Siyonizm ve Ortadoğu: Yahudi-Arap Savaşı sonrası

S. Munier’in “İsrail Raporu” olarak sunduğu bu makalesi Ekim 1949’da, Dördüncü Enternasyonal’in aynı adlı yayın organının 10. cilt, 9. sayısında yayımlanmıştır. S. Munier, Gabriel Baer’in kullandığı takma addır.

***

Bir yıl kadar önce Yahudi devletinin kuruluşundan bu yana Ortadoğu’da gerçekleşen gelişmeler, uluslararası işçi sınıfının geniş kesimlerince benimsenmiş olan iki büyük yanılsamayı yıkmak durumunda: 1.) antiemperyalist mücadele sonucunda yeni bir bağımsız devletin kurulmasıyla, emperyalizm yenilgiye uğratılmıştır; (2.) Yahudi devletinin varlığı işçi sınıfı ve Ortadoğu’nun Arap ülkelerindeki emek hareketi üzerinde ilerici bir etkiye sahiptir. 

Anglo-Amerikan emperyalizminin desteği olmasaydı İsrail Devleti’nin kurulamayacağını dünyadaki bütün sosyalistlerin anlaması önemlidir. 

Eğer ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) delegasyonu, Haiti, Filipinler gibi bazı küçük devletlerin delegasyonu üzerinde baskı uygulamamış ve onları çeşitli rüşvetlerle ayartmamış olsaydı; ABD hükümeti, İsrail’e para ve malzeme akışına izin vermemiş, ve böylece dolar karşılığı Çekoslovak silahları almasını olanaklı kılmamış olsaydı; kuruluşundan daha birkaç saat sonra [İsrail devletini] tanımış olmasaydı; İngiliz ordusu, yol boyunca Arap köylerinin zapt edilmesi ve boşaltılması sayesinde [İsrail’e] Kudüs yolunun açılmasına göz yummasaydı (2 Mart 1948’de, İngiliz birlikleri, Bab al Wad’daki bir Arap barikatını yarmak amacıyla Hagana’yla güç birliği yaptı, daha sonra Nisan’ın ilk günlerinde yol boyunca patlak veren silahlı çatışmalara herhangi bir müdahalede bulunmadı, sonra da 6 Nisan’da kente ikmal trenlerinin girmesine izin verdiler, vb); Britanya ordusu 9 Ocak’ta, Yukarı Galile’deki Dan ve Kfar Szold Yahudi kolonilerini kurtarmaya koşmasaydı; ve nihayet, BM’nin Haziran 1948’de dayattığı ateşkes Yahudi Kudüs’ü açlıktan ve askeri yenilgiden kurtarmamış olsaydı – eğer bütün bunlar gerçekleşmeseydi, İsrail Devleti var olamazdı

Anglo-Amerikan emperyalizminin amacı, Siyonizmin Filistin’de 30 yıldan beri oynadığı rolü, bu kez bir bütün olarak Ortadoğu’da oynayacak bir güç yaratmaktı. Bu, şovenist nefret için bir odak oluşturarak Ortadoğulu Arap kitlelerin anti-emperyalist mücadelesini ırksal veya dinsel kanallara yönlendirmeye hizmet edebilirdi. Ama geçen yılki gelişmelerin Araplar ve Yahudiler arasındaki güç dengesini (ya da belki daha doğru bir ifadeyle, acizlik dengesini) altüst etmesi ve bütün Ortadoğu’da yükselmekte olan emek hareketinin üstesinden gelecek bir yönteme ihtiyacın ortaya çıkmasıyla birlikte, Yahudi Devleti ile onu çevreleyen Arap devletleri arasında yeni bir denge oluşturmak zorunluluğu doğdu. 

ABD hükümetinin yalpalıyor görünen politikası, ancak bu ışığın altında anlaşılabilir. BM Genel Kurulu, 29 Kasım 1947’de Filistin’in bölünmesi ve Yahudi Devletinin kurulması önerisini kabul etti. İşaret verilmişti: Ertesi gün Filistin’de Araplar ile Yahudiler arasında çatışmalar başladı. Ama Arap ülkelerinin çoğunda, planın ilk aşamasında bazı tersliklere rastlandı: kitle gösterileri esas olarak, yabancı şirketlere ve kuruluşlara, bu arada bölünmeye verdiği destekten ötürü Sovyetler Birliği’ne ve Şam’da büroları tahrip edilen Komünist Parti’ye yöneldi. İngilizler sadece doğrudan yönetimleri altında olan yerlerde bu ayaklanmaları Yahudi azınlığa karşı çevirmekte başarılı oldular; örneğin, Aden’deki Britanya Kraliyet Sömürgesi’nde bölünme karşıtı gösterilerde 75 Yahudi öldürüldü, pek çoğu da yaralandı. 

1948 başlarında Filistinli Araplar ile Yahudiler arasındaki çatışmalar, Filistin ölçeğinde Yahudilerin askeri açıdan daha güçlü olduğunu gösterdi. Arapların zayıflığının yegane nedeni, Arap toplumunun genel olarak feodal bir yapıya sahip olması değil, ama aynı zamanda, İkinci Dünyası Savaşı sırasında oluşan işçi sınıfından duyduğu korku altında, 1936-39’dakine benzer herhangi bir kitle hareketinin gelişmesinin önüne geçmek isteyen Arap önderliğinin gerici niteliğiydi. Şimdi soru şuydu: çevre ülkelerin Arap hükümetleri müdahalede bulunacaklar mıydı? 

12 Ocak 1948’de, Londra’daki İngiliz diplomatik kaynaklar, Büyük Britanya’nın Mısır, Irak ve Ürdün’e “anlaşmalar” dahilinde silah yardımı yaptığını doğruladılar, ama bu devletlerin Filistin’e müdahale etmekteki azimleri ve yetenekleri hala çok kuşkuluydu. Kendilerini yüreklendirecek yeni bir gelişmeye ihtiyaçları vardı, ve bu, Mart 1948’de, bölünmeyi reddeden ve bölgenin yönetiminin BM’ye bırakılmasını savunan Amerikan deklarasyonu biçiminde geldi. Bu deklarasyon, BM aygıtının kendi kararlarını bile yerine getirmekteki bariz çaresizliğiyle de birleşince, Ortadoğu devletlerini Siyonist önderliği dışlayarak Anglo-Amerikan emperyalizminin bölgedeki yegane temsilcileri olma konumunu elde etme gayretine itti. 

Ne var ki işgal sırasında, 15 Mayıs’tan sonra, Ürdün Arap Lejyonu’nun Kudüs’ün Yahudi kesimini düşürme tehlikesi doğduğu ve Mısır ordusu Tel Aviv yolu üzerindeki güney Yahudi yerleşim alanlarına dayandığı bir anda, ilk ateşkes dayatılarak Yahudilere ordularını organize etmek, silah satın almak ve Kudüs’e ikmal temin etmek için ihtiyaç duydukları süre sağlanmış oldu. Ateşkesin amacı yeni bir güç dengesi yaratmaktı, yoksa Yahudilere Arap orduları üzerinde kesin bir zafer elde etmek için imkan sağlamak değil. İngiliz subaylar Arap Lejyonu’nda hizmet etmeye devam ettiler, Mısır ve Suriye ise Marshall Planı’na dahil edilen çeşitli Avrupa ülkelerinden silah alımını sürdürdüler. 

Bu güç dengesini korumak gereği ne zaman ortaya çıktıysa, hep yeni bir ateşkes dayatıldı. 

Bunların sonuncusu ise, İsrail güçleri Mısır topraklarına girip bu ülkenin Filistin’deki tüm kuvvetlerini imha etme ve bunun sonucunda Mısır’da ciddi sosyal altüst oluşlara yol açma tehlikesi yarattığında kabul ettirildi. Bu arada doğan Arap mültecileri sorunu ve sınır anlaşmazlıklarının İsrail ve Arap ülkeleri arasında yarattığı gerginlikler, Amerikan diplomasisinin Ortadoğu’da “barışın sağlanması” için harekete geçmesi ve Rodos’ta “sürekli bir ateşkes” dayatması için zemin oluşturdu. 

Emperyalist sızmanın yeni aşaması 

Ne var ki, Ortadoğu’daki Arap kitlelerini antiemperyalist mücadeleden saptırmak amacıyla İsrail Devleti’nin yaratılması, Anglo-Amerikan emperyalizminin savaştan ve yeni güç dengesinden elde ettiği yegane kazanım değildi. Geçen yıl yaşanan olayların önemli bir yan ürünü de, Ortadoğu’nun hemen hemen bütün hükümetlerinin stoklarının ve kaynaklarının tükenmesiydi. Arap burjuvazisi İkinci Dünya Savaşı sırasında, savaş ekonomisinden yararlanarak tüm Ortadoğu’da ve özellikle Mısır’da güçlenmiş ve kaynaklarını zenginleştirmiş, İngiliz emperyalizmi karşısındaki pazarlık gücünü artırmıştı. 

Economist’in de belirttiği gibi, İngiltere Mısır’la yaptığı Sterlin anlaşmasında fazlasıyla “cömert” olmak zorundaydı. Mısır’ın Sterlin bloğunu terk etmeye gücü yetiyordu, Suriye’nin de Frank bloğunu. Savaş dönemindeki boom’un (ekonomik canlanma) sona ermesindeki temel nedenler yaygın ekonomik eğilimler olsa da (örneğin, bu ülkelere akmaya başlayan ithal mallarının yeni kurulmuş yerli sanayilerin ürünleriyle rekabet etmesi), Filistin’deki savaş, devlet kaynaklarının küçülmesi ve hükümetlerin mali durumlarının bozulmasında önemli rol oynadı. 

1946-47 mali yılının sonunda Mısır’ın mali rezervi 70 milyon Mısır pound’a ulaşmıştı. Mısır’daki mali çevreler, Filistin savaşı giderlerinin (rezervlerden kapatılması gerekiyordu) 30 milyon pound civarında olduğu tahmin ediyorlar. Nisan 1949’da, Mısır parlamentosu olağanüstü savaş harcamaları için 8 milyon pound’luk ek bir kaynak ayırmayı kararlaştırdı. “5 yıllık plan” için (tahminen yıllık 10 milyon pound) rezervlerden çekilen parayla birlikte, bu kaynak 6-7 kat azalmış, yani rezerv 10 milyon pound’a inmiş durumda. 

Irak hükümetinin Filistin savaşına ne kadar harcadığına dair rakamlar açıklanmadı, ancak bu savaş sonucunda 1948-49 için bütçe açığı 15 milyon Irak dinarı olarak tahmin ediliyor (olağan savunma harcaması olan 10 milyon dinar da eklendiğinde, normal bütçenin tamamı 25 milyon dinar tutarında). Irak’ta savaş, Arap Haber Ajansı’nın belirttiği gibi, ülkeyi “ekonomik kaos”la tehdit eden bir mali krize neden oldu. 

Suriye’nin rezervleri 1949’dan önce zaten tükenmişti. 1949-50 mali yılında Suriye bütçesi 129 milyon Suriye poundu’na eşitti (tahminen 14.3 milyon İngiliz poundu). Aynı yıl Suriye’nin savunma harcamaları 39.5 milyon pounda sabitlendi, ayrıca 15 milyon pound iç güvenlik için harcandı. Fakat darbeden sonra yeni diktatör, savunma bütçesini 70 milyon pound’luk olağanüstü bir tutara çıkardı, yani iç güvenlik harcamalarıyla birlikte bütçenin yarısından fazlasına, % 65’ine. 

Lübnan da, askeri harcamalarını muazzam derecede artırmasına karşın, Filistin savaşından üstlendiği asıl yük, Lübnan bütçesinin yarısından fazlasını yutan Filistinli Arap mültecilere yapılan harcamalardı. Geçen yıl boyunca Ürdün Arap Lejyonu’nun harcamaları için verilen resmi rakamlar, 3.5 milyon pound idi. Bu harcamaların gelecek yılların bütçe gelirlerinden karşılandığı bildirildi; yoksul Ürdün’ün bu yılki toplam bütçesi yalnızca 2.43 milyon pound. 

Kuşkusuz Ortadoğu’daki Arap hükümetleri bu devasa harcamaların yükünü yoksul kitlelerin sırtına yüklemek için ellerinden geleni yaptılar. Adı geçen ülkelerin birçoğunda, temel tüketim maddeleri üzerine özel vergiler kondu. Ama bunlar, Arap feodallerinin ve burjuvazisinin, Filistin’deki politik macerasını karşılamak ya da İsrail’le savaş sonucunda devletlerinin şiddetlenen mali hastalığını iyileştirmek için tek başına yeterli değildi. 

Bunun sonucunda Ortadoğu, dünyanın bu bölümündeki emperyalist yayılmanın eski güzel günlerini anımsatan yeni bir uluslararası – çoğu Amerikan – yatırım ve borç dalgasıyla karşı karşıya kaldı. International Bank’tan özel bir heyet Ortadoğu’yu ziyaret etti; Amerikalı çevrelere göre bölge Afrika’yla birlikte ABD mali yatırımları için en önemli pazarlardan bir haline gelmiş durumda. 

Yeni emperyalist genişleme listesinin başında gelen madde, kuşkusuz petrol. Filistin savaşının Suriye’de yarattığı durum, ülkedeki egemen sını arı sonunda petrol şirketlerinin imtiyazlarına ihtiyaç duyduklarına ikna etti. Kitle seferberliklerinin ve Suriye parlamentosunun aylar süren muhalefetine rağmen, Mayıs 1949’da Trans-Arap Boru Hattı Şirketi’yle anlaşma onaylandı. Amerikan ve İngiliz şirketlerine yeni petrol imtiyazları önerilirken, onlar da Latakia limanında ve Fırat suyu projesinde yatırım fırsatları araştırıyorlar. Diğer Amerikan petrol şirketleri hırsla Süveyş Kanalı’nın her iki yakasındaki Mısır petrol kaynaklarını sömürüyorlar. Amerikan sermayesi bir yandan da Asvan yakınındaki demir sanayisi ve Nil nehri iyileştirme projelerinin yaratacağı olanakları gözlüyor. 

Ancak, petrolün yanı sıra bugün asıl yatırım kanalı, ABD’nin Import-Export Bank ve International Bank aracılığıyla verdiği devlet borçlarıdır. Çeşitli kaynaklar, Irak’ın International Bank’tan 48 milyon ile 100 milyon dolar arası borç talep ettiğini bildiriyorlar. Aynı zamanda Irak hükümeti, Britanya’dan 15-20 milyon pound borç almak için görüşmeler yapıyor. Mısır gazetesi al Misri’nin haberine göre Mısır, International Bank’tan 15 milyon pound borç talep etti. Savaş ve yeni kitle göçleri yüzünden, ekonomisi en az Arap ülkeleri kadar tükenmiş olan İsrail’e, halihazırda ABD tarafından 100 milyon dolar verilmiş durumda. Böylece Filistin savaşı, yeni emperyalist etki dalgasına vesile olan bir atmosfer yaratmış durumda. 

Bununla beraber, Arap ülkelerinin burjuvazisi, İkinci Dünya Savaşı boyunca kazandığı güçlü mevzilerin çoğunu kaybetti. Müttefiklerin askeri harcamalarının sonucunda oluşan büyük sermaye birikimi, yabancı mallarla rekabetin bulunmaması, ve genel olarak Britanya emperyalizminin çöküşü, Arap burjuvazisinin pazarlık pozisyonunu muazzam derecede güçlendirdi; özellikle de Britanya emperyalizmi karşısında Mısır’ı. Bu sürecin işaretlerinden biri, örneğin, 4 Kasım 1947’de yürürlüğe giren Mısır Şirketler Yasası’nın yayınlanmasıydı. Bu yasaya göre, herhangi bir Mısır anonim şirketinin yöneticilerinin yüzde 40’ı Mısırlı olmak durumunda; Mısırlı işverenlerin oranı yüzde 75’ten ve toplam ücretleri de yüzde 65’ten az olamayacak; öte yandan, Mısırlı işçilerin toplamı yüzde 90’dan ve toplam ücretleri de yüzde 80’den az olmayacak. Firmalara, Mısırlı çalışan oranını belirtilen düzeye getirmek için üç yıl süre tanındı. Dahası, yeni anonim şirketlerin ve yeni sermaye yatırımlarının hisselerinin en az yüzde 51’i, Mısırlılar için tahsis edilecek. 

Ancak, ilk güç denemesi Mısır burjuvazisinin yeni yasayı uygulamaktaki acizliğini gösterdi. Süveyş Kanalı Şirketi yasaya meydan okuduğunda, bu şirket ve Mısır hükümeti arasında 7 Mart 1949’da özel bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre Mısır, yönetim kurulunda 11 yerine yalnızca 5 koltuk elde ediyor (şu anda 32 yöneticinin yalnızca ikisi Mısırlı) ve bu üç yıl için değil tam 15 yıl boyunca geçerli olacak! Çalışanlar arasında Mısırlı elemanların güçlendirilmesinden genel hatlarıyla söz ediliyor; bir zaman sınırı belirtilmeksizin, yüzdeler yalnızca yeni çalışanlar için ayarlanıyor. Anlaşmada, yeni sermaye yatırımlarında Mısırlıların hisseleri hakkında hiçbir şey söylenmiyor. ABD’nin eski Mısır Büyükelçisi Bay Tuck, Süveyş Kanalı Şirketi’nin Yönetim Kurulu üyesi haline geldi. 

Böylece yerli burjuvazi, bağımsız ulusal ekonomi için gereken dayanakları yaratma yönünde hiçbir ciddi hamle yapamazken, yabancı sermayenin Mısır ve diğer Ortadoğu şirketleri üzerindeki egemenliği geçen yıl boyunca aşırı derecede güçlendi. 

Emperyalizmin politik becerisi: Filistin savaşı 

Filistin savaşı emperyalist güçlerin bölgede yeni bir ekonomik nüfuza sahip olmalarının yanı sıra, politik mevzilerini güçlendirmelerine de yardım etti. Genel şovenizm dalgası, bütün Ortadoğu’da Arap kitlelerin anti-emperyalist ruh halini bu ülkelerdeki Yahudi ve diğer azınlıklara yönlendirmede son derece kullanışlı olan bu savaş tarafından yaratıldı. Irak’ta Yahudilerin asılması ve ülkeden kaçanların idam cezasına çarptırılmaları; Suriye’de, Şamlı ve Halepli Yahudi topluluklara işkence uygulanması; pek çok Mısırlı Yahudinin toplama kamplarına kapatılması ve mülklerine el konması – bütün bunlar emperyalizme politik planlarını gerçekleştirmek için uygun bir atmosfer yarattı. 

Eylül 1947’de BM Güvenlik Konseyi’nin Mısır sorununu çözmekte yetersiz kalması, Mısır Ordusu Fabrikası işçileri ve çalışanlarını da kapsayan büyük gösterilere yol açmıştı. Ama bir yıl sonra, Ekim 1948’de Britanya “uluslararası durum göz önüne alındığında” taahhütlerine uygun olarak Mısır’dan birliklerini çekmeye hazır olmadığını ilan ettiğinde, arkasından herhangi bir tepki gelmedi. Aksine, askeri diktatörlükle Mısır’ı yöneten feodal klik, bütün bu zaman boyunca, kitlelerin desteğini onların sosyal durumlarını iyileştirme veya Mısır’ı emperyalizmin boyunduruğundan kurtarma vaatleriyle kazanmaya dahi çalışmadan (böylesi vaatleri burjuva Wafd Partisi yapmıştı) iktidarı elinde tutmayı becerdi. Bunun yerine kitlelerin dikkati, Mısırlı olmayan azınlıklara karşı terörist saldırılara yönlendirilmişti. Bu tür durumlarda hükümet, ciddi devrim tehlikesinden ötürü 1946 yılında Mısır’ın imzalayamadığı Bevin-Sıtkı anlaşmasını canlandırmaktan dahi söz edebiliyor. 

Ama İngiliz emperyalizminin asıl darbeyi vurduğu yer daha güneydeydi. Filistin savaşı bahanesiyle İngiltere, Sudan’ın Mısır’dan nihai ayrılışını ve Sudan’da İngiliz Vali tarafından saptanmış, çoğu İngiltere yanlısı kabile şeflerinden meydana gelen sözüm ona bir “Yasama Meclisi” kurudu. “Meclis”, Vali tarafından atılan bütün adımları, ex post facto, kabul etmekten başka herhangi bir güçten yoksun; bütçede değişiklik önerisi yapmasına bile imkan verilmiyor. Bu sözde meclis için 1948’de ”seçim” yapıldığında ya da daha sonra 1949’da ilk toplantısını yaptığında, sadece bir hükümet protestosu dışında, Mısır herhangi bir girişimde bulunmadı. Bu arada Mısır burjuvazisi Sudan’da bazı hisselere sahip olabilmek amacıyla İngiltere ile görüşmeler yapıyordu. Mısır burjuvazisi, son aylarda iyice güçlenmiş olan Sudan anti-emperyalist hareketinin Mısırlı işçilerle işbirliği yapmasından korkuyor. 

Geçen yıl boyunca benzer bir gelişme Irak’ta da cereyan etti. Sadece bir buçuk yıl önce, Ocak 1948’de, Britanya’nın Ortadoğu’daki çıkarlarını korumak için Irak’ı bir askeri üs olarak kullanmasını onaylayan Bevin ve Britanya yanlısı Irak başbakanı Saleh Cebr arasında imzalanan Porsmouth Antlaşması işçiler ve öğrenciler tarafından büyük kitle gösterileriyle protesto edildi. Bir hafta sonra, gösteriler yüzünden Irak kralı, anlaşmanın kaldırılacağını duyurmak zorunda kaldı, ve şiddetli kitle hareketleriyle geçen bir başka hafta, Saleh Cebr’i istifa etmek ve ülkeden kaçmak zorunda bıraktı. Mart 1948’de sonuçlanan Britanya-Ürdün İttifak Anlaşması’na karşı da yeni gösteriler patlak verdi. 

Ama, Filistin’deki bir yıllık savaşı İngiltere’ye bu durumu değiştirerek Irak politikasında tekrar egemen hale gelmesinde yeterli oldu. Ekim 1948’den itibaren, aralarında savunma bakanı olarak Porsmouth Anlaşması’nı imzalayan Şakir Al-Wadi’nin da bulunduğu İngiltere yanlısı Iraklı politikacılar birer birer Irak kabinesine girmeye başladı. Şu anda yeni gösteriler vahşice bastırılmakta. Süreç, İngiltere emperyalizminin Ortadoğu’daki kusursuz temsilcisi Nuri Said Paşa’nın 6 Ocak 1949’da başbakan seçilmesiyle doruğuna ulaştı. 

Geçen yıl boyunca Mısır ve Irak’ta olaylar, Arap Doğu’nun feodal ve burjuva sınıflarının, emperyalist yardım ve desteğe ne kadar bağımlı olduklarını açıkça gösteriyor. 

Filistin savaşı, bu sınıfların emperyalizmle ittifaka ne denli gereksinim duyduklarını yeterince göstermişti. Şu ana kadarki olaylar yalnızca bu sınıfların ülkelerinin bağımsızlığı için emperyalizme karşı verilecek herhangi bir mücadeleye önderlik etmekteki yeteneksizliklerini göstermekle kalmadı, aynı zamanda onların Ortadoğu’daki yaygın feodal ataerkil eğilimlerin hakkından gelmedeki bütün iktidarsızlığını da gözler önüne serdi. İngiliz emperyalizmi tarafından yaratılan ve başlıca amacı Ortadoğulu kitlelerin dikkatini Filistin sorunu üzerinde yoğunlaştırmak olan Arap Birliği, Filistin savaşında askeri operasyonları koordine etmeye dahi muktedir değildi. Sonunda her cephe ayrı ayrı çöktü ve Mısır ile Haşimi bloğu arasında geniş çatlaklar oluştu. 

Dahası, son bir buçuk yıllık süreçte, Suriye ve Lübnan’ın bölünmesi tamamen gerçekleşti; sınırlar kapatıldı ve gümrük duvarları dikildi, Suriye frank bloğunu terk ederken, Lübnan bu blokta kalmayı sürdürdü (Bu ülkeler arasında, ayrılmayı ve anlaşmazlığı teşvik eden Fransız egemenliği döneminde bile, ekonomik birliğin her zaman korunduğu hatırlanmalıdır). Eğer yeni cüce devlet İsrail’in kuruluşunu da eklersek, Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması tablosu tamamlanmış olur. Emperyalizm bir yandan Arap ülkelerinin işçi hareketleri arasında teması önlemek, diğer yandan da ihtiyaca göre yeni bloklar yaratmak için sınırlar inşa etmekte başarılı oldu. 

İşçi hareketinin gerilemesi 

Geçen yılki süreçte, yani Mayıs 1948’den Mayıs 1949’a değin Ortadoğu’daki Arap işçi hareketinin durgunluk dönemine girdiğini reddetmek anlamsız olur. Belki Arap devletlerinin çeperinde yer alan ve güçlü sendikaların oluşmaya başladığı ve bunların anti-emperyalist hareketin politik mücadelesine katıldığı Sudan veya Arap ülkeleriyle ve Filistin savaşıyla sınırlı bağlantıları olan Kıbrıs bunun dışında tutulabilir. Bu durgunluk, İsrail’in yaratılması, savaş ve bununla bağıntılı şovenist atmosfer açıklanabilir. Bununla beraber, Ortadoğu’nun Arap işçi sınıfı belirleyici bir savaşta yenilgiye uğramış değildi ve dolayısıyla geçen yılki olaylarından ders çıkarma yeteneğine halen sahip. 

Bununla birlikte, Ortadoğu’da işçi sınıfının ciddi bir yenilgisiyle karşılaştırılabilecek gelişmelerin olduğu yer bizzat Filistin’in kendisi. Arapların, Filistin işçi sınıfının merkezi olan Hayfa (petrol ra nerileri, demiryolu imalathaneleri, vs.), Yafa ve diğer kıyı şeridi bölgelerden toplu göçü, Filistinli Arap işçi sınıfının toptan imhasını beraberinde getirdi (bu arada, Filistin Arap toplumundaki kapitalist gelişimin tümünün imhasıyla birlikte). Yahudilerin, 1946 baharında Hayfa’daki kamu işçilerinin ve çalışanlarının büyük grevi sırasında, ya da 1947 başlarında petrol rafinerilerindeki grev boyunca Arap işçilerle işbirliği yapması, bölge sınırlarının ötesinde bir öneme sahip olmuştu. Emperyalizm tarafından Yahudi ve Arap işçiler arasına örülen engeller olan Siyonizm ve Arap gericiliği, bu grevler sırasında olduğu gibi zaman zaman yıkılmıştı, ama şimdi savaş halindeki ya da en azından birbirine hasım devletler arasına dikilen politik hudutlar sayesinde yeniden güçlenmiş ve Yahudi ve Arap işçileri fiziksel temastan yoksun kılmış durumdadır. 

Filistin savaşı Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde de izlerini bıraktı. Mısır’da işçi hareketi, İşçi ve Öğrenci Komitesinin, birkaç günlüğüne Kahire ve İskenderiye sokaklarına hükmettiği 1946 Şubatı’ndaki doruğuna, bir daha hiç ulaşamadı. Gene de yeni büyük grevler ve mücadeleler gerçekleşecekti. Örneğin, Eylül 1947’de Mehalla al- Kubra’da yaklaşık 30,000 işçinin çalıştığı büyük tekstil fabrikasında grev ilan edildi. Grev sırasında polisle silahlı çatışmalar gerçekleşti. Ama, 5 Nisan 1948’de çalışma koşullarının iyileştirilmesini talebiyle greve giden, bu kez bizzat güvenlik güçleri oldu. İskenderiye’deki grevde, bir bölümü silahlı binlerce işçi fabrikalarını terk etti ve grevdeki polislere katılarak büyük bir gösteri gerçekleştirildi. Sıkıyönetim ilan edildikten sonra, Mısır ordusunun düzeni yeniden tesis etmesi iki gününü aldı. Grev, petrol şirketlerinde, tekstil ve şeker fabrikalarında ve ulaşım şirketlerinde (Süveyş Kanalı Şirketi) Mart ve Nisan 1948’de patlak veren bir dizi grev ve ihtilafın doruk noktasını oluşturmuştu. 

Ama bir ay sonra, Mayıs 1948’de, Filistin’e saldırı başladı ve sıkıyönetim ilan edildi. Bağımsız sendikal faaliyete karşı yeni bir sürek avı başlatıldı ve bunu, işçilerin ve solcu aydınların tutuklanması izledi. Komünist olarak saptananların tümü için devasa toplama kampları inşa edildi; uzun ölüm listeleriyle ünlü canilerin kapatıldığı al-Tor kampı da bunlardan biriydi. Böylece Filistin savaşı, savaş sırasında uygulanan polis baskısı ve Mayıs 1949’da çatışmaların sona ermesinden sonra bir daha uzatılan sıkıyönetim sayesinde, işçi sınıfının sendikal ve politik faaliyetinde durgunluğa yol açtı. Dahası, Mısırlı kitleleri daima komünizmi Mısır’da yaşayan Mısırlı olmayan azınlıkların hareketi olduğuna inandırmaya çalışmış olan Mısır hükümeti ve egemen sınıfları, şimdi de komünizm ile İsrail ve Siyonist casusluk örgütleri arasında bağlantı kurmaya girişmiş durumda. 

Yine de Mısır’da, diğer ülkelerin aksine, kitlelerin dikkatini Filistin savaşı ve Siyonist tehlike üzerinde toplama girişimi büyük ölçüde başarısız oldu. Mısır işçi sınıfının gelecek mücadeleleri açısından büyük önem taşıyan bu olgu, bir ölçüde Mısır’daki örgütlü emek hareketinin, Stalinist sendika önderlerinin işçi sınıfı mücadeleleri ve örgütleri arasında Ortadoğu çapında eşgüdüm sağlamaktan yoksun oldukları diğer Arap ülkelerindeki işçi hareketine belirli bir mesafede durmasının bir sonucudur. 

Suriye ve Irak’ta da, işçi sınıfına ve emek hareketine karşı haçlı seferileri düzenlendi. Devletle bağlantılı olmayan bütün sendikalar acımasızca bastırıldı ve önderlerinin çoğu tutuklandı. BM’nin, Filistin’in bölünmesi kararından iki hafta sonra, (Stalinist) Suriye Komünist Partisi yasaklandı. Bunu, Irak’taki illegal Stalinist örgütün bir dizi önderinin ve üyesinin idamı izledi. Hatta, Stalinistlere daha geniş özgürlüklerin tanındığı Lübnan’da bile, Dünya Sendikalar Konfederasyonu’na bağlı Ortadoğu sendikalarının temsilcisi Mustafa al-Aris, 19 Kasım 1948’de tutuklandı. 

Bununla birlikte, Mısır’da işçi sınıfı polis baskısı nedeniyle yalnızca faaliyetinde bir durgunluğa maruz kalırken, Suriye ve Irak’ta emek hareketi önemli bir moral gerilemeye uğradı. Bunun başlıca nedenlerinden biri, Sovyet bürokrasisinin BM’nin Filistin’in bölünmesi kararını desteklemesiydi. Suriye egemen sınıfları, bölünme kararı alındıktan bir gün sonra, 1 Kasım 1947’de, bölünme karşıtı göstericileri, Stalinistlerin Şam’daki genel merkezine saldırtmayı başardı. Bölünmenin daima en ateşli muhalifleri olan ve bunu haklı olarak Ortadoğu’nun köleleştirilmesine yönelik emperyalist planla ilişkilendiren (bölünmenin Büyük Suriye Planı’yla olan bağıntısına işaret ederek), Suriye ve Iraklı Stalinistler, Rusya’nın tutumu nedeniyle politikalarında ünlü 180 derecelik dönüşlerinden birini daha yaparak muhalefetlerine bir gecede son verdiler. Birkaç yıl önce Stalinistler, Irak, Suriye ve Filistin’de bölünme ve Siyonizme karşı mücadele amacıyla feodal ve şovenist partilerle ortak komiteler kurmakla meşgullerdi. Böylece Suriye ve Iraklı egemen gerici hükümetler için kitlelerin gözünde komünizmi Siyonizmle bir tutmak çok zor olmadı, ve polis baskısına bir de bu moral yenilgi eklenmiş oldu. Stalinizm, Suriye, Lübnan, Irak ve Filistin’in Arap bölgelerinde egemen sınıf gericiliğinin sa arına iltica eden pek çok önderini yitirdi. 

Dahası, Suriye ve Irak’ta emperyalizmin egemen feodal temsilcileri, şovenist zehirlerini kent merkezlerinin politik açıdan bilinçli kitlelerine bulaştırmada belirli bir oranda başarıya ulaştılar. Örneğin, İngiltere yanlısı politikacıların Irak kabinesine yeniden girişini kınayan Bağdat’taki gösterilerde, Irak ordusunun Filistin macerasına ilişkin herhangi bir muhalif ses çıkmadı; ama buna karşılık, Yahudilere karşı savaşın devamı için çağrı yapıldı. Bu eğilimi güçlendiren bir etken de, Filistin savaşında Suriye ve Irak ordusunun, Mısır ordusu gibi büyük bir yenilgiye uğramamasıydı. Bu nedenle, Suriye ve Irak işçi hareketinin kurtuluşu, belki de, Mısır’dakinden daha zor ve acılı olacak. 

Stalinist politikanın iflası 

Ortadoğu’da son iki yılda gerçekleşen gelişmeler, dünyanın bu bölümündeki Stalinist partilerin kaderi, ve bu partilerin politikalarında Rusya’nın Ortadoğu’daki çeşitli politik eğilimler karşısında tutum değiştirmesi nedeniyle ortaya çıkan sapmalar, Arap ülkelerinde on beş yıldan fazla bir süredir izlenen Stalinist programın toptan i asını kanıtlamış durumda. Stalinistler, dünya politikalarıyla uyumlu olarak, Ortadoğu’daki Arap ülkelerinde herhangi bir bağımsız işçi sınıfı politikasından dikkatle uzak durdular, feodal ve milliyetçi burjuva önderleri göklere çıkardılar, onlarla “halk cepheleri” oluşturmaya çalıştılar ve “ulusal birlik” vaaz ettiler. Arap Stalinistlerinin programlarından sosyalizmi nasıl çıkardıklarına, hatta feodal mülklerin dağıtılması talebinden bile nasıl vazgeçtiklerine, “ulusal şirketlerde” grevlere nasıl muhalefet ettiklerine, “ulusal birliki” nasıl başlıca amaçları haline getirdiklerine kitaplar dolusu örnekler verilebilir. Bu nedenle, Arap Stalinistlerinin Ortadoğu’da emperyalizmin Filistin savaşını kışkırtma planının başlıca taşıyıcıları olan iki güç (Filistin Arap önderliği ve Arap Birliği) karşısındaki tutumuna değinmekle yetineceğiz. 

Gerici feodal Filistinli Arap önderliğini Stalinist örgütle bir “ulusal birlik” ittifakına (Ulusal Özgürlük İçin Birlik) ikna etme girişimi, Filistinli Arap Stalinistlerinin politikasının temel çizgisiydi (Bu sırada Yahudi Stalinistler, Siyonist mavi-beyaz bayrağın altında ayrı örgütlerini, “Filistin Komünist Partisi”ni muhafaza ettiler). Mufti’nin “Arap Parti”si, savaştan sonra faaliyetlerini resmî olarak yeniden başlatınca, Stalinist “Birlik”in sekreteri, onlara şu telgrafı gönderdi: “Filistin’de Ulusal Özgürlük İçin Birlik, sizlere ulusal partinizin faaliyetlerini yeniden başlatma kararınızdan ötürü tebriklerini iletmektedir; inanıyoruz ki bu karar, aziz vatanımıza hizmet eden birleşme çabalarında hepimize yardım edecektir.” (Al-Ittihad, No.1) 

Ancak, Mufti’nin partisine haksızlık etmemek için, Stalinistlerin, Filistin’de feodal çıkarların diğer en gerici sözcülerini desteklediklerini de belirtmeliyiz. Arap Birliği’nin oluşumu için yapılan tartışmalarda, Filistinli Arapların temsilcisi olarak adı geçen (daha sonraları, Mufti’nin partisinden bir parça daha kentsel muhalefetin lideri olacak) Mussa al-Allami için, Stalinist yayın organı şunları yazdı: “Filistin Arap halkı, bu görüşmelerde kendisini temsil etmek üzere Mussa al-Alami’nin seçilmesini, Filistin’de ulusal birliğe doğru atılmış bir ilk adım, büyük bir adım olarak kabul etmektedir.” (Al-Ittihad, No.21.) (Bugün al-Alami, Britanya’nın ve Kral Abdullah’ın sözcülüğünü yapıyor – S.M.) 

Stalinistlerin Arap Birliği karşısındaki tutumu bundan daha iyi değildi. Birliğin kurulmasının ardından Mısırlı Stalinistler, yayın organları al-Fagr al-Gadid’in 16 Mayıs 1945 tarihli baskısında şöyle diyorlardı: 

“Arap Birliği… içinde bulunduğumuz dönemin egemen dünya eğilimi olan, faşist emperyalizme karşı mücadelede destek oluşturmaktadır… Arap Birliği, üyelerinin ulusal egemenlik haklarını kısıtlamıyor. O bu hakları garanti altına alıyor, onları güçlendiriyor ve herhangi bir ihlal karşısında onları savunuyor. Dahası, üye ulusların, ulusal haklarının elde edilmesi ve özgürlük ve bağımsızlık için olan umutlarını karşılamak için çalışıyor. Arap Birliği’nin, genel uluslararası durum ile Arap ulusal sorununu ilişkilendirme üzerine kurulu politikasını sürdürdüğü, ve tarihin halkların özgürlüğünün elde edilmesi ve ulusal haklarının güçlendirilmesi yönünde ilerlediğine inandığı sürece, hede erine ulaşacağına ilişkin hiçbir kuşku söz konusu olamaz…”

Böyle bir politikayla, Ortadoğulu Stalinistlerin, Ortadoğu’da ırkçı savaş ve işçi sınıfının bastırılmasına yönelik emperyalist planı uygulamaktan sorumlu Arap önderlerin prestijini güçlendirmede, payına düşeni yaptığına ilişkin hiçbir kuşku söz konusu olamaz. Rus dış politikasındaki tavır değişikliğiyle, Arap Stalinistleri de derhal yön değiştirdiler. Nisan 1949’un başlarında yayınlanan ve çeşitli Ortadoğu ülkelerinin Stalinist partileri tarafından imzalanan bir broşürde, şöyle deniyor: “Filistin savaşı, ‘Arap Birliği’nin, Arap halkına karşı işlenen ihanetlerin ve entrikaların labirentinde emperyalizmin elinde bir araçtan ibaret olduğunu tartışmasız bir biçimde kanıtladı.” Öyle görünüyor ki, Arap Birliği, her şeyden çok Stalinist yanılsamalara ihanet etti. Buna karşın aynı broşürde, görünüşe göre henüz yeni yanılsamalara ihanet edecek yeni bir ortak seçilmemiş olmakla birlikte, hâlâ “ulusal birlik”ten ve bir “halk cephesi”nden dem vuruyor. 

Filistin’de gerçekleştirilen dönüş daha da keskindi. Mufti’nin partisini ve Mussa al-Alami’yi selamlayan aynı Arap Stalinistleri, şimdi Yahudi Stalinistleriyle – İsrail Devleti’nin içinde – birleştiler ve bu devletin kuruluşunu övmede ve selamlamada onlara katıldılar. Yahudi parlamentosu seçimleri için ortak programları şu sözlerle başlıyor: “Zulümden kurtulup özgürlüğe kavuştuk!” Tek eksik, resmi politikalarını açıkça inkar etmeyişleriydi. Ama buna çok geçmeden, Eylül 1948’de yayımlanan Neden Filistin’de bir Arap Devleti için Savaşmalıyız (bölünmeyle ilgili BM kararıyla uyum içinde) başlıklı Arapça bir broşürde çözüm bulundu: 

“Ulusal birlik politikamızdaki hatalar yüzünden (Filistin’de Arap toplumunun yaşadığı felaketin) sorumluluğunda bizim de payımız var. Ulusal hareketin önderliği ile samimi ulusal öğelerin tümünü kapsayacak bütünsel bir ulusal birlik talebimiz, gerçekte bu önderliğin ihanetine bir kılıf oluşturuyordu. Görevimiz, bu önderliğin gerçek niteliğini kitlelilerin önünde kesin bir biçimde ve cesaretle açığa vurarak onu halkın önderliğinden uzaklaştırmak ve iğrenç cinayetlerini işlemesine engel olmak olmalıydı.”

Ne kadar doğru, ama ne kadar gecikmiş bir tespit! Bununla birlikte, ihanete uğramış eski aşık macerası, bir yenisi için son buluyor –bunun işaretleri şimdiden görülebilir durumda. İsrail ordusu Aralık 1948’de Mısır’daki Abu-Ageila köyünü ele geçirince, Mısır ordusu tarafından işgal edilen Hebron, Gazze ve diğer yerlerden getirilmiş Arap Stalinistleriyle dolu bir Mısır toplama kampına rastladı. Savaşa muhalefet etmeleri nedeniyle tutuklanmış olmalarına karşın serbest bırakılmadılar, ama bu kez İsrail’deki bir toplama kampına aktarıldılar; hala da orada bulunuyorlar. 

Sırada ne var? 

Görmüş olduğumuz gibi, Filistin savaşı Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması yolunda atılmış bir ileri adımdı. Anglo-Amerikan emperyalizmi, her bir devletle ayrı ayrı, ekonomik ve politik planlarını uygulamak için en kolay yoldan anlaşabileceği bir durum yaratmayı başardı. Savaş Ortadoğu’daki Arap işçi sınıfının bastırılması için bir fırsat sağladı ve Stalinist siyaset, işçi hareketinin cesaretini kırmada payına düşeni yaptı. Şimdi, Ortadoğu’da devrimci komünist hareketin karşısındaki soru şudur: Yakın gelecekte Ortadoğu işçi sınıfı için olasılıklar nelerdir? 

Her tarihsel süreç gibi Ortadoğu’daki son gelişmeler de, diyalektik karşıt etkilerden muaf değil. Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu ile Avrupa ve Amerika arasındaki bağlantıların yeniden kurulması, savaş boyunca gelişmiş yerli sanayilerde dikkate değer krizlere neden oldu. Suriye şiddetli işsizlikten muzdarip durumda; Mısır sanayisi ise (özellikle tekstil) iç pazar yokluğu nedeniyle tehdit altında ve ihracata ve yabancı mallarla rekabete ihtiyaç duyuyor. 

Bununla birlikte, dünyanın bu bölümünde işçi sınıfının yoğunlaştığı başlıca yerler daima yabancı sermaye şirketleri olmuştur. Yabancı sermayenin, özellikle de Amerikan sermayesinin yeni yatırım hamleleri (petrol, kalkınma planları, vb.), işçilerin ve işçi sınıfı örgütlerinin yeni büyük yoğunlaşmalarına yol açacaktır. Dahası, bu yatırımların ve planların bütün bir Ortadoğu ölçeğinde olması, Arap işçi sınıfını çeşitli Arap ülkelerindeki mücadeleleri koordine etme göreviyle karşı karşıya bırakacaktır. Bu ülkelerde, emperyalizm tarafından belirlenmiş sınırları aşan tek grevin, Ortadoğu ölçeğinde faaliyet gösteren Irak Petrol Şirketi’ndeki grev olduğuna dikkat edilmelidir. 

Aynı zamanda, Ortadoğu ülkelerinin arz ve pazarlamada karşılaşacağı zorluklar, emperyalist bölünme yüzünden Ortadoğu kitlelerinin maruz kalacağı olağanüstü sıkıntıları ortaya çıkaracaktır. Kuşkusuz, yeni dünya ekonomik bunalımları durumunda, Ortadoğulu kitleler için bu sıkıntı bir felakete dönüşecektir. 

Politik açıdan da, Filistin savaşının sonuçları yalnızca yukarıda anlatılanlarla sınırlı kalmayacaktır. Şovenizmin güçlendiği, sürekli bir gerilim halinin yaratılmış olduğu, Ortadoğu’nun eskisinden de fazla bölünmüş durumda olduğu doğrudur. Ama Filistin savaşıyla bir şey kanıtlanmıştır: Ortadoğu burjuvazisinin ve feodal şe erinin emperyalizme tümden bağımlılığı, emperyalizme karşı en küçük bir mücadeleyi bile yönetmedeki iktidarsızlıkları ve Filistin savaşında şovenizmi kışkırtma adına bile olsa, bölgecilikten ve cemaatçilikten kurtulmaktan aciz oldukları. Dahası, askeri yenilginin ve bir buçuk milyondan fazla Arap mültecinin oluşumundaki sorumluluğu (kuşkusuz, İngiliz emperyalizmi ve Deir Yassin, Lydda, Galile ve diğer yerlerdeki Siyonist katliamlarca paylaşılan), feodal ve burjuva Arap önderliğinin politik nüfuzunu ve prestijini büyük ölçüde sarsmış durumdadır. 

Ama bu, otomatik olarak Arap kitlelerinin devrimcileşecekleri anlamına gelmiyor. Kitlelerin hayal kırıklığını ilerici sınıf kanallarına yöneltebilecek bir devrimci komünist önderlik olmadıkça, dinci fanatikler ya da askeri “kahramanlar” onları, Kahire, İskenderiye, Halep, Beyrut ve Bağdat’ın gecekondu semtlerinin lümpen proletaryası ve kent küçük burjuvazisiyle birlikte ırkçı nefret ve cemaatçı ayaklanmalar doğrultusunda yönlendireceklerdir. Ama bir şey açık: Stalinist “ulusal birlik” ve “halk cephesi” manevralarının alanı daralmış durumdadır. 

Ortadoğu işçi sınıfının bugün ilk ve en önemli görevi, sendikaların ve işçi örgütlerinin yasallaştırılması talebi uğruna mücadeledir. Ortadoğu’daki Troçkist grupların uğrunda mücadele etmeleri gereken başlıca hedef, işçi sınıfının emperyalist sınırların ötesindeki birliğinin sağlanmasıdır. Eski sloganımız –Tüm Ortadoğu Sendikaları Kongresi– bugün hâlâ geçerli olmanın ötesinde bugün daha fazla önem kazanmıştır. 

Bugün, Filistin savaşının deneyiminden sonra, Ortadoğulu bazı Stalinist sendika önderlerinin, geçmişte yaptıkları gibi egemen sınıflarla utanç verici ilişkilerini koruyabilmek adına, bu birleşmeyi sabote etmeleri daha da zor olacaktır (Dünya Sendikalar Konfederasyonu’nun -DSK- Stalinist temsilci Mustafa al-Aris’e, DSK çerçevesinde düzenlenecek bir Ortadoğu İşçileri Kongresi’ne neden karşı olduğu sorulduğunda, bu durumda Yahudi Histadrut’u da çağırmak zorunda kalacağını söylemişti, ve bu tam da yapmaktan kaçındığı şeydi.) 

Ortadoğu İşçileri Kongresi, cemaatçiliğin ve şovenizmin üstesinden gelmek ve farklı ülkelerdeki mücadeleyi koordine etmek için en iyi araç olurdu. Enternasyonalist bir politika temelinde, Yahudi işçi sınıfını da kapsayacak şekilde, azınlık halkların işçi sınıflarına da çağrı yapılabilirdi. Böylesi bir kongre, Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletlerinin bir nüvesi haline gelebilirdi. 

Ortadoğu işçi hareketinin mücadelesi yakın gelecekte, şiddetli bir baskıyla yüzleşmek zorunda kalabilir. Ne durumları fazlasıyla sarsılmış olan yerel egemen sınıflar, ne de kendisi için Ortadoğu ekonomik ve stratejik açılardan vazgeçilmez hâle gelmiş emperyalizm, işçilere ve işçi hareketine karşı liberal bir politikaya tahammül edebilir. Yalnızca Mısır, Filistin’in iki bölgesi, Suriye, Lübnan ve Irak işçilerinin birleşik eylemi ve örgütlülüğü bu baskının üstesinden gelebilir, ezilen kitleleri, işçileri ve yoksul köylülüğü yerli ve yabancı boyunduruktan kurtarabilir ve yeni bir toplum inşa edebilir.