Sosyal demokrasiden Stalinizm’e sınıf işbirliğinin kısa tarihi

image_pdf

Kapitalizmin emperyalist aşamasına geçiş, Troçki’nin deyimiyle “yoğunlaşmış ekonomi” anlamına gelen politik düzlemde de bir dizi sınıfsal kırılma ve ittifakı görünür kıldı. Bunlardan en çarpıcı olanı ise kuşkusuz İkinci Enternasyonal’deki ihanet ve arkasından gelen bölünmeler. Bu yazının temel tezi; Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin 1914’te Alman burjuvazisi için gördüğü işlevin sınıfsal temelde bir süreklilik arz ederek Stalinist bürokrasi tarafından yerine getirildiğidir. Yani, devrimler ve karşıdevrimler çağında Stalinist bürokrasinin, bir proleter devrim ve karşıdevrim aşamasından geçerek ve bunun doğurduğu çelişik sonuçları da içererek, burjuvazinin soldan işçi sınıfı saflarına nüfuz etmesinin bir aracı haline gelmiş olmasıdır. Esasen, Troçki ile Stalin, Troçkizm ile Stalinizm arasındaki çatışmanın özü de burada yatmaktadır. 

İkinci Enternasyonal’in dağılma döneminde Bolşevik hizbin gösterdiği “direnç” ve devrimci atılım, Üçüncü Enternasyonal’in muazzam prestiji üzerinde yükselecek karşıdevrimin zaferini güçlendirdiği ve yaygınlaştırdığı ölçüde Sol Muhalefet ve Dördüncü Enternasyonal’in yüklendiği görev ve sorumlulukların ağırlığını artıracaktı. Bu durum, başta Troçki olmak üzere birçok öncü kadronun Stalinist karşıdevrimin iftira ve saldırılarına maruz kalmasının da başlıca sebebidir. Özetle, bu yazı sosyal demokrasi ile Stalinizm ve Bolşevizm ile Dördüncü Enternasyonal geleneği arasındaki organik bağı ele almaktadır. Hemen belirtelim, bu çapta ve derinlikte bir konuyu birkaç sayfada özetlemenin mümkün olmamasından ötürü yazıyı hazırlarken, “köşe taşlarına” vurgu yapmakla yetinmeye çalıştık. Buna bağlı olarak, bu yazıda bahsedilmeyen ya da hızlıca geçilen şu ya da bu olay veya olgu da derinlemesine bir analizi hak etmektedir. 

Alman Bonapartizmi ve Sosyal Demokrasinin Yükselişi 

Almanya 20. yüzyıl başında sadece kıta Avrupası’nda değil tüm dünya ölçeğinde emperyal bir güç olarak tarih sahnesine çıkışını tamamlamıştı. 1913’te 22.5 milyon mark seviyesine ulaşan dış ticaret hacmi Fransa’nın iki katına ve Britanya’nın %85’ine denk düşüyordu. Tüm dünyada ticari bağlantıları mevcuttu ve iç pazarda ürün arzı talebin çok üzerinde seyretmekteydi.(1) 1914’ün arifesinde elektrikli alet ve makinelerin üretiminde Avrupa lideriydi ve bu alanda yalnızca ABD ile kıyaslanabilecek bir düzeyi tutturmuştu. Aynı dönemde 190 milyon tonluk kömür üretimiyle dünya ikincisiyken ihtiyacını karşılamaktan çok uzak bir seviyede dahi olsa 27 milyon tonluk demir üretimiyle Avrupa lideriydi.(2) Fakat, Almanya’nın ekonomik düzlemde yakaladığı bu ivme 19. yüzyıl Avrupası’nın siyasal sorunlarıyla yoğrulmuştu. Zenginleşmekte olan Berlin burjuvazisi beraberinde toplumdaki nicel ve nitel ağırlığı iyice belirginleşen Alman proletaryasını da tarih sahnesine çıkartıyordu. Bu sebeple Prusyalı junkerler ile Berlin burjuvazisi arasındaki ekonomik ve politik çelişkiler örneğin Fransa’da devrimlerle bağıtlanmışken, Almanya’da burjuvazi yükselmekte olan “proleter tehdide” karşı siyasal iktidarı Prusyalı junkerlerin çizmelerine terk etmek durumunda kalmıştı. “Demir Şansölye” Bismarck’ın “kan ve demir” politikası “Almanya’nın siyasal birliği” sorunundan proletaryanın payına düşecekleri de işaretliyordu. 

Ekonomik olarak güç kaybetmekte olan feodal toprak sahibi soylular ve yükselmekte olan burjuvazi arasındaki bu ittifak, Almanya’nın karmaşık siyasal sisteminde de kendini gösteriyordu. Üniter bir devlet olmayan Reich, 25 ayrı devletten oluşan bir federasyondu. Her devletin kendine ait bir seçim sistemi vardı. Rejim esasen, Prusya’nın Reich hükümetindeki ağırlığıyla karakterize oluyordu. Prusya Kralı imparator, başbakanı ise şansölyeydi. Bundesrat’ta bulunan 17 Prusya delegesi kendi hükümetlerinin çıkarına olmayan herşeyi durdurabiliyor ve bu sayede diğer devletler üzerinde bir tür manda sahibi oluyordu.(3) Kapitalist Avrupa’nın bir “cilvesi” olarak iktidara gelmiş junkerlerin İmparatorluk bürokrasisi içinde de egemen durumda olmaları “siyasal demokrasi” sorununu henüz 19. yüzyılın sonlarında, yani burjuvazi ekonomik olarak yükselişini tamamlamamışken, Almanya’nın ve dolayısıyla Avrupa’nın gündemine taşımıştı. Fakat proletarya bu sorunu çözecek örgütlenme düzeyinden, bilgiden ve deneyimden yoksundu. Burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkinin derinleşmesi birincisi için Fransız tipi bir “ulusal egemen” rolünü imkansız kılıyor, ikincisi içinse henüz yeterli düzeyde bulunmuyordu. Troçki bu konuda şunları yazar: 

“Oysa Alman burjuvazisi, daha başlangıçtan beri, devrimi “yapmamış”, tersine kendini ondan ayırmıştı. Bilinci, kendi egemenliğinin nesnel koşullarına karşı geliyordu. Devrim ancak ona karşı yürütülebilirdi, onun tarafından değil. Demokratik kurumlar onun zihninde, uğrunda savaşa girilecek bir hedef değil, kendi sağlığına karşı bir tehlikeydi.”(4) 

1914: Büyük Kırılma 

Savaş öncesinde Almanya dünyanın en gelişmiş ikinci ülkesiydi. Proleter nüfus da bu gelişmeye paralel olarak artmaktaydı ve II. Wilhelm Almanya’sında nüfusun dörtte üçü proleterleşmişti.(5) Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) 19. yüzyılın ikinci yarısında Bismarck’ın “anti-sosyalist” yasalarına ve tüm baskılarına rağmen Alman işçi sınıfı içerisindeki nüfuzunu artırmayı başardı. 1891’de bu yasaların kaldırılmasının ardından ünlü Erfurt Kongresi ile hızlı bir büyüme dönemine girdi. 1914’te partinin 1,085,905 üyesi vardı ve genel seçimlerde 4,250,000 oy alıyordu. Partinin kurduğu ve önderlik ettiği sendikaların toplam üye sayısı 2 milyonu, bu sendikalardan elde edilen gelir ise 88 milyon markı buluyordu. Bunların yanında neredeyse tüm ücretlileri çeperine alan kadın ve gençlik örgütleri, kütüphaneler, okuma salonları, okullar, matbaalar, gazete ve dergiler doğrudan partiye bağlı olarak çalışıyordu. SPD’nin çıkardığı 90 günlük gazetede 267 tam zamanlı gazeteci ve 3000 işçi istihdam ediliyordu. Öyle ki, Rosa Luxemburg Lenin’le partinin sınıf ile olan ilişkisi üzerine yürüttüğü polemikte şöyle bir tespit yapabiliyordu: “Sosyal Demokrat Parti işçi sınıfının örgütlerine bağlanmış değildir, o işçi sınıfının kendisidir.”(6) 1870’li yıllarda devrimci bir işçi partisi olarak inşa edilen küçük Alman Sosyal Demokrat Partisi, aradan geçen kırk yılda muazzam bir gelişme göstermiş, 1890’lı yılların sonunda içinde ortaya çıkan revizyonist eğilimlerle 20. yüzyılın hemen başında burjuvalaşarak devrimci özünden giderek uzaklaşmıştır. 

SPD’nin tarihindeki bu bürokratikleşme kuşkusuz, Almanya’nın emperyalist bir güç haline gelmesiyle ilintilidir. Bismarck bir yandan sosyalistleri siyasal baskı altına alırken, diğer yandan elde edilen aşırı kârlardan işçi sınıfının belirli bir katmanına çok sınırlı da olsa pay vermekten geri kalmıyordu. Bu durum, parti içinde gelişen bürokrasinin nesnel temellerine de işaret etmektedir. Aynı dönemde sağ kanat önderlerinden Vollmar’ın “Yalıtık Sosyalist Devlet” adlı makalesini yayınladığını hatırlatalım. 1883’te hastalık sigortası, 1884’te kaza sigortası, 1889’da yaşlılık ve iş görmezlik sigortası Bismarck tarafından yürürlüğe kondu. 1891’de sosyalist karşıtı yasaların yürürlükten kaldırılması ve aynı dönemde SPD içinde revizyonist eğilimlerin gelişmeye başlaması bu anlamda öğreticidir. Bu olguya –biraz ürkek bir tonda da olsa- ilk dikkat çekenlerden biri, henüz çok erken bir tarihte, 1905 devriminden hemen sonra kaleme aldığı “Sonuçlar ve Olasılıklar” adlı broşüründe değinen Troçki’dir: 

“Sosyalist partilerin görevi işçi sınıfı bilincini devrimceliştirmektir, tıpkı kapitalizmin gelişiminin toplumsal ilişkileri geliştirdiği gibi. Ancak proletaryanın içinde ajitasyon ve örgütlenme çalışmalarının bir iç dinamiği vardır. Avrupa sosyalist partileri, özellikle bunların en büyüğü olan Alman Sosyal Demokrat Partisi, geniş kitleler sosyalizm saflarına geçtiği, örgütlendiği ve disiplin kazandığı oranda tutuculaşmıştır. Bunun sonucunda proletaryanın politik deneylerini cisimlendiren bir örgüt olarak Sosyal Demokrasi, belirli bir anda işçiler ile burjuva gericiliğinin açık bir çatışmaya girşimesindeki ana engel haline gelebilir. Başka bir deyişle, proleter partilerinin propogandist-sosyalist tutuculuğu belirli bir anda proletaryanın iktidar mücadelesini önleyebilir.”(7) 

Bu öngörüsü daha sonra gelişecek olay ve olgular tarafından parlak bir biçimde doğrulanan Troçki’nin “çekingen” davranmasının belirli sebepleri vardı. Hemen ekleyelim, aynı dönemde Lenin Bolşevik politikanın “ayrılıkçılık” olarak yorumlanmasına öfkelenerek şunları yazacaktı: 

“Nerede ve ne zaman Bebel ile Kautsky’nin devrimciliğini ‘oportünizm’ olarak nitelemişim? Nerede ve ne zaman benimle Bebel ve Kautsky arasında ciddi görüş ayrılıkları çıkmış?”(8) 

SPD’nin II. Enternasyonal içindeki hegemonyası sadece Alman işçi sınıfı içindeki gücünden değil aynı zamanda önderlerinin sahip olduğu prestijden de ileri geliyordu. Partiyi yeraltı koşullarında güçlendirmeyi başarmış Kautsky ve Bebel gibi önderlerin karizması, örneğin Kautsky’nin Marksizm’in “papası” olarak anılmasını da beraberinde getirecekti. SPD içinde moleküler süreçler ilerliyor ve yavaş yavaş proletaryanın omuzlarından yükselmekte olan bürokrasi “birlik” sloganlarıyla partiyi bir arada tutmayı başarıyor, tartışmaların üzerini örtüyordu. Bununla beraber bürokrasi, Marksizm’i kendi koşullarına uyarlamaktan da geri durmuyordu. Adım adım Marksist hareketin temel ve tarihsel kırılmalardan birini hazırlıyordu. 

Emperyalist çağın başında kapitalizmin iki mabedinden biri haline gelmiş Almanya’da proletarya içinde belirgin bir ağırlığı bulunan SPD içinde gelişmekte olan eğilimler önce parti içinde daha sonra Enternasyonal içinde kümelenmeleri beraberinde getirdi. Tarihte ilk defa kitleselleşmeyi başarmış işçi partileri heterojen yapıları itibariyle 1914’te yaşanacak kırılmanın öncüllerini de içinde barındırıyordu. 20. yüzyılda ortaya çıkmış ve bütün bir devrimci kuşağın çözümü için hayatını vakfettiği bir dizi taktik ve stratejik ayrımlar öylesine derin, çelişik bir yapıdaydı ki bir dönemin “papaları” dönek, devrimcileri reformist ve oportünist, “bölücüleri” ise devrimci olacaktı. 

“Sınıfın bağımsızlığı”, “proletarya diktatörlüğü”, “ parti içi rejim”, “sömürge ve yarısömürge ülkelerde devrimin karakteri”, “emperyalizmden kopuş” gibi temel taktik ve stratejik ayrımlarda vücut bulan ve II. Enternasyonal’in başlıca partilerinin “ulusal savunma” gerekçesiyle kendi burjuvazilerinden yana saf tutmalarına sebep olan yarılma, Almanya’da Scheidemann ve Ebert; Fransa’da Thomas ve Renaudel; İngiltere’de Henderson ve Hyndmann; Belçika’da Vandervelde ve De Brouckaere, vs. ile karşılık bulmuştu. Bu öylesine kuvvetli bir şok dalgasıydı ki Lenin, savaş kredilerinin oylandığı 4 Ağustos’un ertesinde gazeteden haberi okuduğunda bunu Alman genelkurmayının bir oyunu sanacak ve arkasından gelen dağılma sürecinde on yıllardır parçası olarak mücadele yürüttükleri partiden tasfiye edilen Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht gibi sol kanat önderler süreç içerisinde sık sık sağlık problemleriyle boğuşmak zorunda kalacaklardı. Liebknecht ve Luxemburg’u partiden tasfiye eden Freidrich Ebert daha sonra 1919 yılında Weimar Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı olarak Freikorps’a katledilmeleri emrini verecekti. Burjuvazi işçi sınıfına, bugün kısaca “halk cephesi” olarak bilinen sınıf işbirlikçi politikanın ilk acı tecrübesini tattırmıştı. Üstelik Marx ve Engels’in partisi eliyle. 

Kısacası, 20. yüzyılın hemen başında Almanya, dünya devriminin tüm çelişkilerini bünyesinde barındıran bir yumak halindeydi. Fakat, eşitsiz ve bileşik gelişim proletaryayı kapitalizmin lokomotifi Almanya’dan daha önce zayıf halka Rusya’da iktidara taşıyacaktı. Buna bağlı olarak, Alman Devrimi’nin yenilgisi ise Rus Devrimi’nin kaderi için benzer bir rota çizecekti. Bu anlamda, sosyal demokrasinin izlediği yol ile Sovyetler Birliği’nde Stalinist bürokrasinin yükselişi ve halk cephesi politikalarının gelişimi arasında bir paralellik kurulabilir. İkisi arasındaki temel fark ise, sosyal demokrasinin emperyalist burjuva diktatörlüğü altında, Stalinizmin ise proletarya diktatörlüğü altında gelişmiş olmasıdır. Dolayısıyla, ikisinin özdeş olduğunu söylemek yanlış olur. Fakat, 20. yüzyıl tarihi Stalinizm’in sınıfsal karakteri dolayımıyla, zigzaglar çizerek de olsa, Avrokomünizm aşamasından geçerek hızla sosyal demokrasinin 20. yüzyılın ilk çeyreğinde işgal ettiği pozisyonlara yerleşmesinin tarihidir. Şimdi, Halk Cephesi politikasının gelişimini anlayabilmek için Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik yozlaşmanın sebeplerini kısaca ele alalım. 

Nisan ve Stratejik Dönüş 

1917 Şubat Devrimi Çarlık rejimini devirmiş fakat, Troçki’nin deyimiyle “kafası uçurulan aygıta liberal bir baş geçirlimişti.” Duma’daki geçici hükümet esas itibarıyla mülk sahibi sınıfların iktidarının işçi ve köylü sovyetleriyle sınırlandırılması anlamına geliyordu. 

“Lenin’in tahliline göre, “ikili iktidar” birbirinden ayrı iki hükümet şeklinde ortaya çıkıyordu: Geçici Hükümet burjuvazinin hükümetiydi; Sovyetler ise ‘proletarya ve (asker üniforması içindeki) köylüler’ tarafından kurulmuş bir diktatörlüktü. Madem ki iktidar bir kez bu ikili otoriteye devredilmişti, gerekli bütün burjuva demokratik reformlar henüz gerçekleştirilmemiş de olsa ‘sadece bu ölçüde’ olmak üzere, ‘burjuva devriminin ya da burjuva demokratik devrimin tamamlanmış olduğu doğruydu; ‘proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü gerçekleştirilmişti’. Lenin bir dipnotta ihtiyatlı bir dille ‘belli bir tarzda ve belli bir dereceye kadar’ diye ekliyordu. Durumun özelliği, Geçici Hükümet’in burjuva iktidarı ile Sovyetler’in (fiili değilse bile potansiyel) devrimci diktatörlüğünün ‘iç içe geçmiş’ olmasıydı. Gelecek burjuvazi ile proletaryanın köylü kitleler için mücadelesine bağlı olacaktı. Şu anda, ‘burjuvazi ile köylülük arasındaki’ sınıf işbirliği olgusu belirleyiciydi; Sovyetler, Menşevik görüş tarafından da kabul edildiği gibi, ‘burjuva hükümetin bir eklentisi’ idi henüz. Ama eğer köylülük toprakları kendi hesabına ele geçirirse (bunun sınıfsal terimlerle anlamı, köylülüğün burjuvaziden ayrılıp devrimci proletarya ile ittifak içine girmesi; siyasi terimlerle anlamıysa, Bolşeviklerin Sovyetler’de çoğunluğu sağlamasıdır) ‘o zaman bu, burjuva demokratik devrimin yeni bir aşaması olacaktı’. ”(9) 

Yani, Troçki’nin terminolojisiyle devrim, “sürekli” bir karakter kazanacaktı. Lenin ile Troçki arasında var olan bu ufak nüanslar, zaman zaman fikir ayrılığına dönüşse de –en azından Şubat’tan Ekim’e kadar- bütün kritik anlarda (birebir aynı olmasa da) birbiriyle örtüşen tutumları benimseyeceklerdi. Örneğin, ikisi de bahsi geçen “ikili iktidar” durumunun tamamen geçici ve iki kamptan birinin zaferiyle sonuçlanmak zorunda olan sınıflar mücadelesinin yüksek bir ifadesi olduğu konusunda hemfikirdi. Bu konuya birazdan SSCB’deki yozlaşma bağlamında döneceğiz. 

Parti tarihine “Nisan Konferansı” olarak geçecek ve Bolşevizm’in “eski Bolşevikleri” alt edeceği kongre öncesi Lenin’in görüşleri bu yöndeydi. Şubat Devrimi Sovyetler nezdinde teveccühünü ilk anda Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler’den yana kullanacak ve bu yüzden Bolşevik saflarda heyecanla karşılanmayacaktı. Bu durumun temel sebebi Rus köylülüğünün toplumdaki baskın rolü ve proleter devriminin henüz yeterli olgunlukta olmamasıydı. Zaten parti de “eski Bolşevik şemalardan” kurtulabilmiş değildi. Nisan konferansında Kamanev, “küçük burjuvaziyle ittifak yaparak burjuva devrimini tamamlamaktan”, “burjuva iktidarını denetlemekten” söz ediyordu. Yani olayları açıkça Menşevik bir şemaya göre yorumluyordu. Stalin ise Kamanev’i mantıksal sonucuna taşıyor ve 1917 martında Menşeviklerle uzlaşılması gerektiğini savunuyordu. Partideki çoğunluğun görüşü de bu yöndeydi.(10) Stalin, Nisan’da Lenin’in dönüşünden sonra “sesini kısıp kenara çekildi.(11) Troçki otobiyografisinde şöyle yazar: 

“Partinin Rusya’daki yöneticileri arasında, proletarya diktatörlüğüne, sosyalist devrime doğru yürümeyi düşünen bir kişi –bir tek kişi!– yoktu. Lenin’in dönüşünden hemen önce toplanmış olan parti konferansında, düzinelerle Bolşevikten bir tekinin düşüncesi demokrasinin ötesine geçmemiştir”(12) 

Lenin’in önderliğindeki Bolşeviklerin takip eden aylardaki olaylara karşı geliştirdiği talep ve sloganlar Sovyetler’deki Menşevik ve Sosyalist Devrimcilerin çoğunluğunun (özellikle Temmuz günleri ve karşıdevrimci Kornilov ayaklanmasının kitleler tarafından yenilgiye uğratılması(13) kırılmasına yol açacaktı. Bu dönemde parti içinde yürütülen tartışmalar daha sonrasında Sovyetler Birliği’nin yozlaşma sürecinde karşımıza çıkacak eğilim ve sapmalar açısından oldukça öğreticidir. 

Bir devrimci parti içinde taktik dönüşlerde yaşanan sürtüşme ve gruplaşmalar stratejik bir dönüş, yani iktidarın zaptı için silahlı ayaklanma, anında iyice keskinleşir. Bu saflaşmaların sınıfsal bir temele dayandığı ise tartışılmaz bir gerçek. Troçki bu olguya şöyle dikkat çeker: 

“Devrim koşullarında (erken olarak addedilen) sosyalizme karşı demokrasiyi sonuna kadar gerçekleştirmeye kalkışmak, siyasi olarak proleter tavırdan küçük burjuva tavra sapmak ve ulusal devrimin sol kanadına geçmek anlamına geliyordu.”(14) 

İç Savaş Yılları 

İktidarın alınmasının ardından gelen “Kızıl Terör” dönemi şüphesiz proletayanın burjuvaziye karşı yürüttüğü amansız savaşın bir ifadesiydi. Proleter terörün sonuçları da sınıfsal oldu. 1918 Temmuzunda sol sosyalist devrimciler Brest- Litovsk Anlaşması’na karşı çıkarak Almanya’ya karşı emperyalist savaşın sürdürülmesini istediler. Bu, sovyetlerdeki “çok partili” sistemin de (esasında birleşik cephenin) sonu oldu. 1918’de Sovyetlerde 773 bolşevik, 353 sol sosyalist devrimci, 4 anarşist, 4 menşevik, 17 maksimalist ve 10 partisiz olmak üzere toplam 1164 temsilci bulunuyordu. İç savaşın patlamasıyla beraber sovyetlerdeki Bolşevik temsil oranı artmaya devam etti. 1921 yılına gelindiğinde bu oran yerel sovyetlerde %99 düzeyine kadar çıkacaktı.(15) 

Bu süreçte, belirleyici olaylardan bir tanesi de Sibirya’da bulunan Menşevik ve Sosyalist Devrimcilerden (SD) oluşan geçici hükümetin askeri darbeyle devrilmesi ve iktidarın monarşi yanlılarına geçmesi olmuştur. Bu durum, sol SD’leri Bolşeviklerle uzlaşmaya zorlamış ve bunun ardından SD’lerin bir kısmı Bolşeviklere karşı silahlı mücadeleyi bırakarak Kızıl Ordu’ya katılmıştır. Bolşeviklerin Sovyetlere doğru genişlemesi ve iç savaşın Kızıl Ordu lehine dönmesi Sovyetlerde bulunan muhalefetin “Bolşevikleşmesine” yol açacaktı. Karşıdevrim, bir süre için bükemediği eli öpecekti. Daha doğru bir ifadeyle, Bolşevik Parti’nin içine taşınacaktı. Mart 1919’da Bolşeviklerin üye sayısı 250 bin iken, bir yıl sonra mart ayında 610 bine çıkacaktı. 1921 Martı’nda ise bu rakam 730 bindi. 1919’da partiye Şubat 1917’den önce katılanların oranı %8’di. Ekim Devrimi’nden önce katılanların tüm partililere oranıysa %20 idi. Bu şartlar altında parti içindeki ilk büyük tartışma Kızıl Ordu’nun işleyişi üzerinden patlak verdi. Esas itibarıyla Ordu’nun örgütlenme biçimine karşı çıkan muhalefet, savaş öncesi yöntemlere geri dönülmesini istiyordu. Kızıl Ordu’daki subayların yarısının kökeni Çar’ın ordusuna dayanıyordu. Ordu içinde seçimler askıya alınmıştı. Troçki’nin deyimiyle o dönemde, “politik olarak hiçbir amaca hizmet etmeyen ve teknik olarak da işlevsiz” olan bu yöntem zaten teknik açıdan oldukça ileri durumda bulunan Beyaz Ordu’nun karşısına bir de hareket kabiliyeti kısıtlanmış, dağınık bir ordu çıkarmak anlamına geliyordu. Troçki’nin komutasında beyazlara karşı kazanılan zaferlerle bu tartışma Bolşevikler lehine kapanacak ve sekizinci parti kongresi tarafından onaylanacaktı. Partinin Dokuzuncu Kongresi’nde “demokratik merkeziyetçi muhalefet” ve Onuncu Kongresi’nden önce ise “işçi muhalefeti” adı altında anarko-sendikalist bir sapma ortaya çıktı. Dokuzuncu Kongre’de çok tartışılan “savaş komünizmi” tedbirleri kabul edildi ve Lenin, yaşanan gelişmeler üzerine Mart 1921’de Onuncu Kongre’ye sunduğu bir karar taslağında şunları yazdı: 

“1) Geçtiğimiz birkaç ay içinde, partimizde sendikalist ve anarşist bir sapma kesin olarak açığa çıkarılmıştır. Bu durum, ideolojik mücadelenin en kararlı önlemlerinin yanı sıra, partinin temizlenmesini ve sağlığına yeniden kavuşturulmasını gerektirmektedir. 

2) Bahsi geçen sapma, kısmen, eski Menşeviklerin ve ayrıca komünist dünya görüşünü henüz tümüyle özümseyememiş olan işçi ve köylülerin partiye akın etmelerinden kaynaklanmaktadır. Fakat sapmanın esas sebebi, küçük burjuva unsurun proletarya ve Rusya Komünist Partisi üzerindeki etkisidir. Küçük burjuva unsur ülkemizde son derece güçlü olup, özellikle de, kötü hasadın ve savaşın yıkıcı etkileri sonucunda kitlelerin durumunun fevkalade kötüleştiği ve ordudaki terhislerin kısa sürede düzenli bir geçim kaynağı bulamayan yüz binlerce köylü ve işçiyi serbest bıraktığı bir dönemde kaçınılmaz olarak anarşizme doğru yalpalamayı doğurmaktadır.”(16) 

İç savaşın en yoğun ve kritik anında bir milyonu aşkın yabancı asker Sovyet Rusya topraklarında bulunmaktaydı. Bu koşullar altında dahi parti içi hizipleri yasaklamaktan kaçınan Komünist Parti’nin önderliğini bu tutumundan vazgeçirecek olan Kronştad ayaklanmasıydı. 

Kronştad ve Thermidor 

Tarihin ilk muzaffer sosyalist devriminin gerçekleştiği Rusya, iç savaşın sonunda savaşı kazanmıştı ama bitik haldeydi. Ülkenin hemen tüm bölgelerinde eşkıyalık baş göstermişti. Sanayi üretimi savaş öncesine oranlandığında %20, ekonomiye kattığı değer bakımındansa %13 civarındaydı. Aynı şekilde petrol ve kömür üretimi sırasıyla %41 ve %27 düzeyindeyken bu oran, diğer sektörler için 0 ila 20 arasında değişen istatistikler gösteriyordu. Lokomotiflerin %60’ı, demiryollarının %63’ü kullanılamaz haldeydi. Ekili araziler %16 oranında azalmıştı. Karaborsada gerçek fiyatların kırk elli katına satış yapılıyordu. O dönemki sendika raporları, 1920 yılında asgari geçim standardının ücretlerin iki buçuk, üç katı düzeyinde olduğunu bildiriyordu. En iyi durumdaki işçilerin günde üç bin kalori alması gerekirken bu rakam bin iki yüz ile bin dokuz yüz kalori arasında seyrediyordu. Bunun yanında Petrograd nüfusunun yarısını ve Moskova üçte birini kaybetmiş durumdaydı. Bu oran tüm ülkedeki büyük şehirlerde hemen hemen aynı düzeydeydi. Son olarak, 1919 yılında 3 milyon olan sanayi proletaryası nüfusu bir yıl sonra yarı yarıya erimişti. 1921 yılında ise 1 milyon 250 bin civarındaydı. Aynı yıl tekrardan baş gösteren kıtlık ise toplamda 36 milyon köylüyü etkileyecekti. 

Özetle, Sovyet proletaryası neredeyse tüm gücünü sarf ederek devrimi korumayı başarmıştı. Kızıl Ordu’nun beyazlar karşısındaki dezavantajlı konumu Bolşevik öncünün ön saflara atılmasıyla avantaja dönüşmüştü. Fakat zafer, geride devrimlerin deneyiminden yoksun kalmış, hem nicel hem de nitel anlamda erimekte olan bir işçi sınıfı bırakmıştı. Thermidorcu reaksiyonun yükselişi için tüm koşullar mevcuttu. Bolşevikler direnecekti: Komünist Parti’nin Onuncu Kongresi’nde artık silahlarını kuşanmakta olan parti içi hizipler yasaklandı. 

İşte Kronştad ayaklanması bu koşullar altında patladı. Sınıf savaşımının silahlı çatışma halini aldığı bu tip “keskin” anlarda devrim ve karşıdevrim saflarının sıklaşması tarihte sık görülen bir durumdur. Nitekim, iç savaş sırasında da çeşitli demokratik taleplerle gerçekleşen kalkışmalar, kısa sürede monarşistlerin kümelendiği karşıdevrimci ayaklanmalara dönüşmüştür. Kronştad olayı da hızla bu rotayı izlemekteydi ve henüz bir ay dolmadan sosyalist devrimci Antonov, Tambov bölgesinde elli bin kişilik bir ordu toplamıştı. Bu arada, Kadetlerin başı Milyukov da “komünistsiz bir sovyet” için mücadele edenleri selamlamaktaydı. Kızıl Ordu cevabını verdi: Kronştad ayaklanması bastırılmıştı. 

Bu olaydan tam bir yıl sonra Stalin genel sekreterliğe yükselecekti. İç savaş ve karşıdevrimci ayaklanmaları başarıyla bertaraf eden Kızıl Ordu ve Sovyetler için zafer, yavaş yavaş bir Pirus zaferine dönüyordu. 

“Beş milyon kişilik Kızıl Ordu’nun terhis edilmesi, bürokrasinin oluşumunda hissedilir bi rol oynayacaktı. Muzaffer komutanlar, yerel Sovyetlerde, ekonomide, okullarda kilit mevkilere gelirken, aynı zamanda toplumun her alanına, kendilerine iç savaşı kazandırmış olan rejimi taşıdılar. Böylelikle yavaş yavaş kitleler her yerde iktidara fiili katılım imkanlarından uzaklaştırıldı.”(17) 

1923 Alman Devrimi’nin yenilgisi bu süreci hızlandıracaktı. 

Alman Devrimi’nin Yenilgisi ve Sovyet Thermidoru’nun Komintern’e Yayılışı 

Stalin’in parti içindeki yükselişine, diğer bir deyişle Bolşevizm’in geri çekilişine Üçüncü Enternasyonal de eşlik etmekteydi. Troçki dördüncü dünya kongresi üzerine hazırladığı raporda şu ilginç vurguyu yapmaktadır: 

“Komünist Enternasyonal, Dördüncü Kongreden sonra sıkı sıkıya birbirleriyle ilişkili iki görevle karşı karşıya kalmıştır. İlk görev, sol kanadı aracılığıyla köklerini Komünist Enternasyonal’e salarak devrimci gelişimin uzatmalı karakterinden faydalanmaya çalışan burjuvazinin ardı arkası kesilmeyen, ısrarlı girişimlerini ifade eden Merkezci eğilimlere karşı mücadeleyi sürdürmektir. Komünist Enternasyonal içinde Merkezciliğe karşı mücadele ve bu dünya partisinin daha da arındırılması; ilk görev budur. İkinci görev, işçi sınıfının ezici çoğunluğu üzerinde etkiye sahip olma mücadelesidir.”(18) 

Bahsi geçen “merkezci eğilimlerin” Alman Devrimini nasıl boğazladığını o dönem komünist milislerde görev yapmakta olan bir militanın ağzından kısa bir alıntıyla aktaralım: 

“Almanya Eylül, Ekim ve Kasım’da hala çok az bilinen ve anlaşılan derin bir devrimci tecrübe yaşadı. Devrimin eşiğindeydik. Gece nöbetleri uzundu. İşaret bir türlü gelmiyordu… Sessiz ve eşine az rastlanır bir drama. Bir milyon devrimci, ayaklanma için emir gelmesini bekliyordu. Onların arkasındaysa “Biz de! Biz de!” diye söylenen milyonlarca işsiz, açlıktan ölmek üzere olan, umutsuz insan. Bütün bu kalabalık tüm kasları gergin, elleri tetikte bir şekilde Alman Silahlı Kuvvetleri’nin (Reichswer) zırhlı araçlarına karşı savaşa atılmak için hazır bekliyordu… Dresden’deki kanlı soytarılık dışında hiçbir şey olmadı. Saksonya’nın sanayi kentlerindeki sokaklarda –Toplamda altmış kayıp bırakan– birkaç ufak kan gölcüğü kalmıştı geriye. Şimdi, iflas eden Sosyal Demokrasi için bu kitlesel ve tamamen edilgen maceranın ardından kendini toplama ve eski yeminlerine sadakatini gösterme vaktiydi.”(19) 

Henüz yükselişini tamamlamamış olmasına rağmen Thermidor işliyordu. Alman devriminin yenilgisi Sovyet Bürokrasisine güç vermişti ve Sol Muhalefet’e de ilk büyük yenilgisini tattırmıştı. 

Lenin’in 1924 yılında ölümünün hemen ardından “Lenin Seferberliği” adı altında partiye yeni üyelerin kabul edilmesi; proleter devrimin politik-programatik açıdan belirli bir tarihsel andaki en yüksek ifadesi olan Lenin’in adıyla, oluşmakta olan bürokratik diktatörlüğün karşı devrimci ihtiyaçlarının bir birleşkesinin diktatöryel bir yöntem haline gelişinin ilk göstergesiydi. Devrimin prestijinden pay almak isteyen bürokrat kafalı küçük burjuvazi partiye akın etti. Bu katmanlara sırtını yaslayan bürokrasi, artık “özgürdü” ve kontrolü tamamen eline alıyordu. Sıra, karşıdevrimi “ihraç” etmekteydi. 

Komintern yükselmekte olan kitle seferberliklerinin basıncı altında bir sağa bir sola savruluyordu. Şimdi tek bir sorun vardı: ihtiyaçlara uygun bir “devrimci” teori geliştirmek. Hem de en “devrimci” talep ve sloganlarla. Beşinci kongreden itibaren artık karşıdevrim “enternasyonalleşiyordu.” 1925-27 Çin devriminin yenilgisi, 1926 İngiltere genel grevinin yenilgisi, 1933’te Hitler’in iktidara gelişi, 1934 Fransa’da Halk Cephesi, 1936 İspanya’da Halk Cephesi’nin, vs. köşe taşlarını oluşturduğu bu ihanet tablosuyla ve “Dört sınıf bloğu”, “ana yurdun savunusu”, “aşamalı devrim”, “tek ülkede sosyalizm” gibi teorik safsatalarla milyonlarca insanın hayatına mal olan Stalinist bürokrasi ünlü Moskova duruşmalarıyla beraber yeni bir Sovyet anayasasını da yürürlüğe koydu. Böylece kendine “hukuksal” bir çerçeve de çizmiş oluyordu. Sovyet bürokrasisi açısından artık sadece bir dış politika aracı olarak görülen Komintern, tıpkı “Lenin Seferberliği” gibi bir seferberlikle Kominternin prestijini karşıdevrimci ihtiyaçları için seferber ediyordu. İspanyol Devrimi’nde çarpışmak için gönüllülerden oluşturulan “Uluslararası Tugaylar” İspanyol devrimciler için birer ölüm mangasına dönüşecekti. 

Sonsöz 

Emperyalist çağ daha başlangıçta, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bir savaşın kaderini belirleyen “eski Marksistler” ile “yeni Marksistler” esasında tarihte büyük bir kırılmayı işaretliyorlardı. Burjuvazinin çürüme çağının, proletaryanın örgütsel, politik ve programatik açıdan çelikleştiği bir çağ olacağı henüz yüzyılın başında belliydi. Sosyal Demokrasi ve Stalinizmin sınıfsal izdüşümleri bugün hala çeşitli politik kisveler altında varlığını sürdürmekte. Bahsettiğimiz, esas itibarıyla burjuvazinin solunda proletaryanın ise sağında bulunan katmanlara yaslanan Halk Cephesi’nden, Gerillacılığa, Castro-Chavizme ve Baasçılığa kadar istikrarlı bir biçimde karşıdevrimci özünü muhafaza etmiş bir taktik ve stratejik manevralar toplamı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalizmin kendi iç çelişkileri sebebiyle geçici çeşitli küçük burjuva akımlara terk ettiği manevra alanlarından faydalanarak iktidarı ele geçiren bu tip akımlar, bugün hala çeşitli yapılar altında işlevlerini sürdürmektedirler. Proletaryanın devrimci bir önderlikten yoksun olması, gündelik hayatta çelişik tezahürler bırakmaktadır. Bu anlamda, Alman Sosyal Demokrat Partisi içindeki yarılmadan, Bolşevik Parti içindeki hizip tartışmalarından, Bürokrasinin yükselişi ve Sol Muhalefet’in yürüttüğü mücadele, ardından da Dördüncü Enternasyonal içindeki tartışmalardan süzülerek gelen devrimci bir program etrafında kenetlenmiş bir dünya partisinin inşasında ısrar, bugün kimi sektörler için sekter ve anlaşılmaz bir inatlaşma olarak görülebilir. Oysa, on binlerce devrimci militanın hayatına mal olan tecrübeleri yok saymak, devrime ve onların anılarına ihanetten başka bir anlam taşımamaktadır. 

Aralık 2013 

Dipnotlar:

1.) Broué, Pierre, The German Revolution (1917-1923), Haymarket Books, Chicago, 2005, s. 3.

2.) A.g.e, s. 2.

3.) A.g.e, s. 5. 

4.) Sürekli Devrim Sonuçlar ve Olasılıklar, Lev Troçki, Yazın Yay., İstanbul, 2007, s.224.

5.) The German Revolution (1917-1923), Pierre Broué, Haymarket Books, Chicago, 2005, s.7 . 

6.) A.g.e, s. 16 

7.) Sürekli Devrim Sonuçlar ve Olasılıklar, Lev Troçki, Yazın Yay., İstanbul, 2007, s.287. 

8.) Aktaran P. Broué 

9.) Bolşevik Devrimi c.1, E.H. Carr, Metis Yay., İstanbul, 2006, s.85 (parantezler E.H. Carr’ a ait) 

10.)  Ekim Dersleri, Leon Troçki, Yazın Yay., İstanbul, s.26 

11.)  Hayatım, Leon Troçki, Köz Yay., İstanbul, s.392 

12.) A.g.e, s.391 

13.) Bu konu üzerine geniş bilgi için bkz. Rus Devrim Tarihi, Leon Troçki, Yazın Yay., İstanbul. 

14.) Ekim Dersleri, Leon Troçki, Yazın Yay., İstanbul, s.15

15.) Broué, Pierre, Le parti bolchévique, http://www.marxists.org/francais/broue/works/1963/00/broue_pbolch_6.htm#sdfootnote140sym 

16.) Lenin, V. I., Kronstadt’tan Parti İçi Muhalefete, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2010, s.198-199. 

17.) Troçki, Lev, İhanete Uğrayan Devrim, Alef Yay., İstanbul, 2006, s.126. 

18.) Bkz. http://marksist.net/kitaplik/ceviriler/Trocki-%20DorduncuDunyaKongresiRaporu.htm 

19.) Broué, Pierre, a.g.e., s. 816