Tarih:

Paylaş:

SDG ile Suriye hükümeti arasındaki anlaşma: özerk yönetim projesinden merkezi devlete entegrasyona

Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) askeri lideri Mazlum Abdi’nin 25 Ağustos’ta SDG’nin bağımsız bir askerî güç olarak feshedildiğini açıklaması ve ardından geçiş dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’ya danışman olarak atandığının duyurulması, Suriye ve bölge siyasetinde geniş yankı uyandırdı. Bu gelişmeler, geçtiğimiz aylara yayılan anlaşma sürecinin son halkasını oluşturuyor. Ancak siyasal ve askeri önemleri nedeniyle geniş tartışmalara da yol açtılar. Bu yazıda SDG deneyimini ve entegrasyon anlaşmasını devrimci ve enternasyonalist bir perspektiften değerlendireceğiz.

Anlaşmanın arka planı

Mazlum Abdi liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri ile Ahmed Şara liderliğindeki Suriye geçiş hükümeti arasında, askerî ve siyasal bölünmüşlüğe son verilmesi yönündeki artan ABD ve Türkiye baskıları altında geçtiğimiz 29 Ocak’ta imzalanan entegrasyon anlaşmasının üzerinden sekiz ay geçti. Anlaşmanın imzalanmasından bu yana her iki taraf da konumunu güçlendirmeye ve mümkün olduğunca fazla siyasal, askeri ve idari kazanım elde etmeye çalıştı. Ancak tarafları uzlaşmaya yönelten en etkili unsur dış baskı oldu.

Yaşananları anlamak için ABD’nin tutumundaki dönüşüme bakmak gerekiyor. Washington, on yılı aşkın bir süre boyunca İslam Devleti (IŞİD) örgütüne karşı savaştaki temel ortağı olarak SDG’yi destekledi ve ona büyük miktarda maddi ve askerî yardım sağladı. Ancak sonuçta SDG’nin siyasal projesine kalıcı güvenceler sunmadı. Suriye’deki tablonun değişmesi ve Şam’da yeni iktidarın yükselişiyle birlikte ABD yönetiminin öncelikleri de değişti. SDG’nin bağımsız bir askeri güç olarak korunması, artık kendi toprakları üzerinde denetim kurabilen, silahları tek bir askeri kurum bünyesinde toplayabilen ve IŞİD, silahlı gruplar ve yabancı savaşçılar meselelerini ele alabilen merkezi bir Suriye devletine duyulan ihtiyaçla zorunlu olarak örtüşmüyordu. Böylece Washington, yerel bir silahlı gücü desteklemekten Şam’daki merkezi devleti desteklemeye geçti. Bu dönüşüm, müttefiklere sürekli sadakate değil, değişen stratejik çıkarlara dayanan emperyalist siyasetin doğasını yansıtıyor.

Türkiye’nin tutumu ise daha açıktı. SDG’nin ortaya çıkışından itibaren Ankara, sınırlarında silahlı bir Kürt gücünün bulunmasını ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak gördü ve bu gücü PKK ile ilişkilendirdi. Ayrıca bunun, Türkiye’deki Kürt hareketini daha fazla ulusal hak ve özerklik talep etmeye teşvik etmesinden kaygı duydu. Bu nedenle güney sınırlarında bağımsız bir askeri güce sahip bir Kürt yönetiminin varlığını sürdürmesini kabul etmeye hazır değildi. SDG’nin Suriye devletinin kurumlarına entegrasyonu bu hedefle örtüşüyor. Aynı zamanda, “Terörsüz Türkiye” olarak bilinen çerçevede PKK ile silahlı çatışmayı sona erdirme süreciyle eş zamanlı ilerliyor. Bu süreç, siyasal ve askeri güç dengelerini yeniden düzenlemeye çalışan Türkiye’deki egemen burjuva sınıfı açısından önemli bir kazanım olarak okunabilir.

SDG deneyimindeki temel çelişki burada ortaya çıkıyor. SDG, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda askeri bir güç, sivil kurumlar ve özerk yönetim inşa etmek için yıllar harcadı. “Rojava”, Kürtlerin geniş kesimleri açısından farklı bir siyasal model inşa etme olasılığının simgesi hâline geldi. Ancak anlaşma süreci, bu deneyimi Suriye devletine entegrasyona yöneltti. Bu süreç, sivil ve askeri kurumların birleştirilmesini ve sınır kapıları ile petrol ve doğal gaz sahalarının yönetiminin yeniden devlet kurumlarına verilmesini kapsadı

25 Ağustos’ta Mazlum Abdi, SDG’nin bağımsız bir askeri güç olarak feshedildiğini ve Suriye devletinin kurumlarına entegrasyon sürecinin tamamlandığını açıkladı. Böylece yıllar süren savaşın ve ABD ile ittifakın ardından SDG’nin bağımsız bir askeri güç olarak varlığı sona erdi. SDG’nin eski komutanı Abdi, Ahmed Şara’nın danışmanı oldu. Bu tablo, bölgenin kısa bir süre içinde geçirdiği dönüşümün boyutunu özetliyor.

Bu siyasal ve askeri son, Kürt halkının bazı kesimlerinde, özellikle de şehit ailelerinde hayal kırıklığı yarattı. Pek çok kişi, savaş ve fedakârlıklarla geçen yılların ve özerk yönetim projesine bağlanan umutların, hedeflediklerinin çok altında kalan bir uzlaşmayla sonuçlandığını düşündü. “Rojava”, demokrasi ve özerklik üzerine söylenen onca sözün ardından süreç, merkezi devletin kurumlarına katılım ve birtakım siyasal ve idari makamlar karşılığında bağımsız askeri güçten vazgeçilmesiyle sonuçlandı.

Bu, Kürtlerin haklarının tanınmasının ya da devlet kurumlarına katılımın önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Kürt halkının ulusal ve kültürel kimliğinin tanınması, anadilde eğitim hakkının ve kültürel etkinliklerde bulunma hakkının güvence altına alınması, devlet kurumlarında siyasal katılım ve adil temsil, yerel işlerin yönetimine katılım, eşit yurttaşlık ve ayrımcılıkla mücadele, bu çerçevede ele alınması gereken temel taleplerdir.

Ancak bu haklar uygulanabilir anayasal ve yasal güvencelere dönüştürülmezse güç dengeleri değiştiğinde geriletilmeye açık kalırlar. Bu nedenle hakların tanınması, geçiş hükümetinin çıkardığı kararnamelere ve aldığı kararlara bağlı kalmamalıdır. Kürt kimliğinin tanınmasını güvence altına alan ve Kürt halkının ulusal, kültürel ve siyasal haklarını koruyan, yeni düzenin anayasasındaki açık güvencelere dayanmalıdır. Devletin biçimi ve yerel yönetim sistemi, Kürt meselesinin geleceğinin belirlenmesinde tayin edici unsurlar olacaktır.

Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) meselesi de hassasiyetini koruyor. Bunun nedeni yalnızca askeri entegrasyonlarına ilişkin düzenlemeler değil, Kürt deneyiminde ve IŞİD’e karşı savaşta kadınların rolünün simgesi olmalarının taşıdığı siyasal ve toplumsal anlamdır. Bu birliklerin devlet kurumlarına nasıl entegre edileceği, komuta yapılarının nasıl şekilleneceği ve örgütsel özgünlüklerini ne ölçüde koruyacakları hâlâ tartışma konusudur. İçişleri Bakanlığı bünyesine örgütlü ve özel bir güç olarak dâhil edilmeleri seçeneği gündeme getirildi. Ancak entegrasyonun kapsamı, komuta yapısı ve birliklerin ne ölçüde özerk kalacağı meseleleri henüz açıklığa kavuşmadı. Bu nedenle üzerinde anlaşmaya varılanlarla fiilen uygulananları birbirinden ayırmak ve birliklerin örgütsel ve askeri konumuna ilişkin gelişmeleri izlemek gerekiyor. Bu sürecin nasıl sonuçlanacağı, inşa edilmekte olan siyasal sistem ve güvenlik sistemi içinde kadınların konumunu büyük ölçüde yansıtacaktır.

Savaş yıllarının etkileri, yalnızca askeri kurumların yeniden düzenlenmesiyle aşılamaz. Kobani, Resulayn, Afrin, Haseke ve başka bölgelerde yerinden edilme, mülkiyet, ihlaller ve halkın geri dönüşü meseleleri hâlâ gündemdedir. Bu meseleler, kurbanların ve yerinden edilenlerin haklarını güvence altına alan ve çatışmanın etkilerini toplum içinde birikmeye bırakmak yerine bunların giderilmesinin önünü açan ciddi siyasal ve hukuki çözümler gerektiriyor.

İşçi sınıfı bütün bunların neresinde?

Ekonomik ve toplumsal boyut, tartışmada en fazla eksik kalan boyut olmayı sürdürüyor. Konuşulanların çoğu ordu, petrol, sınırlar, güvenlik, egemenlik ve makamlar etrafında dönerken işçilerin ve köylülerin yaşamı öncelik sıralamasının en altında kalıyor.

Arap ve Kürt işçiler, işsizlik ve yoksulluktan artan fiyatlara, gerileyen hizmetlerden enerji ve su krizlerine kadar benzer sorunlarla karşı karşıya. Köylüler ise üretim, pazarlama ve kaynak krizleriyle karşılaşıyor. Bu açıdan çatışmanın Şam ile SDG, Kürtler ile Türkiye ya da Washington ile Suriyeli güçler arasındaki ilişkiye indirgenmesi, halk sınıflarını siyasal ve askerî seçkinlerin belirlediği bir çatışmanın tali tarafı hâline getiriyor.

Milliyetçi söylemin toplumsal meseleden koptuğunda ortaya çıkan sınırları burada görülüyor. Kürt işçi ile Arap işçi, farklı ulusal aidiyetlerine rağmen pek çok ortak ekonomik çıkara sahiptir. Arap ve Kürt köylüler için de aynı durum geçerlidir. Bu nedenle Kürtlerin ulusal haklarının savunulması, bölgede yaşayan herkesin toplumsal ve ekonomik haklarının savunulmasından ayrı tutulmamalıdır. Sınıf dayanışmasının inşası, ulusal farklılıkların aşılmasını ya da önemlerinin küçümsenmesini gerektirmez. Aksine, bu farklılıkların tanınmasını ve bunlarla bağlantılı ayrımcılık biçimleriyle mücadele edilmesini gerektirir. Böylece eşitlik ve eşit haklar temelinde ortak çıkarlar oluşturulabilir.

Bu açıdan anlaşma, her şeyden önce ABD yönetiminin ve Türkiye hükümetinin bölgesel güç dengelerini kendi çıkarlarını koruyacak biçimde yeniden düzenleme yönündeki çıkarlarına hizmet ediyor gibi görünüyor. Çatışmanın toplumsal ve ekonomik köklerini ele almaksızın güvenlik, petrol, ordu, yönetim ve makamların dağıtılması meselelerine odaklanıyor. Bu meseleler uzlaşmanın dışında kalırsa kurumları yöneten tarafın değişmesi, tek başına emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirmeyecektir.

SDG deneyimi, dış güçlere bel bağlamanın sınırlarını ortaya koyuyor. SDG’nin IŞİD’e karşı savaşta yaptığı fedakârlıklara rağmen ABD desteği, onun siyasal projesi için kalıcı bir güvenceye dönüşmedi. ABD’nin çıkarları değiştiğinde ilişkinin niteliği de değişti.

Burada Marx’ın tarihin bir kez trajedi, bir kez de fars olarak ortaya çıkmasına ilişkin sözünü hatırlayabiliriz. Modern Kürt tarihi, büyük güçlerin çıkarları değiştiğinde hayal kırıklığıyla sonuçlanan uluslararası vaatler ve ittifaklarla doludur. Sorun, ittifaklara girmek ya da müzakereler yürütmek değil, bütün bir halkın geleceğini tutumları değişebilen dış güçlerin iradesine bağlamaktır.

SDG’nin bağımsız bir askeri güç olarak varlığının sona ermesi, Suriye’de Kürt meselesinin sona erdiği anlamına gelmez. Suriye devletine entegrasyonu da Araplar ile Kürtler arasındaki ilişkinin geleceğini belirlemez. Önümüzdeki dönem; yeni düzenin anayasası, ulusal ve kültürel haklar, yerel yönetimin biçimi, yerinden edilenlerin geri dönüşü, mülkiyet ve ihlal meselelerinin ele alınması ve bunların yanı sıra işçilerin ve köylülerin ekonomik ve toplumsal koşulları etrafında şekillenecektir.

Emekten ve özgürlükten yana bir çözüm ise ancak kitlelerin seferberliği ve siyasal yaşama etkin katılımıyla gerçekleşebilir. Bu çerçevede yeni düzenin yukarıdan dayatılan anlaşmalarla inşa edilmesi ya da yeni anayasanın halkın özgür iradesini temsil etmeyen bir meclis tarafından hazırlanması kabul edilemez. Devrimin özgürlük ve onur taleplerinin gerçekleştirilmesi; siyasal partilerin özgürlüğünün güvence altına alınmasını, genel oy hakkına dayalı özgür ve adil seçimlerin yapılmasını ve bağımsız, egemen bir kurucu meclisin oluşturulmasını gerektirir. Toplumun farklı kesimlerinin kendi kaderlerini belirleyebilmesi, siyasal sürece özgürce katılabilmelerine bağlıdır.

Uzlaşma; güçlerin birleştirilmesi, makamların yeniden dağıtılması ve petrol, sınır kapıları ve güvenlik kurumları üzerinde denetim kurulmasıyla sınırlı kalırsa çatışmanın köklerini ele almadan ve kurbanlar için adaleti sağlamadan yerel otoriteler ile devletler arasındaki güç dengelerinin yeniden düzenlenmesinden ibaret kalacaktır. Ayrıca anlaşma, şimdiye kadar Arap ve Kürt toplulukları arasındaki gerilimi gidermediği gibi toplumsal barışın ve farklı taraflardan kurbanlar için adaletin sağlanması yönünde ciddi adımlar da sunmadı.

Halk sınıfları açısından herhangi bir uzlaşmanın gerçek ölçütü, şu ya da bu liderliğin elde ettiği makamların sayısı veya sınır kapılarıyla petrol sahalarını hangi tarafın kontrol ettiği değil, halk sınıflarının ne ölçüde siyasal, ulusal, toplumsal ve ekonomik hak elde ettiğidir. İşçi ve köylünün, ister Arap ister Kürt olsun, yalnızca egemen güçlerin adlarının değişmesine değil, haklarını, özgürlüğünü ve onurunu güvence altına alan bir siyasal ve toplumsal düzene ihtiyacı vardır.

Sonuç olarak yapılması gereken yalnızca savaşı sona erdirmek değil, en başta savaşı mümkün kılan koşulları ortadan kaldırmaktır. Bu bağlamda hükümetten ve sermayeden bağımsız, devrimin özgürlük ve onur taleplerini yükselten siyasal bir alternatifin inşası, devrimcilerin önündeki en acil görev olmaya devam ediyor.

Popüler Yazılar