Rejimi yönetenler Şii olunca, ayaklanmalar gerici mi oluyor?

image_pdf

Rejimi yönetenler Şii olunca, ayaklanmalar gerici mi oluyor? İran, Lübnan ve Irak proleterlerinin ayaklanmalarına gösterilen ihanetlerin bir bilançosu

Korkut Boratav’ın 3 Ocak 2020 günü, TKP’nin internet yayın organı soL’da çıkan yazısı, 2019 senesinde dünyada patlak veren ayaklanmaları kısaca listeleyip, içeriklerine dair birtakım genel yorumlarda bulunuyor. Yazıdan anlaşıldığı kadarıyla Boratav Fransa, Ekvator, Şili, Kolombiya, Bolivya, Sudan, Cezayir isyanlarını ve direnişlerini destekleyici bir konumda. (1)

Ancak Boratav, özellikle dört farklı ulusun günler ve haftalar boyunca, rejimlerin kolluk kuvvetleri karşısında öldürülerek de olsa, sokaklarda ve barikatlarda kanlı ve ısrarlı bir mücadeleci seferberliğe kalkışmış olmasını, 2019’un ayaklanmalar listesinde zikretmiyor. Ona göre Hong Kong, Tahran, Beyrut ve Bağdat isyanları, yani Hong Kong’la beraber İran, Lübnan ve Irak ayaklanmaları “emperyalizmin umut bağladığı sokak, kitle hareketleri”. Üstüne, bu seferberliklerin aslında emperyalizmin çıkarına olduğunu ispat edercesine, Financial Times’dan da alıntı yapıyor…

Financial Times’ın, bu dört isyanın da içinde “özgürlük özleminin daha güçlü parladığını” söylüyor olmasını, aslında bu ülke işçi sınıflarının devrimci eylemliliklerinin emperyalizmin çıkarına işlediği şeklinde yorumlamak, ancak bir izlenimcinin veya ampiristin eseri olabilir, materyalistin değil. Bunu aşağıda daha detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. 

Ancak Boratav’ın yüzeysel mantığı bunlarla sınırlı değil. Kendisi daha önce, yine aynı platformda, 8 Kasım 2019’da çıkan bir yazısında, aşağıdaki yargıları dile getiriyordu:

Lübnan ve Irak’a dikkat…

2011 sonrasındaki Mısır, Libya, Suriye deneyimleri, Orta Doğu kalkışmalarına da kuşkuyla bakmamızı gerektiriyor. Lübnanlı Marksist dostum Ali Kadri, Lübnan kalkışmasını inceleyen bir yazısını bana yolladı. Bu ülkedeki gelişmeler üzerinde dört vurgulama yapıyor. Özetleyeyim: 

İlk olarak, kanlı, uzun bir iç savaş sonrasında Lübnan devlet yapısı (dinleri de içeren) mezhep ayrışmasına göre düzenlenmiştir. Bu kurumlaşma, siyasete istikrar getirmiştir; ama, sınıf karşıtlıklarının perdelenmesini de kolaylaştırmıştır. 

İkincisi, Lübnan halkı uluslararası finans kapitalin ve işbirlikçilerinin ağır sömürüsü altında ezilmektedir. Toplumsal çürümeye karşı halk sınıflarının tepkisi haklıdır. 

Üçüncü olarak bu tepki, mezhep ayrımlı devlet kurumlaşmasına son verme çağrısına dönüşmüştür ve tehlikelidir. Bugünkü siyaset yapısı içinde güvenceli konumları olan Şiiler ve onları temsil eden Hizbullah hareketi, bu durumu yitirmek istemez. Sokak muhalefetiyle Hizbullah militanları arasında patlak veren çatışmalar bu gerilimden kaynaklanıyor. 

Son olarak, İsrail’i yenilgiye uğratan tek silahlı örgüt olan Hizbullah’ı güçsüzleştiren siyasî reform talepleri, emperyalizmin Orta Doğu projelerine hizmet edecektir. ‘Devrimci ideolojiden yoksun bir devrim hareketi, Lübnan solu için de felaket olabilecektir.’ 

Ali Kadri’nin bu tespitleri, Lübnan kalkışmasını alkışlamakta acele eden sol çevreler için uyarıdır. 

Benzer tespitler, bugünlerde Irak’ı sarsan kalkışmalar için de geçerli olabilir. Ayaklananlar İran bağlantılı hedeflere, hatta konsolosluklara saldırmaya başladı. Arka planında İsrail, Suudi, ABD parmağı olamaz mı? Soruyu, ‘paranoyak bir tepki’ diye geçiştiremeyiz.

Bu pasaj devrim, kitle mücadeleleri, emperyalizm ve genel olarak Marksizmin bu üçlü arasındaki ilişki üzerine ortaya koyduklarına dair oldukça kafa karışıklığı içeren sapmalar barındırıyor. Boratav, Lübnanlı Marksist Ali Kadri’den aktardığı görüşlere katılıyor ve benzeri uyarıları Irak için de yapıyor. Sorunu “paranoyak bir tepki” olarak geçiştiremeyecek olmamız noktasında haklı: Biçimde paranoyak gözüken bu antimarksist hezeyanların altında, kitlesel seferberliklerin Leninist-Bolşevik okunuşundan kopmuş bir anlayışın, doğrudan doğruya karşıdevrim cephesinin çıkarına olacak şekilde sınıflar mücadelesinin içeriğini çarpıtması söz konusudur.  

Lübnan, Irak ve özellikle İran seferberliklerinin, bu ülke egemen sınıflarının çıkarına olacak şekilde kriminalize edilmesi Boratav’a özgü değil. Türkiye solunun temsil ettiği geniş yelpazeden birçok akım veya isim, bu ülkelerdeki sınıf mücadelesi biçimlerini, emperyalizmin bölgeye bir tür müdahale tarzı olarak okumakta kararlı. Bütün bu okumalar, aslında temel olarak Şii burjuvazinin bölgenin yağmasından ve talanından daha fazla pay alma isteğinin politik düzlemdeki bir ifadesinden başka bir şey olmayan, mevcut rejimlerin sözde “antiemperyalist” söylemlerine dayanıyor. Bu bağlamda karşımıza üç temel sorun çıkıyor:

1) Emperyalizmin Marksist-Leninist tanımı; yani onun yalnızca çeşitli devletler arası hegemonya ve baskı yarışı olmadığı ama kapitalizmin en üst aşaması olarak bir uluslararası ekonomik örgütlenme biçimi olduğu ve dolayısıyla da askerî-diplomatik gerilimlerin de finans kapitalin temerküzü ve yayılımı çerçevesinden okunması gerektiği gerçeği.

2) “Antiemperyalizmin” Marksist-Leninist tanımı; yani emperyalizm karşısında kendi ulusal pazarından daha fazla artıkdeğer elde etmeye dönük bir yönelime girmiş sınai ve ticari burjuva sektörlerin, bu iştahlarının siyasal üstyapıda milliyetçi veya İslamcı tezahürlerle temsil edilmesinin bir “antiemperyalizm” türü olarak ele alınamayacağı ve emperyalizmin varlığını sonlandırabilecek biricik politik kutbun, sosyalist devrim ve proletarya iktidarı programıyla silahlanmış bir devrimci işçi hareketinin kendisi olduğu gerçeği.

3) İşçi sınıfı hareketinin antiemperyalist eylemliliği esnasında hangi sınıflarla veya sınıfsal sektörlerle kalıcı ittifaklara veya geçici eylem birlikteliklerini girebileceğinin Marksist-Leninist tanımı; yani emperyalizme karşı savaşımında işçi sınıfının müttefiklerinin köylüler, tarımda çalışanlar, ırgatlar, kent yoksulları, yarı proleterler olabileceği ancak işçi sınıfının, emperyalizmle savaş esnasında asla ve asla büyük burjuvazinin kendisiyle veya onun çeşitli bölümleriyle ve onun siyasi rejimler düzeyindeki çeşitli temsilleriyle politik eylem birliklerine veya cepheleşmelere giremeyeceği gerçeği. 

Sorun bir kere böyle ortaya konduğunda, İran’ın ABD’yle çekişme yaşaması dolayısıyla ve Lübnan Hizbullahının zamanında İsrail’le savaşmış olması dolayısıyla, bu ülkelerdeki işçi hareketlerinin mutlak olarak doğuştan “emperyalizmin umut bağladığı sokak, kitle hareketleri” olarak okunamayacağı netlik kazanmış olur. Boratav’ın aktardığımız pasajının içinde barındırdığı sapmalar, aslında emperyalizm, antiemperyalizm ve işçi sınıfının devrim için ihtiyaç duyduğu/duyacağı toplumsal müttefikler sorunlarının devrimci Marksist çözümlerinin bir karalanması, bu ilkesel konumların oportünistçe terk edilmesinden başka bir şey değildir. 

Bu söylediklerimizi birkaç başlık altında detaylandıralım.

Emperyalizme karşı burjuva rejimler ve devrimci işçi hareketleri

İran’ın dış politikasıyla ilgili en sık yapılan yanlışlık, rejimin ABD karşıtı tutumunu (o da belirli bir noktaya kadar), genel olarak antiemperyalizmle karıştırmaktır. Eğer emperyalizmi Leninist ölçütler üzerinden tarif ediyorsak (mali sermayenin sınai sermayenin önüne geçerek dünyanın ekonomik paylaşımını yeniden ve yeniden gündeme getirmesi ve tröstler ile bankaların, ulusların zenginliklerini ekonomik bir ilişki biçimi olarak kendi aralarında yeniden ve yeniden bölüşmeleri), antiemperyalist yönelimlerin ancak ve ancak özel mülkiyeti hedef tahtasına koyan hareketlerin bir neticesi olabileceğini de anlamalıyız. 

Bu bağlamda antiemperyalist bir burjuva rejim, Marksist ölçütler uyarınca kaba bir oksimorondur. Emperyalizm, kapitalizmin çürüme ve gerileme çağındaki ifadesi olduğu için, ancak bu çürüyen kapitalizme son darbeyi indirmeyi programlaştıran siyasal odaklar, yani devrimci işçi hareketinin çevresinde kümelenen öncü sosyalist yapılanmalar, antiemperyalist bir karakter taşıyabilirler.

İran’daki gerici molla rejiminin ABD ile artık askerî bir boyuta da sıçramış olan sürtüşmesi, uluslararası iş bölümünün emperyalist karakterine getirilen bir itiraz değil, Ortadoğu kapitalizminin ürettiği artıkdeğerin, silahların ve politik yetkilerin bir bölüşümü ve paylaşımı kavgasıdır. Bu bağlamda İran’ın dış politikada izlediği hat “antiemperyalist” değil, yayılmacıdır. Bu yayılmacılığın, bölge pazarı düzeyinde ABD emperyalizmiyle karşı karşıya gelmesi onu “antiemperyalist” kılmaz, tıpkı ABD ile NATO’nun tehditlerine ve ambargosuna rağmen Kıbrıs adasında asker bulundurma kararı alan Ecevit dönemi Türkiye’sinin de antiemperyalist olmadığı gibi.

İran’ın askerî aygıtının sınır dışında ulus ötesi kârlar elde etmek için kullanılması, doğrudan doğruya sınır içinde işçi sınıfını baskılayan despotik bir rejimin kurulumunu zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle İran yayılmacılığının eleştirisi, İran’daki sosyalist devrim gündeminden kopuk olarak ele alınması mümkün olmayan bir konu olarak var ediyor kendisini. Dolayısıyla İran işçi hareketi, özellikle de metal işçilerinin son senelerdeki seferberlikleri rejimin askerleri sınır dışından çekmesini talep ederken, sadece devrimin yaşamsal görevlerinden ve şartlarından birini sınıfsal bir içgüdüyle deklare ediyordu, emperyalizme hizmet etmiyordu. 

Komünistlerin emperyalizmle çelişkiye düşen burjuva sektörlerin politikalarına dair ne gibi bir tutum almaları gerektiği, Lenin’in özellikle eğildiği bir konu olmuştur. Lenin 1916’da şöyle yazıyordu

Dolayısıyla biz emperyalizme karşı her mücadeleyi desteklemeyiz. Biz gerici sınıfların emperyalizme karşı mücadelesini desteklemeyiz; biz gerici sınıfların emperyalizme ve kapitalizme karşı ayaklanmasını desteklemeyiz. (Vladimir İ. Lenin, Emperyalist Ekonomizm-Marksizmin Bir Karikatürü).

Lenin, Boratav’ın İran, Lübnan ve Irak proletaryasına ihanet etmek için kullandığı mazereti bütünüyle yıkan bir Marksist tavır geliştirmişti: Pazar kavgasına tutuşmuş burjuva güçler arasından gerici sınıfların, emperyalizme karşı geliştirdiği sözde mücadeleyi (ki yukarıda da belirttiğimiz üzere, İran bunu dahi yapmamaktadır) politik olarak hiçbir şart altında desteklemeyiz. Dahası, bu sözde antiemperyalizm uğruna, söz konusu rejimin sopası altında inleyen işçi sınıfına, ayaklandığı taktirde parmak hiç sallamayız! Boratav’ın pişkince giriştiği eylem, tam da budur.

Askerî eylem birliği, politik eylem birliği

Emperyalizmle bir savaş içine girmiş bulunan, emperyalizmin işgali altında bulunan sömürge, yarısömürge veya bağımlı burjuva rejimlerle politik eylem birliktelikleri değil, askerî eylem birliktelikleri kurarız. Bu rejimlerle yan yana, askerî bir işbirliği içinde savaşabiliriz. Troçki bu durumu, Arjantinli bir işçiyle gerçekleştirdiği röportajda şöyle açıklar: 

En basit ve açık örneği alacağım. Brezilya’da şu anda bütün devrimcilerin sadece nefretle bakabileceği yarı faşist bir rejim hüküm sürüyor. Her halükarda, yarın, İngiltere’nin Brezilya ile askeri bir çatışmaya girdiğini varsayalım. Size işçi sınıfının bu çatışmada hangi tarafta olacağını sorarım. Ben şahsen bu durumda “demokratik” Büyük Britanya’ya karşı “faşist” Brezilya’nın tarafında yer alırım. Neden? Çünkü aralarındaki bu çatışmada sorun demokrasi ya da faşizm sorunu olmayacaktır. Şayet İngiltere kazanırsa, Rio de Janerio’ya başka faşistleri yerleştirecek ve Brezilya’yı çifte zincire vuracaktır. Öte yandan eğer Brezilya kazanırsa ülkenin ulusal ve demokratik bilincine büyük bir itki verecek ve Vargas diktatörlüğünün devrilmesine yol açacaktır. İngiltere’nin yenilgisi aynı zamanda Britanya emperyalizmine darbe indirecek ve Britanya proletaryasının devrimci hareketi için bir itici kuvvet olacaktır. Doğrusu, birinin dünyadaki karşıtlıkları ve askeri çatışmaları demokrasi ve faşizm arasındaki mücadeleye indirgemesi için içi boş bir kafaya sahip olması gerekir. Tüm maskelerin altından sömürücüleri, köle sahiplerini ve haydutları nasıl ayırt edeceğimizi bilmemiz gerekir. (Lev Troçki, “Mateo Fossa ile röportaj”, Eylül 1938)

Ancak gerici rejimlerle emperyalizme karşı kurduğumuz askerî eylem birliği, politik bir eylem birliği içeriği kazanamaz. Bunun nedeni basitçe, emperyalizme karşı savaşan ülkenin işçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığını korumaktır. Rejimin emperyalizme karşı askerî harekatı eleştirel olarak desteklenirken, bu rejimin işçi sınıfı tarafından devrilmesi gerektiği ilkesinden asla vazgeçilemez. Dolayısıyla söz konusu gerici rejimin emperyalizmle savaşımında askerî bir eylem birliğini savunurken, eşzamanlı olarak aynı rejimin devrilmesi için proleter seferberliklerin desteklenmesi şarttır çünkü emperyalizme nihai yenilgiyi yaşatabilecek biricik güç, bir devlet iktidarı formunda örgütlenmiş olan devrimci işçi hareketidir.

Bu taktik, devrimin başkentine yürüyen general Kornilov’un askerî darbe tehdidine karşı, Lenin’in Kerenski hükümetiyle oluşturduğu siyasal ilişki biçiminden doğmaktadır. Bolşevik Parti darbeye karşı, Sosyal Devrimciler ile Menşeviklerden oluşan Geçici Hükümet’in güçleriyle askerî bir eylem birliğine gitmiş ancak bu darbenin baş sorumlusunun Kerenski olduğu propagandasıyla, Geçici Hükümet’in devrilmesi yönündeki bağımsız proleter politik hattı da sürdürmüştür. 

Dolayısıyla İran rejimi, emperyalizmden askerî bir darbe aldığında (Kasım Süleymani’nin öldürülmesi gibi), bu rejimin ABD’ye karşı savunulmasında rejimle askerî eylem birlikleri kurmak mümkündür ve kurulmalıdır da. Ancak bu eylem birliği, rejimin çıkarına olacak şekilde, İran içindeki sınıf mücadelelerinin komplocu bir bakış açısıyla yerilmesini, dolayısıyla da politik olarak karşıdevrim cephesine geçilmesini beraberinde getiremez. Zira emperyalizme karşı bu geçici askerî eylem birlikteliğine rağmen devrimci perspektif hâlâ, gerici molla rejiminin Leninist öğretiyle silahlanmış proletarya tarafından paramparça edilmesidir. Emperyalizme karşı askerî mücadele, molla rejimine karşı politik mücadelenin basitçe yerine geçirilemez. Zira bu ikisinin de yenilgisi birbirileriyle iç içe geçmiştir: Emperyalistler yenilmeden mollalar, mollalar yenilmeden de emperyalistler yenilemez ve dolayısıyla işçi sınıfı nihai zaferini ilan edemez. 

Şii inancına tanınan ideolojik kapitülasyonlar ve militan materyalist perspektiften kopuş

Boratav’ın özellikle Lübnan, Irak ve İran’daki işçi mücadelelerini haksızca karalamasının ardında yatan bir unsur daha mevcuttur. Bu unsur, Türkiye solunda son derece yaygın olduğu biçimiyle -Türk rejimi ve onun Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tanınan İslami yorum Sünnilik olduğu için-  İslam dininin Şii yorumunun belirli ilericilikler taşıdığı yönündeki hatalı önyargıdır. Alevilerin Türk Bonapartizmi karşısında ayrımcılığa uğradıkları, ibadetlerinin önüne engeller çıkarıldığı ve bu bağlamda dinî bir azınlık olarak baskıyla karşılaştıkları elbette inkar edilemez. Ancak dinî bir azınlığın baskı görmesi ve aynı zamanda Şii inancının kendisine içkin olduğu iddia edilen birtakım eşitlikçi nüvelerin var olduğu sanısı üzerinden, genel olarak dinî bir fraksiyona ve bu fraksiyonun ideolojik olarak rengini verdiği rejimlere göreli de olsa bir ilericilik atfetmek, toplumsal ve siyasal gelişmeleri ve kurumları sınıflar arası ilişkilerin niteliği ve dinamiği üzerinden okumaya hasredilen militan materyalist perspektiften bir kopuştur. 

İlerici teolojik yorum yoktur; evrenin fiziksel yasalarının Yaratıcı’da ifadesine kavuşan ilahi bir başlangıcı olduğunu veya bu yasaların doğa yasaları üstü bir irade tarafından yönlendirildiğini veya izlendiğini ileri süren bütün felsefî argümanlar, işlevleri bakımından gericidir. Marksizm, tarihsel düzlemde hiçbir dinî inanca, hele de onların siyasal üstyapıda kurumsallaşmış biçimlerine, ilericilik payesi atfetmez. Gerçeğin somut olduğu yönündeki belirlenimden yola çıkan Marksist felsefenin nezdinde, metafizik varlıklara inancı sevk eden herhangi bir kutsal kitap yorumunun proletaryaya öğreti olarak sunulabilmesi, mümkün değildir. 

Belirli bir dinî inanç veya bu inancın belirli bir kolu, burjuva bir ulus devletin baskılarına maruz kalıyor, bu devlet tarafından sindirilmek isteniyor olabilir. Bu dinin veya dinin bir kolunun öğretilerine inananlar, aynı devlet tarafından ibadet ve toplanma noktasında engelleniyor da olabilir. Ancak bu otomatik olarak, söz konusu dinin veya mezhebin devlet yönetiminin, bölgenin geri kalan gericiliklerinin ve emperyalizmin karşısında bir ilericiliği temsil ettiği anlamına gelmez. Zira bu inancın formalite icabı gerektirdiği meditasyonlarla düşünce dünyasını dolduran bir rejim, bağlı kaldığını iddia ettiği kutsal kitap yorumuna değil, hisse senetleriyle bankaların taleplerine sadık kalmayı sürdürecektir. 

Bu bakımdan rejimleri tanımlarken, onların ideolojik aidiyetlerini değil, ekonomik temellerini odak noktası olarak aldığımızı hatırlatmakta fayda vardır. Şii şeriatının gerektirdiği devlet biçimi olduğunu ileri süren İran Cumhuriyeti de sömürgecilik karşıtı fikirlerin kurumsal cisimleşmesi olduğu iddiasındaki Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti de mülkiyet ilişkileri bağlamında burjuva tipte devlet yapılanmalarıdır. Onlara karakterini veren, yani onların sınıflar mücadelesinde üstlendikleri sosyopolitik rolü belirleyen faktör, rejimlerinin makyajı olarak seçtikleri ideolojik aidiyetleri değil, hangi mülkiyet biçiminin üzerinde yükseldikleridir. Lübnan, Irak ve İran devletleri, burjuva mülkiyetinin üzerinde yükselen devlet tipleri olarak, rejim içi Şii fraksiyonların görece ağırlığından bağımsız olarak (ya da olmayarak), doğaları gereği karşıdevrimcidir.

Ortadoğulu Marksistler, Allah’ın sözde egemenliğinin bütün biçimlerine ve suretlerine karşıdırlar. Bu egemenlik iddiasının hiçbir versiyonu, başka burjuva rejimler tarafından ne denli hor görülürse görülsün, kabulümüz değildir. Ortadoğu devrimi, karşısında geliştiği toplumsal güçlerin ideolojik-politik görünümlerinin bir yansıması olarak, yalnızca sarayları, ordu kışlalarını, yabancı büyükelçilikleri değil, camileri de iktidarından edecektir, etmek zorundadır. Kuran-ı Kerim’in ve onun çeşitli İslam içi yorumlamalarının takipçisi olarak kalan bir işçi sınıfı, kendi sosyal kurtuluşunun şartlarını yaratmak için ihtiyaç duyduğu devrimci önderliğin inşasında başarılı olamaz. 

Genel olarak işçi sınıfının dinî önyargılarından kurtulması oldukça uzun ve sancılı bir süreçtir. Proleter kitleler devrimci eylemliliklerinin mantıksal sonucu olan radikal ateist bir perspektife Darwinizmin uzun bilimsel ispatlarının okunmasıyla veya Feuerbach’ın materyalist felsefesinin etüt edilmesiyle ulaşamaz. İşçi sınıfı maddeci dünya görüşünün temellerine mücadele içinde ulaşır. 1789 Fransız Devrimi, 1848 kıta devrimleri, 1871 Paris Komünü, kitlesel sosyal demokrat partilerin varlığı, I. ve II. dünya savaşları, resmi komünist partilerin mevzilerinin ileriliği, birkaç sosyalist devrim ve sayısız ulusal ayaklanma deneyimlerinin ardından Avrupa işçi sınıfının dahi Vatikan’ın yörüngesinden tamamen çıkmış olduğunu söylemek hata olurdu. 

Ancak Ortadoğu proletaryası, ayaklanma girişimleri sırasında kendisine sadece yük olmuş olan bu teolojik önyargılarından arınma sürecinin içine girmiştir. İlk olarak Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarını, tarihin görmüş olduğu en kitlesel devrimle yerinden etmiştir. Tunus’taki Nahda hareketini fiilen yönetemez hale getirmiştir. Irak’ta ve Lübnan’da emekçiler, sınıflar mücadelesinin sekülerleştirici etkisi altında rejimin bütün dinî temsiliyetlerden arınmasını talep ederek isyan sahnesini adımını atmıştır. İran’da mollalar artık, greve çıkmak isteyen fabrika işçilerinin suratlarına ayetlerden alıntı yapamamaktadır. Bin Ali, Mübarek, Buteflika ve onların benzerlerinden sonra sıra rejimlerin kendisine ve bu rejimlerin gökyüzündeki gölgesi olan ilahi varlığa gelmiştir. İslam mitolojisinde cehennem üzerine kurulduğu söylenen Sırat Köprüsü’nden geçebilmek için dinin öne sürdüğü beş şartı yerine getirmek yeterlidir; işçilerin baştan inşa etmek durumunda kalacakları devrimci Ortadoğu’ya giden köprüden ise Sırat Köprüsü hikayeleri pazarlayanların hiçbirinin geçemeyeceği -proleter devrimin kaç şartını yerine getirirlerse getirsinler- kesindir. 

Sonuç

Boratav’ın devrimci seferberlikleri emperyalizmin komploları olarak gören gerici ve idealist ezoterizmine dair söylenebilecekler bunlarla sınırlı değil. Lübnanlı “Marksist” arkadaşı Ali Kadri’nin Lübnan’ın mezhepçi rejimini “istikrar” sağlayan bir kazanım olarak görmesinden, Lübnan siyasal üstyapısının ülkenin emperyalizme bağımlılığını bütün yönlerden derinleştirdiğini atlamasına kadar, yanlışlar boldur. Irak proletaryasının İran yayılmacılığına duyduğu öfkeyi, mekanik olarak ABD emperyalizminin çıkarına olan bir olgu olarak okumak da yüzeyde kalmakta ısrar etmekten farksızdır. Irak işçileri, özellikle Kasım Süleymani öldürüldükten sonra, ülkelerinden ABD de dahil bütün yabancı askerî varlığın çekilmesi talebiyle seferber olmuştur. Onların sınıf refleksleri, “hoca” unvanıyla anılan Boratav’ın mistik jeopolitik senaryolarından on kat daha ileridedir.

Bu tip komplocu ideolojik-politik savrulmaları belirleyen birkaç etken mevcuttur. Sıralamaya çalışalım:

Bu öncelikle, kitlelerin devrimci kapasitelerine hiçbir şekilde güven duymayan yalıtılmış küçük-burjuva şüpheciliğinin bir ürünüdür. Aynı gerici şüphecilik ve komploculuk (bunlardan biri de Boratav’ın yazı ürettiği soL haber portalıdır) diktatör Mübarek’i deviren Birinci Mısır Devrimi için, emperyalizmin tezgahladığı İslamcı bir proje demişti. Ancak İslamcı projenin amacı olması gereken Müslüman Kardeşler hükümeti, İkinci Mısır Devrimi’nin olağanüstü kitleselliği eşliğinde yıkıldı (elbette soL, bu konuda ne bir bilanço ne de bir özeleştiri yayımladı). Eğer Mübarek’i yerinden eden Birinci Mısır Devrimi yaşanmasaydı, Mısır işçi sınıfı siyasal İslamcılarla deneyimlerini tüketmek için belki de birkaç on sene daha bekleyecekti.

Lübnan, Irak ve İran proletaryasının devrimci kapasitesine duyulan bu inançsızlık, aslında onların, emperyalizmle paylaşım sürtüşmeleri yaşayan Şii burjuva fraksiyonlardan daha iyi yönetebileceğine dair olan inançsızlık, yani açık ve kesin bir biçimde proletarya diktatörlüğü stratejisine dönük inançsızlıktır. Troçki 1933’te şöyle yazıyordu: “Oportünizmin psikolojik kaynaklarından biri, büyük görevlerden korkmak, yani devrimci olasılıklara güvenmemektir.”

Bunun yanı sıra, hiçbir maddeci temele dayanmadan sınıflar mücadelesini birtakım metafizik spekülasyonlar üzerinden okumaya dönük bu girişim, sınıf bilincinin gelişiminin doğasına mekanik bir muhteva atfetme yönündeki gerçek dışı arzunun da bir tezahürüdür. Öyle sanıyorum ki Boratav için, yalnızca katı ve köşeli bir “antiemperyalist” bilinçle -yalnızca İran rejiminin aşılayabileceği türden bir “antiemperyalist” bilinçle- yola çıkan işçi taburlarının ayaklanma hakkı mevcuttur. Bunun haricinde, Boratav’ın aynı kürsüde yan yana gelerek dayanışma gösterdiği Perinçek’in tanımladığı haliyle “antiemperyalist” öğretiye hakim olmadan siyaset yapmaya kalkışan işçiler ve yoksullar, ABD’nin maşaları oldukları suçlamasıyla felç edilmelidirler. Ancak sınıf bilincinin gelişimi de, tıpkı doğa ve insan medeniyeti gibi, diyalektik bir gelişim eğrisi izler; yani eşitsiz ve bileşik bir biçimde farklı parçalar farklı tempolarda ilerler ve bu parçaların vardıkları sonuçların dış dünyada yanlışlanmasını tecrübe eden işçi, sosyalist bilince giden yolda bir adım atmış olur. Bugün İran’da mollalara, Irak’ta yayılmacıların kukla hükümetine ve Lübnan’da burjuva Şii fraksiyonların sömürü düzenine karşı sokağa çıkmayan bir proleterin, yarın antiemperyalist mücadelenin öncüsü olabileceği yargısı, ütopik bir varsayım ve gerici bir hezeyandır. 

Lübnan, Irak ve İran emekçilerinin, sırf kendi rejimlerine karşı devrimci eylemlere giriştikleri için antiemperyalist bir bilinç geliştirmeye dönük toplumsal bir yeteneğe sahip olmadığı düşüncesi bir komedi unsurudur. Ülkesinin işgal edilmesini deneyimlemiş bir Iraklı işçi, ülkesine ABD tarafından ambargo konulmasını deneyimlemiş bir İranlı işçi, ülkesinin çeşitli burjuva fraksiyonların giriştiği kanlı iç savaştan emperyalizme karşı zayıflayarak çıktığını deneyimlemiş veya bunu büyüklerinden dinlemiş bir Lübnanlı işçi, kendi barbar rejimine karşı fiziksel varlığını tehlikeye atarak sokağa çıktığında ve mücadele ettiğinde, yalnızca kendi yerel rejimine karşı değil, onu bu rejime mahkûm eden ve bu rejimi elleriyle var eden emperyalizme karşı da seferber olması gerektiğini bilerek devrim çağrısını yükseltmektedir. Kimse antiemperyalizm yarışında İranlı, Iraklı ve Lübnanlı işçileri aptal yerine koymaya çalışmasın. Kimse onların, sokaklara döküldüklerinde ne yaptıklarından habersiz olduğunu iddia etmeye cesaret etmesin. Onlar bu sınavda son senelerin en cüretkar devrimci cevaplarını üretmiş olan proleter bölüklerdir. Parmak sallayacağınıza, onların mücadelelerinin en önemli derslerini Türkiye işçi sınıfının çeşitli kesimleri içinde anlatmaya başlayın. 

Anlaşılması gereken ilk nokta İran’da, Lübnan’da ve Irak’ta patlak veren devrimci ayaklanmaların ve seferberliklerin, çeperlerine işçileri çektiği oranda, zaten nesnel olarak antiemperyalist bir karakter taşıdıklarıdır. Bu üç ülkenin de ekonomik altyapıları, finans kapitalin uluslararası ekonomik diktatörlüğüne, kendi niyetlerinden ayrı olarak bağımlıdır. Bu ilişkinin en muntazam tarifi Troçki’dedir:

Finans kapitalin gücü istediği zamanda ve yerde, istediği gibi bir hükümet kurma yeteneğinde yatmaz; bu yeteneğe sahip değildir. Finans kapitalin gücü, her proleter olmayan hükümetin ona hizmet etmek zorunda kalışı gerçeğinde yatar; ya da daha iyisi, finans kapitalin, her çürüyen egemenlik sisteminin yerine değişen şartlara daha iyi uyan bir sistem koyma olanağında yatar. Ama, bir sistemden ötekine geçiş, politik bunalım demektir. Bu bunalım, devrimci proletaryanın faaliyetiyle birlikte, burjuvazi için bir toplumsal tehlikeye dönüşebilir. (Lev Troçki, “Bonapartizm ve Faşizm”, 15 Temmuz 1934.)

Bu ülkelerdeki devrimci proleter seferberlikler ilk olarak rejimlerin kapitalist altyapısını, yani emperyalizmle olan bağımlılık ilişkilerini zedelemekte ve emperyalizmin bölgedeki mali yatırımlarını ve askerî varlığını tehdit etmektedir. Seferberlikler, i) içlerine işçi ve emekçi sınıflardan toplumsal kesimlerin katılması dolayısıyla, ii) taleplerinin ve hedeflerinin doğaları gereği, bilinçli olarak olmasa da karşılarına ekonominin kapitalist örgütleniş biçimlerini ve bu biçimlerin koruyucusu olarak burjuva rejimleri aldıkları için, devrimcidirler. Seferberliklerin bu iki özelliği, onları bölgedeki en “antiemperyalist” rejimden dahi daha antiemperyalist kılmaktadır. Çünkü onlar bölgedeki hiçbir gerici rejimin yapmadığını yapmakta, yani emperyalizmin ekonomik temeli olan özel mülkiyet ilişkilerini devrimci bir tarzda ulusun gündemine getirmektedir (İran isyanı sırasında yakılmayan ve hedef alınmayan pek az banka şubesi kalmıştır, keza Lübnan’da da). 

Boratav, kendisinin bir “hoca” olarak anılmasını beraberinde getiren zihinsel melekelerine rağmen, hem militan materyalist perspektiften mistisizme doğru bu denli bir savrulmayı, hem de işçi sınıfı ile onun devrimci kapasitesine dönük oportünistçe bir güven yitimini nasıl olur da yaşamıştır? Rus Marksizminin kurucusu Georgi Plehanov, Almanya’daki Freiburg Üniversitesi’nde felsefe alanında, tıpkı Boratav gibi “hocalık” yapan Heinrich Rickert’in (1863-1936) tarihsel materyalizme saldırısına verdiği 1911 tarihli yanıtta, aşağıdaki pasajı kaleme alıyordu:

Rickert ve onun gibi olan diğer bilim insanlarının tarihsel materyalizme dair en ufak bir fikrinin olmaması gerçeği, hiçbir bireysel nedenden dolayı değildir, ama onların entelektüel görüş alanlarının, bütün bir sınıfa özgü olan önyargılarla bulanıklaşmış olmasındandır. Onlar hakkında dürüstçe denebilir ki, tarihsel materyalizmin yorumu olarak önerdikleri zırvalık ‘tamamen bilimsel olmayan bir politik önyargıyla’ belirlenmektedir. Tarihsel materyalizme dönük isteksizlikleri, ‘özellikle sosyal demokrat hedeflerden’ duydukları korkudan en ikna edici biçimde bahsetmektedir. (Georgi Plehanov, Selected Philosophical Works).

Boratav’ın Lübnan, Irak ve İran sınıflar mücadelesinin yorumu olarak önerdiği “zırvalık” da “tamamen bilimsel olmayan bir politik önyargıyla”, özellikle sosyalist ve devrimci hedeflerden “duyduğu korkuyla” belirlenmiştir. 

Dipnotlar:

1.) Aslında Boratav’ın listesinde Arjantin de var; ancak bu ülkede bir ayaklanma yaşanmadı, Peronist aday seçimlerden galip çıktı. Boratav, Arjantin’in en eski burjuva siyasal akımlarından olan Peronizm’in sandıktan çıkışını “solcu iktidar” olarak kategorize ediyor. Bu tip bir tanımlama, ya Peronizm’in Arjantin işçi sınıfına karşı işlediği cinayetlerin ve gerçekleştirdiği derin sosyopolitik ihanetlerin bilincinde olmamaktan, ya da açıkça, siyasal oportünizmden kaynaklanabilir.