal’in devrimci kanadının ve özellikle Bolşeviklerin birçok konudaki tavırlarını toplu bir devrimci strateji halinde genelleştiren Komintern, geçiş talepleri sorununu 3. ve 4. kongrelerinde ele aldı. İlk iki kongrede bu konuya (“Fabrika Konseyleri” ile ilgili tezler dışında) hiç değinilmemiş olmasının bir nedeni, 1917-1920 döneminin hemen hemen kesintisiz bir devrimci saldırı dönemi olmasıdır: 1918 Alman Devrimi, 1919’da Macaristan’da bir Sovyet cumhuriyetinin kuruluşu, 1920’de İtalya’da genel grev ve fabrika işgalleri. Ama 1921’e gelindiğinde bu kıtasal devrimci dalga, geri çekilmeye başlamıştı. Komintern, bu gerçeği 1921 yazındaki 3. Kongresinde açıkça ortaya koydu. Rus delegasyonundan Troçki, oybirliğiyle kabul edilen “Uluslararası Durum ve Komintern’in Görevleri Üzerine Tezler’inde” bu durumu şöyle belirtiyordu:

“Proletaryanın açık iktidar mücadelesinin birçok ülkede bir yavaşlama ve duraklama içinde olduğu tartışmasız bir gerçektir. Ama zaten, savaştan sonraki devrimci saldırının, kısa dönemde bir zafer kazanmaması halinde, kesintisiz bir gelişme çizgisi üzerinde yükselmesini beklemek mümkün değildi. Siyasal gelişmelerin de kendi çevrimleri, iniş ve çıkışları vardır. Düşman pasif kalmaz, saldırıya geçer. Eğer proletaryanın saldırısı zaferle sonuçlanmazsa, burjuvazi ilk fırsatta bir karşı saldırıya geçer. Proletaryanın, kolayca kazanılmış mevzilerinden bir bölümünü yitirmesi saflarında geçici bir yılgınlığa, geçici bir çöküntüye yol açar. (…) Bugünkü bunalımda Komünist Partisi’nin temel görevi, proletaryanın var olan savunma (defansif) mücadelelerine önderlik etmek, onların alanını genişletmek, derinleştirmek, aralarındaki bütünlüğü sağlamak, ve olayların gelişimiyle uyumlu olarak, bunları nihai hedefe yönelik kesin ve belirleyici siyasal mücadelelere dönüştürmektir.” (86) (a.b.ç.)

Bu açıdan, Komintern’in, 1921’deki duraklamadan sonra, kitlelerin günlük ve kısmi mücadelelerini temel alan ve bunları devrimci program doğrultusunda geliştirmeye yönelen bir geçişsel yaklaşımı benimsemesi doğaldı.

Üçüncü Kongre’deki tartışmalar, büyük ölçüde Alman Komünist Partisi’nin 1921’deki “Mart Eylemi’nin” belirlediği bir alan üzerinde yürüdü; Kongre’ye sunulan farklı görüşler ve karar tasarıları bu eylemin onaylanması ya da eleştirilmesi noktasında birbirlerinden ayrılıyorlardı.

Mart 1921’de Almanya’nın Mansfeld bölgesindeki gösteriler, hükümet birliklerinin müdahalesiyle sonuçlanmıştı. Olayların ertesi günü, Alman KP’si açık bir ayaklanma çağrısı yapmış ve bu çağrının etkisiz kalmasına rağmen hemen ardından bir de genel grev çağrısında bulunmuştu. Bu durum, komünist işçilerin hükümet birliklerinin yanısıra, komünist olmayan işçilerle de çatışmaya girmesine yol açmıştı. Çok sayıda ölü ve binlerce tutuklamadan sonra, AKP (Almanya Komünist Partisi) eylemi durdurduğunu açıklamıştı. Bu eyleme komünist hareket içinden tepkiler gelince, AKP içinde eylemden yana olan sol kanat, Mart Eylemi’nin güç durumda olan Rus proletaryasına ve Sovyet devletine yardım için yapıldığını söyleyeceklerdi. Önderliğini Bukharin’in yaptığı “Sol Komünistler”, ilk fırsatta bu eylemi yineleyeceklerini de belirtiyorlardı. “Gerçekte Mart Eylemi’nin ne gibi bir yenilik getirdiği sorulacak olursa,” diyordu sol kanadın sözcülerinden Arkady Maslow, “buna şöyle cevap vermek gerekir: Parti kimin kendisini izleyeceğini hiç düşünmeksizin mücadeleye girmiştir.” (87) Yine sol kanattan Heyder, “Partinin sloganı ancak şu olabilir: Saldırı, ortada ciddi bir başarı şansının olduğu her durumda, her ne pahasına olursa olsun saldırı” diyordu. (88) O tarihte “saldın teorisi” ya da “elektriklendirme teorisi” olarak adlandırılan bu görüşe göre, kapitalizm kendini tüketmişti, o halde kesintisiz bir devrimci saldırıyla zafere ulaşılmalıydı. Devrimci süreç içinde kesintiler, duraklamalar, geçiş talepleri mümkün değildi. Ayrıca, aralıksız saldırı eylemleriyle Batı Avrupa’daki kitleler “elektriklendirilmediği” takdirde, Sovyet Rusya yalnız kalacak ve çökecekti.

Üçüncü Kongre’nin hemen öncesinde ve Kongre sırasında, Komintern bu konuda ikiye ayrıldı. Lenin, Troçki ve Radek, devrimci saldırı düşüncesinin bu özel biçimine karşı cephe aldılar. Komintern liderleri içinde eyleme ilk karşı çıkan Troçki, “saldırı felsefesini en büyük tehlike olarak görüyor ve onun pratikte uygulanmasını da en büyük siyasal suç olarak kabul ediyoruz” diyordu. Kongre’de Almanya’daki durum üzerine yaptığı konuşmada, Mart Eylemi’yle birlikte Komünist Partisi’nin artık reformist ve merkezci örgütlerin içinde bir muhalefet grubu ya da küçük bir propaganda örgütü olmadığının görüldüğünü, Komünist Partisi’nin proletaryanın mücadelesine bağımsız olarak, kendi disiplini altında müdahale edebilecek sağlam bir örgüt olduğunun bu eylemle birlikte ortaya çıktığını söylüyordu. Ama bu KP’nin bağımsız önderlik çabasında başarılı olduğunu göstermezdi. Üye sayısı, Mart’tan sonra 400.000’den 180.000’e düşen AKP bu eylemde başarısız kalmıştı. “Tekrarlandığı takdirde, AKP gibi mükemmel bir partinin imhasıyla sonuçlanabilirdi.” (89)

Kongre’de şiddetli tartışmalardan sonra kabul edilen ve geniş talepleri yaklaşımını ortaya koyan Taktikler Üzerine Tezler’in yazan Radek de, Mart Eylemi’ne karşı çıkarken şunları söylüyordu: “Mart Eylemi’nin yanlışlığı şuydu: Parti, kendisine dışardan dayatılan kısmi bir mücadelede, nihai mücadeleye uygun düşen yöntemleri kullandı. Durum en fazla bir genel grev çağrısıyla yetinilmesini gerektirirken, silahlı ayaklanmaya girişti.” Radek, bu yanlışı, AKP içinde “elektriklendirme teorisinden” kaynaklanan darbeci eğilimlerin varlığına bağlıyordu. Lenin de, Mart Eylemi’nde komünist işçilerin gösterdiği kahramanlığı övmekle birlikte, saldırı teorisine ilişkin olarak, “bu teori, 1921’de Almanya’daki Mart Eylemi’nde uygulandığı biçimiyle hatalıdır” diyordu. (90)

Bu yaklaşımlara Alman, İtalyan, Avusturya ve gençlik delegasyonlarından itirazlar geldi. Lenin’in ve Troçki’nin tavırları, oportünizmle suçlandı. Yine de sonuçta “Kitlelere” sloganı kabul edildi: Komünist partileri, doğrudan doğruya iktidarı almaya girişmeden önce, kitlelerin büyük çoğunluğunu devrimci mücadeleye ve programa kazanmalıydılar. (91) Radek, Taktikler Üzerine Tezler’i Kongre’ye sunarken:

“Eğer Troçki’nin gösterdiği gibi kapitalistlerin geçici bir soluklanma fırsatı, geçici bir üstünlük kazandıkları doğruysa, o zaman Komintern taktikleri de doğrudan doğruya iç savaş hazırlıklarına değil, kitlelerin kazanılmasına yönelik örgütlenme ve ajitasyon çalışmalarına ağırlık vermelidir” diyordu. (92)

Tezler, daha önce Luxemburg ve Lenin’in geçiş yaklaşımını ortaya koyarken temel aldıkları siyasal çelişkiyi ortaya koyarak başlıyordu: Nesnel olarak devrimci bir durumun varlığına rağmen, kitlelerin büyük çoğunluğunun reformist politikalara olan bağlılıklarından henüz sıyrılmamış olmaları:

“Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Kongresi, belli sayıda ülkede nesnel durumun kesin olarak devrimci bir nitelik kazandığı ve belli sayıda kitle komünist partilerinin kurulduğu, ancak bu partilerin hiçbirinin işçi sınıfının gerçek devrimci mücadele içindeki önderliğini henüz kazanmamış olduğu bir dönemde, taktik sorunları yeniden ele almaktadır. (…) Bugün Komünist Enternasyonal’in önündeki en önemli sorun, işçi sınıfının çoğunluğu üzerinde hakim bir etki sağlamak ve onun belirleyici tabakalarını mücadeleye çekmek sorunudur. Çünkü nesnel olarak devrimci bir durumun varlığına rağmen (…) işçilerin çoğunluğu henüz komünistlerin etkisi altında değildir.” (93)

Sosyalist devrimin nesnel koşullarının varlığına rağmen öznel koşulların (ideolojik, politik, örgütsel) henüz olgunlaşmamış olması, bir geçiş talepleri (ya da adımları) stratejisini zorunlu kılmaktadır: Kapitalizmin hiçbir reforma imkan tanımayacak ağır ve uzun süreli bir bunalıma yuvarlanmış olduğu ve böyle bir bunalımda, çalışan kitlelerin en temel ve vazgeçilmez ekonomik ve toplumsal taleplerinin bile kapitalizmin var olan imkanlarıyla çatışmak zorunda olduğu gerçeğini veri alan, henüz sosyalist devrim gerekliliğinin bilincine varmamış kitlelerin görünüşte düzen içi talep ve gereksinmelerinden hareket eden ve bunları düzenin tümüne karşı genel bir mücadeleye dönüştüren bir geçiş talepleri programı.

Tezler, komünist partilerin önündeki iki tehlikeye işaret etmektedir: Reformizm ve sol lafazanlık. Reformistler ve onların etki alanı içindeki merkezciler (Kautsky’ciler, İki Buçukuncu Enternasyonal), uzlaşmaz çelişkilerin üstünü örtmekte ve kitlelerde sosyalizmin “tedrici bir biçimde” gerçekleşeceği yanılsamasını yaratmaktadırlar. Özellikle:

“Merkezcilerin, en önemli sanayilerin devletleştirilmesi yolundaki talebi aldatıcıdır. Merkezciler, burjuvazi yenilgiye uğratılmaksızın en önemli sanayilerin sermayenin elinden çekip alınabileceğine kitleleri inandırmaya çalışarak onları yanlış yola yöneltmektedirler; üstelik, birbiri ardından çeşitli sanayileri teker teker alıp sonra da ‘planlı’ ekonomik inşaya geçme umuduyla, kitleleri asıl can alıcı mücadeleden, acil ve en doğrudan talepleri için mücadeleden saptırmaya çalışmaktadırlar.” (94)

Oportünizmin karşıt kutbunda yer alan “sabırsız ve politik olarak deneysiz devrimci unsurlar” ise, en kısmi ve tekil talepler için bile, “doğaları gereği proletaryanın kesin ve belirleyici devrimci ayaklanmasını içeren en aşırı yöntemlere başvurmaktadırlar… çok tehlikeli bir maceracılık öğesi taşıyan (bu çizgi), uygulandığı takdirde, proletaryanın iktidarın ele geçirilmesine yönelik gerçek devrimci hazırlığını uzun bir süre için etkisizleştirebilecek, boşa harcayabilecektir.” Kitlelerin günlük mücadelelerinden uzak duran “sol” unsurlar, “gerçek güçler ilişkisini bulandıran ve gözlerden saklayan, mücadelenin güçlüklerini görmezden gelen devrimci lafızlarla” yetinmektedirler. Oysa sorun:

Nihai amacı proletaryaya ilan etme sorunu değil, proletaryayı nihai amaç için mücadeleye yöneltecek tek yol olan pratik mücadelelerin yoğunlaştırılması sorunudur. İçinde yaşadığımız döneme devrimci bir nitelik kazandıran şey şudur: Çalışan kitlelerin en mütevazı yaşam koşullarının sağlanması bile kapitalizmin varlığıyla bağdaşamamakta ve bu nedenle en basit talepler için mücadele bile komünizm için mücadeleye doğru gelişmektedir.” (95) (a.b.ç.)

Sosyal demokrasinin eski reformist asgari programı, “açıkça karşıdevrimci bir aldatmaca haline gelmiştir.” Buna karşılık, bir takım ilkelerin sürekli tekrarlanmasıyla yetinen dar propagandist bir yaklaşım da yeterli değildir: “Komünist partileri ancak mücadele içinde gelişebilir. En küçük komünist partileri bile sadece propaganda ve ajitasyonla sınırlı kalmamalıdırlar.” Kitleleri sosyalist mücadeleye çekebilmek için komünist partileri, “işçi sınıfının acil ve dolaysız bir gereksiniminin karşılığı olan talepler atmalı ve bunların kapitalist sınıfın kâr ekonomisiyle bağdaşıp bağdaşmadığına bakmadan, kitle mücadeleleri içinde bu talepler için savaşmalıdır.”

Geçiş talepleri yaklaşımının özü olan bu nokta şöyle açılmaktadır:

“Eğer talepler geniş proleter kitlelerinin hayatî gereksinimlerine uygun düşüyorsa ve eğer kitleler bu gereksinimler karşılanmadığı takdirde hayatlarını sürdüremeyeceklerini düşünüyorlarsa, bu talepler için mücadele iktidar mücadelesinin çıkış noktası haline gelecektir. Reformistlerin ve merkezcilerin asgari programlarının yerine, Komünist Enternasyonal, proletaryanın somut gereksinimleri için mücadeleyi; bir bütün olarak alındıklarında burjuvazinin iktidarını parçalayan, proletaryayı örgütlendiren ve proletarya diktatörlüğü için mücadelenin adımlarını oluşturan bir talepler sistemini koyar; kitlelerin kendileri bilinçli olarak proletarya diktatörlüğünden yana olmasalar bile, bu taleplerin her biri kitlelerin büyük çoğunluğunun bir gereksiniminin anlatımı olmalıdır.” (96) (a.b.ç.)

Bu geçiş talepleri yaklaşımı içinde üç nokta önemlidir: Bir kere, talepler, kitlelerin gerçek ve hissedilen gereksinimlerine tekabül etmelidir; ikinci olarak, bu talepler (ya da Lenin’in deyimiyle “geçişsel adımlar”) bütünlükleri ve gelişmeleri içinde, proletaryayı sosyalist devrimin eşiğine getirmelidir; üçüncüsü, eski sosyal demokrasinin asgari programında barışçı parlamenter ve sendikal mücadelelerle elde edilmesi düşünülen asgari taleplerden farklı olarak, bu talepler için verilecek mücadele kitlesel ve devrimci yöntemlere dayanmalıdır: “Komünist partileri, en geniş kitlelerin gereksinimlerinden kaynaklanan bu kısmi talepleri, sadece kitleleri mücadeleye yönelten bir biçimde değil, ama doğası gereği, onları örgütlendiren bir biçimde de ortaya sürmek zorundadır.”

O dönemde komünist hareket içindeki tartışmalarda, kesintisiz açık saldırı ve “elektriklendirme taktiklerinden” yana olanlar, parti programlarında kısmi ve geçiş taleplerinin varlığına da karşı çıkmaktaydılar. Tezler bu itiraza şöyle karşılık veriyor:

“Bu türden kısmi taleplerin ileri sürülmesine karşı her türlü itiraz, buna İlişkin olarak yapılan bütün reformizm suçlamaları, devrimci eylemin zorunlu koşullarını anlayamamış olmanın belirtisidir; bu anlayışsızlık bazı komünist grupların sendikalara katılmaya ya da parlamentoyu kullanmaya karşı gösterdikleri düşmanlıkta da kendini açığa vurmuştur.” (97)

Komintern’in 1922’deki Dördüncü Kongresi, Komünist Enternasyonal’in Programı Üzerine Karar’ında, bu defa açıkça “geçiş talepleri” deyimini kullanarak, daha bağlayıcı bir hüküm getirecektir:

“Ulusal seksiyonların programları, bu taleplerin yer ve zamanın somut koşullarına bağımlı olduğuna ilişkin gerekli kaydı koyduktan sonra, geçiş talepleri için mücadelenin gerekliliğini açıkça ve kesin olarak belirtmelidirler. Bütün geçişsel ve kısmi taleplerin teorik temelleri, genel programda açıkça ortaya konulmalıdır. Dördüncü kongre, temel devrimci görevlerin üzerini örtme ya da bunların yerine kısmi talepleri geçirme çabalarına olduğu kadar, geçiş taleplerinin programa alınmasının oportünizm olarak tanımlanmasını da kesinlikle mahkum eder. Genel program, farklı ülkelerin ekonomik ve siyasal yapısındaki temel değişikliklere uygun olarak, ulusal seksiyonların geçiş taleplerinin ana tarihsel tiplerini ortaya koymalıdır.” (98)

Komintern’de “İşçi Kontrolü” sloganı

Komintern ilk dört kongresinde, bu genel teorik belirlemelerin ötesinde, somut bir geçiş programı oluşturacak fırsatı bulamadı. Bununla birlikte, böyle bir programın odak noktaları olan işçi kontrolü ve ikili iktidar organları sorununu, birleşik işçi cephesi taktiğini ve işçi hükümeti [ya da işçi-köylü hükümeti) sloganını ayrıntılı olarak işledi.

İşçi kontrolü, üreticilerin özetkinliğini ve özörgütlenmesini geliştiren bir talep ve eylem biçimi olarak, “Taktikler Üzerine Tezler’in” merkezinde yer almaktadır:

“İşçi kitlelerinin ekonomik gereksinimlerinden doğan her pratik slogan, üretimin kontrolü için mücadeleye doğru yöneltilmelidir. Üretimin kontrolünden anlaşılması gereken, ulusal ekonominin kapitalist rejim içinde bürokratik olarak örgütlenmesi için bir plan değil, fabrika konseylerinin ve devrimci sendikaların uygulayacağı kontroldür. Ancak sanayi dalları ve bölgeler olarak birbirine bağlanan bu türden örgütlerin (fabrika konseyleri) kurulmasıyla işçi kitlelerin mücadelesi örgütsel olarak birleştirilebilecek ve sosyal demokrasi ve sendika liderlerinin kitleleri bölme çabalarına karşı konulabilecektir. Fabrika konseyleri, ancak işçi kitlelerinin en geniş kesimleri için ortak olan ekonomik hedeflere yönelik mücadeleler içinde ortaya çıktıkları takdirde, bu görevleri yerine getirebilecektir.” (99) (a.b.ç.)

Komintern’in Üçüncü Kongresi’yle hemen hemen aynı tarihlere rastlayan Kızıl Sendikalar Enternasyonali’nin Birinci Kongresi de, Taktikler Sorunu Üzerine kararında, işçi kontrolüne oldukça geniş bir yer ayırmıştır. Kararda, işçi kontrolünün gelişmesinde bazı aşamalar olduğu belirtilmektedir. Savaş sırasında çeşitli Avrupa ülkelerinde ve Rus devriminde yaşanan deneylerden çıkan sonuçlara göre ilk ve en temel aşama, savaş, kitlesel işsizlik, kapitalist bunalım ve patronların fabrikaları kapatma girişimleri sırasında işçilerin işletmelerde kendi kontrollerini uygulama gereğini somut olarak duymalarıdır.

“İşçi kontrolünün bu ilkel evresi, teker teker her işletmenin işçilerinin yapılan çalışma üzerinde, işletmede, piyasaya mal sürümü üzerinde ve makinalar üzerinde gözetim uygulamak, fabrikanın kapanmasının gerçekten bir zorunluluğa mı dayandığını yoksa işverenin kötü niyetinin mi sonucu olduğunu belirlemek için zaman zaman giriştikleri kendiliğinden kontrol girişimlerinde ortaya çıkmaktadır.”

En gelişmiş biçimiyle işçi kontrolü ise, teknik gözetimin yanısıra mali denetimi de içermektedir.

“Mali denetim süreci içinde işçiler fabrikalarının pratikte bankalara ve ulusal ve uluslararası mali tröstlere bağımlı olduğunu göreceklerdir. Ticari, sınai ve özellikle mali sırların açıklanması, burjuvazinin giriştiği ağır sabotajın ana kaynağını proletaryaya gösterecektir. (…) Mali kontrol için mücadele, işçi sınıfını, siyasal gücü bir ölçüde mali güce dayalı olan burjuvaziyle dolaysız ve belirleyici bir çatışmaya götürecektir. Bu aşamada, denetim, kaçınılmaz olarak siyasal bir nitelik kazanacak ve siyasal önderliğe gerek duyacaktır. Bu arada, gittikçe artan fabrika işgali olayları ve mali cihazı ele geçirmeksizin bu fabrikaların işletilememesi gerçeği, işçilerin önüne, mali sisteme ve onun aracılığıyla da tüm sanayiye el koyma sorununu getirecektir.” (100)

Komintern’de “Birleşik İşçi Cephesi” sloganı

Geçiş talepleri programının ayrılmaz bir yönü olan birleşik işçi cephesi sorunu da Komintern’in gündemine ilk kez Üçüncü Kongre’de girdi. Daha önce Komintern’in kendine yüklediği ana görev, reformizmden ve merkezcilikten kopan işçilerin ve kadroların birleşeceği bir çerçeve kurmak, reformizme ve merkezciliğe karşı bir devrimci Marksist kutup oluşturmaktı. Ama 1921’e gelindiğinde devrimci Marksizm’in henüz işçi sınıfının çoğunluğunu kazanamamış olduğu görülecekti. Komünistlerin İkinci ve İki Buçukuncu Enternasyonaller ile somut hedefler için ortak eylemlerini içeren birleşik işçi cephesi sloganı böylece gündeme geldi.

Komintern liderlerinden Radek, 1921 sonunda, Komünist Enternasyonal’in Görevleri üzerine uzun bir yazıda, sosyal demokrat liderlerin birleşik işçi cephesine düşmanlıklarının bu politikanın ne kadar doğru olduğunu kanıtladığını söylüyordu. Eğer bu politika başarılı olursa, komünistler sosyal demokrat işçilerle diyalog imkanını elde edecek ve reformist liderler de ister istemez işçi sınıfının çıkarlarına uygun bir politikaya sürüklenmiş olacaklardı. Birleşik cephenin gerçekleşmemesi halinde de, çalışan kitlelerin ortak çıkarları için savaşmayı kabul etmeyen sosyal demokrat cihaz teşhir olmuş olacaktı. Birleşik cephe taktiği, uluslararası durumdaki değişmeye de uygun düşüyordu. 1920’ye kadar komünistler daha farklı mücadele yöntemleri kullanmışlardı, esas olarak doğrudan saldırı yöntemlerine ağırlık vermişlerdi.

“O dönemde sosyal demokrat partilere sadece ortak eylem önermemekle kalmadık, üstelik bütün gücümüzle onları bölmeye de çalıştık, ön plana Sovyet diktatörlüğü sloganını çıkardık, oysa şimdi (…) somut geçiş taleplerini ön plana alıyoruz.” (101)

Çok kısa dönemde uluslararası bir patlama mümkün görünmüyordu, buna karşılık devrimin ağır ağır olgunlaşması en muhtemel perspektifti. Öyleyse günün programatik hedefi saldırının kendisi değil, başarılı bir saldırı için gerekli güç birikiminin sağlanmasıydı; bu da ancak sosyal demokrat örgütlerle ortak çalışma içinde, bu örgütlerin içinde çalışma yoluyla gerçekleşebilirdi. 

Komintern Yürütme Komitesinin Aralık 1921’de yayımlanan Birleşik İşçi Cephesi Üzerine Direktifleri, burjuvazinin uluslararası düzeyde işçi sınıfına karşı bir saldırıya geçmiş olduğunu, bütün gücüyle ücretleri ve çalışanların hayat standartlarını düşürmeye uğraştığını kaydediyor ve “bu yükselen kapitalist saldırının etkisi altında, işçilerde birlik yönünde kendiliğinden bir eğilimin belirdiğini” söylüyordu. Yeni yeni siyasal hayata katılan genç işçi kesimleri “bütün işçi partilerinin birleşmesini hayal ediyor (…) eski sosyal demokratlara bağlı işçilerin önemli kesimleri de komünistlere karşı yürütülen kampanyanın durdurulmasını istiyorlardı. Ama bununla birlikte, bu işçiler henüz reformistlere duydukları inancı yitirmemişlerdi ve çok geniş kitleler hala reformist ve merkezci enternasyonalleri destekliyorlardı.” Bu durumda yapılması gereken, bu işçileri doğrudan doğruya komünistlere katılmaya çağırmak değil, onlara ortak eylemler önermekti. Henüz reformizmin sınırlarını aşamamış, proleter devriminin gerekliliğine inanmış işçi kitleleri, komünistlerle ortak eylemler içinde devrime kazanılabilirdi:

“İşçi hareketinin şu anda içinde bulunduğu genel durumda, herhangi bir ciddi kitle eylemi, sadece kısmi taleplerle işe başlasa bile, kaçınılmaz olarak devrimin daha genel ve temel sorunlarını önplana çıkaracaktır. Eğer yeni işçi kesimleri, reformizmin ve uzlaşmaların gerçek dışı, hayalî bir çaba olduğunun bilincine kendi deneyleriyle ulaşırsa, komünist öncü bundan ancak kazançlı çıkabilir.” (102)

Komintern’in, birleşik işçi cephesi taktiğinde de, geçiş taleplerinin mantığına bağlı kaldığı görülebiliyor: Reformlara, uzlaşmalara yer bırakmayan, patlamalara gebe bir devrimci bunalım durumu; henüz reformist yanılsamaların etkisi altında bulunan kitle çoğunluğu; bu kitlelerin somut, gerçek ve hissedilen gereksinimleri (bu örnekte, kapitalizmin özellikle ekonomik saldırısına karşı, sosyal demokrat, komünist ve diğer işçilerin ortaklaşa karşı koyma istekleri); kapitalizmin bu bunalımından doğan bu gereksinim ve isteklerin, işçi sınıfının kitlesel ve birleşik eylemleri yoluyla karşılanması için verilen mücadelelerde, kitlelerin devrimci projeye kazanılması.

Direktifler, belirli ülkelerin özgül koşullarına göre birleşik cephe taktiğinin uygulanmasının da özellikler göstermesi gerektiğini söylüyor, ancak özgül durum ne olursa olsun “bütün ülkelerdeki komünist partiler için mutlak bir zorunluluk olan başlıca koşulları” sayıyordu. Bir kez, birleşik işçi cephesi, adı üzerinde, “işçilerin burjuvaziye karşı birleşik cephesiydi”, burjuvazinin sözüm ona ilerici ya da “tekelci olmayan” kesimleriyle işçi partilerinin ittifakı değil. Direktifler’de, ikinci Enternasyonal liderleri, “burjuvaziyle birliği, devrimci işçilerle (komünistlerle) birliğe tercih ettikleri” için eleştiriliyorlardı. Birleşik işçi cephesinin amacı ve programatik temeli, işçi ve emekçi kitlelerinin demokratik, ekonomik ve toplumsal haklarını kapitalist saldırıya karşı savunmak ve bu savunma mücadelesi içinde elde edilen siyasal ve örgütsel güce dayanarak kesintisiz bir biçimde bir karşı saldırıya, kapitalizmin bunalımına devrimci sosyalist bir çözüm getirmek üzere bir saldırıya geçmekti. Bunun için işçi sınıfının hem birliği, hem de sınıf bağımsızlığı zorunluydu. Oysa, burjuvazinin “liberal” ya da “ilerici” kesimleriyle, burjuva demokrasisini savunma temeli üzerinde yapılacak bir ittifak, proletaryanın bu demokrasiyle çatışan gereksinimlerinin savunulmasına izin vermeyeceği için, sınıf bağımsızlığına indirilmiş bir darbe olacaktı.

Birleşik cephenin buna bağlı olan ikinci şartı ise, komünistlerin reformistlere karşı siyasal ve ideolojik bağımsızlığının korunmasıydı:

“İkinci ve İki buçukuncu Enternasyonaller ile bir anlaşmaya giren partilerin mutlak bağımsızlığı; kendi görüşlerini ileri sürme ve komünizmin muarızlarını eleştirme özgürlüğü. Komünistler, bir (ortak) eylem temelini kabul etmekle birlikte, sadece eylemin öncesinde ya da sonrasında değil, eylemin içinde de bütün işçi sınıfı örgütlerinin politikaları hakkındaki görüşlerini ortaya koyma hak ve imkanlarını kayıtsız şartsız korumalıdırlar.” (103)

Komintern’de “İşçi Hükümeti” ya da “İşçi-Köylü Hükümeti” sloganı

“Güncel bir siyasal slogan olarak (…) işçi hükümeti (ya da işçi-köylü hükümeti) sloganı” Komintern’in Dördüncü Kongre’sinde ortaya atıldı ve tartışma konusu oldu. Kongre döneminde yapılan tartışmalarda daha önce geçiş taleplerine de karşı çıkmış olan sol kanat, bu slogana da kuşkuyla bakıyordu. İtalyan solundan Bordiga, eğer işçi hükümeti sadece proletarya diktatörlüğünün öbür adıysa, diyordu, buna bir itirazımız olamaz. Ama eğer bu slogan, işçi sınıfının silahlı iktidar mücadelesinin dışında bir yoldan iktidara gelmesi gibi bir perspektifi içeriyorsa, bütün komünistler buna karşı çıkmalıdır. Diğer sol kanat sözcüleri de buna benzer yaklaşımlarla, bu sloganın gereksiz ve kafa karıştırıcı olduğunu söylüyorlardı: Komünist Partisi’nin amacı proletarya diktatörlüğü ise, bunun adını koymalıydı, gerçek hedefi “daha güler yüzlü” sözcüklerin ardında gizlemek, sınıf düşmanını aldatmadığı gibi, proleter kitlelerinin de bilincini bulandırırdı.

Sol kanadın bu çıkışı, işçi hükümeti formülünü sadece bir propaganda unsuru olarak anlamasının ürünüydü. Gerçekten de bu sloganın bir propaganda değeri vardı: Var olan kısmi ekonomik ve demokratik mücadelelere, kitlelerin o andaki bilinç düzeyini dikkate alan bir hedef, bir siyasal odak noktası oluşturmak. Bunun yanısıra, işçi hükümeti (yani, sadece işçi partileri ve örgütlerinden oluşan bir hükümet) sloganı, diğer işçi partileri ve örgütleriyle birlikte iktidarı almalarını mümkün kılan bir siyasal ve parlamenter çoğunluğa sahip oldukları halde buna yanaşmayan, burjuva partileriyle koalisyonu tercih eden reformist şeflerin kitlelere teşhir edilmelerini de sağlayacaktı. Ama sadece bir propaganda unsuru, sadece reformist liderlerin ihanetini teşhir olarak kaldığı sürece, bu sloganın, görece dar bir öncünün ötesinde geniş kitleler üzerinde önemli bir etki yapması beklenemezdi. Sorun şuydu: İşçi ya da işçi-köylü hükümeti, gerçek bir duruma, sınıf mücadelesinin belli bir aşamasına tekabül edecek midir? Sınıf mücadelesinin belli bir noktaya yükselmesinin ürünü olarak mı doğacaktır, yoksa sadece belli başlı işçi partilerinin yönetimleri arasında bir parlamento ittifakını mı temsil edecektir? Slogan üzerinde çıkan tartışmalarda, Radek, işçi hükümetinin proletarya diktatörlüğü demek olmadığını ama proletarya diktatörlüğüne bir geçiş aşaması olduğunu söyleyerek soruna bir ilk cevap getirecekti. Zinovyev de, Komintern Yürütme Komitesi adına verdiği raporda, işçi hükümeti formülünün ancak hükümet sorununun hem parlamento içinde hem de dışında önplana çıkmış olduğu ülkelerde geçerli olacağını, örneğin Amerika için böyle bir sloganın söz konusu olamayacağını ama Almanya ve İtalya’da bunun sınıf mücadelesini keskinleştirmek ve kitlelerin ekonomik ve toplumsal taleplerini siyasal düzeye yükseltmek açısından anlamlı olacağını söylüyordu. Ama Zinovyev’e göre de, bu formül, sadece parlamentodaki durumdan kaynaklanıyorsa, değersizdi; sınıf mücadelesinin yerini tutamazdı.

Sonuçta Kongre’nin oybirliği ile kabul ettiği Taktikler Üzerine Tezler’in bir bölümü işçi hükümetine ayrıldı. Tezlerde, görevin yine Üçüncü Kongre’de belirlendiği gibi, kitlelerin çoğunluğunu kazanmak olduğu belirtiliyor, bunun için temel taktik olarak işçilerin birleşik cephesi öneriliyor ve ardından işçi hükümetinin açıklanmasına geçiliyordu:

“İşçi hükümeti (ya da işçi-köylü hükümeti) sloganı, genel bir propaganda sloganı olarak her yerde kullanılabilir. Ama güncel bir siyasal slogan olarak, burjuva toplumunun özellikle dengesini yitirdiği, işçi partileriyle burjuvazi arasındaki güçler ilişkisinin, hükümeti kimin kuracağı sorununa acil bir pratik çözüm getirilmesini gerektirecek ölçüde gerginleştiği ülkelerde, bu slogan son derece önem kazanmaktadır. Böyle ülkelerde işçi hükümeti sloganı, bütün birleşik cephe taktiğinin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.” (104)

İşçi hükümeti, işçi partilerinin koalisyonudur, işçi partilerinin burjuvazinin “ilerici” kesimleriyle hükümete girmesi değil:

“İkinci Enternasyonal partileri bu ülkelerde (bunalımla birlikte hükümet sorununun gündeme geldiği) durumu ‘kurtarmak’ için, burjuva ve sosyal demokrat partiler arasında bir koalisyon hükümeti önermekte ve kurmaktadır. (…) Bu açık ya da gizli burjuva-sosyal demokrat koalisyona karşı, komünistler, burjuva iktidarına karşı mücadele ve sonuçta onun yıkılması için bütün işçilerin birleşik cephesini ve bütün işçi partilerinin koalisyonunu savunurlar.” (105)

Böyle bir hükümetin temel görevi, proletaryayı nihai hesaplaşma anı için hazırlamak, proletarya diktatörlüğünün koşullarını oluşturmaktır:

“İşçi hükümetinin en önemli görevleri proletaryayı silahlandırmak, burjuvaziyi ve karşıdevrimci örgütleri silahsızlandırmak, üretimde (işçi) kontrolünü başlatmak, verginin esas yükünü zenginlere yüklemek ve karşıdevrimci burjuvazinin direncini kırmak olmalıdır.” (106)

Aynı yerde, böyle bir hükümetin ancak kitlesel mücadeleler içinde doğduğu ve Sovyet tipi özörgütlenmelere dayandığı, bunlardan güç aldığı sürece bu görevleri yerine getirebileceği belirtilmekte, ancak sekter ve ultimatomcu bir tutumun içinde sıkışıp kalmamak için bir kayıt da konulmaktadır:

“Parlamentodaki gelişimin sonucunda kurulan ve bu anlamda salt parlamenter bir kaynaktan doğan bir işçi hükümetinin bile, devrimci işçi hareketini canlandırmak için bir fırsat yaratması mümkündür. Şurası açıktır ki, gerçek bir işçi hükümetinin kurulması ve devrimci bir politika izleyen bir hükümetin varlığının sürmesi, sert bir mücadeleye ve sonuçta burjuvaziyle iç savaşa yol açacaktır. (…) Bu yüzden işçi hükümeti sloganı, proletaryayı (bir iktidar perspektifi çevresinde) toplamak ve sınıf mücadeleleri başlatmak açısından yararlıdır.” (106)

Komintern’de Marksizm’in tasfiyesi: Asgari programa dönüş

1923’den sonra SSCB’de ve Komünist Enternasyonal’de Stalinist bürokrasinin hakim olmasıyla, devrimci işçi hareketinin ve Komintern’in diğer teorik ve politik kazanmalarıyla birlikte geçiş programı düşüncesi de tasfiye edilecekti. Ağır ağır gelişen bürokratik karşıdevrim, ilk teorik ifadesini Marx’tan, Lenin ve Troçki’ye kadar devrimci sosyalizmin ayrılmaz bir yönü olmuş dünya devrimi kavramının yerine “tek ülkede sosyalizm” kavramının geçirilmesinde buluyordu. Lenin’in katıldığı son Komintern kongresi olan 4. Kongre’de, bu klasik Marksist tez yeniden vurgulanıyordu:

“Dördüncü Dünya Kongresi, bütün ülkelerin proleterlerine, proleter devriminin hiçbir zaman tek bir ülkede bütünüyle zafere ulaşamayacağını hatırlatır; proleter devrimi, uluslararası alanda, dünya devrimi olarak zafere ulaşmak zorundadır.” (107)

1927 Mayıs’ında Stalin de henüz bu görüşe bağlıdır:

“Burjuvaziyi yıkmak için tek bir ülkenin çabaları yeterlidir. (…) Sosyalizmin nihai zaferi için, sosyalist üretimin örgütlenmesi için, tek bir ülkenin çabaları, özellikle Rusya gibi bir köylü ülkesinin çabaları, yeterli değildir; bunun için, birkaç ileri ülkenin proleterlerinin çabaları gerekmektedir.” (108)

Ama 1924’ün sonundan itibaren, Troçki’ye ve onun savunduğu dünya devrimi perspektifine karşı verilen mücadele içinde, Stalin bu klasik Marksist teoriyi de tasfiye etmeye girişti. Sonuçta ortaya çıkan, sosyalizmin bütünsel zaferinin ve komünizme geçişin tek bir ülkenin sınırları içinde gerçekleşebileceğini ileri süren tez, pratikte dünya devriminin çıkarlarının SSCB devletinin (daha doğrusu, bu devlete hakim olan bürokrasinin) dar çıkarlarına bağımlı kılınması anlamına geliyordu. Bundan sonra, çeşitli ülkelerde komünistlerin görevi devrimi ilerletmek değil, ortaya çıkan devrimci imkanları harcamak pahasına SSCB diplomasisinin gereklerini yerine getirmek olacaktı.

Bu teori Luxemburg’un, Lenin ve Troçki’nin defalarca ortaya koydukları ve Komintern’in ilk dört kongresinde özetlenen proleter taktiğinin temel ilkelerinin bir bir yok edilmesini sağladı. Bunun tek değil ama sonuçları açısından en yıkıcı örneği, “sosyal faşizm” politikasıydı. 1928’den itibaren, Sovyet devletinin başlıca düşüncesi, SSCB’ye karşı bir Fransız-Alman ittifakının önlenmesiydi. Weimar Cumhuriyeti’nde, burjuvazinin en saldırgan kesimleri, Birinci Dünya Savaşı’nın galibi olan Fransa’dan öç alınmasını istiyorlar, Versaille Anlaşması’na karşı çıkıyorlardı. Buna karşılık, burjuvazinin daha liberal kesimleri ve onlarla ittifakı kollayan sosyal demokrasi, Versaille Anlaşması’nın başlıca savunucularıydı. Bu, Stalin ve Komintern yönetimi için, sosyal demokrasiyi “baş düşman” ve “faşizmin ikizi” yapmaya yetecekti. Komintern ve Alman KP’si, sosyalizmin ve proletarya diktatörlüğünün gerekliliğine henüz inanmayan sosyal demokrat ve partisiz işçileri kendi deneyleri içinde sosyalizme kazanmayı amaçlayan geçiş yönteminin ve onun örgütsel ifadesi olan birleşik işçi cephesinin yerine, pratikte sosyal demokrat işçilerin partilerinden kopmasını ve KP önderliğini benimsemesini gerektiren “tabandan birleşik cephe” politikasını önerdiler (109). KPD (Almanya Komünist Partisi’nin Almanca baş harflerinin kısaltılmışı) organı Rote Fahne’de, “Komünist Partisi’nin önderliği altında kurulmayan bütün birleşik cepheler proletaryanın çıkarlarına karşıdır” deniliyordu. (110) Bu, henüz komünizmi ve dolayısıyla KP önderliğini benimsememiş olan işçilerle, yani Alman işçi sınıfının çoğunluğuyla birleşik eylemin reddedilmesi demekti. Hitler iktidara böyle geldi.

Nazilerin zaferinden sonra, SSCB için farklı bir durum ortaya çıkmıştı. Artık sadece Batı’ya doğru değil Doğu’ya doğru da yayılmayı amaçlayabilecek saldırgan bir Almanya söz konusuydu. Stalin SBKP’nin 1934 başındaki 17. Kongresi’nde bu durumu değerlendiriyor ve Almanya’nın yeni yöneticilerinin “SSCB ile Almanya arasındaki anlaşmalarda ifadesini bulan eski politikadan ayrılmamaları halinde” Sovyet-Alman ilişkilerinin bozulması için bir neden olmadığını söylüyordu:

“Şüphesiz Almanya’daki faşist rejim hakkında fazla iyimser değiliz. Ama burda sorun faşizm sorunu değildir, çünkü örneğin İtalya’daki faşizm de SSCB’nin bu ülkeyle en iyi ilişkileri kurmasını önlememiştir.” (111)

Nazi emperyalizminin niyetleri, 1934’te Almanya ile Polonya arasındaki imzalanan anlaşmayla birlikte açığa çıkacaktı. Bu anlaşma, Moskova’da Hitler’in SSCB’ye saldırısının ilk adımı olarak yorumlanırken, Paris’te de Fransız diplomasisinin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurduğu ittifaklar sisteminde açılan bir çatlak olarak değerlendirildi. Böylece Fransa ile SSCB arasında bir karşılıklı yardımlaşma anlaşmasının yolu açılmış oldu. 1935 Mayıs’ında imzalanan bu anlaşmanın hemen ertesinde Moskova’da Fransa Dışişleri Bakanı Laval ile Stalin arasında yapılan görüşmelerin sonunda yayımlanan ortak bildiride, SSCB’nin Fransa’nın silahlanma çabalarını desteklediği belirtiliyordu. Bu, FKP’nin politikasında da etkisini gösterdi; sosyal faşizm politikası bir yana bırakıldı ve artık sadece sosyal demokrasiyle değil, küçük burjuva ve burjuva partileriyle de ittifakı içeren Halk Cephesi politikası benimsendi. Komintern’in 1935 Temmuz’unda yapılan 7. Kongresi’nde genelleştirilen Halk Cephesi politikası ilk bakışta bütün çalışan kitlelerin faşizme karşı ortak çıkarlarını savunuyor gözükmekle birlikte, pratik içinde karşıdevrimci içeriğini açığa vuracaktı. Sorun şuydu: Batı Avrupa ülkelerinde sosyal demokrasinin ve burjuvazinin bazı kesimlerinin Hitler tehlikesine karşı Sovyet hükümetiyle anlaşma içine girmesi, hatta bir tür Halk Cephesini onaylaması mümkündü. Ama bunların, özellikle de burjuva partilerinin, işçi sınıfının ve çalışan kitlelerin ortak çıkarlarının savunulması amacıyla kurulan ve bu açıdan devrimci bir dinamik içeren bir cephe politikasını onaylamalarına imkan yoktu. Böyle bir politika ekonomik bunalım içindeki “demokratik ve liberal burjuvazinin” en temel çıkarlarıyla çelişir ve bunları düşman kampa iterdi. Bu ise, SSCB’nin amaçlarına aykırıydı. Fransa’da bir devrimci bunalımın belirmesi halinde, FKP’nin tutumu ne olacaktı? Bunalımı derinleştirmeye ve Fransız-Sovyet anlaşmasını tehlikeye atmak pahasına, devrimci bir çözüm getirmeye mi çalışacaktı? Yoksa, bir “sosyal barış” politikası güderek çelişkileri hafifletme yolunu mu tutacaktı? 7. Kongre, dolaylı bir biçimde de olsa buna bir cevap getiriyordu:

“SSCB’ye yardım, onun savunulması ve zaferinin sağlanması için işbirliği yapılması, proletaryanın bütün devrimci örgütlerinin eylemlerini belirlemelidir.(112)

Halk Cephesi formülü, 1936’da pratikte sınanma fırsatı buldu. O yıl yapılan Fransız genel seçimlerinde Halk Cephesi partileri çoğunluğu sağladılar; üstelik bu çoğunluk içinde, KP ve SP’nin sandalyeleri artarken cephenin burjuva ortağı Radikal Parti’ninki azalmıştı. Fransız proletaryası, Halk Cephesi hükümetinin kurulmasını beklemeden eyleme geçti. Grev hareketi ve fabrika işgalleri, kimi yerlerde memurları da içine alarak gittikçe genişledi. Bir devrim öncesi durum doğmuştu. (*) Ama işte bu devrimci dinamik, Fransız-Sovyet anlaşmasının ve Halk Cephesi politikasının gereklerine ters düşmekteydi. (**) Halk Cephesi’nin amacı, orta tabakaları ve “liberal burjuvaziyi” KP politikasına kazanmak, yani SSCB dış politikasının yörüngesine çekmekti. Bunun için, cephe programının bu kesimleri ürkütecek fazlaca radikal talepler içermemesi şarttı. Böylece, Komintern’in Üçüncü Kongresi’nde “karşıdevrimci bir aldatmaca” olarak nitelenen asgari program, KP’ler tarafından yeniden gündeme getiriliyordu. Örneğin FKP, Sosyalist Parti tarafından önerilen “yapısal reformların” (bazı kilit sektörlerin devletleştirilmesi) cephe programına alınmasına karşı çıkacak ve bunu önleyecekti. Kitle hareketi, geleneksel işçi örgütlerinin dışına taşma eğilimi gösterirken, KP yönetimi de Halk Cephesi’yle neyi kasdettiğini açıkça ortaya koyma fırsatını buldu. Hareketin başını çeken metal sektöründeki işçilerin, işçi denetimi altında devletleştirme ve fabrikalarda işçi yönetimi sloganlarıyla mücadelenin düzeyini yükselttiği bir durumda, “özel mülkiyete saldırmaya niyetli değiliz” ve “Halk Cephesi devrim değildir” sloganlarıyla harekete müdahale eden KP, kendi kontrolundaki işçilerin patronlarla bir anlaşma imzalamasını ve işbaşı yapmalarını sağladı. Hareket giderek bölündü, zayıfladı ve sönüp gitti. KP ve SP bürokrasilerinin yardımıyla toplumsal patlamayı denetim altına alan büyük sermaye, hemen ardından, daha önce verdiği ödünleri geri almaya girişti.

“Ücret artışlarını fiyat artışları İzledi. Halk Cephesi hükümetinin yaptığı devalüasyon, bunalımın yükünü çalışan kitlelerin üzerine bindirdi. Proletaryanın gittikçe genişleyen bir kesimi yeniden pasifliğe ve kuşkuculuğa gömüldü Küçük burjuvazi ve köylüler yeniden burjuva partilerine döndüler. 1938’in sonuna gelindiğinde, Komünist Partisi yine tamamıyla tecrit olmuştu. Gittikçe ‘genişleyen’ politikası, gittikçe daha dar sonuçlar veriyordu. Bu politika, en yüksek akıl hocalarının tasarladığının tam tersi olan sonuçlar verecekti. Halk Cephesi, Hitler tehlikesinin karşısında Fransa’da Fransız-Sovyet anlaşmasının temellerini pekiştirmek yerine, (Hitler’le Fransa arasındaki) Münih anlaşmasıyla sonuçlanacaktı.” (115)

Halk Cephesi ihanetinin çarpıcı bir örneği: İspanya 1936-1939

Ama Halk Cephesi’nin (ve ona sıkı sıkıya bağlı olan “aşamalı devrim” ve “asgari program” anlayışlarının) en acı meyveleri, 1936-1939 döneminde İspanya’da devşirildi. Şubat 1936’da Madrid’de Halk Cephesi hükümetinin kurulmasından sonra, kitlesel toprak işgalleri ve grevler dev bir dalga gibi bütün ülkeyi kaplamıştı. Bir Sovyet tarihçisi, o dönemi şöyle anlatıyor:

“Grev hareketi günden güne büyüyordu. (…) Haziran ve Temmuz aylarında günde ortalama on ilâ yirmi grev kaydediliyordu. (…) Ve Şubat’la Temmuz arasında yer alan grevlerin yüzde 95’inde kazanan taraf, işçilerdi. Caddelerde büyük işçi gösteri ve yürüyüşleri oluyor, iş ve ekmek talepleri atılıyor, faşizmin ezilmesi ve devrimin topyekun zaferi isteniyordu. On binlerce insanın katıldığı mitinglerde, işçiler, kapitalizmin sonunun geldiğini söyleyen ve kendilerini Rus devriminin yoluna çağıran konuşmacıları alkışlıyorlardı.” (116)

17 Temmuz’da, Franco önderliğindeki faşist güçler ayaklandı. Halk Cephesi hükümeti, bir yandan paniğe kapılmış bir halde, faşistlerle görüşme ve uzlaşma imkanı ararken, bir yandan da halkı silahlandırmayı reddediyordu. Buna rağmen kitleler karşı saldırıya geçtiler ve kendi silahlarıyla gerici isyanı ülkenin büyük bölümünde ezdiler. İç Savaş’ın haftasında, İspanya’nın nüfus ve sanayi açısından en önemli bölgelerinde, işçi ve yoksul köylü konseyleri, komiteleri, milisleri, mahkemeleri kurulmuştu. Kitlelerin bağımsız inisiyatifinin gelişmesini engellemeyen bir devrimci programa dayanılarak yürütülecek bir iç savaş, faşizmin kesin bir yenilgiye uğratılmasını ve iktidarın proletarya ve yoksul köylülüğe devredilmesini mümkün kılabilirdi. Claudin’in dediği gibi:

“Gerçek seçim, bir askeri diktatörlüğün kurulmasıyla bir burjuva parlamenter cumhuriyetin sağlamlaştırılması arasında değil, bir askeri diktatörlükle proleter devrimi arasındaydı. (…) 19 Temmuz’u izleyen haftalarda, Cumhuriyetçi bölgelerde kapitalist rejim fiilen ortadan kalkmıştı: Gerek üretim araçları gerekse siyasal iktidar fiilen işçi örgütlerinin eline geçmişti.” (117)

Ama sonuçta başarıya ulaşan karşıdevrim oldu. Neden?

Bir kere, Komintern’e ve İKP’ye (İspanya Komünist Partisi) göre, İspanya henüz burjuva demokratik aşama içindeydi. Bu aşamada orta tabakalarla ve burjuvazinin bazı kesimleriyle ittifak zorunluydu. Halk Cephesi hükümetinin programı da bu ittifakın damgasını taşıyordu. Küçük burjuva cumhuriyetçilerin alışılmış programlarının ötesine geçmeyen bu program, toprak devrimi ve ulusal sorun gibi burjuva demokratik “aşamanın” en temel sorunlarına bile çözüm getirmiyordu. Komünist Partisi buna da bir kılıf bulmuştu: Halk Cephesi programının gerçekleşmesi, burjuva demokratik devrimin ilk aşamasıydı. Bu ilk alt-aşamadan sonra, KP ve onunla birlikte yürümeye razı olan güçler, burjuva devrimini sonuna kadar tamamlayacaklardı. Ancak bundan sonra, sosyalist devrim gündeme gelecekti. Bunun pratikteki anlamı, Halk Cephesi hükümetinin her adımının kayıtsız şartsız desteklenmesiydi. Başka bir deyişle, gelişen proleter devrimi “burjuva demokratik aşamanın” sınırları içine sokulacak yani ezilecekti. İşçiler silahsızlandırıldı, milisler burjuva generallerin yönetimindeki düzenli orduya dahil edildi, el konulan fabrikalardaki işçi yönetiminin yasallaştırılması reddedildi, işgal edilen topraklar eski sahiplerine verildi.

Faşist isyanın püskürtülmesini izleyen günlerde, ülke içindeki güç dengesi açıkça proleter güçlerin lehine dönmüştü. Eğer iç savaş sadece İspanya ile sınırlı kalsaydı, proletarya ve yoksul köylülük, Halk Cephesi hükümetinin gerici çabalarına rağmen devrimci bir çözümü zorlayabilirdi. (***) Ama o dönemdeki uluslararası ekonomik ve siyasal bunalım, İspanya’daki iç savaşı, uluslararası düzeyde devrimle karşıdevrim arasındaki bir mücadeleye dönüştürdü. Hitler ve Mussolini, Franco’nun yardımına koşarken, “demokratik” emperyalist ülkeler de, “iç işlere müdahale etmeme” bahanesiyle İspanya’yı abluka altına aldılar. Cumhuriyetçilere silah ve yardım göndermeyi reddettiler. Moskova da, müttefiki Fransa’yı gücendirmemek için, Leon Blum’un Halk Cephesi hükümetinin bu tutumuna göz yumuyordu. SSCB’nin kendisi, Cumhuriyetçilere belli bir askerî yardım gönderiyordu ama bu yardım da bazı koşullara bağlıydı. Claudin’in çok açık olarak belirttiği gibi:

“Sovyet politikasının temel amacı, Fransa’yla yaptığı askerî ittifakı perçinlemek ve İngiltere ile bir anlaşma sağlamaktı. Ama ne Blum’un burjuva Fransa’sı ne de Chamberlain’in Muhafazakar İngiltere’si, İspanya’da bir proleter devriminin zaferini hoş karşılayabilirlerdi. Sovyet hükümetinin böyle bir zafere yardımcı olması İngiltere ve Fransa’dan kopması demek olurdu. Şu halde ‘İspanya’ya yardımın’ Sovyet diplomasisinin amaçlarına uydurulmasının tek yolu, İspanyol proletaryasının Fransız ve İngiliz burjuvazilerince kabul edilebilecek sınırın ötesine geçmemesini sağlamaktı. Bunların İspanya’da kabul edebilecekleri, en fazlasından bir burjuva demokrasisi olabilirdi. (…) Ne yazık ki, İspanyol proletaryası bu ‘makul’ sınırı çoktan geride bırakmıştı. (…) Ama eğer İspanya cumhuriyetine yapılan Sovyet yardımı Sovyet diplomasisinin ‘sınırlarına’ sığdırılacaksa, o zaman İspanyol proletaryasının da bu (burjuva demokratik) ‘sınırlara’ geri döndürülmesi zorunluydu.” (119)

Böylece İspanya’daki Sovyet askerî danışmanları ve Komintern temsilcileri, KP ve Halk Cephesi hükümetiyle birlikte, İspanyol kitlelerinin kazanmalarını, “asgari programın” tabutunun içine sığacak şekilde budamaya koyuldular. Komintern tarafından daha önce kurulmuş olan Uluslararası Tugaylar dağıtıldı. Kitleler, 1931’den beri mücadele ettikleri kurulu düzeni savunmaya çağrıldıklarını görünce giderek çözüldüler, devrimden umut kestiler. Son yenilgi artık sadece bir zaman sorunuydu.

Stalinist Komintern 1930’larda ortaya çıkan devrim olasılıklarını böylece harcarken, Marksist devrim teorisinin en temel kavramlarını da tasfiye etti. Marksist teoriyi, proleter kitleleriyle Sovyet bürokrasisi arasındaki çıkar karşıtlığının gizlenmesine hizmet eden kısır bir ideolojiye dönüştürdü.

Troçki’nin yapıtlarını, özellikle de Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunu ve Geçiş Programı’nı bu bağlam içinde kavramak gerekir: Dünya savaşının başlamak üzere olduğu, Avrupa’nın büyük bölümünde faşist ve yarıfaşist rejimlerin kurulduğu, işçi sınıfının gerek Avrupa’da gerekse SSCB’de ağır bir yenilgiye uğradığı ve kitlelerin büyük bir bölümünün şoven milliyetçi duyguların etkisi altına girdiği bir dönemde, Dördüncü Enternasyonal, Marksist teoriyi savunmak ve geliştirmek, devrimci Marksizm’in programatik sürekliliğini sağlamak, gelecek dönemin mücadeleleri için yeni bir proleter öncüsü oluşturmak amacıyla kurulmuştur.

***

Dipnotlar:

(*): F. Claudin, bu durumu şöyle anlatıyor: “Fransa’daki işçi hareketi bütün tarihinde hiçbir zaman bu ölçekte bir grev hareketi yaşamamıştı. Hareketin gösterdiği özellikler, seçim sonuçlarıyla birlikte ele alındığında, şu ünlü konuşmayı akla getiriyordu: ‘Demek, bu bir isyan?’ – ‘Hayır, efendimiz, bu bir devrimdir’. Gerçekten de hareket, daha ilk gününden, bütün gerçek devrimlerin başında görülebilecek özellikleri taşıyordu: Geniş kitlelerin kendiliğinden inisiyatifi, kitlenin psikolojisinde nitel bir değişim, milyonlarca insanın belirli bir düzene son vermek amacıyla tek bir irade halinde birleşmesi, geleneksel çevrelerin dışına taşıtması.” (113)

(**): Sovyet Dışişleri Bakanı Litvinov, Fransız seçimlerinden sonra, görüşlerini soran bir Fransız gazetecisine şunları söylüyordu: “Asıl önemli olan, Fransa’nın askerî gücünün zayıflamasına izin verilmemesidir. Umarım, Fransa’da herhangi bir iç karışıklık, Almanya’nın planları için elverişli bir zemin yaratmasın.” (114)

(***): O dönemde, işçi partilerinin sayıca en büyüğü olan Sosyalist Parti içinde, “proleter devrimi ve proletarya diktatörlüğünden yana olduğunu ve onun için mücadele ettiğini” söyleyen bir sol kanat çoğunluktaydı. (118)

86.) “Komünist Enternasyonal (1919-1943) Belgeleri”, Ed. Jane Degras, Vol. 1. Londra 1956 (Cass), s. 238-39

87.) Troçki, The Third International After Lenin (Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal) New York 1970, (Pathfinder Press), s. 318

88.) Troçki, a.g.e., s. 318

89.) Troçki, The First Five Years of The Communist International (Komünist Enternasyonal’in ilk beş yılı), New York 1972, (Pathfinder Press), s. 272-276

90.) Lenin, CW, cilt 32, s. 473

91.) Lenin, CW, cilt 32, s. 470-77

92.) J. Degras, a.g..e, s. 241

93.) J. Degras, a.g.e., s. 242-3

94.) J. Degras, a.g.e., s. 240 (elinizdeki kitap içinde s. 278-79)

95.) J. Degras, a.g.e., s. 246-47, 250 (elinizdeki kitap içinde s. 282)

96.) J. Degras, a.g.e., s. 248-49 (elinizdeki kitap içinde s. 280)

97.) J. Degras, a.g.e., s. 249-50 (elinizdeki kitap içinde s. 282)J.

98.) Degras, a.g.e., s. 246 (elinizdeki kitap içinde s. 293)

99.) J. Degras, a.g.e., s. 249 (elinizdeki kitap içinde s. 282)

100.) Transitional Program for Socialist Revolution (Sosyalist Devrim için Geçiş Programı) Önsöz içinde, New York, 1973, (Pathfinder Press), s. 22-23

101.) J. Degras, a.g.e., s. 307-8.

102.) J. Degras, a.g.e., s. 310

103.) J. Degras, a.g.e., s. 306-316

104.) J. Degras, a.g.e., s. 425 (elinizdeki kitap içinde, s. 288)

105.) J. Degras, a.g.e., s. 425-26 (elinizdeki kitap içinde s. 289)

106.) J. Degras, a.g.e„ s. 426 (elinizdeki kitap içinde, s. 289-90)

107.) J. Degras, a.g.e., s. 444

108.) Stalin, Works, vol, 8, pp.65; aktaran F. Claudin, From Comintern to Cominform, Harmondsworth 1975, (Penguin Books), s. 71

109.) Bkz. 3. Enternasyonal, Belgeler İstanbul 1979 (Belge Yayınları) s. 203-206

110.) Bkz. L. Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, İstanbul 1977 (Köz Yayınları), s. 174

111.) Stalin, Works, Vol. 13, s. 303; aktaran F. Claudin, a.g.e., s. 177

112.) F. Claudin, a.g.e., s. 189

113.) F. Claudin, a.g.e., s. 201

114.) G. Lefranc, Le Front Populaire, Paris 1965, s. 59

115.) F. Claudin, a.g.e., s. 210

116.) K. L. Maidnaik, Ispansky proleteriat v natsionalnoye revolyytslonni voiny, 1936-1937, Moskova 1960, s. 64-65; aktaran F. Claudin, a.g.e., s. 217

117.) F. Claudin, a.g.e., s. 220, 224

118.) Pierre Broue ve Emile Tömime, İspanya İç Savaşı, İstanbul 1976 (Hürriyet Yayınları), s. 38-39

119.) F. Claudin, a.g.e., s. 223-224