Notre-Dame de Paris yangını: Sosyalizm ve kültür sorunu

image_pdf

Sanat hiçbir zaman kendine tarihten bağımsız bir sayfa açmamıştır. Savaştan sonra insanlık dönüp kendine baktığında, gelecekle ve Notre Dame’ın kemerlerinde böylesi kusursuz bir ifadeye kavuşan Orta Çağ ile arasındaki tarihsel mesafe hiç kuşkusuz sonsuz ölçüde açılmış olacaktır. Buna rağmen, daha doğrusu bundan dolayı, yeni hayat ve sanat biçimleri yaratma yetisine sahip insanlık, eski katedral ve müzelerin üzerlerindeki tüm yaraları saracaktır… Notre Dame’ın var olması güzel.(1)

– Lev Troçki

Göçmen bir Hollandalı Protestan ve pasifist papazın oğlu olarak dünyaya gelen Abraham Johannes Muste, ABD işçi sınıfının 20. yüzyıl başında sergilediği radikal militanlığın etkisinden kalarak, sosyalist harekete katılmıştı. 1919’un Paterson grevinde aktif rol alan A. J. Muste, Brookwood’daki İşçi Okulu’nda pedagogluk yaparken yöneticiliğe yükselecek ve İlerici Emek Eylemi için Komite’nin kurucularından olacaktı. Mücadelesini, Amerikan İşçi Partisi’nin kurucuları arasında yer alarak sürdürecek olan Muste, bu partinin 1934’te Troçkistlerle birleşip Birleşik Devletler İşçi Partisi ismini almasıyla, Dördüncü Enternasyonal’e yaklaşmaya başlayacaktı. Troçki’ye Norveç, Hønefoss’ta bir ziyaret düzenleyecek, Paris’teki kuruluş konferansını ilgiyle takip edecek ve Moskova Duruşmaları’ndan etkilenecekti. Ancak A. J. Muste, bir süre sonra Troçkizm’e yönelişini terk etti ve bunun sonucu olarak da politikadan koptu. Paris’te olduğu bir sırada Notre-Dame de Paris Katedrali’ni ziyaret etmiş ve ziyareti sırasında, katedralden etkilenerek Hıristiyanlığa dönme kararı almıştı.(2)

Muste’nin yaşamış olduğu bireysel tecrübenin ayrıntılarına sahip değiliz; ancak Notre-Dame’ın gotik iç mimarisinin insan ruhunun sonsuzluğa olan özlemini pekiştirdiğini, onun sonlu biyolojik doğasına dönük yarı-dinî bir hüznü göğsüne yerleştirdiğini ve bunların karşısında, orta-sınıfın düşünsel perspektifinden kopamamış bir kimsenin, kendini soyut bir aşkınsallığa teslim ederek kendini gerçekleştirebileceği yönündeki yanılgılara teslim olabileceğini tahmin edebiliriz. Arjantinli Troçkist önder Nahuel Moreno militanlık ve günlük yaşam üzerine gerçekleştirdiği ve Muste vakasıyla ilgili olarak, onun militanlığının karakterini belirleyen çelişkilere vurgu yaptığı bir röportajda şöyle diyordu:

1930’lu yıllarda Edwin Muste adında Amerikalı bir papaz vardı, SWP’yi (Sosyalist İşçi Partisi) kuran Troçkistlerle birlikte faaliyet gösteriyordu. Son derece disiplinli bir yoldaştı ama kiliseye gitmekten ve ayinlere katılmaktan da vazgeçmiyordu. Hem halkın afyonlamasına katılıyor, hem de halkın bu biçimde uyuşturulmasına son vermeye çalışan bir parti için mücadele ediyordu. Bunlar ciddi bireysel çelişkilerdir.(3)

Bu çıkarımı akılda tutarak, Muste’nin bireysel çelişkilerini gerici mantıksal sonuçlarına vardıranın alternatif bir teoloji hareketinin, ezilenler lehine olduğu iddia edilen bir İncil okumasının veya devlet baskısının değil; Notre-Dame’ın yüzyıllara meydan okuyan güçlü sembolünün olduğu, düşünmeye değerdir. 

Notre-Dame’ın yanmış olması birçok açıdan, burjuvazinin siyasal hegemonyasının çürümüşlüğünün ve çöküşünün simgesel ifadelerini literatüre kazandırmış oldu bile. Gotik mimari aslında, politik rejimini henüz egemen kılamamış olan burjuvazinin, Ortaçağ’da kendi dilinin formalist yapılarını kurmaya başladığının bir göstergesiydi. Notre-Dame, Roma-Gotik tarzının sentezi olan biçimiyle, tam da bu geçişin önemli, fakat bir katedral olması itibariyle de çelişkili sembollerindendi. Yine de burada Jeanne d’Arc’ın yakılmış, Napolyon’un taç giymiş ve general de Gaulle’ün cenaze merasiminin düzenlenmiş olması, hangi sınıfsal bloğun iktidarına hizmet ettiğinin anlaşılması uğruna, hatırlatıcı uyarılardı. 

Troçki, Gotik mimarisi üzerine kaleme aldığı aydınlatıcı yazılarında, düşüncelerini şöyle özetleyecekti:

Gotik kiliseler, dinî bir ilhamın dürtüsüyle bir anda inşa edilmediler. Cologne katedralinin inşası, onun mimarisi ve heykeltıraşlığı, mağara döneminden bugüne insanlığın mimari deneyimini topluyordu ve bu deneyimin unsurlarını, son tahlilde bu dönemin sosyal yapısı ve tekniği olan dönemin kültürünü ifade eden yeni bir stilde kombine ediyordu. Gotiğin gerçekçi duvar ustası, burjuvazi öncesinin loncalarıydı.

Kültür, bütün bir toplumu veya en azından onun egemen sınıfını karakterize eden bilginin ve kapasitenin organik toplamıdır. O, insan ürününün bütün alanlarını kucaklar ve onlara nüfuz eder, onları bir sistem halinde birleştirir. Bireysel başarılar bu seviyenin üzerinde gerçekleşir ve onu aşamalı olarak yükseltir.

Troçki, 16. yüzyılın başlarındaki Reform hareketiyle, Luther’in, Calvin’in, Zwingli’nin eserlerini toplam bir  sınıfsal-kültürel küme içinde ele alıyor ve bunlara eklediği Gotik mimariyi, burjuvazinin, geçmiş deneyimlerin sentezinden oluşturduğu bir yükselme ve ilerleme olarak okuyordu. Şimdi, bu sınıfsal yükselişin Gotik ifadeleri, başkent Paris’in işçi ve emekçilerinin tanıklığı eşliğinde, alevlerin kendisini sarmasıyla yok olmaya yüz tuttu. Siyasal iktidarı ele geçirirken, kendi kültürel dilinin nesnel yapılarını da yükseltmiş olan burjuvazi; iktidarının yozlaşmışlığı karşısında, düştüğüne tanıklık ederken, bu tarihî yapılarını da yok etme refleksiyle, kendi geçmişine ihanet etmeyi sürdürüyor. 

***

15 Nisan 2019’da, Paris’in 4. bölgesinde yer alan ve 1160 senesinde piskopos Maurice de Sully gözetiminde yapımına başlanıp 1260’da tamamlanan Katolik katedral Notre-Dame de Paris, Fransa saatiyle 18:50’de yanmaya başladı. Yaklaşık 15 saat süren yangın katedralin kulesinin tamamını ve çatısının önemli bir kısmını yok ederken, üst duvarlara ciddi oranda zarar verdi. Üç kişinin yaralandığı yangın sırasında, katedralin içindeki sanat ve kültür eserlerinin birçoğu kurtarılabilirken, önemli bir kısmı da yandı. Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, katedralin tamiri için yemin ederken, 24 saat içinde 800 milyon Euro’yu bulan bir bağış kampanyası başlatıldı. Ancak restorasyonun milyon değil milyar Euro’ları bulacağı ve 20 seneyi aşkın bir zaman dilimine ihtiyaç duyacağı yapılan öngörüler arasında. 

Hatırlanabileceği üzere, bundan bir sene önce, Brezilya Ulusal Müzesi de, kendini yok eden bir yangın yaşamıştı. 20 milyona yakın eserin sergilendiği müzenin %90’ı, sergiledikleriyle beraber yandı. Bunların arasında, kolonyal dönemin soykırımcı uygulamaları dolayısıyla bugün artık kimsenin konuşmadığı çeşitli yerli topluluklarının dillerinin kaydedildiği ses kayıtları da vardı.

Brezilya Ulusal Müzesi ve Notre-Dame de Paris’nin yanması, belirli bir bağlam içinde “kaza” olarak yorumlanabilir. Ancak 2019’da (ve müzeden bahsettiğimiz için 2018’de de), “kaza” sonucu başlayabilecek olan yangınların engellenmesine veya durdurulabilmesine dönük olarak gelinmiş bulunan teknik ve teknolojik yeterlilik düşünüldüğünde, bu “kazaların” plansız bir ekonominin adeta “planlı” yan etkileri ve getirileri olduğu da anlaşılabilir. Bugün toplumsal gelişimin mevcut aşaması, elinin altındaki araçlar sayesinde kültürel mirasını muhafaza edebilecek bir potansiyeli bağrında barındırırken, doğal veya sosyal çeşitli tehlikelere ve tehditlere karşı ekonominin mevcut örgütleniş biçiminden doğan etkisizleşme, yabancılaşma ve felçleşme benzeri sonuçların, bu potansiyeli tırpanlayarak milyarderlerin etkisiz bağış kampanyalarına çevrimesi, sorunun merkezinde yatan olgudur. 

Brezilya’da önce İşçi Partisi, sonra da sağcı Temer iktidarı, Brezilya Ulusal Müzesi’nin bakım bütçesini kademeli olarak indirdi ve onu, en basit yangından korunma önlemlerinden mahrum bıraktı. Yangından önce yazılmış bir raporda müzenin “duvarlarının soyulduğu, elektrik kablolarının açığa çıktığı ve muhafazanın her yerde niteliksiz olduğu(4) belirtiliyordu.

Sekiz yüzyıldan uzun bir süredir Paris’in siluetinin en temel bileşenlerinden biri olan Notre-Dame de Paris katedrali, Ortaçağ’ın çeşitli savaşlarından ve akınlarından, 1789 Fransız Devrimi’nden, 1871 Paris Komünü’nden, Birinci Dünya Savaşı’ndan, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi işgalinden hayatta kalarak kurtulmuştu. Aynı katedral, 21. yüzyıl kapitalizmi daha yirminci senesine giremeden, onun Macron önderliğindeki talancı yönelimine dayanamadı. Bu, uluslararası kapitalizmin geri dönüşsüz bir çöküş evresinde seyrettiğinin; onun hayatta kalmayı sürdürmesi ile bugüne dek yaşanan kültürel birikimin muhafaza edilebilmesi arasındaki çelikten tezatın en çıplak ifadesini sunmaktadır. Brezilya Ulusal Müzesi’yle Latin kapitalizminin, Notre-Dame de Paris’yle Frenk kapitalizminin yan yana, “barış içinde bir arada” var olmakla ilgili, göğe yükselen kara dumanlarla sonuçlanmış olan bir çelişki yaşamış olması, sermaye birikim rejimlerinin insanlığın tarihsel yapılarıyla kurduğu etkileşimin doğrudan bir sonucudur. 

1991’de, 80’li seneler boyunca parti kongreleriyle ulusal kapitalizmi restore etme kararı almış olan SSCB’nin kendini dağıtmasıyla, bunun sosyalizmin tarihsel olanaksızlığının bir göstergesi olarak okunması gerektiği yönünde fazla erkenci davranan çeşitli basiretsiz liberal akademisyenlerin, serbest piyasa ve liberal demokraside kristalize olan “tarihin sonunu” ilan etme girişimleri, ironik olarak, 1991’in üzerinden henüz 30 sene geçmeden gerçekleşiyor: Kapitalizm, bildiğimiz anlamıyla tarihin sonunu getiriyor. 

Yangın çıktığı esnada Notre-Dame de Paris, olağan bir restorasyon çalışmasından geçiyordu. Uzmanlar, tarihsel yapıların restorasyonları esnasında 24 saatlik bir gözetimin ortaya konması gerektiğini belirtirken, Fransız neoliberalizmi bu ihtiyaca değil, Sarı Yeleklilere karşı kullanılacak olan silahlara yatırım yapmayı uygun buluyordu. Saat 18.20’de, inşaat işçilerinin mesailerinin tamamlanmasının ardından çalan yangın alarmıyla kontrol edilen katedralde, yangının izine rastlanılamadı. Ardından 18.45’te yeniden çalan yangın alarmı ise, adeta geç kalınmışlığın borazanı olarak herkesi harekete geçirdi; zira dakikalar içinde eski yapıyı alevler kaplamıştı bile. 

Notre-Dame’ın renovasyonu, bir yandan komik ancak diğer yandan da trajik denebilecek bir birikimle yapılmak isteniyordu. 2017 senesinde kilise yetkilileri restorasyon için 100 milyon dolara gereksinim olduğunu belirtti. Buna karşılık Fransız bankerler, 2 milyon dolarda karar kıldılar. Özetle, Notre-Dame de Paris’nin tarihsel bir miras olarak muhafaza edilebilmesi için ihtiyaç duyulan meblağ ile bu yapının muhafazasından herhangi bir mali çıkarı olmadığı için onu gözden çıkarabilecek kadar ikiyüzlü olan emperyal bütçe mantığının sunduğu meblağ arasında, 50 katlık bir fark vardı. Bu esnada, 2008 krizinin etkileri altında giderek derinleşen bir yoksullaşmanın pençesinde her Cumartesi günü bir sosyal savaş veren Fransız proletaryasının karşısında Macron’un 2023 senesine kadar ordunun yeniden silahlandırılması noktasında 300 milyar dolarlık bir harcama yapmayı öngördüğünü ve Notre-Dame’ın sözde yeniden inşasına bağışlarda bulunan finans kapital çevrelerinin vermekle yükümlü olduğu milyar dolarlık vergileri kaldırdığını hatırlatalım.

Belki okuyuculardan hatırlayanlar olacaktır; 2017 senesinde İngiltere’nin en zengin belediyelerinden biri olan Kensington Chelsea’de, bir yangın çıkmıştı. Yangın, zengin bir semtte olmasına rağmen içi göçmen, işçi, Müslüman ve yoksul dolu olan, 1974’te bina edilmiş bir sosyal konut olan Grenfell Tower’da çıkmıştı. Grenfell Tower’ın önü on milyonlarca dolarlık arabalarla doluydu; içi ise emekçilerle. O yangında işçi sınıfının 71 kardeşi alev alarak can verdi. Apartman sakinleri hadiseden önce olası bir yangına gerekli önlemlerin alınması yönünde belediyeye defalarca kez başvuru yapmıştı. Koruyucu tedbirlerin alınmaması durumunda onlarca insanın öleceği yönünde sayısız kez ikazlarda bulunulmuştu. Soylulaştırılmış bir yerelin ortasında bir emekçi adası olan bu yapı ve içindeki sömürülenler, toplumsal eşitsizliğin ve neoliberal bütçe tasarımlarının kurbanı oldular. 

Brezilya Ulusal Müzesi, Grenfell Tower ve Notre-Dame de Paris örneklerinin birbirlerinden bağımsız veya özerk, birbirlerinden kopuk veya izole oldukları düşünülmesin. Kapitalizm altında münferit trajedi yoktur; dumanı tüten bütün facialar politiktir. Serbest piyasa değeri olmayan kültürel miraslarla yoksul hayatlarının, neoliberal çevrimin karşısında öğütülmeye mahkûm olmalarının aslında “apolitik kazalar” olduğu yönündeki bütün argümanlar, kor ateşlere oksijen pompalamaktadır. 

Neoliberal ideologlardan bir kısmı, bu noktada nüfusun güvenceli bir geleceğe sahip olmasının ekonomik olanaklarının yaratılmasıyla, kültürel kurumların korunması için harcanması şart olan parasal miktar arasında tercihlerin yapılması gerektiğini öne sürüyorlar. Halbuki bu, bilinçli olarak çarpıtılmış bir ayrım. Müzelerin ve katedrallerin korunmasıyla, emeklilik birikimlerinin veya gıda stoklarının korunması arasında ters değil, doğru orantılı bir ilişki söz konusu. Dahası, bu tarihî yapıları koruyabilme yeteneğinden muaf olan kapitalistlerin, aynı emeklilik birikimlerine ve gıda stoklarına saldırdıkları ortada değil mi? Bu kafa karıştırıcı argümanların ardında yatan anlayış, temel olarak bilim ve kültür benzeri insanî alanların %1’lik bir toplumsal azınlığın çıkarı uyarınca organize edilmesi gerektiği yönündeki düşüncedir.

Tam da bu düşüncenin sonuçlarına karşıt olarak, Lev Troçki 1938 senesinde, Fransız sürrealist Andre Breton’la ortaklaşa kaleme aldığı “Bağımsız ve Devrimci Sanat İçin Bir Manifesto”da, şöyle yazacaktı:

Abartısız söyleyebiliriz ki, uygarlık bugün hiç olmadığı kadar ciddi bir tehdit altındadır.  Vandallar, barbar araçlarıyla Avrupa’nın bir köşesinde antik dönem kültürünü kararttılar. Bugün tarihsel gelişimi ile dünya uygarlığı, modern teknolojinin bütün ‘silahlarıyla’ donanmış, tepkisel güçlerin rüzgârıyla işlemektedir.  Biz sadece yaklaşmakta olan dünya savaşını düşünmüyoruz. ‘Barış’ zamanlarında bile sanat ve bilimin pozisyonu kesinlikle tolere edilebilir olmaktan çıkmıştır.

ABD’nin askerî işgalinin Irak Ulusal Müzesi’nin 50.000 eserini yok etmiş olmasından, IŞİD’in Palmira’yı yağmalamasına dek; nesnel zenginlikten bir parazit gibi beslenen finans aristokrasisinin insanlığın kültürel yapıları karşısında vermekte olduğu kritik sınav, yukarıdaki satırları her gün yeniden ve yeniden doğrulamaktadır.

Olaylar bu biçimde tezahür etse de, bazı devrimci akımlar, Notre-Dame benzeri bir dinî sembolün yanmış olmasının, kutlanması gereken bir durum olduğunu ileri sürdüler. Bu, eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, sosyalizmin karşılaşacağı kültür sorunları noktasında benzersiz bir gericiliğin önerilmesinden başka bir şey değildir. Notre-Dame de Paris’nin birkaç yüz metre ötesinde bulunan Louvre Müzesi, Fransız Devrimi sırasında 1793’te, kraliyetin sanat koleksiyonunun kamulaştırılmasıyla yaratılmıştı. 16. Louis’yi giyotine gönderip, feodal aristokrasiyi mülksüzleştiren Jakobenler, Louvre’un “güzelliklerin bilincinde olarak halkların kendilerini yetiştireceği bir kutsal alan” olmasını istiyorlardı.(5) Benzer şekilde, Rus işçi sınıfıyla birlikte iktidarı ele geçiren Bolşevikler, ne katedralleri, ne de Kışlık Saray benzeri Çarlık rejiminin büyük mimari yapılarını yok etme yoluna gitmemişti. Bolşevikler bunları, genç işçi cumhuriyetinin yönetimine verdiler. Zira kültürel ve sanatsal yapıtlar, emperyalist burjuvazinin mülkünde değildir; onlar şimdilik bu egemen sınıf bloğu tarafından çalınmıştır ve kontrol edilmektedir. Sosyalist devrim bir yandan varlıklı sınıfların mülksüzleştirilmesiyken, diğer yandan kültürün ve sanatın kamulaştırılmasıdır.

Bugün, tıpkı nitelikli ve bilimsel bir eğitimin tesis edilmesinin, teknik ve teknolojik atılımların yapılmasının, ekonominin bilimsel ölçütler uyarınca rasyonal bir şekilde merkezi olarak planlanmasının veya uluslararası kıtlık krizinin sonlandırılmasının; bütün bu sorunların çözümünün sosyal tabanını proletaryanın oluşturuyor olması gibi; kültür ile sanatın savunulmasının sosyal tabanını da proletarya oluşturmaktadır. Kültüre erişimin sosyal bir hak statüsü kazanması ve kültürel birikimin korunması, ancak zenginliğin bir azınlığın elinde merkezileşmesi ve ezici çoğunluğun sömürülmesi şeklinde hayat bulan kapitalizmin ilga edilmesiyle mümkün olabilir. Notre-Dame de Paris’nin restore edilmesi için 200 milyon Euro bağışlayan Louis Vuitton’ın sahibi Arnault ailesinin ve yine 200 milyon Euro bağışlamış olan L’Oréal’in sahibi Bettencourt ailesinin; ve onlarla birlikte Fransız mali oligarşisinin hukuksuz servetine el konsaydı, güvenli bir restorasyon için bütçe yaratma yönünde herhangi bir zorluk hissedilmeyecekti. Aslında bu, bugünkü birikim koşullarında dahi ekonomik zorluğu hissedilmeyecek bir operasyon; ancak bu operasyonun mevcut iktisadi mantığın içinde kurgulanmaya çalışılması, neoliberal yönelimin tercihlerinde asla ilk sıralara yükselemeyecek olmasını beraberinde getiriyor.

Paris burjuvazisinin bu “cömert” bağışları, proleter kamuoyundan bir öfke dalgasıyla karşılandığında, ABD finans kapitalinin yayın organı Wall Street Journal, şaşkınlıktan liberal kibrini nasıl kusacağını şaşırdı:

Bu insanların sorunu ne? Bu eleştiriler zenginlerden nefret etmeyi, Fransa’yı ve insanlığın zengin ruhanî, kültürel ve sanatsal mirasını sevmekten daha çok seviyor. Eğer insanlar hep böyle hissetmiş olsaydı, Notre Dame benzeri mucizeler var olmazdı. Katedralin 12. yüzyıldaki ilk emekçileri bir hastalık, savaş, büyük eşitsizlik ve umutsuz yoksulluk dünyasında yaşıyordu; yine de onlar gözlerini daha büyük amaçlara dikmişlerdi. (…) Bu, bir binayı acı çeken insanların ihtiyaçlarının önüne koymak değildir ama modern kapitalizmle birlikte ikisinin de tatmin edilebileceğini söylemektir.(6)

Elbette metin, modern kapitalizmin hem insan ihtiyaçlarını, hem de katedral renovasyonlarını “tatmin edebildiği” bir dünyada, haftalardır süren Sarı Yelekliler seferberliklerinin maddi temellerini açıklamaya çalışmıyor. Bununla beraber, yukarıda da belirttiğimiz üzere, yaşayan tarihin ihtiyaçlarıyla, bugünü var etmiş olan tarihin yapılarının ihtiyaçlarının aynı anda karşılanabileceği, kesinlikle somut olanaklara sahip olan bir önermedir. Ancak kapitalizm, bu makasın iki ucunu sadece birbirlerinden uzaklaştırmak yönünde bir refleks sergileyebilir. Bugün, tarihsel olanından yakıcı olanına dek, bütün kültür ve sanat sorunları, dolaysız bir biçimde sosyalizm sorununa indirgenmiştir.

Dipnotlar:

1.) Bkz. http://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-iyi-ki-varsin-notre-dame/4833?fbclid=IwAR0XgqJDRD0g5GNeEHOftm4BK8MkJTKN8G21lepiPHcnKZy8CffCcCvYMlc

2.) Bkz. Cahiers Leon Trotsky, Juillet-Septembre 1979, Numéro Spécial, page 29.

3.) Bkz. http://trockist.net/index.php/2019/03/17/militanlik-ve-gunluk-yasam-uzerine-morenoyla-roportaj/

4.) Bkz. https://www.currentaffairs.org/2019/04/neoliberalism-and-notre-dame?fbclid=IwAR138bANNUWyMYKLiRvmp2QAWfo_JD6D8RGK2E7CwOigTQzY9HBzF8WfX4M

5.) Aktaran için bkz. https://www.wsws.org/en/articles/2019/04/17/pers-a17.html

6.) Bkz. https://www.wsj.com/articles/the-church-of-resentment-11555629699