Tarih:

Paylaş:

Yapay zekâ ve kapitalizmin krizi

“Sermayenin kendisi, hareket halindeki bir çelişkidir. Zira bir yandan üretimi yaratmak için gerekli emek zamanını asgariye indirmeye çabalarken, diğer yandan emek zamanını servetin yegâne ölçüsü ve kaynağı olarak var eder.” Karl Marx – Grundrisse

Yapay zekânın (YZ) ekonomi politik çözümlemesi, salt bir teknoloji tartışmasının çok ötesine geçmelidir. 2008’de başlayan ve pandemiyle derinleşen küresel yapısal kriz, sermayenin yeni bir birikim modeli yaratma çabasıyla sürüyor. YZ ise bu çabanın bugünkü en büyük hamlesi. Ancak bu hamle, Marksist ekonomi politiğin en temel dinamiğiyle, yani sermayenin organik bileşimi meselesiyle doğrudan bağlantılı toplumsal sonuçlar doğuruyor. Sermaye tarihsel bir çıkmazın içine girmiştir: Bir yandan eşi benzeri görülmemiş bir hiperverimlilik üstyapısı inşa etmekte, diğer yandan bu yapıyı ayakta tutacak tek dayanağı, yani tüketim altyapısını oluşturan ücretli emeği kendi elleriyle törpülemektedir.

Marksist iktisat ekolünün en önemli yasası olan “kâr oranlarının düşme eğilimi yasası” bize şunu söylüyor: Nesneleşmiş emeğin, yani sabit sermayenin (c) canlı emeğe, yani değişken sermayeye (v) oranını ifade eden organik bileşim (c/v), YZ gibi büyük bir endüstriyel teknik devrimle birlikte sabit sermaye lehine sürekli artmaktadır. Buradan temel bir paradoks doğuyor. Sisteme yeni değer ve artı değer katan yegâne unsur canlı emekse, sabit sermaye ise yalnızca önceden üretilmiş değeri aktarıyor, kendi başına yeni değer yaratamıyorsa, organik bileşimdeki süregelen yükseliş sistemin bütününde kâr oranlarının uzun dönemli düşme eğilimini kaçınılmaz kılar.

YZ bu dinamiği niteliksel olarak yeni bir düzeye taşıma potansiyeline sahip. Buharlı makine, elektrik, bilgisayar ve internet gibi geçmişteki teknolojik devrimler belirli emek türlerini tasfiye ederken aynı zamanda yeni sektörler ve yeni iş kategorileri açıyor, teknolojik işsizlik görece geçici bir karakter taşıyordu. YZ ise bu durumu değiştiriyor. Büyük dil modelleri ve genel amaçlı YZ sistemleri genel bir zekâ işlevi gördükleri için finans analizi, hukuki metin yazımı, yazılım geliştirme, veri analizi, muhasebe ve müşteri hizmetleri gibi alanlarda hem kendinden önceki teknolojilerin açtığı iş alanlarını hem de kendi gelişiminin yarattığı yeni kategorileri eşzamanlı olarak tasfiye edebiliyor. Üstelik bu sistemin insanların hayatına girmesinin üzerinden daha yalnızca üç yıl geçti ve gelişmeye, güçlenmeye devam ediyor. Başka bir deyişle YZ, sabit sermayeye muazzam bir kütle eklerken canlı emeğin zihin gücünü ve canlı emeğin kendisini hızla ikame ediyor. Organik bileşim, tarihin hiç görmediği hızda ve hacimde yükseliyor.

Bu tarihsel kırılmanın en somut göstergelerinden biri, kapitalizmin merkez üssü ABD’de açıklanan JOLTS (Job Openings and Labor Turnover Survey), yani açık işler ve işgücü devri anketi verileridir. 2022’nin başlarında zirve yapan (yaklaşık 12 milyon açık pozisyon) iş ilanları, o tarihten bu yana istikrarlı bir düşüş trendine girmiştir. Burjuva ekonomistleri bu düşüşü genellikle merkez bankalarının sıkı para politikalarına (yüksek faizlere) bağlayarak geçici bir soğuma olarak okumaya çalışıyor. Oysa bu erime, özellikle beyaz yakalı hizmet sektöründe YZ’nin canlı emeği kalıcı olarak ikame etmesinin bir sonucu. Şirketler ayrılan bir çalışanın yerine yenisini almamakta, bu boşluğu YZ ajanlarıyla doldurmaktadır. Açık pozisyonlar azalırken yeni iş yaratımı durma noktasına gelmektedir. İşgücü piyasası temel pozisyonlarda sadece daralmıyor, yapısal olarak buharlaşmaktadır. Bu durum yeni mezunların gitgide daha zor iş bulmasına yol açıyor.

ABD şirketleri kısa vadede işten çıkarmalar yoluyla değişken sermaye maliyetlerini düşürerek bilançolarını güzelleştiriyor. Elde edilen tasarruf ise doğrudan devasa YZ altyapılarına, GPU kümelerine ve enerjiye, yani sabit sermayeye yatırılıyor. Borsa bu görüntüyü rekor rakamlarla selamlıyor. Sisteme yeni değer katan canlı emek küçüldükçe toplam artı değer havuzu da küçülür. Bu havuzdan pay almak için rekabet eden sermaye grupları arasındaki çatışma kızışır, zayıf sermayeler tasfiye olur. Bu süreç, tarihsel bir merkezileşme ve yoğunlaşma eğiliminin göstergesidir.

Buna bir katman daha eklemek gerekir. YZ yalnızca işçi sayısını azaltmıyor; aynı işçiden daha kısa sürede daha fazla değer çekerek göreli artı değeri de artırıyor. Her biri YZ araçlarıyla çalışan üç mühendis eskiden on kişinin ürettiğini üretebiliyorsa, kalan yedi kişinin işine gerek kalmıyor ama kalan üç kişinin sömürü yoğunluğu dramatik biçimde artıyor. Ne var ki bu yoğunlaşma da organik bileşimi yukarı iterek uzun vadeli kâr oranı düşüşünü beslemeyi sürdürür. Sermaye, kâr oranlarını koruma çabasıyla benimsediği teknolojinin bizzat kendi kâr dinamiğini aşındırırken daha fazla sömürüyü önüne koyuyor.

Gerçekleşme krizi

Bunun ötesinde bir başka mekanizma devreye giriyor. Üretim ne kadar verimli olursa olsun, meta değeri ancak piyasada satışa dönüştüğünde gerçekleşebilir. Bunun için ödeme gücüne sahip bir talep kitlesi zorunludur. YZ marjinal üretim maliyetini sıfıra yaklaştırarak kusursuz ve neredeyse bedava hizmetler sunarken, sistematik işten çıkarmalar yoluyla bu talep kitlesini de tasfiye etmektedir. Makineler ve algoritmalar alışveriş yapmaz, kira ya da mortgage ödemez, gıda satın almaz, tatile çıkmaz. İşsiz kalan, JOLTS verilerinde kendine yer bulamayan milyonların alım gücü düştüğünde, kâr rekorları kıran devasa tekeller kendi yarattıkları aşırı üretim bolluğunun, satılamayan metaların ağırlığı altında tarihsel bir gerçekleşme krizi ile yüz yüze gelecektir; yani daha önce görülmemiş ölçekte bir aşırı üretim krizi.

Canlı emeğe bağlı kâr yaratımına dayanan kapitalizmde asla tam otomasyon mümkün değildir. Ancak emeğin değeri giderek düşecek, buna paralel olarak sömürü oranı ise giderek artacaktır. Emperyalist kapitalizmin aşırı üretim krizine karşı geliştirdiği geçici çözüm ise küresel temel gelirdir. Elon Musk başta olmak üzere kapitalistler şimdiden küresel temel gelirin önemini dile getiriyor. Çünkü finansallaşmış bir sistemde artı değerin realize olabilmesi için talebin bir biçimde ayakta tutulması gerekiyor. Evrensel temel gelir gibi sermayenin sadakalarıyla asgari düzeyde hayatta kalmak işçi sınıfının hedefi olamaz. Bu tür politikaları, kapitalizmin işleyebilmesi için enjekte edilmiş burjuva politikaları olarak kesinlikle reddetmeliyiz.

Yıkım aracı olarak yapay zekâ

Sermaye tarihsel krizlerini aşamadığında her zaman en bildik yöntemine, devasa bir sermaye yıkımına, yani savaşa başvurur. Ekonomik motor teklediğinde emperyalizm hayatta kalmak için yıkım araçlarına sarılır. YZ’nin askeri-sınai kompleksle bütünleşmesi bu yıkımı daha önce eşi görülmemiş, apokaliptik bir seviyeye taşımaktadır. İsrail’in Gazze’deki uygulamaları bu eğilimin ilk somut örneğiydi. Bugün bu tablo çok daha entegre ve otonom bir ölüm makinesi ağına dönüşmüştür. İnsan muhakemesinin (etik, şüphe, vicdan) denklemden tamamen çıkarıldığı, hedeflerin YZ tarafından belirlenip yine otonom SİHA sürüleri tarafından saniyeler içinde imha edildiği bir askeri doktrin inşa edilmektedir. Nüfusların gerçek zamanlı verilerle puanlandığı, kimin yaşayıp kimin öleceğine yüz tanıma sistemleri ve veri analiz algoritmalarının karar verdiği bu sistem, emperyalizmin ezilen halklar üzerindeki nihai tahakküm aracına büyük teknoloji şirketleri eliyle dönüştürülmeye çalışılıyor. Bu kapsamda bugün dünyanın en büyük teröristlerinin Elon Musk, Dario Amodei, Alex Karp vb. insanlardan oluştuğunu söylemek abartı olmaz.

Asıl büyük tehlike, YZ’nin küresel nükleer komuta kontrol sistemlerine veya stratejik karar alma mekanizmalarına entegre edilmesidir. Karar alma sürelerinin milisaniyelere düştüğü bir çatışma ortamında algoritmik bir halüsinasyon ya da bir makine hatası, insanlığı anında ve geri döndürülemez bir nükleer yok oluşa sürükleyebilir.

Kapitalizm, insanlığı kurtarabilecek bir teknolojiyi kendi kâr oranlarını korumak uğruna frensiz bir imha aracına dönüştürmektedir. Bu nedenle YZ destekli silah sistemleri konusunda tutumumuz nettir. İnsan muhakemesinin dışlandığı otonom ölüm makineleri yasaklanmalıdır. Bu talep, nükleer silah yasağının YZ çağındaki karşılığıdır. Ancak yasağın anlamlı olabilmesi için ilgili altyapıyı geliştiren şirketlerin ve devlet programlarının demokratik denetim altına alınması şarttır ve kamulaştırılmaları da zorunludur.

Tehdit değil, devrimci bir potansiyel

Biz YZ’ye karşı değiliz; YZ’nin kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerindeki konumuna karşıyız. Mesele teknolojiyi durdurmak ya da ondan kurtulmak değil, onu prangaya vuran mülkiyet ilişkilerinden kurtulmaktır.

YZ, tarihte görülmemiş büyüklükte bir üretken potansiyeli temsil ediyor. Tıbbi tanı alanında şimdiden uzmanlara yakın doğruluk oranlarına ulaştı. Tarımsal uygulamalarda su ve gübre kullanımını dramatik biçimde azaltabilir, iklim modellemesinde yenilenebilir enerji sistemlerini optimize edebilir, eğitimde kişiselleştirilmiş öğrenmeyi evrenselleştirebilir. Şu an bunların hiçbiri gerçekleşmiyorsa bunun nedeni teknolojik olanaksızlık değil, kâr güdüsünün bu potansiyeli toplumsal faydaya değil özel servete yönlendirmesidir.

Bu çelişkinin en çarpıcı yüzlerinden biri ekolojik tahribattır. YZ veri merkezleri muazzam elektrik talepleri ve devasa soğutma suyu ihtiyaçları nedeniyle ağır bir ekolojik yıkıma yol açmaktadır. Geleneksel dijital altyapılara kıyasla çok daha fazla enerji gerektiren bu sistemler, kapatılması planlanan kömür ve doğalgaz santrallerinin ömrünü uzatarak karbon salınımını tırmandırırken, sunucuları soğutmak için çekilen milyarlarca litre su özellikle kuraklık riski altındaki bölgelerde yerel su kaynakları üzerinde doğrudan kriz yaratmaktadır. Altyapının birkaç küresel teknoloji devinin mülkiyetinde özelleşmesi ve tekelleşmesi, kâr hırsı ve denetimsizlik nedeniyle bu yıkımı katlayarak büyütmektedir. Özel şirketler gerçek su ve karbon maliyetlerini ticari sır zırhı arkasına gizleyip kamuoyuna yeşil badana raporları sunarken kamusal şebekeleri fosil yakıtlara mahkûm etmekte, pazar yarışında öne geçmek için verimlilik yerine daha fazla sunucuya ve enerjiye başvurmaktadır. YZ altyapısının piyasa koşullarına ve dev şirketlerin insafına bırakılması, ekolojik maliyetlerin toplumsallaştırılıp kârın özelleştirildiği bir tablo yaratmaktadır. Çevresel sürdürülebilirlik, bu devasa altyapıların kamusal denetime tabi tutulmasını ve kaynak kullanımında sınırlandırıcı yasal düzenlemeler getirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Çıkış yolu

Buharlı makine, elektrik şebekesi, telefon altyapısı gibi teknolojilerin hepsi başlangıçta özel sermayenin elinde birikti, ardından kısmen ya da büyük ölçüde kamuya açıldı veya düzenlemeye tabi tutuldu. Bu geçiş mücadelesiz olmadı; işçi hareketleri ve toplumsal baskı dönüşümün önemli bir kaldıracıydı. YZ için de tarihsel görev aynıdır, ancak hem potansiyelin büyüklüğü hem de tehlikenin aciliyeti bu mücadeleyi çok daha belirleyici kılmaktadır. İşçi sınıfının ve ezilenlerin programı somut iki eksende şekillenmelidir.

Birinci eksen YZ altyapılarının kamusallaştırılmasıdır. Büyük dil modellerini ve hedefleme algoritmalarını besleyen hammadde, insanlığın yüzyıllar boyunca oluşturduğu kolektif bilgi birikimidir. Dijitalleştirilmiş kütüphaneler, akademik yayınlar, binlerce dilde yazılmış eski metinler, kodlama havuzları ve toplumsal üretimin sayısız başka biçimi. Bu kolektif emeğin ürünü olan altyapıların bir avuç şirketin özel kâr mekanizmasına dönüştürülmesi, yani toplumsal verinin bir nevi çitlenmesi asıl tehlikedir. Bu konuda talebimiz açıktır. Devasa işlem gücü, veri merkezleri ve temel YZ altyapıları uluslararası, demokratik denetim altında ve kamu yararına hizmet verecek biçimde kamusallaştırılmalıdır. Özel mülk olarak değil, kolektif mülk olarak var olacak şekilde yerelleşmeli ve bu altyapının ürettiği verimlilik artışı, şirket bilanço kârlarına ya da askeri bütçelere değil, doğrudan toplumsal refahın evrenselleştirilmesine tahsis edilmelidir.

Bu talep hem teoride hem pratikte bir zemine oturmaktadır. YZ altyapısı zaten son derece merkezileşmiş bir yapıya kavuşmuştur. Elektrik şebekeleri ve su sistemleri gibi toplumsal altyapı olarak işletilmesi teknik açıdan mümkündür, engel yalnızca mülkiyet ilişkisidir. Dünyadaki YZ hesaplama kapasitesinin büyük bölümü birkaç ülkedeki veri merkezi kümelerinde toplanmış durumdadır; NVIDIA’nın, ASML’nin ve TSMC’nin çip üretim tekeli ise fiilen jeopolitik bir silah olarak kullanılmaktadır. Bu altyapıyı kamulaştırmak jeopolitik bir mesele değil, insanlığın geleceği için bir zorunluluktur. Böylece bu çip üretim teknolojisinin tüm saklı bilgileri açık hale getirilerek birkaç şirketin tekelinden tüm insanlığa yayılabilir.

İkincisi eksen tam otomatizasyon hedefidir. Kapitalist çerçevede YZ’nin getirdiği verimlilik artışı işçiler için işsizlik anlamına gelir. Toplumsal mülkiyet çerçevesinde ise aynı artış, herkesin daha az çalışarak aynı ya da daha fazla toplumsal serveti üretmesi, yani çalışma süresinin evrensel olarak kısaltılması demektir. Marx’ın Grundrisse’de öngördüğü “zorunlu emek zamanının azalması” bugün teknik olarak hızla gerçekleştirilebilir. Tam otomasyon ise ancak bir sosyalist ekonomide mümkündür. Hedef, insanı zorunlu ücretli emek sömürüsünden tamamen kurtarmak ve yüksek yaşam standartlarını tüm insanlık için erişilebilir kılmaktır. Zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına geçişin altyapısı fazlasıyla olgundur.

Sermaye, kendi mezar kazıcısını kontrol edemediği devasa bir algoritmik üretici güç olarak büyütmüştür. İnsanlığı bir yanda yok oluşa, diğer yanda emeği zincirlerinden kalıcı olarak kurtaracak bir otomasyon çağına götürebilecek bu ikilem arasındaki seçimi küresel sınıf mücadelesi ve onun önderliği belirleyecektir. Çağımızın alameti farikası olarak “sosyalizm ya da barbarlık” ikilemi hiç bu kadar keskin ve teknolojik olarak bu kadar belirgin olmamıştı.

Popüler Yazılar