Tarih:

Paylaş:

İtalya’nın Etiyopya işgali ve savaşlar üzerine devrimci Marksist tutum

ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin İran’a dönük emperyalist saldırganlığı sürerken çevrilen aşağıdaki iki metin, devrimci Marksist akımın 1935-36 yıllarındaki İtalya–Etiyopya savaşı üzerine pozisyonunu açıklamaktadır. Parabellum imzasıyla New International’ın Ekim 1935’de yayımlanan “İtalya–Etiyopya Savaşı Üzerine Sorular” başlıklı metin, savaşlara karşı genel geçer pasifist bir tutum almanın veya bütün savaşları emperyalist savaş ilan ederek devrimci yenilgicilik çağrısı yapmanın hatalı bir pozisyon olacağı savunuluyor. Troçki’nin Nisan 1936’da kaleme aldığı metinde ise Etiyopya’nın emperyalist bir güç olan İtalya tarafından işgalinin “iki rakip diktatör arasındaki bir çatışma” olarak okunamayacağına yönelik vurgusu, İran’a yönelik saldırıda alınması gereken tutuma ilişkin önemli bir referanstır. Troçki’ye göre savaşları, çatışan devletlerin siyasal rejimleri üzerinden değil, emperyalist hiyerarşi içerisindeki konumları üzerinden tasnif etmek gereklidir. Örneğin emperyalist ama demokratik bir rejimin, sömürge veya yarı sömürge bir diktatörlük karşısında zaferini savunmak veya tarafsız kalmak devrimci bir politika olamaz. Emperyalist işgal ve savaşlar üzerine önemli dersler barındıran bu iki metin Troçkist yayın kurulu tarafından ilk kez Türkçeye kazandırılmaktadır. Troçki’nin metnindeki dipnotlar, Pierre Broue’nin editörlüğünde yayımlanan Troçki’nin Eserler (Oeuvres) serisinin 9. cildindeki editöryal notların çevirisidir.


İtalya-Etiyopya Savaşı Üzerine Sorular

Parabellum

I

Her savaş, devrimci Marksistleri bu savaşa karşı nasıl bir tutum alınacağı sorusuyla karşı karşıya bırakır. Bu durum onları her şeyden önce savaşı “genel olarak” reddeden ve bu nedenle her savaş karşısında tamamen çaresiz kalan burjuva ya da “sosyalist” pasifistlerden ayırır. Aynı zamanda onları, savaş patlak verdikten sonra her savaşa devrimle ya da genel grevle karşılık verileceğini vaat eden ve böylece proletaryayı savaş karşısında gerçek bir hazırlıktan alıkoyarak sosyal şovenizme hizmet eden reformizmin sözde radikal ideologlarından da ayırır. Son olarak devrimci Marksistler, çağımızda emperyalist savaşlardan başka savaş olamayacağını ve bu nedenle proletaryanın her savaşa karşı aktif ve devrimci bir biçimde ortaya çıkması gerektiğini ileri süren Marksistlerden de ayrılır.

Mussolini Etiyopya’ya karşı bir savaş hazırlamaktadır. Hiç kimse İtalya’nın emperyalist bir savaş yürüteceğini inkâr edemez. Bu savaş bir ülkeyi ilhak etme, bağımsız bir devleti bir İtalyan sömürgesine dönüştürme girişimidir. Mussolini’yi bu fetih savaşına iten dolaysız nedenler ne olursa olsun, yani Faşist İtalya’nın iç çelişkilerinin dayanılmaz hâle gelmesi ve dikkatleri başka yöne çevirmek için askeri bir macerayı zorunlu kılması ya da Afrika’da yeni fetihlere doğru iten emperyalizmin kendi mekanizması olması fark etmez. Burada söz konusu olan şey faşist rejime özgü bir özellik değildir. Bu, tüm emperyalizmlere ortak bir özelliktir. Dünya yeniden paylaşılmalıdır. İtalya gibi üçüncü dereceden bir emperyalist güç, yeni yağmalar aracılığıyla ve birinci ve ikinci dereceden güçler arasındaki emperyalist karşıtlıklardan yararlanarak kendi konumunu yükseltmeye çalışmaktadır.

Böyle bir savaşta İtalya’daki devrimcilerin tutumu tamamen açıktır. Yenilgicilik, yani kendi hükümetlerinin yenilgisi için çalışmak ve böylece emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmeye hazırlanmak. Savaş durumunda İtalyan proletaryasının görevi budur. Bu konuda hiçbir kuşku yoktur ve devrimci proletarya bu konuda dayanışma içinde olacaktır. Görüldüğü gibi bu görev İtalya’da özel bir rejim biçimi olan faşizmin varlığından kaynaklanmaz. Görev, İtalya’nın emperyalist bir politika izlemesinden doğar. Faşist rejim ise emperyalizmin olası devlet biçimlerinden yalnızca biridir. Emperyalizm aynı zamanda demokratik cumhuriyetçi biçimlerde de ortaya çıkar ve savaş durumunda devrimci Marksistler tarafından aynı sloganlar ve amaçlarla mücadele edilmelidir. Bu noktanın özellikle vurgulanmasının nedeni şudur. Bu, üstyapının, yani devlet biçiminin, egemen iktidarın ve emperyalist aşamasındaki sermaye diktatörlüğünün bütünüyle türemiş bir olgu olduğunun altını çizmek içindir. Proletaryanın temel meselelerdeki esas tutumu ise bu türemiş olguya, yani kapitalist diktatörlüğün devlet biçimine bağlı değildir.

Bu ikinci noktada dahi Marx ve Lenin’i revize eden “Marksistler” ile hiçbir birlik yoktur. Stalinistler gibi onlar da “iyi” ve “barışçı” emperyalistler ile “kötü”, savaşçı emperyalistler icat ederler. Buna göre yalnızca ikincileriyle mücadele edilmelidir. Birinciler ise iyi dostlardır. Leninizmin bu revizyonu Marksizme açık bir ihanettir. Stalinist “ilkenin” pratik uygulaması sıradan bir toplumsal şovenizme götürür. Ne kadar sofistçe ifadelerle süslenmiş olursa olsun sonuç değişmez. Aynı şekilde Alman Sosyalist İşçi Partisi (SAP) türünden “Marksistlerle” de savaş sorunu konusunda hiçbir ortak nokta bulunamaz. Bu parti, doğal tarihine ve kökenine sadık kalarak savaş karşısında iki tamamen farklı, birbiriyle bağdaşmayan ve ayrıca her ikisi de yanlış olan görüşü temsil etmektedir. Birincisi, partinin savaş sorununa ilişkin inanılmaz derecede karışık ve boş bildirgesinde dile getirilen görüştür. Bu görüş, kimsenin gerçekte ne olduğunu söyleyemediği amorf ve değersiz bir burjuva-pasifist “barış konferansı” çağrısı yapmaktadır. Bu, silahsızlanma ve savaşın genel yıkıcılığı üzerine sosyal demokrat sözlerin ve Komintern’in yardımcı örgütleri aracılığıyla yürüttüğü ajitasyon yöntemlerinin bir karışımıdır. Savaşa ve faşizme karşı bütün birlikler, dernekler ve komiteler bu yöntemin örnekleridir ve sonuçlarının ne olduğu gayet iyi bilinmektedir. SAP içindeki ikinci eğilim ise Fransız emperyalizminin “faşist Almanya’ya karşı önleyici savaşını” savunur. Böylece burada da Stalinistlerin yaptığı gibi “iyi” ve “kötü” emperyalistler arasında bir ayrım yapılmaktadır. Ordunun içinde, savaşın ortasında devrim yapılacağına dair bütün sözlere rağmen bu tutum yalnızca sıradan sosyal şovenizmin zavallı bir örtüsüdür. Çünkü bu görüş “iyi” demokratik emperyalist devletler ile “kötü” faşist emperyalistler arasında bir ayrım yapmaktadır. SAP içinde, bu Marksizm karşıtı kafa karışıklığının teorik temsilcisi, savaş meselesi hakkında hiçbir şey yayınlamamış olmasına rağmen, Fritz Sternberg’den başkası değildir. Ancak emperyalizm üzerine çalışmaları ve özellikle Der Faschismus an der Macht (Faşizm İktidarda) adlı kitabı bu politik görüşlerin teorik temelini oluşturur. Bu çalışmalar Rosa Luxemburg’un birikim teorisindeki hataların düz bir vulgarizasyonuna dayanır ve Lenin’e yönelik kibirli “çürütmeler” içerir. Lenin’in emperyalizm teorisi ise son yirmi yılın olayları tarafından ayrıntılarıyla doğrulanmıştır. Sternberg’in bu eklektizmi SAP’nin politik kararlarının temelini oluşturur.

II

Şimdi, İtalya-Etiyopya savaşının iki yönü vardır. İtalyan tarafı açısından bakıldığında her şey son derece basit görünür.

Ancak devrimci proletaryanın yapması gereken şey, bu savaş sorununu, her savaşta olduğu gibi, uluslararası bir bakış açısından görmek ve yanıtlamaktır. Bunun anlamı şudur: Eğer İtalyan proletaryasının kendi hükümetinin yenilgisi ve devrilmesi için mücadele etmesi gerektiği doğruysa, ki bu çalışmada burjuva antifaşistlerin önemli bir bölümü de onunla aynı yönde hareket edecektir; ve eğer İtalya’nın emperyalist savaşını kapitalizmin devrilmesine yönelik bir iç savaşa dönüştürmesi gerektiği doğruysa, ki bu noktada yalnızca Leninistler ilkesel olarak İtalyan devrimci öncüsüyle aynı safta yer alacaktır; bütün bunlar doğruysa, o halde devrimci proletaryanın Etiyopya karşısındaki tutumu ne olmalıdır?

Bu noktada Leninistler ile birçok burjuva ve hatta emperyalist siyasetçi arasında bir tür örtüşme bulunacaktır. Ancak nedenleri ve amaçları tamamen farklıdır.

Her şeyden önce şu soru sorulmalıdır. Etiyopya’nın bu savaşı hemen kaybetmeden sürdürme olasılığı var mıdır? Evet, bu ihtimal var. Çünkü faşist İtalya’nın gücü büyük ölçüde bir yanılsamadır. Bu “faşist cemaat” içindeki devasa çelişkiler nedeniyle ordudaki sınıf çelişkileri büyük yükler karşısında muhtemelen dayanamayacaktır. Ayrıca bu ağır ve riskli savaş kısa sürede tüm ülkeyi ayaklandırabilir. Diğer neden ise şudur: Etiyopya savaşının başlangıçta yerelleşmesi muhtemel olsa da, emperyalist büyük güçlerin İtalya’ya serbest hareket alanı tanımaları pek olası görünmemektedir. İngiliz emperyalizmi, Afrika’da İtalyan nüfuzunun Kızıldeniz’e kadar genişlemesine izin vermek ve Aden Körfezi ile Bab el-Mendeb Boğazı’ndan Nil havzasının kaynaklarına kadar uzanan bölgede İtalya’nın gücünü ve daha fazla yayılma arzusunu kabul etmek niyetinde değildir. Aynı şekilde, bugün İtalyan korsanlarının destekçiliğini yapan Fransız emperyalistlerinin «özverisi» de, İtalya’nın mevzilerinin Orta Afrika’nın içlerine doğru daha fazla ilerlemesini seyretmeye razı olacak kadar ileri gitmeyecektir.

Bunlar, Etiyopya’nın direnişini mümkün kılan uluslararası koşullardır. Tam da bu koşullar, “Etiyopya’nın zaferine yardım” sloganında ifadesini bulan bir görünürde benzerliği, burjuva hatta emperyalist bireyler ve gruplar, belki de devletler ile proletaryanın devrimci öncüsü arasında doğuracaktır.

Şu soru sorulabilir: Geri, feodal, barbar bir devlet olan Etiyopya’nın zaferinde uluslararası proletaryanın ne gibi bir çıkarı vardır? Gerçekten de bu soru, burjuva “pasifistler” tarafından, Etiyopya’yı kendileri de yutmak isteyen emperyalistler tarafından ve İtalya’nın müttefikleri tarafından dile getirilmektedir. “Etiyopya köle ticaretini bile ortadan kaldıramamış değil midir?” diye soruyor, kendi imparatorluklarında, bilindiği üzere, köle ticaretinin hiç bulunmadığı ve adaletin her yerde hüküm sürdüğü erdemli İngiliz Hıristiyanlar. Ne de olsa Hindistan’da, Afrika’da ve Britanya bayrağının dalgalandığı diğer bütün yerlerde yüz binlerce yerlinin açlıktan ölmesi, salgınlarda can vermesi ya da iyi İngiliz bombardıman uçakları tarafından öteki dünyaya gönderilmesi de bu adaletin bir parçasıdır.

Başka bir emperyalizmin İtalya’nın yenilgisinde hangi çıkarı olabileceği burada incelenmek zorunda değildir. Savaş fiilen patlak verdiğinde buna bakmak için zaman olacaktır. Ancak devrimci proletaryanın Etiyopya’nın zaferinde sahip olduğu çıkar tam da burada ve şimdi araştırılmalıdır.

III

Bunu oldukça kaba bir biçimde ifade ettik: Etiyopya’nın zaferi. Oysa bu, yalnızca İtalya’nın yenilgisinin olumlu biçimde formüle edilmesidir. Böyle söylemekle aslında söz konusu olan şey, kısaltılmış bir biçimde zaten ifade edilmiş olmaktadır. Ancak bu kısaltma yanlış anlamalara, bunun yalnızca genel bir “antifaşist” temenniden ibaret olduğu düşüncesine yol açabileceği için, bu noktada daha ayrıntılı konuşmak gereklidir.

Uluslararası devrimci proletaryanın tarafsızlık tutumunu bir el hareketiyle bir kenara bırakıyoruz. Eğer devrimci proletaryanın İtalya’nın yenilgisinden yana olduğu doğruysa, tarafsız olmadığı durumda bu aynı zamanda Etiyopya’nın zaferinden yana olduğu anlamına gelir. Eğer Etiyopya’nın zaferini istiyorsa, bunun gerçekleşmesine yardımcı olmak zorundadır. Bu da onun “tarafsız” kalmadığı, tersine Etiyopya lehine aktif biçimde müdahale edeceği anlamına gelir.

Neden? Elbette Etiyopya’nın toplumsal yapısını beğendiği için değil. Etiyopya gerçekten de geri kalmış bir ülkedir. Fakat tam da bu nedenle, güncel bu savaş çatışması yalnızca emperyalizme karşı pratik mücadele için değil, aynı zamanda savaş sorununun teorik olarak açıklığa kavuşturulması mücadelesi için de pratik bir fırsat sunmaktadır. Üstelik bu, yalnızca birbirleriyle savaşan iki emperyalist devlet grubunun karşı karşıya konulması anlamına gelmeyen bir alanda gerçekleşmektedir.

Lenin özellikle parlak eserlerinden birinde (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Tartışmasının Sonuçları, Ekim 1916) “haklı” bir savaş sorunu bakımından Marx’ın yazdığı dönem ile bizim çağımız arasında hangi ayrımların bulunduğu sorusunu doğru biçimde incelemiştir. Lenin şöyle diyordu:

“… Avrupa’nın birkaç büyük ve çok büyük halkının kurtuluşunun çıkarları, küçük ulusların kurtuluş hareketinin çıkarlarından daha üstündür.”

Lenin bunu, Marx ile Engels’in 1848 yılından önce neden Çeklerin ve Slavların ulusal hareketine karşı, buna karşılık Polonya’nın bağımsızlığından yana olduklarını göstermek amacıyla söylemektedir. Lenin’in vurguladığı gibi bu durum şunu göstermektedir:

“… Marx ve Engels o dönemde, Avrupa’da Rusya’nın ileri karakolları olarak hizmet eden ‘bütünüyle gerici halklar’ ile Almanları, Polonyalıları ve Macarları açık ve kesin bir biçimde karşı karşıya koydular. Bu bir olgudur ve o dönemde tartışmasız biçimde ortaya konmuştur. 1848’de devrimci halklar özgürlük için savaşırken, başlıca düşman Çarlık idi. Buna karşılık Çekler ve bazı diğerleri gerçekte gerici halklar ve Çarlığın ileri karakollarıydı.”

Bu, somut çözümleme amacıyla gereklidir. Verilen örnek, meselenin hiçbir şekilde ulusal “özgürlük” ya da bağımsızlık gibi soyut veya duygusal bir ilke meselesi olmadığını göstermeyi amaçlamaktadır ve gerçekten de bunu göstermektedir. Asıl mesele, “büyük” ulusların kurtuluşu sorununu bu çerçeve içine yerleştirmek ve ona tabi kılmaktır. Ancak emperyalizm içinde temel bir değişim meydana gelmiştir:

“Şimdi az sayıda emperyalist ‘büyük güçten’ oluşan bir sistem ortaya çıkmıştır. Bunların sayısı beş ya da altıdır. Bu güçlerin her biri başka ulusları baskı altında tutmaktadır. Bu baskı, kapitalizmin devrilmesini yapay biçimde geciktirmeye ve dünya üzerinde egemen olan emperyalist ulusların oportünizmini ve sosyal şovenizmini yapay biçimde desteklemeye hizmet etmektedir.”

Buradan şu sonuç çıkar:

“Bu sosyalist ilkelerin uygulanmasında somut bir değişim ortaya çıkmıştır. O dönemde bu ilkeler esas olarak ‘Çarlığa karşı’ ve onun tarafından antidemokratik yönde kullanılan küçük ulus hareketlerine karşı uygulanıyordu. Aynı zamanda büyük uluslara mensup olan Batı’nın devrimci halkları lehine uygulanıyordu. Günümüzde ise bu ilkeler emperyalist güçlerin, emperyalist burjuvazinin ve sosyal emperyalistlerin birleşmiş ve sıkı saflar hâlindeki cephesine karşı uygulanmaktadır. Amaç, emperyalizme karşı tüm ulusal hareketleri kullanmak ve sosyalist devrim lehine değerlendirmektir. Proletaryanın ortak emperyalist cepheye karşı mücadelesi ne kadar saf ve kararlı olursa, şu enternasyonalist ilke o kadar açık biçimde ortaya çıkar: ‘Başka bir halkı ezen bir halk özgürleşemez.’”

Bu uzun alıntı başka gözlemler için de malzeme sunmaktadır. Ancak bu noktada bunlara girmemiz mümkün değildir. Yalnızca şu hususu belirtelim: burada, Stalinistlerin iki tür emperyalist arasında yaptıkları ayrımlarla Marksizm ve Leninizm’e getirdikleri utanmaz tahrifatın bütünüyle reddedilişi bulunmaktadır.

IV

Peki Lenin’in bu saptaması ile Etiyopya meselesi arasında nasıl bir bağlantı vardır?

Aslında bu bağlantı çok açık. Etiyopya bugüne kadar az çok bağımsız bir ülke olmuştur. Onu ilhak etme girişimi iki olguyla karşılaşmaktadır. İlk olarak, kendisini ulusal bir savaş biçiminde ifade edecek bir Etiyopya ulusal savunma hareketiyle. Bu savaş, Etiyopya’nın toplumsal yapısının geri olup olmamasından tamamen bağımsız olarak, bu ölçüde “haklı” bir savaştır. İkincisi, İtalya’nın ilhak iradesi, Lenin’in sözünü ettiği “ortak emperyalist cephe” içindeki çelişkileri keskinleştirmektedir. Çünkü Lenin’in emperyalizm ve özel olarak savaş sorunları üzerine sayısız temel eserinden bilindiği üzere, o bu terimi elbette bir tür “üst emperyalizm”i tanımlamak için kullanmaz. Aksine şunu anlatmak için kullanır: Dünya zaten emperyalist büyük güçler arasında öylesine paylaşılmıştır ki, emperyalist olmayan her ulus emperyalist zalimlerin ortak cephesiyle karşı karşıya kalır. Fakat emperyalist yağmacılar arasında dünyanın farklı biçimde yeniden paylaşılmasına yönelik her girişim, bu yağma “ortak cephesi”nin hırsızlarını birbirine karşı kışkırtır. Böylece uluslararası proletaryanın görevi, yani sosyalist devrim, kolaylaşır. Aynı zamanda emperyalist yağmacılar arasında dünyanın son haydutça paylaşımının geçici statükosunu temsil eden “ortak cephe”nin parçalanması, işçi sınıfının devrimci mücadelesini ilerletir.

Yukarıda alıntılananla yakından bağlantılı olan bir çalışmasında, Rosa Luxemburg’un Junius broşürüne yönelik eleştirisinde Lenin şöyle der:

“… Sömürgelerin ulusal kurtuluş politikasının bir devamı olarak, emperyalizme karşı ulusal savaşlar kaçınılmaz olacaktır. Bu tür savaşlar, bugünün emperyalist ‘büyük güçleri’ arasında emperyalist savaşa yol açabilir. Ancak bu durum gerçekleşmeyebilir de ve bu birçok koşula bağlıdır.”

Etiyopya örneğinde söz konusu olan tam da böyle bir durumdur. Çünkü bu ülkenin zaten ilhak edilmiş olması gerekmez. İlhak edilmek üzeredir. Bu tür ulusal savaşların mümkün, hatta kaçınılmaz olduğu yalnızca Leninizm teorisi tarafından ortaya konmuş değildir. Aynı zamanda pratik tarafından da gösterilmiştir. Ancak bu tür

“… emperyalist devletlere karşı ulusal savaşlar yalnızca mümkün ve muhtemel değildir. Kaçınılmazdırlar ve hem ilerici hem de devrimci niteliktedirler. Bununla birlikte elbette başarıları ya ezilen ülkelerin çok sayıda sakininin çabalarının birleşmesini gerektirir ya da uluslararası durumun özellikle elverişli bir bileşimini gerektirir. Örneğin emperyalist devletlerin müdahalesinin, bu devletlerin zayıflıkları, kendi aralarındaki savaşlar veya çelişkiler sonucu felce uğraması gibi. Ya da büyük devletlerden birinde proletaryanın burjuvaziye karşı eşzamanlı ayaklanması gerekir. Bu sonuncu nokta, sıralamamızda son sırada yer alsa da proletaryanın zaferi açısından arzu edilirlik ve yararlılık bakımından birinci sıradadır.”

İtalya ile Etiyopya arasındaki çatışmada durum tam olarak budur. Gerçekte mesele Etiyopya’daki köle ticareti ya da bu feodal monarşinin toplumsal yapısı değildir. Mesele, emperyalist büyük güçler arasındaki karşıtlıkların güçlü olduğu bir durumdur. Bu nedenle bu savaşa dış müdahale başlangıçta bertaraf edilebilir. Üçüncü Enternasyonal’in liderlerinin bu çatışmadaki sefil tutumu, eğer Stalin’in memurları topluluğuna hâlâ bu ad verilecekse, Stalinist ulusal reformistlerin ilerici ve devrimci savaşa duydukları korkuyu göstermektedir. Çünkü bu Etiyopya savaşı emperyalistlerin cephesini, yani emperyalist yağmanın statükosunu temsil eden cepheyi parçalamaktadır. Lenin tarafından kurulan Enternasyonal’in Yedinci Kongresi’ni hazırlayan bu uşaklar topluluğu ise, dünyayı sarsan sorular hakkında tek kelime etmeden ilerlemektedir.

Öte yandan Milletler Cemiyeti bir kez daha başından beri ne olduğunu ortaya koymaktadır. O bir hırsızlar konsorsiyumudur, fakat birleşik değildir. Günümüzde Milletler Cemiyeti Konseyi’nin başkanının adı Litvinov’dur. Bu eski Bolşevik, emperyalist entrikalar aracılığıyla ilhak edilmeyi reddeden Etiyopya’nın ilerici ve devrimci savaşını boğma ihanet görevini yerine getirmek zorunda kalacaktır. Etiyopya’nın direnişi proletaryaya devrimci ve ilerici olanaklar sunmaktadır. Etiyopya savaşının ilerici ve devrimci olmasının tek nedeni de budur. Litvinov’un görevi aynı zamanda bu ülkeyi emperyalist yağmacılara teslim etmektir.

V

Abartıya kaçmadan söylenebilir ki, İtalya’nın yenilgisi ve İtalya Yarımadası’nda bir devrim öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir. Avrupa’daki tüm ittifaklar ve devletler sistemi çökerdi. Almanya’da, Avusturya’da, İspanya’da, Balkanlar’da ve özellikle Fransa’da proletarya muazzam bir itki kazanırdı. Avrupa’nın çehresi değişirdi. Bu durum uluslararası proletaryanın doğrudan sınıf çıkarları kapsamındadır. Ancak bundan da fazlası söz konusudur. Afrika’da İtalya’nın yenilgisi ve Etiyopya’nın zaferi, emperyalist haydutlara Afrika’da korkunç bir darbe indirebilir. Etiyopya’nın ulusal savaşı başarıyla taçlandırılırsa, geri kalmış bu ülkenin zaferinin Mısır’da, Orta ve Doğu Afrika’daki büyük Fransız ve İngiliz sömürgelerinde ve Güney Afrika’da ayaklanmalar biçiminde yankıları neden ortaya çıkmasın? Ve Afrika’daki zafer kazanmış ayaklanmaların Asya’da yerleşmesi, tekrarlanması ve yayılması mümkün değil midir?

Eğer burada söz konusu olan yalnızca hayaller olsaydı bile, bu hayallerin kendisi yararlı, eğitici ve enternasyonalist olurdu. Ancak mesele, kendisini her zaman Realpolitik’iyle öven küçük burjuva zihniyetli kişinin, buna “sosyalist” küçük burjuva zihniyetli kişi de dahildir, tasavvur etmeye izin verdiğinden çok daha gerçek olanakları içermektedir. Zamanımızın kapitalizmi bu “sosyalistlerin” inandığından çok daha sarsak ve çok daha köklü biçimde çöküşe mahkûmdur. Etiyopya çatışması gibi bir olay bile emperyalizmin çürümüş yapısını ölüm sancılarına sürükleyebilir. İşte bu nedenle uluslararası proletaryanın bu yönde ilerlemek için her şeyi yapması en temel görevdir. Bu “her şey”, somut durumda şu anlama gelir: İtalyan emperyalizmine karşı amaçlı ve nefretle dolu bir kampanya yürütmek. Asker sevkiyatlarının ve İtalya’ya silah ve mühimmat tedarikinin engellenmesi. İtalyan askerleri arasında ajitasyonun güçlendirilmesi. Mümkün ve gerekli olduğunda İtalyan savaş hazırlıklarının, mühimmat üretiminin ve gıda tedarikinin sabote edilmesi. Öte yandan, Etiyopya’ya silah sevkiyatının desteklenmesi gerekir. Bu, “ilke olarak” silah üretimine ve taşınmasına karşı olanlar için de geçerlidir. Bu savaşın Etiyopya açısından haklılığının açık, yüksek sesli ve korkusuz bir propagandasının yapılması gerekir. Milletler Cemiyeti’nin ve onun emperyalist ikiyüzlülüğünün, ayrıca İtalya ile pazarlık yapan emperyalist hükümetlerin yorulmak bilmez biçimde teşhir edilmesi gerekir. İkinci Enternasyonal’in ihanetçi rolünün korkusuzca teşhir edilmesi gerekir. Aynı şekilde, Üçüncü Enternasyonal’in yöneticilerinin de teşhir edilmesi gerekir. Bu yöneticiler, sözde mücadele ettiklerini iddia ettikleri faşizmi nesnel olarak desteklemektedir. Emperyalizmden genel olarak söz etmiyoruz, çünkü Stalinizm artık bundan hiç söz etmemektedir. Stalin’in dış politika yöneticilerinin de teşhir edilmesi gerekir. Bu yöneticiler, faşist İtalya ile şüpheli bir “dostluk” uğruna, bu durumda da kısa görüşlü ve oportünist bir biçimde, İtalyan emperyalizminin savaşından uluslararası proletarya için doğan devrimci perspektifleri ve olanakları ihanetle terk etmektedir. Bunu yaparken düşüncesizce Sovyetler Birliği’nin sözde çıkarlarını uluslararası proletaryanın genel çıkarlarının karşısına koymaktadırlar. Bunun sonucu olarak, Leninist öğretiyi, yani Marksizmi, Afrika’daki bu savaş örneğinde olduğu gibi her somut durumda, tüm uluslararası proletaryanın çıkarları doğrultusunda uygulayacak olan Dördüncü Enternasyonal’in yaratılması gerekliliği yönündeki propagandanın güçlendirilmesi gerekir.

Paris, Eylül 1935


***

Diktatörler ve Oslo’nun Tepeleri Üzerine

İngiliz Bir Yoldaşa Mektup

Lev Troçki

Mektup, Marksist Grup’un yönetimine, muhtemelen Bert Matlow’a hitaben yazılmıştır. Başlığı Troçki tarafından verilmiştir. Marksist Grup (Marxist Group), 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunu ilan Troçki önderliğindeki Uluslararası Komünist Lig’in Büyük Britanya seksiyonuydu. O dönemde Bağımsız İşçi Partisi (ILP) içerisinde faaliyet yürütüyordu.

Görünüşe göre bu başlık, ILP’nin 11 ve 12 Nisan’da Keighton’da henüz gerçekleştirilmiş olan konferansındaki iki olaya göndermede bulunmaktadır: Maxton’ın Etiyopya savaşını «iki diktatör arasındaki» bir çatışma olarak tanımlaması ve Fenner Brockway’in, o sırada Norveç’te sürgünde bulunan Troçki’ye gönderme yaparak, «Oslo’nun tepelerinden» yeni bir Enternasyonal kurmak isteyenlere yönelik saldırısı.

Sevgili Yoldaş,

Bağımsız İşçi Partisi’nin (ILP) konferansına ilişkin raporu, 17 Nisan 1936 tarihli New Leader gazetesinde büyük bir şaşkınlıkla okudum. Doğrusu, ILP’yi yöneten pasifist parlamenterler hakkında hiçbir zaman hayal beslemedim. Ancak onların siyasi konumu ve konferanstaki bütün tutumları, kendilerinden genellikle beklenebilecek sınırları bile aşmaktadır. Eminim ki siz ve arkadaşlarınız da burada bizim vardığımız sonuçlara yaklaşık olarak aynı şekilde ulaşmışsınızdır. Bununla birlikte birkaç gözlemde bulunmaktan kendimi alamıyorum.

1. Maxton ve diğerleri, İtalya ile Etiyopya arasındaki savaşın “iki rakip diktatör arasındaki bir çatışma” olduğu görüşündedir. Bu siyasetçilere göre bu olgu, proletaryayı iki diktatör arasında bir seçim yapma görevinden kurtarmaktadır. Böylece savaşın karakterini devletin siyasal formu üzerinden tanımlamaktadırlar. Üstelik bunu yaparken söz konusu siyasal biçimi son derece yüzeysel ve yalnızca betimleyici bir tarzda ele almakta, her iki “diktatörlüğün” toplumsal temellerini dikkate almamaktadırlar. Bir diktatör tarihte son derece ilerici bir rol de oynayabilir. Örneğin Oliver Cromwell, Robespierre[1] vb. Öte yandan İngiliz demokrasisinin tam ortasında Lloyd George[2] savaş sırasında son derece gerici bir diktatörlük uygulamıştır. Bir diktatör, İngiliz boyunduruğunu parçalamak amacıyla Hint halkının bir sonraki ayaklanmasının başına geçecek olsaydı, Maxton bu diktatöre desteğini reddeder miydi? Evet mi hayır mı? Eğer reddetmezse, İtalyan boyunduruğunu atmaya çalışan Etiyopyalı “diktatöre” neden desteğini reddetmektedir?

Eğer Mussolini zafer kazanırsa[3], bunun anlamı faşizmin güçlenmesi, emperyalizmin kuvvetlenmesi ve Afrika’da ve başka yerlerde sömürge halklarının cesaretinin kırılması olacaktır. Buna karşılık Negus’un zaferi yalnızca İtalyan emperyalizmine değil, emperyalizme bütünüyle güçlü bir darbe anlamına gelecek ve ezilen halkların isyankâr güçlerine güçlü bir itki verecektir. Bunu görmemek için gerçekten bütünüyle kör olmak gerekir.

2. McGovern[4], 1935’in “zavallı küçük Etiyopya”sını 1914’ün “zavallı küçük Belçika”sı ile aynı düzeye koymaktadır. Her iki durumda da bunun anlamı savaşı desteklemektir. Oysa “zavallı küçük Belçika”nın Afrika’da on milyon kölesi vardır. Buna karşılık Etiyopya halkı, İtalya’nın kölesi olmamak için savaşmaktadır[5]. Belçika Avrupa emperyalist zincirinin bir halkasıydı ve öyle kalmıştır. Etiyopya ise yalnızca emperyalist iştahların bir kurbanıdır. Bu iki durumu aynı düzleme yerleştirmek tam anlamıyla saçmalıktır.

Öte yandan Etiyopya’yı İtalya’ya karşı savunmak, hiçbir şekilde İngiliz emperyalizmini savaşa teşvik etmek anlamına gelmez. Bir zamanlar bu durum New Leader gazetesinde yayımlanan birkaç makalede oldukça iyi bir biçimde gösterilmişti[6]. McGovern’ın, ILP’nin görevinin “diktatörler arasındaki kavgalardan uzak durmak” olması gerektiği yönündeki çıkarımı, pasifizmin zihinsel ve ahlaki güçsüzlüğünün örnek bir modelidir.

3. Ancak en utanç verici olan şey oylamadan sonra ortaya çıkmaktadır. Konferans, 70’e karşı 57 oyla bu skandal nitelikteki pasifist şarlatanlığı reddettikten sonra[7], hassas pasifist Maxton konferansın göğsüne bir ültimatom tabancası dayadı ve 93’e karşı 39 oyla yeni bir karar dayattı[8]. Böylece görüyoruz ki diktatörler yalnızca Roma’da ve Addis Ababa’da değil, Londra’da da bulunmaktadır. Bu üç diktatör arasında en zararlı olanın, kendi parlamento prestiji ve pasifist kafa karışıklığı adına kendi partisinin boğazına sarılan kişi olduğunu düşünüyorum. Böyle bir davranışa tahammül eden bir parti devrimci bir parti değildir. Çünkü eğer parti, Maxton’un istifa tehditleri nedeniyle son derece önemli ve güncel bir meselede ilkesel tutumundan vazgeçiyor veya bunu erteliyorsa, belirleyici anda burjuvazinin ölçülemeyecek kadar güçlü baskısına asla dayanamayacaktır.

4. Konferans ezici bir çoğunlukla parti içinde grupların varlığını yasakladı[9]. Güzel. Fakat Maxton konferansa ültimatomu kimin adına yöneltti? Parti aygıtını kendi özel mülkü olarak gören ve gerçekte partinin demokratik kararlarına saygı duymaya zorlanması gereken tek hizbi temsil eden parlamento grubunun adına. Muhalif grupları dağıtan fakat iktidardaki kliğin istediği gibi davranmasına izin veren bir parti devrimci bir parti değildir. Böyle bir parti proletaryayı zafere götüremez.

5. Fenner Brockway’in bu konudaki tutumu[10], merkezciliğin siyasal ve ahlaki yetersizliğinin son derece öğretici bir örneğidir. Fenner Brockway önemli bir sorunda doğru bir bakış açısını benimseme şansına sahip oldu. Bu bakış açısı bizimkiyle örtüşmektedir. Ancak fark şuradadır. Biz Marksistler bu meseleyi gerçekten ciddiye alırız. Fenner Brockway için ise bu yalnızca “tali” bir meseledir. Ona göre İngiliz işçileri için yanlış bir bakış açısına sahip olsa bile Maxton’un başkan olması, Maxton olmadan doğru bir bakış açısına sahip olmaktan daha iyidir. Merkezciliğin kaderi budur. Tali olan şeyi ciddi, ciddi olan şeyi ise tali sayar. İşte bu nedenle merkezciliği asla ciddiye almamak gerekir.

6. Enternasyonal sorunu konusundaki eski kafa karışıklığı, önceki perspektifin açık iflasına rağmen bir kez daha benimsendi[11]. Her hâlükârda Üçüncü Enternasyonal’den gelecek bir “davet” hakkında artık hiçbir şey söylenmemektedir. Fakat merkezci hiçbir şeyi ciddiye almaz. Artık bir proleter Enternasyonal’in kalmadığını kabul ettiği hâlde bile yenisini kurma konusunda tereddüt etmektedir. Neden? Çünkü ilkeleri yok.

İlkeleri olamaz. Çünkü yalnızca tek bir önemli meselede ilkesel bir tutum benimsemeye yönelik ciddi bir girişimde bulunsa bile, hemen sağdan bir ültimatom alır ve geri çekilmeye başlar. Böyle koşullar altında bütünlüklü bir devrimci programı nasıl düşünebilir? Daha sonra zihinsel ve ahlaki çaresizliğini derin görünümlü aforizmalar biçiminde ifade eder. Yeni Enternasyonal’in “sosyalist hareketlerin gelişmesinden” doğması gerektiğini söyler. Yani bir gün mutlaka bir şey üretecek olması gereken tarihsel süreçten. Fakat bu kuşkulu müttefikin çeşitli yolları vardır. Hatta Lenin’in Enternasyonal’ini İkinci Enternasyonal düzeyine indirgemeye kadar varmıştır. Bu nedenle proleter devrimciler kendi yollarına girmelidir. Yani yeni Enternasyonal’in programını formüle etmeli ve tarihsel sürecin elverişli eğilimlerine dayanarak bu programın egemenlik kazanmasına yardımcı olmalıdır.

7. Fenner Brockway, Maxton’a yaptığı acınası teslimiyetten sonra, imzası bulunan kişiye karşı mücadelede yeniden cesaret buldu. Brockway’e göre yeni bir Enternasyonal “Oslo’nun yüksekliklerinden” inşa edilemez[12]. Oslo’da yaşamadığım gerçeğini bir yana bırakıyorum. Ayrıca Oslo yüksekliklerde yer alan bir şehir de değildir. Benim binlerce yoldaşla birlikte savunduğum ilkeler hiçbir yerel ya da coğrafi nitelik taşımamaktadır. Bunlar Marksist ve enternasyonalist ilkelerdir. Bu ilkeler tezlerde, broşürlerde ve kitaplarda formüle edilmiş, açıklanmış ve savunulmuştur. Fenner Brockway bu ilkeleri yanlış buluyorsa, kendi ilkelerini bunların karşısına koysun. Biz her zaman daha iyisini öğrenmeye hazırız. Ne var ki Fenner Brockway ne yazık ki bu alana girmeye cesaret edemez, çünkü o, zaten o pek zavallı ilkeler bohçasını Maxton’a teslim etmiş bulunuyor. Bu yüzden geriye onun için yalnızca “Oslo’nun yükseklikleri” ile alay etmek kalmaktadır. Bunu yaparken de hemen üçlü bir hata işlemektedir. Benim adresim konusunda, Norveç başkentinin topografyası konusunda ve son olarak uluslararası eylemin temel ilkeleri konusunda.

Sonuçlarım nedir? ILP’nin davası bana göre umutsuz görünmektedir[13]. Fenner Brockway hizbinin başarısızlığına rağmen Maxton’un ültimatomuna boyun eğmeyen otuz dokuz delege, İngiliz proletaryası için gerçekten devrimci bir parti hazırlamanın yollarını aramalıdır. Böyle bir parti ancak Dördüncü Enternasyonal bayrağı altında var olabilir.


[1] Oliver Cromwell (1599-1658), küçük soylu, İngiliz Devrimi sırasında Püritenlerin önderi, Yeni Model Ordu’yu örgütleyip komuta etti, monarşiyi devirdi ve Kral I. Charles’ın başını kestirdi. Maximilien Robespierre (1758-1794), Jakobenler Kulübü’nün önde gelen isimlerinden ve Konvansiyon’daki Montagnardların sözcülerinden biri olarak, Fransız Devrimi sırasında Kamu Selameti Komitesi’ni yönetti ve 9 Thermidor’da devrilene kadar bu görevini sürdürdü.

[2] David Lloyd George (1863-1945), liberal milletvekili, 1916’dan itibaren Büyük Britanya’da enternasyonalist muhalefete baskı uygulayan ve işçi hareketini bir bütün olarak susturup etkisiz hale getirmeye çalışan bir savaş kabinesine başkanlık etti.

[3] İtalyan ordusunun askerî zaferi bu tarihte fiilen kesinleşmişti ve yalnızca iki ay sonra nihai olarak tescil edilecekti.

[4] John McGovern (1887-1968), işsizler lehine yürüttüğü ajitasyon sayesinde popülerlik kazanmış bir ILP milletvekiliydi, ancak her şeyden önce bir pasifistti.

[5] Hatırlatalım ki 1914 savaşı, “tarafsız” Belçika’nın Alman ordusu tarafından işgaliyle başlamıştı ve aynı Belçika, Afrika’da, özellikle Kongo’yu da kapsayan önemli bir sömürge imparatorluğunun başındaydı. Etiyopya, Afrika’nın son bağımsız devletiydi.

[6] Burada söz konusu olan, Fenner Brockway’in ILP’nin haftalık yayın organı The New Leader’ın Ağustos ve Eylül 1935 sayılarında yayımlanan makaleleridir.

[7] Yaptırımlar politikası üzerine, Marksist Grup üyesi siyah C.L.R. James’in Londralı delegeler adına açtığı tartışma sırasında konferans, 57’ye karşı 70 oyla şu metni kabul ederek Maxton, McGovern ve parlamento grubunun politikasını mahkûm etmişti: “Konferans, The New Leader’ın son aylardaki tutumundan memnuniyet duyar. Yoldaş Brockway’i kutlar ve yaptırımlar sorunu konusunda benimsediği çizgiyi kendi çizgisi olarak kabul eder.»”

Konferans bu metin üzerinde 13 Eylül 1935’te karar aldı. Bu bildirinin, ilk cümlede müdahale karşıtı olarak ilan edilen politikayla doğrudan çeliştiğini belirten ayrı önerge ise 65’e karşı yalnızca 66 oy almıştı. Bu oylama, Marksist Grup ile Brockway “solu” arasındaki koalisyon için büyük bir zaferdi.

[8] Yaptırımlara ilişkin karar tasarısının oylanması sırasında, aralarında McGovern’ın da bulunduğu birkaç milletvekili, bu kararın yürürlükte tutulması hâlinde istifa etmekle tehdit etti. Ertesi gün, konferansın açılışında, konferans kararının korunmasının kendilerini görevlerinden istifa etmeye zorlayacağı yönünde bir açıklama yapıldı. Özellikle şöyle deniyordu: «Parti içinde İtalya’ya karşı savaş meselesi konusunda görüş ayrılığı vardır. Yürütme kurulunun üç üyesi, parlamento grubundan bazı üyeler ve ulusal konseyin diğer bazı üyeleri, alınan kararı vicdanen uygulayamayacak durumdadır.»

Bunun üzerine ulusal konsey, çoğunluğun çok dar olmasını gerekçe göstererek, yeni önerinin üç ay içinde bir referandum yoluyla partinin kararına sunulmasını ve bu arada konferansın ulusal konseye ve onun, parti ailesi içindeki farklı görüşlerin ifade edilmesine olanak tanıyan yönetimine güvenmesini talep etti.

Ancak herkesin şaşkınlığı içinde, bir gün önce kabul edilen kararı desteklemiş olan C.A. Smith, ulusal komitenin referandum sonucuna uyma taahhüdünde bulunması koşuluyla Maxton’ın önerisinden yana tavır aldı! C.L.R. James, Maxton’ın önerisine karşı mücadele etti. Fakat Fenner Brockway, partinin Maxton gibi etkili bir kişiden mahrum kalma riskini göze alamayacağını ve oylamadaki farkın çok küçük olması nedeniyle meseleyi referanduma bırakmanın daha doğru olacağını savundu.

Bunun üzerine, bir önceki gün yapılan oylamanın kararını referanduma göndermeyi onaylayan önerge 39’a karşı 95 oyla kabul edildi: Brockway ile kurulan koalisyon bozulmuş, Marxist Group ise tecrit edilmişti.

[9] ILP içindeki gruplaşmaları yasaklayan önlem açıkça Troçkistlere yönelikti ve Fenner Brockway de The New Leader’da 20 Mart’ta yayımlanan makalesiyle bu önlemin kabul edilmesinin koşullarının yaratılmasına katkıda bulunmuştu.

[10] Archibald Fenner Brockway, 1908’den beri ILP üyesiydi ve 1933’ten bu yana partinin genel sekreterliğini yürütüyordu. Aynı zamanda Londra Bürosu’nun da sekreteriydi.

[11] Fenner Brockway, Enternasyonal meselesi konusunda ulusal komitenin tutumunu sundu. Bu tutum, bir Enternasyonal’in II. ve III. Enternasyonallerin birleşmesinden doğabileceği fikrini reddediyor ve “yeni bir Enternasyonal”den yana tavır alıyordu: “Bütün bu fraksiyonları bir araya getiren birleşik bir devrimci Enternasyonal’in kurulmasından yana olduğumuzu açıkça söylemeliyiz. Yukarıdan bir program dayatmaya çalışmayacağız, fakat devrimci sosyalist bir Enternasyonal’in etrafında toplanması gereken bazı temel ilkeleri formüle edeceğiz. Bu temel ilkeler, Uluslararası Büro’nun esaslarında zaten belirtilmiştir.”

[12] Fenner Brockway, Enternasyonal üzerine raporunda özellikle şöyle demişti: «Birleşik bir devrimci Enternasyonal yaratmanın yolunun, birkaç küçük grubun bir araya gelip bir program hazırlaması ve ardından Oslo’nun tepelerinden yeni ve birleşik bir Enternasyonal kurması olduğuna inanmıyoruz.»

[13] Troçki burada, Marksist Grup’u bir yıldır bölen mesele konusunda açık bir tutum almaktadır: Ona göre ILP’nin artık bir geleceği yoktur, yönü İşçi Partisi’ne çevirmek ve orada faaliyet yürütmek gerekmektedir. Aslında Troçki, Kasım 1935’te Birney ve Johnstone’un ziyaretini kabul ettiğinde de bu sonuca pek uzak değildi. Marksist Grup’un hazırlanacak bir eylem programı temelinde kampanya yürütmesi ve bu kampanyanın sonuçlarına göre tutumunu belirlemesi konusunda anlaşmaya varılmıştı. P.J. Schmidt’in Londra ziyareti ise işleri karmaşıklaştırmıştı: Hollandalı önder, Fenner Brockway’in ve dolayısıyla ILP’nin Dördüncü Enternasyonal’e kazanılmasının mümkün olduğuna inanıyordu. Ayrıca Marksist Grup’un en ciddi grup olduğuna kanaat getirmişti ve kendisi de Brockway ile parti çoğunluğunun kazanılmasının mümkün olduğuna inanan C.L.R. James’ten etkilenmişti. Paskalya konferansından sonra James ve taraftarları, Marksist Grup çoğunluğunu önce ILP içinde referandum mücadelesini vermeye ikna ettiler: Controversy’nin Mayıs sayısı, Marksist Grup’un kendi kendini feshetme bildirisini yayımladı. Grup, bu meselede de ILP’nin disiplinine tabi olmayı kabul ediyordu.

Popüler Yazılar