Sarı Yelekliler’den genel greve: Fransa için dersler ve eylem programı (I)

image_pdf

Aşağıdaki metin, dört bölümlük bir yazının birinci parçasıdır. Yazının ikinci parçası için burayı tıklayabilirsiniz.

***

‘Fransızca düşünen’ bir burjuvazi nedir? (…) Burjuvazi ne ‘Fransızca’, ne ‘Almanca’, ne de ‘İngilizce’ vs. düşünür…; burjuvazi piyasayı düşünür. Onun duygularını ve gerçek eylemlerini belirleyen budur ve onun milliyetçi şivesi yalnızca, onun politik gücünün zemininin verili bir devlette bulunduğunu örtmektedir.”  

– Barta, “La bourgeoisie dans les pays impérialistes

1.) Giriş

2017’nin Mayıs ayında Macron yeni cumhurbaşkanı seçilmeden önce, Fransa toplumu birtakım önemli süreçlerin içinden geçiyordu. Bir yandan yaklaşmakta olan ve üç büyük adayın (‘solcu’ Mélenchon, sağcı Le Pen, finansçı Macron) öne çıktığı seçimler tartışılıyor, bir yandan da Sosyalist Parti’den eski cumhurbaşkanı Hollande’ın ilan ettiği OHAL gündelik yaşamın bütün köşe başlarında kendini polis ve jandarma üniformasıyla hissettiriyordu. Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümünün tartışılmasına ve anılmasına adanan afişler üniversiteler ile işyerlerinin bulunduğu sokakların duvarlarını kaplarken, işçilerin sınıfsal haklarına kapsamlı bir saldırıyı hedefleyen “El Khomri yasası” parlamentodan parça parça geçiriliyordu. Çalışma Bakanı Myriam El Khomri tarafından hazırlanan söz konusu yasa haftalık çalışma saatini 35’ten 48’e çıkarıyor, fazla mesai saatlerine uygulanan ek ödeme oranını yüzde 25’ten yüzde 10’a düşürüyordu. 2017’nin Nisan ayına gelindiğinde El Khomri karşıtı sendikal seferberlikler sembolik bir hâl kazanıp sönümlenmeye yüz tutmuştu bile. Ancak banliyöler kuşatma altındaydı: Polis, Cezayirli bir gence copla tecavüz etmiş, bu da yoksul semtleri ayağa kaldırmış, Fransız burjuva devlet gücü günler boyunca Paris’in kenar mahallelerine, yaşanan çatışmalar neticesinde girememişti. Paris, Magripli ve göçmen işçilerin ve gençlerin öfkeli seferberliğiyle sarılmıştı.

O sıralarda birçok kişide, özellikle ana akım medya tarafından pompalanmış olan Macronculuğun yüzeysel bir taraftarlığıyla karşılaşmak mümkün oluyordu. “Le Pen’in iktidar olmaması için” diyorlardı, “kazanma şansı olan bir adayın öne çıkması iyi olur. Mélenchon iyi bir çıkış yaptı ama Macron’un liberal ajandası Fransa için en iyi yolu temsil ediyor.” Bu, tarihsel süreçleri anlayıp onları şekillendirmeye dönük eksik ve hatalı bir yönteme işaret ediyordu.

– “Le Pen’in popülerliği, tam da Macron’un savunduğu liberal ekonomi politikalarının yol açtığı sefaletten kaynaklanmıyor mu?” 

– “Eh ama Fransa asla Yunanistan olmaz.”

Bu cevapların sahipleri, seçim akşamında Macron’un kazandığı kesinleşince, onun bir gövde gösterisi yapmak için seçtiği Louvre Müzesi’nin bulunduğu meydandaki kutlama mitingine katıldılar. Şimdi piyasa ilişkilerinden ve zenginliğin bölüşümünden anlayan bir finansçı yönetecekti Fransa’yı. O, sertleşen uluslararası rekabet ortamında Fransa’nın öncelikli konumunu koruyabilmesini sağlayacak adımları atabilecekti. Louvre’un önünde insanların üzerine sinen umut, seçim sonuçlarıyla değil ancak ekonomik örgütlenmenin karakteriyle belirlenen sosyal durum karşısında o denli kırılgandı ki, adeta acınası bir muhtevasızlık profili çiziyordu.

2017’de Macron, iktidarını binlerce kişi eşliğinde Paris’in en gözde meydanlarından birinde kutlarken, Kasım 2018’de durum -bazıları için- dramatik bir biçimde tam tersi kutba evrilmişti bile. Genç finansçı Fransa için mucizeler yaratamamıştı ancak mucize hikayeleri satarak egemenliğini sürdürenlerin iktidarını kuvvetlendirmek için bolca çabalamıştı. Sarı Yelekliler’in ilk iki seferberliği ulusun gündemindeydi. Fransız ve göçmen proleterler, varlıklı sınıfların rüşvetleriyle edindiği kendine güveniyle dolup taşan bu kibirli bankerin arsız sırıtışını yüzünden çoktan silip atmıştı. 

Gece metrosu işten ancak çıkabilmiş, etrafında olan biteni anlayabilecek zihinsel refleksleri işyerinde törpülenmiş, göz altları torba torba olmuş, mesai saatleri dolayısıyla bırakalım güneşe Paris’in gri gökyüzüne bile tanıklık edemeyen sessiz, uykusuz ve bitap insanlarla doluydu. Paris’in meşhur “pâtisserie”lerinin (pastanelerinin) içlerinden başlayıp önlerine taşan kuyruklar sanki makasla kesilmiş, onun yerini artık Fransız kapitalizminin yalnızca sakınan gözlerden değil, genel olarak kamudan saklamayı başaramadığı evsizlerin yırtık uyku tulumlarını, çamurlu battaniyelerini serdikleri uyku sıraları almıştı. 

Ulaşımın merkezileştiği başlıca noktalarda, metro hatlarının özelleştirilmesi sonucu bu hizmeti pazarlamaya başlamış olan şirketlerin özel güvenlikleri konumlanmıştı: Bilet alınıyor mu, yoksa turnikeden atlanıyor mu, kontrol etmek için. Egemen blokların, zenginliğin paylaşılması noktasında özellikle Sarkozy döneminin getirdiği statükoyu muhafaza edip derinleştirmeye dönük yakıcı bir kaygısının bulunduğu, tarihin ve dünyanın en renkli şehirlerinden birinin üzerine fırlatılmış olan çirkin gri tonun kokusundan anlaşılıyordu. 

O gün Louvre’un önü kutlama yapan insanlarla değil ama Saint-Lazare’daki çatışmalara akın eden eylemcilerle doluydu. Belki de çok değil yaklaşık bir buçuk sene önce kendilerinin nefes almasına olanak sağlayabileceğine inandıkları adayın seçilmesini kutladıkları o meydandan, şimdi onu devirmek için geçiyorlardı. 1968’den sonra Fransa’da sosyalist devrim gündemi, bir kere daha inatçı burnunu ulusun bütününün genel ve özel uğraşlarına sokmuştu. 

Kasım 2019 ise, bu devrimci gündemin kaslarını güçlendirdiğine ve ciğerlerini açtığına işaret ediyordu. Birçokları, salt izlenimci bir yaklaşımla, Sarı Yelekliler’in sokak barikatlarında polis ve jandarmayla yaşadıkları şiddetli çatışma görüntülerinin ardından “görece” barışçıl (birçok yerde polis saldırıları yaşandı) genel grev yürüyüşlerinin, sınıflar arası kavgada belirli bir sakinleşmenin baş göstermesi olarak okudu. Ancak bu tespit baştan sona yanlış. İlk olarak Sarı Yelekliler ismiyle anılan sayısız işçi ve emekçi, barikat çatışmaları sona ermiş olmasına rağmen seferberliğin sürdüğü assemblée’lerde (meclisler) aylar boyunca ulusal politik hayata dair kendi perspektifleri üzerinden çözüm önerileri geliştirdi. Bu, sönük birer ikili iktidar organı olarak kalan bu yarı şuralarda devrimci faaliyetlerini sürdüren birçok proleter için öğretici bir süreç oldu. Fransız ve göçmen işçi sınıflarının bir sene önceye oranla, çok daha fazla politikleştikleri ve bunun bir getirisi olarak, rejime karşı savaşımda bu sefer ne yapmamaları gerektiğini çok daha derinden kavradıkları, su götürmez bir gerçektir.

Ancak daha önemli bir mesele var: Sarı Yelekliler, bilindiği üzere, gelenekselleşmiş eylemlerini her haftanın Cumartesi günü yapıyorlardı. Bunun üzerinde çok düşünülmese de işçi sınıfı açısından bakıldığında Cumartesi gününün seçilmiş olmasının ardında oldukça basit bir sebep vardı: Hafta içinde greve çıkamamak. Genel grev atılımı, işte Sarı Yelekli eylemlerini hafta sonu tatiline sürgün eden bu grev kırıcı atıl psikolojiyi yerinden ederek, Sarı Yelekliler’in seferberliğini bir üst perdeye taşıdı. İşiyle beraber karnını doyurma şansını da kaybetme endişesiyle devrimci faaliyetini hafta sonuna, belki de mesai saatleri haricine ertelemek zorunda kalan bir proleterin, yalnızca bir sene sonra ve yine Macron hükümetinin çözülmesini talep ederek aynı radikallikle, bu sefer hafta içinde üretimi durdurarak eyleme geçmiş olmasını, sırf sokaklarda kurulan barikatlar bir sene önceki heybetlerine sahip değil diye iki adım geriye gidilmesi olarak okumak, açık ve net bir dar kafalılıktır. 

Sarı Yelekliler’in her haftanın Cumartesi günü gelip çattığında, eylemlerini gerçekleştirdikleri sembolik mekan neresiydi? Paris’teki Champs-Elysées; burası, Fransız burjuvazisinin görünürdeki kalesiydi. Ancak Beşinci Cumhuriyet rejimiyle bir senelik militan savaşım okulu, proletarya açısından görünürde olanın illüzyonunu yerle bir etti. Şimdi, dünyaya ve Fransa halkına verecek hiçbir şeyi olmayan bu sınıfın asıl kalelerine geldi sıra: İşyerleri.

Bu, Fransız kapitalizminin 21. yüzyılda karşılaştığı en derin ve büyük krizdir. Sadece Avrupa’nın değil bütün bir dünyanın proleter bölüklerinin önümüzdeki sınıflar mücadelesi süreçleri esnasında avantajlı olup olmayacaklarına karar verecek olan barikat bugün Paris’te kurulmuştur. 

2.) Rejim ve olasılıklar 

a.) Macron’un zayıf ve bunak Bonapartizmi

Bankerlerin gözdesi Macron, Fransız toplumunu yeniden inşa etmek istiyor; önceki yüzyılın kazanılmış haklarını yerle bir ederek, Fransız ve küresel finans kapitalin çıkarları uyarınca, toplumun en gözden ırak köşelerinde dahi 2008 sonrası buhranlı gidişatın ekonomik düzlemdeki mantıksal sonuçlarının faturasını yoksullara keserek Avrupalı sermayedarlar için bir cennet yaratmak istiyor. Onun aklında basit yapısal reformlar değil, bir “Yeni Fransa” var. Bunu başarabilmesinin biricik şartı ise bütün cephelerden işçi sınıfına karşı sosyal bir savaş ilan etmek.

Sarı Yelekliler seferberliğinin ilk aylardaki etkisini kaybetmesiyle beraber Macron bir yeniden örgütlenme aşamasına girdi. Bu andan genel grevin örgütlendiği zamana dek kendi sözde hareketinden kopan milletvekillerini yeniden kazanmaya veya yerlerini doldurmaya, sistem içi yeni ittifaklar kurmaya, yönetimini güçlendirmeye çalıştı. 

İşçi sınıfının nihai hücumu başlatarak rejim karşısında zaferi elde edebileceği zaman aralığı, işte burasıydı. Ancak, aşağıda da inceleyeceğimiz çeşitli faktörler, Macron’un yeniden saldıracak gücü bulamayacağı bu kritik aylarda öncü proleterleri felçleştirdi. Bugün ise Macron, eski cumhurbaşkanı Hollande’ın Fransız yoksullarının zihninde kötü bir şöhrete sahip OHAL uygulamalarını ve bunun da ötesinde polis devleti yaptırımlarını gündemine alabiliyor.

Sarı Yelekliler seferberliği esnasında Champs-Elysées’nin çatılarına konumlandırılmış keskin nişancı polisler ile Macron’un zamanının Nazi işbirlikçisi diktatörü Philippe Pétain’e “savaş kahramanı” yakıştırmasında bulunan açıklamaları, Fransız egemen sınıflarının toplumsal bir ayaklanmayla baş etmekte ne kadar ileri gidebileceğini göstermiyor mu?

Sarı Yelekli eylemleri en şiddetli haftalarını geçirirken, Macron’un ulusal çapta gerçekleştirmek istediğini o sırada yalnızca yerel çapta hayata geçirmekle yetinmek zorunda kalan Toulouse valisi Jean-Luc Moudenc’in, fiziksel varlığı ve idari tedbirleriyle temsil ettiği potansiyel tehdide bir bakın. Moudenc öğrenciler ile polis arasında geçen şiddetli çatışmaların ardından tren yollarını kapamış ve sonrasında kamuoyunun karşısında OHAL ilan edilmesini talep etmiş, bununla da yetinmeyerek çatışmalardan “aşırı solu” sorumlu tutarak, cezai tedbirlerin alınmasını istemişti. Moudenc’in bir istisna teşkil ettiğini düşünen bütün saf demokratların, kaidelerin istisnalar tarafından oluşturulduğunu hatırlamasının zamanı.

Hiç şüphe yok ki Macron’un liberal-monarşik kibri, XIV. Louis gibi tek adamlığa özenmesi, yasalarla değil kararnamelerle yönetmesi, halka kabadayılık taslaması ve kendisine “Manu” diye seslenen bir liseliyi “bana Mösyö Cumhurbaşkanı diye hitap edeceksin!” şeklinde azarlayarak, yoksulların kendisine takma isimlerle seslenmesiyle egosunda yaşanan tektonik sarsılmaları gizlemeye çalışan burjuva hezeyanları, onun uğruna çalıştığı rejimin karakterini en iyi temsil eden dışavurumlar oldu. 

Sarı Yelekliler hareketi ve genel greve karşı aldığı tavırla, Macron tam bir liberal olduğunu; yani elit bir zengin azınlığın sömürücü çıkarları için otoriter ve baskıcı, yarı diktatoryal polisiye uygulamalarla bütün bir nüfusa savaş açmaya hazır olduğunu göstermiş oldu.

Macron’un seçilmesi, geleneksel sol ve sağ burjuva partilerin toplum nezdindeki politik iflaslarının bir sonucuydu. Bu finansçının arkasında ne bir politik parti ne de demografik bir taban vardı. İktidara geldiğinde sadece acınası bir şekilsiz parlamenter çoğunluğa dayanarak yönetmeye çalıştı. Söylem düzeyinde amacı Le Pen’in yükselişini durdurmaktı (Weimar Cumhuriyeti’nin anayasasını kutsayanların Hitler’i durduğu gibi) ancak fiili olarak daha çok emperyalist tekellerin taleplerinin aktarma kayışı rolünü oynamakla meşgul oldu. 

Macron’un bir sosyal tabanı hiçbir zaman olmadı. Deyim yerindeyse, proleterler onu daima tolere etti. Yaşamış olduğu prestij kaybının nasıl bu denli kısa sürede hız alabildiğini merak edenler, bu toleransın artık tükenmiş olduğuna dikkat etmeliler. 

Macron’un -Fransız Troçkizminin deyişiyle- bonapartisme faible’i (“zayıf Bonapartizmi”), burjuva devlet iktidarı krizinin özgün bir kırılması olarak işçilerin dilinde Macronizm ismini aldı bile. Yüzyılın başında, uluslararası neoliberal işbölümüne Avrupa Birliği standartları uyarınca adaptasyonu tamamlamak ve sürdürmekle yükümlü olan “altıgen kapitalizmi” (Fransa haritası altıgeni andırdığı için ülkeye sıklıkla hexagone deniyor) siyasi yönetilişin eski biçimlerini yok etti veya en azından bunları kapsamlı bir revizyondan geçirdi. Ancak fabrikaların içinde ilan edilmiş bulunan artıkdeğere neoliberal el koyuş rejiminin istikrarlı bir politik karşılığı devlet örgütlenmesi düzeyinde Fransız egemen blokları tarafından henüz yaratılamadı. Mevcut boşluğu şimdilik Macronizm dolduruyor. Fransız sermayesi, Macronizmin bu boşlukları doldurma işlevinin kalıcı olmadığını, onun bu pozisyonları şimdilik yalnızca işgal etmek zorunda kaldığını biliyor. Ve hazırlığını da buna göre yapıyor.

Siyasal üstyapının piyasaların ihtiyaçlarını tam olarak karşılayan bir mimari yapıya kavuşturulamamış olması ve alt sınıfların huzursuzluklarının devrimci eylem boyutuna sıçramış olması, egemenler arası kavgayı kızıştırdı ve kızıştırmaya da devam ediyor. Sarı Yelekliler seferberlikleri sırasında, aslında Macron’un ilk destekçilerinden olan Lyon belediye başkanının görevinden çekilmesi, açık bir biçimde taşra burjuvazisinin Macron’u terk edişinin göstergelerinden biriydi (Fransa kırlarının yalancı büyülü durağanlığında zenginleşmeyi sürdüren bu burjuvazi türü, dedelerinden ve onların dedelerinden duyduğu hikayeler dolayısıyla, odağında vergiler sorunu olan isyanlardan özellikle korkmaktadır; zira onlar Jacques Bonhomme’ların Jacqueries’lere dönüştüklerine fazlaca tanık oldular). 

Benalla hadisesi, ardından 2018 Eylül’ünde iki bakanın (Nicolas Hulot ve Gérard Collomb) istifa etmesi ve benzeri gelişmeler, hiç şüphe yok ki Macron’un karşıdevrimci gündemini sarsan süreçler oldu. Zaten Macron da iktidara geldiğinden bu yana hayata geçirmeye çalıştığı işçi düşmanı saldırı politikalarını, kendinden önceki sorumlular uygulamaya koyamadığı için eski hükümetleri suçluyor. 

b.) Askerî Bonapartizm seçeneği

Bu sırada, Almanya’nın 2020 bütçesi silahlanmaya 45,05 milyar avro ayırmışken (bu karar, Alman Bundestag’ının başkanı Wolfgang Schäuble’nin askerî müdahalelerin yoğunlaştırılmasını talep eden duruşunu ve Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer’in “stratejik zorluklar düşünüldüğünde, Almanya daha aktif olmalı” şeklindeki açıklamasını izlemişti), Fransız silahlı kuvvetlerinin genelkurmay ekibinin de Beşinci Cumhuriyet rejiminin kaderini yakından takip ettiğini hatırda tutmakta fayda var. 

Burjuva analistler üzerinde çok durmamış olsa da, 2017 seçimlerinin sonuçlanmasının ardından L’Obs dergisinin (tirajlarda birinci sırada olan Fransız haftalık bilgi dergisi) yayımladığı ve ordudan sızdırılan, subaylar arası sirküler metinlerden oluşan belgeler, askerî yönetim kademelerinin olası bir Mélenchon zaferine karşı almayı planladığı antidemokratik tedbirleri gün yüzüne çıkartmıştı (seçimlerin iptal edilmesinin ve benzeri senaryoların tartışıldığı bu metinlerde tartışmacılar generallerin kendisiydi). 

Fransız generallerin eski sömürgeci günlerin özlemiyle yanıp tutuştuğuna kuşku yok. Yüksek olasılıkla hepsi, bir zamanlar Cezayirlilere yapılanların bugün Fransız ve göçmen işçi sınıflarına yapılabileceğini hesaplıyor. Hepsi gece başlarını yastıklarına koyarken, rüyalarında Napoléon gibi at sürmeyi, 1944 senesinin Paris’inde de Gaulle gibi karşılanmayı diliyorlar. Macron’dan sonra sıranın kimde olabileceğini ölçmek için nabız tutuyorlar; akıllarına kendileri gelince, kalp atışları da hızlanıyor. 

Genel grev başladıktan on bir gün sonra, yani 16 Aralık günü emekli genelkurmay başkanı Pierre de Villiers, radyodan yaptığı bir açıklamada grevcilere karşı daha sert önlemlerin alınması istediğini duyurdu. 2022’nin olası cumhurbaşkanı adayları arasında olduğu söylenen de Villiers’nin konuşmasında öne çıkan taraflardan biri şöyleydi: “Ülkemizde yeterince sertlik yok. Yönetenlerle itaat edenler arasında bir uçurum oluştu. Bu uçurum derindir. ‘Sarı Yelekliler’ bunun halihazırdaki ilk göstergesiydi. Düzeni restore etmeliyiz, bu böyle devam edemez.”

Bu eski generalin bahsini ettiği “sertlik” yokluğunu yorumlamak zordur. Zira bir seneyi aşkın bir süredir devam eden seferberlikler boyunca yaklaşık olarak on bin Sarı Yelekli tutuklanıp polis tarafından sorguya çekilmiştir. 4.400 eylemci yaralanmış, iki düzinesi plastik mermiler dolayısıyla gözünü kaybetmiş, beş tanesi polislerin ateşi sonucu hayatını kaybetmiş, biri doğrudan doğruya bilinçlice katledilmiştir. Sokaklar genel grev gösterileriyle dolduğunda polis ile jandarmanın müdahalesinin boyutları fotoğraflar ve videolarla ortaya konulmuştur. Son teknolojik olanaklarla, tam teçhizatlı bir şekilde donatılmış karşıdevrim birlikleri yakaladıkları grevci işçileri linç etmiş, coplamış, dövmüş ve binlercesini yaralamıştır. Ancak işçilerin antikapitalist öfkesinden rahatsızlık hisseden apoletliler için bunlar yeterli önlemler değildir. Onlar, karşıdevrimin geçmiş anılarının alçaklığıyla kendilerine yön çizmektedirler. Nedir bu anılar? De Villiers ne pahasına “düzeni restore etmekten” söz etmektedir?

Bunlardan biri 1848 devrimlerinin Fransa ayağının bastırılış tarzıdır. General Eugène Cavaignac, Haziran Günleri boyunca 3.000 işçiyi katletmiştir. Ardından devrimci hareketi durdurabilmek için 25 000 işçiyi tutuklamış, 11.000 işçiyi hapse atmış veya Cezayir’e sürgüne göndermiştir. 

De Villiers’nin düzenin nasıl restore edileceğiyle ilgili benimsediği yöntemlerden bir diğeri, 1871’deki Paris Komünü’nün ezilme biçimidir. Bir zamanlar onun meslektaşı olan General Patrice de Mac-Mahon, 1871’in Mayıs ayında, Adolphe Thiers’in yöneteceği bir katliam emri vermiştir. Bu azgın karşıdevrimci 20.000 işçiyi öldürüp, 60.000 işçiyi tutuklamıştır. 24 Mayıs’ta Assemblée Nationale’in önüne konuşma yapmak için çıkan Thiers, şöyle konuşmuştur: “Bardaktan boşanırcasına kan döktüm.”

Pierre de Villiers

De Villiers işte bu tip bir restorasyondan söz etmektedir. Emperyalist ordunun bağrından kustuğu bu katliam sözcüsünün önerdikleri, Fransa’yı yöneten finansal diktatörlüğün ve bu diktatörlüğün ulusal zenginliği talan edişinin, artık Avrupa’nın merkezinde dahi “demokratik” biçimlere bürünmekte zorluk çektiğinin bir göstergesidir. Sarı Yelekliler’e ve genel grev dalgasına karşı alınan polisiye ve askerî tedbirler, 1940-1944 Nazi işgalinden bu yana karşılaşılan en sert baskı önlemleridir. 2019’un Mart ayında Paris bölgesinden sorumlu askerî yetkili General Bruno Le Ray, askerlere eylemcilere ateş açma izni vermişti: Böylesine bir yetki Fransız ordusuna en son 1948’de verilmişti.

Kastedilen yanlış anlaşılmış olsa da çoğu zaman Engels’in “Önce siz ateş açın Mösyö Burjuvazi” ifadesi, proletaryanın meşruiyet zeminini kaybetmemek için önleyici bir kalkışmaya girişmemesi gerektiği, prestijini güçlendirmek uğruna kendisine gerçekleştirilecek bir saldırıyı beklemeye koyulması gerektiği şeklinde yorumlanmıştır. Ancak Fransız ve göçmen işçi sınıflarının meşruiyet ve prestij kaygıları dolayısıyla felç edilmesi kabul edilemez. Eski ve yeni generallerin ulus çapında açık açık çağırıcılığını yaptığı askerî Bonapartizm seçeneği, işçi sınıfının geleneksel devrimci tedbirleriyle, gerekirse (ve gerekecek) zor yoluyla yok edilmelidir. Bu durumda önce Mösyö Burjuvazi’nin ateş etmesini beklemek (ki aslında etmiştir bile), ancak bir gericilik dalgasının dizginlerinden boşanmasına sebebiyet verir. 

Sarı Yelekliler seferberliği sırasında Macron “vergilendirme ve kamu harcamaları üzerine bir tartışmaya” açık olduğunu söyledi. Bu, karşı taraftan gelen bir diyalog çağrısıydı ve reddedilmesi çok önemliydi. Macron benzer bir taktiğe, karşısında genel grevin örgütlendiği emeklilik karşıreformu üzerinden de başvurmaya çalıştı ve bu saldırıdan etkilenecek olanların kapsamını, yaş politikasında değişikliğe giderek, indirme sözü verdi. Fransız ve göçmen işçi sınıfları açısından rejimin bütün sözde “geri çekilişlerinin” taktiksel olduğu ve bunların aslında, bir sonraki büyük meydan savaşına polisiye ve askerî hazırlık manevraları olduğu unutulmamalı. Fransız kapitalizmi, emperyalist bir ekonomik ve siyasal örgütlenme biçimi olarak, geleneksel sınıflar arası uzlaşmalar içinde kendini yenileme becerisini giderek daha fazla kaybediyor. Fransız proletaryası, devrimci geleneğinin silahlı anılarını hatırlamaya mecbur.