Hizbullah’ın 8 Ekim 2023’te Gazze’ye destek cephesi açtığını duyurmasıyla, İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik saldırısının başlamasının üzerinden üç yıl geçti. Savaş, Eylül 2024’te Lübnan’ın daha geniş bölgelerine yayıldı ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile bir dizi askeri liderin suikastla öldürülmesiyle sonuçlandı. Ardından parti, Naim Kasım liderliğinde, “Çatışmaların Durdurulması Bildirisi” olarak bilinen ateşkes anlaşmasını kabul etti ve güney cephesini Gazze cephesinden ayırdı.
Ancak İsrail saldırılara devam ederek yüzlerce kişinin ölmesine ve yaralanmasına yol açtı. Mart 2026’nın başında Hizbullah yeniden savaşa girme kararı aldı. İşgal altındaki Filistin topraklarına doğru füzelerin fırlatılmasıyla eş zamanlı olarak, operasyonunun “Hamaney’in kanının intikamını almak ve Lübnan’ı ve halkını savunmak için” gerçekleştirildiğini açıkladı. İsrail saldırılarını yoğunlaştırırken Lübnan hükümeti, Hizbullah’ın askeri ve güvenlikle ilgili faaliyetlerini yasakladığını duyurdu. Hükümetin bu kararı, savaş ve barış kararı ve ülkenin kaderini belirleme hakkının kime ait olduğu konusundaki anlaşmazlığın derinliğini ortaya koydu.
Askeri tırmanışa paralel olarak Lübnan ile İsrail arasında doğrudan müzakerelere yönelik girişimler öne çıktı ve Haziran 2026’da ABD tarafından oluşturulan bir müzakere çerçevesi duyuruldu. Bu süreç, devam eden saldırılar ve dış baskılar altında Hizbullah’ın silahlarının geleceğini ve Lübnan’daki ve bölgedeki denklem içindeki konumunu yeniden gündeme getirdi.
Dolayısıyla Lübnan, askeri güç dengesini aşan bir krizle karşı karşıya: Saldırı, yıkım ve yerinden edilme; savaş ve barışa karar verme yetkisini yeniden ele geçirmeye çalışan bir devlet; uzun süredir dayandığı denklemleri dayatma kapasitesi gerileyen bir parti (Hizbullah). Bu çıkmaz, yalnızca İsrail’in askeri üstünlüğü ya da liderliğin hataları üzerinden anlaşılamaz. Partinin siyasal ve toplumsal projesinin niteliği ve güç dengelerinin değişmesiyle ortaya çıkan çelişkiler analiz edilmelidir.
Burada temel bir unsur, Hizbullah’ın İran’la ilişkisidir. Parti, yalnızca Tahran’la ittifak kurmuş bir Lübnan gücü değil, İslam Cumhuriyeti’nin liderlik ettiği bölgesel bir ağın parçasıdır. Askeri ve siyasal gelişimi, İran desteğine ve İran’ın benimsediği bölgesel stratejiye bağlı olmuştur. Bu, partinin aldığı her kararın doğrudan Tahran’da belirlendiği anlamına gelmez. Ancak Lübnan’a ilişkin kararlarının bağımsızlığının sınırları ve Lübnan halkının çıkarlarının ülkenin sınırlarını aşan bölgesel hesaplarla ne ölçüde örtüştüğü konusunda temel bir soruyu gündeme getirir.
Bu krizi anlamak açısından Lübnanlı Marksist düşünür Mehdi Amel’in fikirleri, özellikle mezhepçi düşünceye yönelik eleştirisi ve Filistin meselesi ile Lübnan’daki sınıfsal ve siyasal yapı arasındaki ilişkiye dair analizi özel bir önem taşıyor[1]. Çünkü soru yalnızca Hizbullah’ın İsrail’e nasıl direndiği değil, projesinin mezhepçi yapıyı aşıp aşmadığı ya da bölgesel ittifaklarla bağlantılı bir direniş projesi içinde bu yapıyı yeniden üretip üretmediğidir.
Mehdi Amel: Siyasal ve sınıfsal bir ilişki olarak mezhepçilik
Mehdi Amel, Lübnan Burjuvazisinin İdeolojisinde Filistin Meselesi: Mezhepçi Düşüncenin Çürütülmesine Giriş adlı kitabında Filistin meselesini Lübnan toplumundan ayrı bir dış mesele olarak değil, bu toplumun siyasal ve toplumsal yapısını ve sınıflarının çıkarlarını anlamanın bir başlangıç noktası olarak ele alır. Filistin ve Siyonizm karşısındaki tutumlar, yalnızca sloganlardan değil, bunların arkasındaki sınıfsal ve siyasal çıkarlardan hareketle anlaşılabilir.
Bu yöntem, dış tahakküme karşı mücadele ile toplum içindeki mücadelenin birbirinden ayrılmasını reddeder. Emperyalizm, bağımlı toplumlara yalnızca dışarıdan etki etmez; üretim ilişkileriyle, egemen sınıfların çıkarlarıyla ve iktidarı örgütleyen siyasal yapılarla iç içe geçer. Dolayısıyla işgali askeri açıdan analiz etmek yeterli değildir. Tahakkümün sürmesini ve yeniden üretilmesini mümkün kılan iç koşulları anlamak gerekir.
Bu bağlamda Amel, mezhepçiliği yalnızca dinsel bağnazlık ya da topluluklar arasındaki ezeli bir anlaşmazlık olarak değil, devletin, mezhepsel temsilin ve sınıfsal çıkarların iç içe geçtiği tarihsel bir siyasal ilişki olarak görür. Mezhep, üyelerinin çıkarlarının birbiriyle örtüştüğü homojen bir blok değil, halk sınıflarının bazı kesimlerinin, onlar adına konuşan liderliklere ve egemen sınıflara bağlanabileceği siyasal bir çerçevedir.
Bu analiz bizi kimlik sorusundan iktidar sorusuna taşır: Kitleleri kim, hangi çıkarlar doğrultusunda temsil ediyor? Halk kesimleri bağımsız biçimde örgütlenebiliyor mu, yoksa hakları ve çıkarları mezhepsel liderliklere bağlı mı kalıyor? Bu nedenle mezhepçilik eleştirisi, mezhepsel aidiyeti iktidarın ve siyasal temsilin örgütlenmesinin temeline dönüştüren ve ortak bir özgürleşme projesinin inşa edilmesi olanağını sınırlayan toplumsal ve ekonomik sistemin eleştirisinden ayrı tutulamaz.
Hizbullah: Mezhepçi yapı içinde direniş
Bu perspektif, Hizbullah’ın askeri açıdan değerlendirilmesinin ötesine geçmeyi mümkün kılar. İsrail’e karşı mücadeledeki rolü ya da toplumsal tabanının geniş kesimlerinin yaptığı fedakârlıklar inkâr edilemez. Ancak bunları kabul etmek, partinin siyasal projesini, Lübnan sistemiyle ilişkisini ve ulusal ve toplumsal özgürleşmeyi gerçekleştirme kapasitesinin sınırlarını analiz etme gereğini ortadan kaldırmaz.
Sorun, partinin çoğunluğu Şii olan bir toplumsal çevreden gelmesi ya da bu çevrenin İsrail saldırılarından korunmak için ona yönelmesi değildir. Sorun, mezhepsel temsilin liderlik ile kitleler arasındaki siyasal ilişkinin temeline dönüşmesi ve partinin konumunun korunmasının Lübnan’daki mevcut dengelere bağlı olmasıdır.
Hizbullah, silahlı direniş ile geniş bir toplumsal tabanın inşasını birleştirdi. Ancak aynı zamanda kota paylaşımına ve mezhepsel dengelere dayanan bir sistem içinde etkin bir güç hâline geldi. Devlet kurumlarındaki rolü ve siyasal ittifakları genişledikçe onu Lübnan sisteminin dışında duran bir güç olarak görmek artık mümkün olmaktan çıktı. Sistemin bazı bileşenleriyle çatışmaya girdiğinde bile onun denklemlerinin bir parçası hâline gelmişti.
Mehdi Amel’in yönteminin anlamamıza yardımcı olduğu çelişki burada ortaya çıkıyor: İşgale askeri olarak karşı koymak, mevcut toplumsal ve siyasal yapının kendiliğinden aşılması anlamına gelmez. Direniş, tek başına bir toplumsal özgürleşme projesine dönüşmez. Silahlara ve caydırıcılık kapasitesine sahip olmak da toplum içindeki iktidar ve temsil ilişkilerinin değiştirilmesi anlamına gelmez.
Temsil mezhepsel bir temelde örgütlenmeye devam ettiğinde, kitlelerin bazı kesimleri, bağımsız bir siyasal ve toplumsal alternatifin inşası pahasına, kendilerini temsil ettiğini iddia eden bir liderliğe bağlanabilir. Böylece direniş, işgale karşı koymanın bir aracı olurken aynı zamanda mezhepsel temsil ilişkisinin yeniden üretilmesinin bir çerçevesi de olabilir.
Bu, her direniş faaliyetinin zorunlu olarak mezhepçiliği yeniden ürettiği anlamına gelmez. Mesele, direnişi yönlendiren siyasal projenin niteliğiyle, halkın katılımını genişletme ve mezhebin sınırlarını aşan ittifaklar kurma kapasitesiyle ilgilidir.
Hizbullah’ın İran’a bağımlılığı ve ulusal kararların sınırları
Hizbullah’ın çıkmazı, İran’la ilişkisi analiz edilmeden anlaşılamaz. İran’ın mali ve askeri desteği, partinin kapasitesinin oluşturulmasında ve Lübnan içindeki konumunun güçlendirilmesinde temel bir unsur oldu. Bu destek, İsrail’e karşı mücadele ile İslam Cumhuriyeti’nin çıkarlarının ve hedeflerinin iç içe geçtiği bölgesel bir stratejiye dâhil olmasını mümkün kıldı.
Bu ilişki, her meselede çıkarların örtüştüğü ya da partinin hiçbir inisiyatif alanının bulunmadığı anlamına gelmese de geleneksel siyasal ittifakın ötesine geçer. Stratejik bağımlılık, Tahran’ın her adımı doğrudan belirlediği anlamına gelmeyebilir. Ancak partinin kapasitesinin ve askeri seçeneklerinin, İran’ın belirleyici bir nüfuza sahip olduğu bölgesel bir ağa bağlı olduğu anlamına gelir.
Sorun, bu ilişkinin Lübnan’ın gerçekliğiyle kesiştiği noktada ortaya çıkıyor. Kendisini ülkeyi savunan bir güç olarak sunan parti, özellikle İsrail’le çatışma daha geniş bir bölgesel mücadeleyle iç içe geçtiğinde, kararlarının bağımsızlığının sınırlarına ilişkin bir soruyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu durumda savaş kararlarını, açıklanan gerekçeleri üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bölgesel bağlamlarına ve doğrudan bedellerini taşıyan toplum üzerindeki sonuçlarına bakmak gerekir.
Dış bağımlılık ile içerideki mezhepçi yapı burada kesişmektedir. Mezhepçi sistemin kitlelerin bazı kesimlerini onlar adına konuşan liderliklere bağlaması gibi, bölgesel bir güçle kurulan eşitsiz ilişki de Lübnan açısından hayati kararları, ülke halkının demokratik hesap sorma süreçlerine tabi olmayan hesaplara bağlayabilir. Dolayısıyla partinin projesinin sınırları, mezhepçi sisteme entegrasyonuyla sınırlı değildir. İran’ın liderlik ettiği bölgesel bir stratejiye bağlılığını da kapsamaktadır.
Bu anlamda çıkmaz, İsrail’in askeri üstünlüğüne ya da liderliğin hatalarına indirgenemez. Çıkmaz aynı zamanda, partinin kendisini Lübnan’ı savunan bir güç olarak sunması ile stratejik kararlarının Lübnan toplumunu aşan dengelere bağlı olması arasındaki çelişkide yatıyor. Üstelik mezhepçiliği aşan ve kitlelere savaş ve barış seçeneklerinin belirlenmesinde bağımsız bir rol veren siyasal ve toplumsal bir proje de bulunmamaktadır.
İşgale karşı direnişten siyasal projenin çıkmazına
Savaş, Hizbullah’ı askeri gücü üzerinden değerlendirmekle yetinmenin sınırlarını ortaya koydu. İsrail’in üstünlüğü ve partinin yöneticilerini ve askeri yapısını hedef alabilme kapasitesi, çatışmanın sonuçlarının bir kısmını açıklıyor. Ancak bunlar, partinin içine düştüğü siyasal çıkmazı tek başına açıklamakta yetersiz.
Mart 2026’da savaşı yeniden başlatma kararı, Lübnan toplumunun çıkarları ile partinin içinde hareket ettiği bölgesel hesaplar arasındaki ilişkiyi yeniden gündeme getirdi. Kararın Lübnan’ı savunma ihtiyaçlarına verilmiş bağımsız bir yanıt olduğunu varsaymak yeterli değildir. Her kararın doğrudan İran’ın iradesinin uygulanması olduğunu kesin biçimde ileri sürmek de doğru değildir. Bu bağlamda, kararın alındığı koşulları, İsrail ile İran arasındaki daha geniş çatışmayla ilişkisini ve Lübnanlılar açısından doğurduğu sonuçları ele almak gerekiyor.
Parti, bir direniş gücü olmayı, mezhepçi bir yapının ve bölgesel ittifakların parçası olmakla birleştiriyor. Güç dengeleri değiştiğinde, askeri kapasitesi gerilediğinde ve müzakere ile devletin yeniden düzenlenmesi seçenekleri gündeme geldiğinde, savaş alanını aşarak siyasal projesinin meşruiyetine ve ülke içindeki konumunu koruma kapasitesine uzanan bir kriz ortaya çıkıyor.
Bu sonuçlar, partinin kuruluşundan itibaren kaçınılmaz değildi. Ancak mezhepçi sisteme entegrasyonunun sürmesi ve direnişin bölgesel hesaplarla iç içe geçmesi, bu çelişkilerle karşı karşıya gelmesini kaçınılmaz olarak gündeme getirdi. Bu nedenle krizi, yalnızca bir askeri yenilgi ya da tekil bir siyasal hataya indirgemek doğru değil. Söz konusu olan direniş, mezhepsel temsil ve ulusal kararların bağımsızlığı arasındaki çelişkiyi çözememiş bir projenin sınırlarına ulaşılmasıdır.
İsrail’e direnmek ulusal özgürleşmeyi gerçekleştirmek için yeterli mi?
Mezhepçilik eleştirisini Hizbullah’ın projesinin eleştirisiyle birlikte ele alırken iki yaklaşımdan da kaçınmak gerekir: İşgale karşı direniş ile toplumsal özgürleşmeyi birbirinin karşısına koymak ve toplumsal kurtuluşu İsrail’le çatışmanın bitişinden sonraya ertelemek. Asıl mesele, işgale karşı mücadele ile toplumsal özgürleşme arasındaki ilişkiyi anlamaktır.
Mehdi Amel, kolonyal üretim tarzına ilişkin analizinde, bağımlı toplumlarda üretim ve tahakküm ilişkilerinin nasıl şekillendiğini ve siyasal bağımsızlığın ekonomik ve toplumsal bağımlılığın sürmesiyle nasıl bir arada var olabildiğini açıklamaya çalıştı. Ulusal özgürleşme, kendiliğinden toplumsal özgürleşmeye eşit değildir. Bir güç, sömürü ve iktidar ilişkilerini değiştirmeden ya da kitlelerin kendi kaderlerini belirlemeye bağımsız biçimde katılmalarını sağlamadan işgale karşı koyabilir.
Bu yöntemi Hizbullah’a uygulamak, İsrail’e karşı direnişteki rolünü inkâr etmek değil, bu direnişin ortaya çıkardığı projenin niteliğini sorgulamaktır: Mezhepsel bölünmeleri aştı mı? Farklı aidiyetlere sahip işçilerin ve halk kesimlerinin kendilerini örgütlemelerinin ve ülkenin geleceğini belirlemeye katılmalarının önünü açtı mı? Yoksa kararlarının bağımsızlığını sınırlayan bölgesel bir ittifaka dayanarak mevcut sistemin içinde mi kaldı?
Siyonizm ve emperyalist tahakküm karşısındaki tutumu, hiçbir siyasal gücü kendi iç projesinin sorgulanmasından muaf tutmaz. Bu projenin eleştirilmesi de işgale karşı mücadeleden vazgeçmeyi gerektirmez. Mesele, İsrail’e direnmek ile mezhepçiliği eleştirmek arasında bir seçim yapmak değil, özgürleşmenin yalnızca askeri güce ya da tahakküm ilişkilerine dokunmayan biçimsel reformlara indirgenmesini reddetmektir.
Bütünlüklü bir özgürleşme projesi, işgale ve dış saldırılara karşı mücadeleyle birlikte, kitlelerin kendi özgürleşmelerinin koşullarına sahip olmalarını engelleyen siyasal ve toplumsal yapının değiştirilmesini gerektirir.
Müzakereler ve Lübnan’ın geleceği: Mezhepçi sisteme nasıl bir alternatif?
Lübnan hükümeti ile İsrail arasındaki doğrudan müzakereler, ABD baskıları, Siyonizmin saldırılarını ve işgalini sürdürmesi, egemenlik meselesini ve ulusal kararların sınırlarını yeniden gündeme getiriyor. Ancak İsrail’in ve ABD’nin koşullarını reddetmek, mevcut durumu savunmayı gerektirmez. Hizbullah’ı eleştirmek de dış güçlerin dayattığı ya da İsrail’e saldırılarını sürdürme özgürlüğü tanıyan bir uzlaşmayı desteklemek anlamına gelmez.
Mezhepçi yapı kota paylaşımını yeniden üretmeye ve kitlelerin bazı kesimlerinin çıkarlarını kendi liderliklerine bağlamaya devam ettiği sürece, bir ulusal hükümetin savaş ve barışa karar verme yetkisini yeniden ele alma ihtimali söz konusu değil. Öte yandan Hizbullah da projesi mezhepsel temsil ilişkilerini aşmadığı ve stratejik kararları İran’ın yönlendirdiği bölgesel hesaplara bağlı kaldığı sürece, kendisini bugünkü ulusal hükümete karşı özgürleştirici bir alternatif olarak sunamaz.
Bu, bütün güçlerin tutumlarını ve sorumluluklarını eşitlemek değil, politik projelerini açık ölçütlere tabi tutmak anlamına gelir: Halkı koruma, egemenliği muhafaza etme, siyasal ve toplumsal hakları genişletme ve kitlelerin kendi geleceklerini belirlemeye bağımsız biçimde katılmalarını sağlama kapasiteleri.
Krizden çıkış; işgali ve saldırıları reddeden, mezhepçilikle bir iktidar yapısı olarak mücadele eden ve işçilerin ve halk kesimlerinin çıkarlarını ve haklarını siyasal yaşamın merkezine yerleştiren bağımsız bir ulusal ve toplumsal proje gerektirir. Özgürleşme, bir mezhepsel tahakkümün yerine diğerini koymakla ya da dış güçlerin koşullarına boyun eğmekle değil, halkın kendi kaderini bağımsız biçimde belirleme kapasitesini inşa etmekle gerçekleşir.
Sonuç: İşgale karşı direniş ile kararların bağımsızlığı arasında
Mehdi Amel’in fikirleri, Hizbullah’ın çıkmazını İsrail’e karşı direniş, mezhepçi sisteme entegrasyon ve İran’ın liderlik ettiği bölgesel bir stratejiye bağlılık arasındaki çelişki üzerinden anlamamıza yardımcı oluyor. Sorun, işgale karşı mücadelede değil, mezhepçi yapıyı aşmayı başaramamış ve stratejik kararları Lübnan toplumunu aşan dengelere bağlı hâle gelmiş bir projenin sınırlarında yatıyor.
Savaşın sonuçları kaçınılmaz değildi. Ancak Hizbullah’ın mezhepçi sisteme ve İran’ın bölgesel stratejisine bağlı siyasal projesi, askerî direnişin bağımsız bir ulusal ve toplumsal özgürleşme projesine dönüşmesine imkân tanımıyordu. Savaş, bu yapısal sınırları açığa çıkardı. Savaş ve barış kararını kimin belirlediği ve Lübnanlıların İsrail tahakkümünden, bölgesel hesaplardan ve mezhepçi sistemden bağımsız biçimde kendi kaderleri üzerinde denetim kurma kapasitesi sorularını yeniden gündeme getirdi.
Bu çıkmaz, İsrail’e karşı mücadeleden vazgeçmekle ya da Hizbullah’ın direniş kararını tekeline almasıyla değil, işgale karşı direnişi, mezhepçilik karşıtlığını ve halkın katılımının genişletilmesini birleştiren, savaş ve barış kararını demokratik hesap sorma süreçlerine tabi kılan bağımsız bir projenin inşasıyla aşılabilir. Çünkü özgürleşmenin ölçütü yalnızca savaşma kapasitesi değil, toplumun kendi kaderini kendisinin belirleme kapasitesidir.
[1] Mehdi Amel (1936–1987), Hassan Hamdan’ın takma adıdır; Lübnanlı bir Marksist filozof, Lübnan Üniversitesi öğretim üyesi ve Lübnan Komünist Partisi lideriydi. Arap toplumlarının somut koşulları çerçevesinde sömürgeciliğe, bağımlılığa ve sınıf, devlet ile mezhepçilik arasındaki ilişkileri analiz etmeye odaklandı. Ulusal kurtuluş ile toplumsal özgürleşmenin birleştirilmesini savundu ve emperyalist egemenliğe ve Lübnan’daki mezhepçi sisteme karşı mücadele etti. 18 Mayıs 1987’de Beyrut’ta, İslami grupların komünist militan ve entelektüellere yönelik suikastları kapsamında öldürüldü.