Lübnan’ın “Ekim devrimi” sürerken…

image_pdf

Lübnan’da hükümetin IMF destekli kemer sıkma politikalarına karşı 17 Ekim 2019 tarihinde başlayan kitlelerin devrimci ayaklanması sürüyor. Ülkedeki ekonomik krizden patronlar lehine bir çıkış yaratmak amacıyla Saad Hariri hükümeti 2019 yılının Nisan ayından itibaren kemer sıkma politikaları uygulamaya çalışmaktaydı. Bu plan doğrultusunda devletin kamu harcamalarından elini daha da fazla çekmesi, kamuda ücretlerde kesintiye gidilmesi ve emekçi halkın vergi yükünün artırılması gibi kapitalist politikalar hedeflenmekteydi. 

Hâlihazırda elektriğe, temiz suya ve sağlık hizmetlerine erişimde ciddi zorluklar yaşayan, ekonomik krizle birlikte alım gücü de düşen Lübnan emekçi halkı için kemer sıkma politikaları, mevcut düzene karşı isyanın temellerini oluşturdu. 17 Ekim günü ise kitlelerin kendiliğinden bir şekilde sokağa dökülmesine ve ülkedeki devrimci sürecin başlamasına yol açan iki gelişme oldu. Bunlardan ilki hükümetin Whatsapp ve benzeri internet aramaları sağlayan uygulamaları günlük 0,20 dolar vergilendireceğini açıklamasıydı.  İkincisi ise, 13-14 Ekim gecesi ülkenin en büyük ormanlarında başlayan yangın oldu. Lübnan doğasını önemli bir tahribata uğratan, 3 milyona yakın ağacın yok olmasına ve 1200 hektarlık bir alanın yanmasına neden olan yangına, hükümet, özelleştirmeler ve kamu kaynaklarının burjuvalar yararına kullanılmasından ötürü yeterli bir müdahale gerçekleştiremedi.

Lübnan emekçi halkı seferber olurken, kapitalist yıkım politikalarını, onun yaratmış olduğu gelir dağılımındaki adaletsizliği, işsizliği ve yoksulluğu sorguluyordu. Aynı zamanda da bu politikaların uygulayıcısı olarak gördüğü hükümeti ve ülkedeki mevcut mezhepçi rejimi hedef tahtasına yerleştiriyordu. 1975 – 90 yılları arasında ülkede gerçekleşen iç savaşın ardından 1989 yılında imzalanan Taif Anlaşması sonrasında, emperyalizmin de desteğiyle inşa edilen rejimi… Bu rejim, ülkedeki her türlü sınıfsal ve sosyal çatışmanın üzerini mezhepçi bir ayrımla örtmeyi hedefliyordu. Hazırlanan anayasa ile ülkedeki yönetimin şekillenişi de bu doğrultuda planlanmıştı. Cumhurbaşkanı’nın Maruni Hristiyan, Başbakan’ın Sünni Müslüman, Meclis Başkanı’nın ise Şii Müslüman olması gerekiyordu. İç savaş döneminin silah tüccarı olan bu grupların liderlikleri “yeni düzen” ile birlikte ülke ekonomik kaynaklarının önemli bir bölümünü elinde barındıran burjuva patronlar haline geldi. Emperyalizm ile işbirliği içerisinde Lübnan’da kapitalist neoliberal politikaların uygulayıcısı oldular. Mezhepçilik üzerinden biçimlenen kayırmacı uygulamalar ve devasa yolsuzluklar vasıtasıyla zenginliklerine zenginlik kattılar. 17 Ekim günü ayaklanan Lübnan emekçi halkı tam da bu nedenlerle mezhepçi rejimin karşısında, seküler bir düzenin inşası talebini yükseltti. Eskisi gibi yönetilmek istemediği için tarihin sahnesine çıkan Lübnanlı kitlelerin ekonomik, demokratik ve sosyal taleplerinin bütünlüğü ise ülkedeki devrimci sürece süreğen niteliğini vermekte.

Seferberliğin süreğen niteliği

17 Ekim günü başlayan ayaklanma hızlı bir şekilde ülkenin büyük bir kısmına yayıldı. Beyrut, Bekaa, Trablusşam, Nebatiye, Sur ve Zouk gibi ülkenin önemli şehirlerinde kitleler meydanları doldurdu. Ayaklanmanın yayılmasının karşısında geri adım atmak zorunda kalan hükümet Whatsapp ve benzeri internet aramaları sağlayan uygulamaları vergilendirme planını geri çekti. Ancak bu geri adım kitlelerin sokakları terk edip evlerine dönmesini sağlamadı. Lübnanlı emekçilerin, gençlerin ve kadınların öfkesi eylemleri şiddet yoluyla bastırmaya çalışan hükümete yöneldi. Yoğun kitle seferberlikleri ve grevler karşısında iktidarda tutunamayacağını anlayan Başbakan Saad Hariri 29 Ekim tarihinde istifasını açıklamak zorunda kaldı. Bu Lübnanlı emekçilerin devrimci seferberliğinin ilk önemli zaferi idi.

Hükümetin istifasının ardından egemen burjuva bloklar arasındaki temel tartışma konusu ise bu devrimci süreçten mezhepçi rejim zedelenmeden nasıl çıkılabileceği haline geldi. Ekonomik çıkarlarını rejimin mezhepçi karakteri vasıtasıyla garanti altında tutan burjuva önderlikler, ülkenin “kaosa sürüklenmemesi” adına kurulacak yeni hükümetin reformlar yapacağı vaadiyle kitleleri “yatıştırmaya” çalıştı. Ancak ülkede ekonomik krizin derinleşerek sürmesi ve kapitalistlerin krizin faturasını emekçi halka yüklemeye dönük uygulamalarının devamı, düzen partilerinin “reform” vaatlerinin kitleler nezdinde inandırıcılığını hızlıca yitirmesi sonucunu doğurdu.

Geçtiğimiz yılın verilerine göre gayrisafi yurt içi hasılası 51 milyar dolar olan ülkede, 2019 ilk çeyreği uyarınca kamu borcu miktarı 86 milyar dolar bandına erişmiş durumda. Patronlar ise krizi bahane göstererek işçilerin ücretlerini düşürme yoluna giderken, son 4 ayda işten çıkartılan emekçi sayısı 160 bine ulaşmış vaziyette. Aynı zamanda Lübnan lirasının dolar karşısında yüzde 60’a yakın değer kaybı yaşaması ve artan enflasyonun etkisiyle emekçi halkın alım gücü erimiş halde. Dünya Bankası dahi ekonomik durumun bu şekilde sürmesi halinde Lübnan nüfusunun yüzde 50’sinin yoksulluk sınırına itileceğini açıklamak zorunda kaldı. Bu süreçte bankalar ise yurt dışı havalelerine limit koyup, Lübnanlıların hesaplarındaki dövizi çekmesine sınırlar getirdi. 

Ekonomik krizle birlikte kapitalist sömürü politikalarının üzerlerinde yarattığı tahribatı daha açık bir şekilde hisseden emekçi yığınlar ise patronlar ve iktidar sahipleri yurt dışına para kaçırırken kendi paralarına el koymaya çalışan bankaları ve bankacılık sistemini seferberliklerinin hedefi haline getirdi. Öte yandan da mezhepçi rejimi ayakta tutmaya çalışan siyasi partilere ve onların temsilcilerine karşı yeni sloganlar geliştirildi: “Hepsi gitsin!”, “Yolsuzluğa bulaşan yöneticilerden hesap sorulsun!”

Saad Hariri’nin istifasının ardından 21 Ocak’ta yeni hükümet böylesi bir atmosferde kuruldu ve kitleler ilk anından itibaren hükümete ve rejime karşı seferberliklerine devam ediyor. Lübnan siyasetine egemen burjuva düzen partileri ve mezhepçi yapılar ise rejime sahip çıkmak adına yeni hükümetin etrafında birlik olmuş durumdalar. Eski Eğitim Bakanı Hassan Diyab önderliğinde kurulan yeni hükümete en yoğun desteğin meclisteki Hizbullah ve Maruni Hristiyan vekillerinden gelmiş olması bunun bir göstergesi. 

Devrimci süreci bekleyen olası tehlikeler

Sınıf mücadelesinin yükseldiği böylesi devrimci süreçlerde, tüm çıkarları mevcut kapitalist sömürü sisteminin bekasına içkin olan burjuva düzen partilerinin, kitle hareketinin geri çekilmesi ya da yenilgiye uğratılması adına başvurabilecekleri yöntemlere gerek tarihte gerekse de yakın dönem devrimci ayaklanmalarında fazlasıyla tanık olduk. Lübnan’daki devrimci süreç de bu tip karşıdevrimci yöntemlerin uygulanma olasılığından azade değil. Gerçekten de, şu ana kadar süreç içerisinde devlet ve rejim güçleri eliyle bunların birçoğu uygulanmaya çalışıldı.

Bunlardan bir tanesi, devlet aygıtı ve paramiliter güçler eliyle kitlelere karşı kullanılan şiddet ve baskı uygulamaları ile mezhepçi politikalar. Lübnan’da ordu ve polis gücü kitle seferberliklerine karşı göz yaşartıcı gaz ve plastik mermili müdahaleleriyle seferberlikleri geri çekilmeye zorlarken, yüzlerce kişiyi de tutukladılar. Ayrıca, ülkedeki iç savaş döneminin silahlı mezhepçi grupları iç savaş sonrasında partileşerek düzen içi bir konum kazanmış olsalar da bunlardan bazıları halen kendi bünyelerinde silahlı paramiliter güçler bulundurmakta. Bunlardan belki de en önemlisi 2018 Lübnan parlamento seçimlerinde en çok oyu alan ve bölge karşı devriminin en başat aktörlerinden biri olduğunu Suriye’deki devrimci süreçte bir kez daha kanıtlayan Hizbullah. Hizbullah ve benzeri grupların paramiliter güçleri seferberliklere dönük saldırı girişimlerinde bulunsa da kitleler bu mezhepçi saldırılar karşısında birliklerini koruyabildi. 

Ancak tabii ki Hizbullah ve benzeri mezhepçi siyasi grupların kitle hareketini sönümlendirmek ya da bölmek adına başvurabilecekleri yegâne yöntem şiddet değil. Hele ki Lübnan’ın siyasi sisteminin emperyalizm eliyle tam da mezhepçilik üzerine inşa edildiği düşünüldüğünde. Ülkede iç savaş döneminden kalma gizli paramiliter güçleri olan neredeyse tüm yapıların hâlihazırda siyasi partileri mevcut. Mezhepler arası bölünmeye göre şekillenen bu siyasi yelpazede, mezhepçi partilerin kendi tabanlarını genişletmek ve konsolide etmek adına kurdukları sosyal ve ekonomik dayanışma örgütleri mevcut. Bu örgütlerin bir işlevi, emekçi halk tabanında gelişen sınıfsal ya da sosyal temelli mücadele dinamiklerinin, mezhepçi ayrımları araçsallaştırarak, üzerini örtmek. Bir diğer işlevleri ise kayırmacı yöntemler ve maddi yardımlar yoluyla kendi tabanlarındaki hoşnutsuz halk kesimlerini yatıştırmaya çalışmak. Ancak bu mezhepçi örgütlerin hepsi siyasi partileri, finans kuruluşları, patronları vs. eliyle kapitalist sistem ile iç içe olduklarından, ekonomik kriz onların dayandığı temeli de sarsmış durumda. Krizle beraber pastadaki payın azalması, sermayenin bu tip mezhepçi örgütlerin burjuvalarının ellerinde yoğunlaşmasına, yolsuzlukların artmasına neden oldu. Bu ise mezhepçi rejimin ve onun önderlerinin emekçi Lübnan halkı nezdinde sorgulanmasını, sınıfsal ve sosyal temelli mücadele dinamiklerinin önünün açılmasını doğurdu.

Çıkarları rejimin ayakta kalmasına bağlı olan mezhepçi siyasi yapılar ise bunun sonucunda taktik değiştirerek seferberliklerin içerisine girip, kitleleri politik olarak etkilemeye çalışmakta. Rejimin partileri demokratik gerici yöntemlere başvurmakta. Örneğin yeni Başbakan Hassan Diyab’ın söylemleri tam da bu düzleme oturuyor. Diyab ülkenin önemli bir süreçten geçtiğini vurgulayarak, halkın rejimden duyduğu hoşnutsuzluğu gidermek adına daha demokratik bir seçim yasası hazırlayacaklarını belirtiyor. Kitleler ekonomik, demokratik ve sosyal talepleri etrafından mücadele ederek bu düzenden bir çıkış arayışı içerisindeyken, kapitalist sömürü sisteminin devamını ve seferberliklerin sona ermesini sağlamaya çalışan egemenler emekçilerin ekonomik ve sosyal taleplerini hiçe sayarak devrimci süreci sandık yoluyla sistem içerisine hapsetmeye çalışıyorlar.

Lübnan’daki devrimci sürecin seyri açısından tehlikeli olarak tarif edilebilecek bir başka yaklaşım ise, kitle hareketi içerisinden, eski Stalinist, yeni sivil toplumcu anlayış tarafından, aşamalı devrim kavrayışı doğrultusunda geliştirilen öneri: Mezhepçi partilerin hükümetten çekilmesi, teknokratların iktidara gelerek daha “demokratik” bir düzen tesis etmeleri ve zaman içerisinde ekonomik reformların yapılması. Kapitalist ekonomik modele ve onun rejimine alternatif arayan kitlelere, reformistler tarafından üstü kapalı olarak söylenen şey aslında şu: “daha iyi bir kapitalizm mümkün.”

Yukarıda bahsi geçen tehlikelerin sonuçlarının neler olabileceğini ise 2010 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da başlayan devrimci sürecin birinci dalgasında kitle hareketi deneyimledi. Mezhepçi temellere dayanan Müslüman Kardeşler iktidarları, Tunus örneği üzerinden demokratik gericilik yöntemleri ve Suriye örneği üzerinden emperyalizmin, rejimin, bölge ülkelerinin ve radikal İslamcıların karşıdevrimci metotları… 2019 yılında Cezayir, Sudan, Lübnan, Irak ve İran’da gelişen kitle seferberlikleri ise talepleri, mücadele yöntemleri, öncüsü ve karakteri düşünüldüğünde Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin ikinci dalgası niteliğinde. Lübnanlı emekçilerin, rejim güçlerinin devrimci seferberliği yolundan çıkartma çabalarına rağmen, talepleri uğruna sergiledikleri mücadele ise kitlelerin bölgedeki ilk devrimci dalgadan dersler çıkartarak ilerlediğini gösteriyor. Ancak gerek Lübnan’da gerekse de bölgede gelişen kitlesel seferberlikler içerisinden henüz bir devrimci önderlik çıkabilmiş değil. Biz devrimci enternasyonalistlere düşen de ayaklanmaların ilk dalgasından çıkarttığımız dersler doğrultusunda, Lübnanlı emekçilerin mücadelesine politik, örgütsel ve programatik bir destek sunabilmek olmalı.

“Hepsi gitsin!”: İşçi–emekçi hükümeti mümkün!

17 Ekim tarihinde kendiliğinden bir şekilde başlayan ayaklanma, dört ayı aşkın bir süredir, rejimin tüm manevralarına karşın sürüyor. Süreç içerisinde eylemlerde kısmi geri çekilmeler olsa da uzunca sayılabilecek bir dönem boyunca Lübnanlı kitlelerin seferberlik halini sürdürüyor olması kapitalist sömürü düzenine ve rejime karşı besledikleri öfkeyi göz önüne seriyor.

Bunu kitlelerin taleplerinde ve o taleplerin evriminde de görmek mümkün. Kendiliğinden bir şekilde emekçilerin, gençlerin, kadınların ve işsizlerin öncülüğünde başlayan ayaklanma yine kendiliğinden ve bilinçsiz bir şekilde antikapitalist, antiemperyalist ve antiotoriter talepler geliştirerek yoluna devam ediyor. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin ortadan kalkmasını talep etmek kapitalist ekonomik modeli, bankaları hedef almak emperyalist kapitalist düzenin can damarını, mezhepçi rejimin yıkılmasını, hepsinin gitmesini, seküler bir rejimin inşasını talep etmek, mevcut düzeni hedef almak anlamına geliyor.

Ancak tam da bu noktada, mevcut düzenden kopuşu garanti altına alabilecek, işçi ve emekçilerin kapitalizmden bağımsız politikasından yana bir rejim/iktidar tarif edebilmek gerekiyor. Çünkü kitlelerin, burjuva partilerin iktidarı altında kendi kazanımlarını koruyabilme ve taleplerine ulaşabilme ihtimalleri mümkün değil. 

Buna giden yol ise, mücadele halindeki emekçi halka önderlik edebilecek, bir acil eylem programı doğrultusunda, politik ve örgütsel bir odağın inşasından geçiyor. Böylesi bir acil eylem programının, kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerini, rejimden, emperyalizmden ve kapitalizmden kopuş perspektifine yönlendirebilmesi gerekiyor. Hepsi gitsin! Bankaların ve özelleştirilen tüm kamu kuruluşlarının tazminatsız kamulaştırılması. Merkezi ve planlı bir ekonominin inşası. Yolsuzlukla mücadele için bağımsız halk komitelerinin kurulması ve yolsuzluğa karışanların bu komitelerin denetiminde yargılanması. Mezhepçi, karşıdevrimci grupların kitle seferberliklerine saldırılarını engellemek adına savunma komitelerinin kurulması. Mezhepçi rejimden kopuş ve emekçilerden, kadınlardan ve gençlerden yana bir anayasanın oluşturulması için bağımsız ve egemen bir kurucu meclisin toplanması. Böylesi bir talepler listesi ile oluşturulabilecek bir program, kitlelerin mücadelesinin süreğen niteliğini geliştirebileceği gibi bir işçi–emekçi hükümetinin inşasını da mümkün kılar. 

Lübnanlı devrimcilerin, mücadele halindeki kitleler ve onların inşa çabası içerisinde olduğu mahalle komiteleri, yerel koordinasyonlar tipi kitle özörgütlenme organlarını, bu yaklaşımla oluşturabilecekleri bir acil eylem programı etrafından birleştirebilmeleri ülkedeki devrimci sürecin ilerletilebilmesi, kapitalizmden ve rejimden kopuşun sağlanabilmesi adına kritik önemde. Ve Lübnan’da böylesi bir alternatifin inşa edilebilmesi hem bölgede hem de dünya arenasında benzer taleplerle mücadele etmekte olan emekçi halkların seferberliklerinin kaderinde de tayin edici olacaktır.