Tarih:

Paylaş:

AKP’nin 25 yılı: Bir partiden öteye…

Kurulduktan (14 Ağustos 2001) 15 ay sonra iktidar olan (3 Kasım 2002) Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 25. yaşını geride bıraktı. Kuruluş yıldönümü Ankara Millet Bahçesi’nde ebedi lideri Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleşti. Erdoğan konuşmasında partiyi milletin kurduğunu belirtirken siyasette 50 yılı geride bıraktığını söyledi. “Daha yeni başlıyoruz” diyen 73 yaşındaki Erdoğan partisine (kendi deyimiyle hareketine) başka birçok konuşmasında yaptığı gibi, 2071’e dek uzun bir ömür biçti. 2071’e 45 yıl var. Önümüzdeki seçimler ise 20 ay içinde gerçekleşecek. 45 Yıl sonra mevcut AKP kadrolarının ve MHP gibi sıkı ittifak ortaklarının muhtemelen yüzde 95’i hayatta olmayacak. Kimsenin yarım asır sonrasına plan yapmadığı açık. Nitekim Erdoğan 10 Eylül 2026’da Rize’de resmi seçim startını, “yaklaşan seçimleri başarıyla atlatacağımıza olan inancımı yineliyorum” diye verdi. Bu noktada sadede gelebiliriz. Bu yazı 25 yıl içinde bir partiden öteye geçip rejimi kuşatarak devletleşen, kendi ayrıcalıklı sınıfsal katman ve bürokrasisini yaratan ve kendi geleceğiyle Türkiye’nin kaderini iç içe geçirerek kitleyen AKP ve liderinin geçmişten bugüne varoluş koşullarını, tüm ittifak ve rakipleriyle mevcudiyetini ve devamlılığını anlama ve açıklamayı hedefliyor.  

AKP hangi koşulların sonucu olarak doğdu?

12 Eylül askeri darbesinin ana amacı işçi sınıfı hareketini parçalamak ve neoliberal karşıdevrim programının uygulanması için uygun politik ve sosyal koşulların oluşmasını sağlamaktı. Darbe gerçekleşti, işçi sınıfı hareketi parçalandı, sol/sosyalist hareketler örgütsel olarak çökertildi. 12 Eylül Anayasası ile askeri darbenin kurumsal-yasal altyapısı kuruldu. Bu şekilde neoliberal karşıdevrimci 24 Ocak Kararları’nın uygulanmasının önü açıldı. Türk sermaye sınıfının dünya kapitalist sistemiyle entegrasyonu hız kazandı. Ekonominin ve siyasetin sermayenin çıkarları doğrultusunda tanzim edilmesi beraberinde işçi sınıfının ve emekçi kesimlerin hızlı bir gelir kaybı yaşamasına, ücretlerde erimeye, işsizlikte artışa, yüksek enflasyona ve yoksullaşmayı büyüten bir hayat pahalılığına yol açtı.

Bu tablo 1986 yılından başlayarak 1990’ların sonuna dek yaklaşık 15 yıllık bir sürece yayılan sınıf hareketinde bir yükselişe sebep oldu. Zonguldak maden işçilerinin büyük Ankara yürüyüşü ve kamu işçilerinin tarihi genel grevi dahil çok sayıda grev ve direnişi içeren bu sınıf seferberlikleri (1991 ve 1995 yıllarında) iki kez hükümet devirecek bir güce erişti. Kamu emekçilerinin eylemleri 1990’ların sınıf haritasını çizdi. İşçi sınıfının ve sendikal hareketin gücü siyasal alanı doğrudan etkileme mertebesindeydi. Sınıf hareketinin bu kitlesel mücadele ve seferberlik sürecine eş zamanlı olarak Kürt halkının ulusal ve demokratik hakları için verdiği mücadele eşlik etti. Toplumsal mücadelelerin gücü burjuva siyasal sistemi sürekli bir kriz içinde tuttu. Toplumun taleplerine cevap veremeyen burjuva siyasal partilerde iç krizler, bölünmeler, yolsuzluk ve mafyalaşma egemen hale geldi. Bu tablo burjuva siyaseti çürüten, parlamentoyu işlevsizleştiren bir sonuç yarattı. Halkın burjuva siyasi partilere ve burjuva siyasetçilere güveni sıfırlandı.

Burjuva siyasal önderlik krizinin bu 15 yıllık süreci askeri darbelerden miras Milli Güvenlik Kurulu (MGK) önderliğinde, rejimin güç merkezinin asker-polis güvenlik bürokrasisi elinde daha da yoğunlaşmasına yol açtı. Rejim çok başlı bir görünüm kazandı. Yasama ve yürütmenin tıkanması, seçimlerin kısa ömürlü işlevsiz hükümetler yaratması, yargının rejimin MGK ağırlıklı güç merkezine göre işlemesi, özellikle PKK ile askeri mücadelenin rejim içinde kontrolsüz ve denetimsiz mafyatik otonom güç merkezleri yaratması (Susurluk Kazası – 1996) burjuva sistemi çöküş noktasına getirdi. Sivil siyasetin bu sürece yönelik çözüm çaba ve önerileri askeri darbe tehditleriyle akamete uğradı. Milli Görüş hareketi bu kriz ortamında güçlenme ve büyüme imkanına kavuşarak hükümet ortağı olma noktasına dek gelse de MGK’nın müdahaleleriyle önü kesildi, partileri (Refah Partisi) kapatıldı. Kürt siyasi hareketinin partileşme girişimleri benzer şekilde birçok kez MGK/yargı müdahaleleriyle engellendi. Birçok Kürt siyasi hareketine mensup parti (HEP, ÖZDEP, DEP) kapatıldı. Kürt partilerine yönelik kapatma müdahalesi (HADEP, DEHAP, DTP) 2000’li yıllarda da devam etti. Birçok sol/sosyalist parti de (TBKP, SP, STP, SBP…) bu süreçte Anayasa Mahkemesi kararlarıyla kapatıldı.

1990’ların sonuna gelindiğinde Türkiye siyasal sistemi ve ekonomisi bu çok başlı rejimi ve otonom mafyalaşma sürecini artık taşıyamaz hale geldi. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin yarattığı olağanüstü insani-ekonomik yıkım 2001 ekonomik kriziyle birleşerek kitleler nezdinde bardağı taşıran son damla oldu. 1994 yılında İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarını kazanan Milli Görüş hareketi (Refah Partisi) zaten krizden çıkış için bir siyasi cazibe merkezi olarak öne çıkmaktaydı. 1999 depremi ve 2001 ekonomik krizi AKP’nin oluşumu ve Erdoğan’ın siyasal yükselişi için uygun ortamı fazlasıyla sağladı. Artık mesele sermayenin desteği, ittifakların kurulması ve rakiplerin kifayetsizliğinin sağladığı avantajla sivrilip halkın oyuyla sonucu almaya kalmıştı.

Küçük ortak MHP: Kürtlerle savaştan Öcalan açılımına

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) de 1990’lı yıllarda tarihinin en büyük (1999 – yüzde 18) seçim başarılarına ulaştı. DSP ve ANAP ile ANASOL-M Hükümeti’ni kurarak iktidar ortağı oldu. MHP’nin bu seçim başarısındaki ana etken PKK ile süren “düşük yoğunluklu savaşın” yarattığı politik sosyal iklimdi. MHP bugünlerde Öcalan açılımıyla izlediği “Terörsüz Türkiye” politikasının tersine 1990’lı yıllarda Kürt siyasi hareketine karşı topyekûn bir savaş siyasetinin başını çekmekteydi. Türk siyasal sistemini tıkanma ve çöküşe götüren nedenlerin başında da MHP’nin başını çektiği bu savaş siyaseti gelmekteydi. MHP binlerce insanın hayatını kaybettiği çatışma koşullarında, ekonomik ve siyasi krizden yılmış kitlelerin dönemsel olarak tepki oylarının adresi oldu. Buna mukabil Milli Görüş hareketinden farklı olarak Milliyetçi Hareket (MHP) çözüm ve sağaltma arayışının değil sorunun ve çatışmanın tarafı ve paydası olarak öne çıkan bir siyaseti temsil etmekteydi.

Nitekim Öcalan Kenya’da CIA operasyonuyla yakalanıp Türkiye’ye teslim edildiğinde MHP hükümet ortağıydı. Kâğıt üzerinde bu olay MHP için bütün politik varlık ve iddiasının en üst başarılarından biri olmalıydı. Buna rağmen MHP takip eden 3 Kasım 2002 seçimlerinde 1999’daki oylarının yarısından fazlasını kaybederek yüzde 10 barajının altında kaldı, meclise giremedi. MHP’nin hükümet ortaklarından Ecevit’in DSP’si siyaseten yok olurken, Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı da Özal sonrası erimesini sürdürerek baraj altı kalarak benzer akıbeti yaşadı. İronik olan ortada bir erken seçim zorunluluğu olmamasına rağmen Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla erken seçimin gündeme gelmesiydi.

2002 seçimlerinden 13 yıl sonra 7 Haziran 2015 seçimlerinde de AKP ilk kez tek başına iktidar olma imkanını yitirdiğinde MHP muhalefetin AKP’siz bir hükümet kurma ihtimalini baştan elinin tersiyle iterek reddetti. MHP lideri Bahçeli’nin önerisi Demirtaş-Yüksekdağ liderliğindeki HDP ile AKP’nin bir koalisyon hükümeti kurmasıydı. Kuşkusuz bu öneri Erdoğan’ın Kürt siyasi hareketiyle sürdürdüğü “çözüm süreci”ne yönelik bir öfkenin ifadesiydi. Başta TÜSİAD olmak üzere sermayenin arzusu ise bir AKP-CHP koalisyon hükümetinin kurulmasıydı. Başbakan Davutoğlu’nun bu öneriye sıcak baktığı biliniyor. Sonuçta MHP’nin reddi, Baykal’ın sonradan açığa çıkan Saray ziyaretiyle “istikşafi” görüşmeler sonuçsuz kaldı. AKP’li-AKP’siz bir koalisyon hükümeti kurulamadı. Bir erken seçim kararı alındı. 1 Kasım 2015 seçimlerinde AKP yeniden tek başına iktidar oldu. O tarihten günümüze dek AKP iktidarını ayakta tutan ana güç MHP olmaya devam ediyor. Görüldüğü üzere AKP tarihindeki Allah’ın lütuflarından en önde gelenlerden biri MHP’dir.

12 Eylül askeri darbesinin yüzde 10 baraj lütfu

AKP’nin 25 yıllık serüveninde liderinin ifadesiyle “Allah’ın lütfu” birçok kez partiye güldü. Bunlardan en kritiği ve AKP için sonradan iktidar perdesini açacak olanı 12 Eylül askeri darbe anayasasının ardından Milletvekili Seçim Kanunu’yla gelen yüzde 10 seçim barajıydı. Temelinde meclisi işçi sınıfına, sosyalistlere, Kürtlere, İslamcı partilere kapama ve koalisyonlara dayalı zayıf hükümetlerin kurulmasını engelleme amacını taşıyan bu antidemokratik hile, sonucunda bizzat bu ceberrut sistemi tasarlayanların tepelerine yıkılmasıyla sonuçlandı.

Erdoğan liderliğindeki AKP kurucuları, adeta uzaya fırlatılan bir roketin hedefine ulaştıkça yaptığı gibi, kendisine ivme veren Milli Görüş hareketinin iktidar olma açısından işlevsiz görünen tüm parçalarını arkasında bırakarak ilerledi. Ve ama siyasal atmosferde süzülen ana gemi (AKP) halen organik olarak hareketin (Milli Görüş) tüm bagajlarına sahip olarak bunu yaptı. Bu kullanışlılık/esneklik (takiyye) AKP’ye istediğinde muhafazakâr demokrat, istediğinde liberal Müslüman, istediğinde Türk-İslam sentezci, istediğinde yerli ve milli, istediğinde AB’ci, istediğinde Şangaycı, İstediğinde NATO’cu olabilme esnekliğini sağladı. Kullanışlılık ve uyarlanma AKP’nin genetik yapısının ana unsurlarından biri olarak başından bu yana daima var oldu.

AKP ve Kürt sorunu

Özellikle 1990’lı yıllarda Erdoğan dahil sonradan AKP’nin kurucu heyetini oluşturacak kadrolar Milli Görüş hareketi şemsiyesi altında muhalefetteyken Kürt sorunun çözümünden tüm toplumsal kesimlerin hak ve özgürlüklerinin tanınmasına, ekonomide adil ve eşit paylaşımdan (“Adil Düzen”) işçi ve emekçilerin grev, direniş dahil örgütlenme haklarına dek oldukça “demokrat” görüş ve tutumlar sergilemekteydi. Erdoğan’ın Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken 1991 yılında hazırlattığı Güneydoğu/Kürt raporu bu tutumun örneklerinden biriydi. Rapor Kürt sorununun varlığını kabul eden ve MGK’dan farklı olarak siyasi sosyal çözüm önerileri sunan bir çizgiyi savunmaktaydı. Erdoğan ve AKP’nin bu çizgisi son 35 yılda konjonktüre ve muhalefet veya iktidar olma durumuna göre birçok kez birbiriyle çelişen şekilde değişti.

1990’lı yıllar boyunca TOBB’dan TÜSİAD’a sermayenin de Kürt sorununa yönelik teşhis ve çözüm raporları bu meyanda anılmalıdır. Büyük sermayenin temsilcilerinden Sakıp Sabancı’nın Kürt sorununda Bask modeli dahil tartışılsın önerisi ve Türkiye için “kültür mozaiği” tarifi Milliyetçi Hareketin tarihsel kurucu lideri Alparslan Türkeş’in hışmına uğramıştı. “Ne mozaiği ulan!” çıkışıyla Sabancı’yı “çizmeyi aşma” diyerek uyaran Türkeş’in, “Türkiye bir mozaik değildir; mermerdir” çıkışı MHP’nin politik ve tarihsel çizgisinin de bir ifadesidir.

Sermayenin kriz ve savaş koşullarında “maruz” görüp sineye çektiği bu “mermer politikası” küresel sermayeyle tam entegrasyon içinde, ekonomik büyüme iştah ve ihtiyacı koşullarında sermaye için taşınmak istenmeyen bir yük ve maliyete dönüşebilmekte. MHP netice itibarıyla tarihsel olarak sermayenin sınıfsal çıkar ve ihtiyaçlarıyla hep uyumlu hareket eden bir çizgide olsa da “barış içinde bir arada yaşama” temasının ön plana çıktığı “mozaik” politikası dönemlerinde siyaset vitrininde fazlalık haline gelmekte. Tam da bu nedenle askeri darbeden sonra 20 yıl boyunca krizden çıkamayan, her bakımdan yıkım ve çürümeyle karşı karşıya olan burjuva sistemin direksiyonuna ne MHP, ne Refah Partisi, ne de merkez sağ ve sol partiler geçebilirdi. Söylem düzeyinde bunların her birini içeren ama hepsinden farklı görünen, yeni ama deneyimli var sayılan, genç ama olgun addedilen bir siyasi hareket olarak AKP bu olağanüstü koşullarda iktidara yürüme imkanına kavuştu.

AKP’yi ABD mi kurdu? AKP ajandası olan bir proje parti mi?

Siyasetin toplumsal dinamiklerden azade yukardan aşağı dizayn edilen manipülatif bir süreç olduğu algısı/inancı oldukça yaygın bir kanaat. Komplocu bakış açısına göre siyasi, sosyal her süreç kendine ait tarihsel, ekonomik ve toplumsal dinamikleri olmayan, büyük ve gizemli güçlerce masa başında tasarlanan laboratuvar ürünleri. Çeyrek asrı geride bırakan AKP de muhalifleri tarafından çoğunlukla bu çerçevede tanımlanıyor. Erdoğan’ın ABD’den icazet aldığı, AKP’nin ajandası olan baştan sona bir proje parti olduğu sıkça vurgulanıyor. Bir lideri/partiyi ortaya çıkaran gerçek tarihsel/güncel siyasi, sosyal koşul ve dinamikler sahtesiyle ikame edilemez. Edilse de güç ve hile ile sağlanan temsiller ancak anlık ve geçici olabilir. Uzun ve köklü varoluşlar ancak tarihsel siyasi, sosyal birikimle ortaya çıkabilir.

Kuşkusuz tarihin ve siyasetin komploculukla açıklanması bütün bir insanlık tarihini karikatürize etmek anlamına gelir. Toplumsal mücadeleler emme basma tulumba misali komut sistemiyle çalışan süreçler değildir. Her bir değişim iç ve dış sayısız dinamik unsurun doğrudan ve dolaylı varlığın altında şekillenir. Engels’in deyimiyle sonuçta ortaya çıkan, sürece etki eden tüm iradi faktörlerin planladığına birebir uygun olarak tezahür etmez.

Bu anlamıyla Erdoğan ve AKP’nin ABD ve sermaye ile siyasi, ekonomik uyumu ortaya çıkış ve varoluş koşulunun zorunlu ön şartı olamaz. Nitekim Erdoğan ve AKP’nin ortaya çıkış ve varoluş süreci çoğu kez bu kesimlere rağmen söz konusu olmuştur. Bu neden önemli? Çünkü komplocu, konspiratif bakış açısı özünde kitle seferberliklerine ve sınıf mücadelesine inanmayan, toplumsal ve siyasal dönüşümleri (devrim ve karşıdevrimi) istihbari faaliyetlere ve darbeci kalkışmalara indirgeyen bir anlayışı ifade etmektedir. Bu bir kez kabul edildiğinde bütün siyasi, toplumsal mücadeleler onları var eden sosyal, politik maddi koşul ve dinamiklerden ziyade kökü dışarda, gerçek sorun, ihtiyaç ve tercihlerden kaynaklanmayan, karanlık güçlerin entrikaları, suç ve polisiye vakaları haline gelecektir.   

Bu yaklaşım suçlayana meşruiyet ve güç verirken, suçlanana gayrimeşruluk ve kendisine ne yapılsa mübah olduğu faturası keser. Dolayısıyla son derece işlevseldir. Nitekim benzer şekilde AKP ve Erdoğan da muhalefeti ve bütün siyasi hasımlarını bu şekilde suçluyor, itibarsızlaştırmaya çalışıyor. İktidar İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki 25 yıllık hakimiyetine son veren CHP ve İmamoğlu’nu başından itibaren bu şekilde hile ve yolsuzlukla suçladı. AKP’nin seçimleri kaybetmediği, seçimlerin AKP’den çalındığı iddiasını dile getirdi. İç ve dış karanlık güçlerin AKP ve Erdoğan’a karşı -seçimler yoluyla- hükümeti devirmeye yönelik bir komplo içinde olduğunu söyledi. Sonuç olarak tümü YSK gözetim ve denetiminde ve iktidarın lehine en eşitsiz şekilde gerçekleşmiş seçim sonuçları birer suç delili sayıldı. Komplo ve suçlama diploma iptalinden ajanlığa, terörden organize suç örgütüne dek tüm katalog suçları kapsama alanına alan tarihi bir davaya ve orada da kalmayıp bütün CHP’li (artık Yeni Parti) belediyeleri ve partinin bizzat kendisini töhmet altında bırakan genel bir kayyum politikasının gerekçesine dönüştü.

AKP’nin ve rejimin dönüşümü

Dolayısıyla siyasi, sosyal bir sürece, olaya müdahil olmak, onu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için müdahale etmek ayrı bir şeydir; toplumsal ve siyasal dinamikleri laboratuvar ortamında üretmek apayrı bir şey. AKP Türkiye siyasi, sosyal hayatının ortaya çıkardığı ve mümkün kıldığı bir dinamiktir. AKP aynı tarihsel süreçte başka birçok siyasi, sosyal dinamikle birlikte mümkün hale gelebildi. Yukarıda da ayrıntılı şekilde bahsedildiği üzere askeri darbe sonrası 1982-2002 arası burjuva siyasal partilerin toplumsal temsiliyet ve inandırıcılığının erimesi ve çürümesi AKP’nin önünü açtı. AKP 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı siyasi ve sosyal yıkımın mümkün kıldığı bir olgudur.

Dünya konjonktürünün de desteğiyle bu durum AKP için iktidar olma, siyasi ve toplumsal büyüme imkânı sağladı. Tabi ki nesnel koşullar her zaman lehinize olmaz. Rüzgâr bazen tersinden eser. 2007-2008 dünya ekonomik krizi birikimli olarak Türkiye’nin sistem sorunuyla birleşerek bir siyasi kırılmaya yol açtı. AKP yine de iktidar olmanın avantajı ve kurduğu ittifaklarla (örneğin Gülen Hareketi) ekonomik ve toplumsal etki alanını bu dönemde daha da genişletti ve etkinleştirdi. Rejimin çok başlı yapısı korunsa da görece azaldı. AKP kurduğu ittifaklarla siyasal olarak asli bir rejim gücüne dönüşmeye başladı. Gezi Parkı eylemleri, Kobane olayları, Gülen Hareketi’yle girilen rejim için güç mücadelesi ve sonrasında gerçekleşen 15 Temmuz askeri darbe girişimiyle birlikte bir olağan üstü hal rejimi kuruldu. MHP’nin de desteğiyle rejim değişti ve başkanlık sistemi bu şekilde mümkün hale geldi. Rejimin çok başlılığı ortadan kalktı. Yerini iktidar blokunun klikler arası güç ve paylaşım mücadeleleri aldı.

2013 Gezi Parkı süreci AKP’nin artık eskisi gibi yönetmeye devam edemeyeceği bir eşik üretti. AKP’nin önünde iki seçenek vardı: İstifa ve hükümet değişimi ya da sonuna kadar sistemi zorlamak. AKP değil ama Erdoğan zorlamayı tercih etti. Zorlama siyaseti 7 Haziran 2015’e dek sürdü ve yenildi. Erdoğan buna rağmen geri adım atmadı ve bildiğimiz AKP sona erdi. 1 Kasım 2015 seçimlerinden günümüze artık adı aynı ama birçok açıdan kendi zıttına dönen, bir anlamda kendi sosyolojik kuruluş ve varoluş gerekçelerini reddeden, kendini var eden dinamiklerin inkârı üzerinden siyaset yapan bir organizasyon oluştu. 

AKP’de değişmeden geriye kalan tek şey tüm renk ve kesimleriyle topyekûn sermayenin çıkarlarına uygun hareket etme çizgisidir. 24 Ocak kararları neoliberalizmin Türkiye’ye sirayet etme politikasıydı. Neoliberalizm kamu kaynaklarının, emek piyasasının, doğanın, yer altı ve üstü zenginliklerin özelleştirmelerden iltimasa, muafiyetlerden doğrudan kaynak aktarımına sermayenin yağma ve talanına açılmasıdır. Ekonominin ve siyasetin bu amaçla sermaye için tamamen uygun hale getirilmesidir. Bir zamanlar Kemal Derviş’in devleti küçültme adına ekonomiyle siyaseti birbirinden ayırma ve devleti sözüm ona ekonomiden çekme programı tam olarak bu amaçla uygulanmıştı. AKP özünde bir IMF programı olan bu Derviş programını eksiksiz uyguladı. Program dünya ekonomik kriziyle birlikte o haliyle uygulanamaz hale geldiğinde bu kez devlet doğrudan kaynak dağıtımının patronu olarak ekonominin başına oturdu. Kuşkusuz yine sermaye adına ve çıkarına olmak üzere. Bu anlamıyla AKP’de sıkça bahsi geçen “dava” betimlemesi de bir söyleme dönüşmüştür. AKP mevcut haliyle bir devşirmeler partisidir. Çıkış noktası milli görüş hareketi olsa da o ideolojik formasyonundan uzaklaştığı ölçüde bel kemiksiz pragmatist bir organizasyona dönüşmüştür.

Siyonist İsrail’in Filistin halkına yönelik açık soykırımı ve dur durak bilmeyen işgal girişimi AKP’nin siyasal dönüşümünün ve “dava” söyleminin zemin kaybının en açık göstergelerinden biridir. AKP aksine tüm söylem ve iddiasına rağmen İsrail ile ticari ilişkilerine devam etmekte, Siyonizmin ekonomik varlık koşulunu beslemekte, Trump ABD’si ile uyum içinde İsrail’in siyasal varoluşunu mümkün kılmaktadır. Arap coğrafyasının ve liderlerinin çoğunluğunun da soykırıma rağmen ABD ve Trump ile uyumlu şekilde İsrail yanlısı bir politika izlemesi siyasal İslamcı hareketlerin ideolojik, politik çöküşünün bir başka ifadesi sayılmalıdır. “One Minute” politikasının sürdürülemiyor oluşu ne pahasına olursa olsun iktidar olmaya devam etmenin bir diyetine dönüşmüştür. ABD-İsrail emperyalizmlerinin İran’a yönelik askeri saldırganlığı da yine bu bölgesel politik zeminde mümkün olabilmektedir. Putin ve Trump arasında salınan dış politika maharet/denge siyaseti olarak sunulmaya çalışılsa da söz konusu olanın günü kurtarmaya dayalı bir sürüklenme ve bağımlılık hali olduğu açıktır. Türk dış politikası da ne pahasına olursa olsun iktidarda kalma çabasının bir diyetine dönüşmüştür.   

Tek adam rejimi ve suni muhalefet: Ne umuluyor, ne olacak?

AKP halk karşısında bir amnezi politikası izliyor. İşçi sınıfının, emekçi yoksul halkın, Kürt siyasi hareketi dahil tüm bir muhalefetin bu hafıza yitiminin gönüllü bileşeni olmasını bekliyor. Bu karikatürize siyasette ısrar ülkeyi her geçen gün daha da distopik bir hale sokuyor. Benzeri ancak en absürt filmlerde olabilecek tuhaflıklar giderek çok daha can yakıcı hale geliyor. Kuşkusuz bu hal toplu bir delirme dışında sürdürülemez. Lakin Türkiye bu konuda fazlasıyla özgün bir noktada olsa da bir istisna değil. Türkiye benzeri hükümetler ve rejimler günümüz dünyasının normali haline gelmiş durumda. Öyle olması kuşkusuz anormali normal yapmıyor. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete deyimini haklı çıkarırcasına dünya tepe taklak bir yıkıma doğru dört nala yol alıyor. İnsanlığın bu krizini biz devrimci önderlik krizi olarak tarif ediyoruz. Çözüm ancak kitlelerin devrimci seferberliğiyle, işçi-emekçi hükümetleriyle, doğayla uyumlu emekçi halk için ekonomi ve merkezi planlamayla, eşitlik ve özgürlük temelli siyasi demokrasiyle mümkün olabilir. Sosyalizm dışında tek seçenek barbarlıktır.

Tam da bu nedenle AKP’nin 25 yıllık iktidar mevcudiyeti sadece baskı ve komplo ile açıklanamaz. Baskı kendi başına sonuç alıcı bir belirleyen olsaydı değişim son derece istisnai olurdu. AKP’nin uzun iktidar yolculuğu tüm renkleriyle muhalefetin çok parçalılığı ve yetersizliğiyle birlikte düşünülmek zorunda. Mesele sadece AKP’de olmamalı. AKP türevi alternatiflerin yarattığı kısır döngü ortada. Son 25 yılın özeti kendinden önceki 25 yılın tercihlerinin bir sonucuydu. O zaman soru şu olmalı: Çözümü nerede arıyoruz?

AKP muhalefetin tersine rıza üretmede her zaman mahir oldu. Rızayı üretemediği koşulda devreye baskı girdi ama rıza üretimi hiçbir zaman salt baskıyla sınırlı kalmadı. Aksi mümkün de değildi. Bugün iktidar blokunun Kürt siyasi hareketiyle sürdürdüğü süreç bu açıdan iki kritik semptomu ortaya koyuyor. Bir; iktidar bloku iktidarda kalmak için rıza üretme ihtiyacı duyuyor. Bu amaçla giriştiği Öcalan açılımıyla hem halen çözüm üretme kapasitesi olduğunu göstermek istiyor hem bölgesel hem iç politik, sosyal alanı kendi çıkar ve ihtiyaçları temelinde tanzim etme imkanına kavuşuyor. İki; sisteme bağımlı siyasetsizliğin yarattığı kısır döngüyü iktidar olmanın avantajıyla kendini yeniden üretebileceği kanala yönlendiriyor. Sonuç olarak muhalefetin Saray’dan bağımsız bir politik program ortaya koyamaması iktidar blokuna ihtiyaç duyduğu meşruiyet ve rızaya temel sağlıyor. Mansur Yavaş’ın Beştepe ziyaretini de bu çerçevede görmek gerekir. Sol/sosyalist hareketin Yeni Parti ile Kürt siyasi hareketi arasında bölünen izlenimci siyaseti de sonuç olarak bu kısır döngü siyasetinin içinde kaybolmasına neden oluyor.

Siyaset şirazesinden çıkmış durumda. Hiçbir kurum ve iş olağan halinde yürümüyor. İktidar bloku ihtiyaç duyduğu oranda rıza üretemiyor. Rıza açığı baskı ve menfaat ile kapatılmaya çalışılıyor. Olağanüstü işlemler siyasi, ekonomik ve toplumsal maliyeti artırıyor. Dünya siyasi ve ekonomik durumu istikrar ve güven sunamıyor. Yaklaşan seçimler öncesi burjuva kapitalist sistem içinden bu tabloyu tersine çevirecek alternatif bir politik yönelim, irade görünmüyor. Kriz ve çözümsüzlük süreçleri eğer güçlü, güvenilir alternatifler olmazsa, ne kadar kötü olursa olsun, mevcut yönetimlere avantaj sağlar. Kitleler bıkkınlık ve umutsuzluk içinde bir mecburiyet politikasına sıkışabilir. Daha kötüsü, AfD gibi dünya örneklerinde olduğu gibi çözümü daha da faşizan seçeneklerde arayabilir. Sorun kitlelerde değil siyasi önderliklerde. AKP’nin 25 yıllık tarihi bunu defalarca kanıtladı. Türkiye’nin bu kısır döngüden çıkabilmesinin tek yolu bir emek ittifakında. Emek ittifakı sınıf mücadelesini eksen alan, işçi, emekçi sınıfların acil ve temel ihtiyaçları üzerine inşa olan antikapitalist bir hedef olarak ete kemiğe bürünmeyi bekliyor…

Popüler Yazılar