Venezuela: Rehin alınmış bir ülke

image_pdf

Yazar: Simón Rodríguez

Çeviri: Sena Aydın

16 Nisan 2019

Simón Rodríguez

Venezuelalı Marksist Simón Rodríguez, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL) önderlerinden biri ve enternasyonalist bir militandır. Aynı zamanda Miguel Sorans ile birlikte ¿Por qué fracasó el chavismo? Un balance desde la oposición de izquierda (2018) (Chavizm Neden Çöktü? Sol Muhalefetin Değerlendirmesi) adlı kitabın yazarıdır.

Bu makale ilk olarak, 16 Nisan 2019 tarihinde Venezuelan Voices adlı blogda yayımlanmıştır: https://venezuelanvoices.home.blog/2019/04/16/venezuela-a-country-held-hostage/

***

Son iki aydır küresel spot ışıklarına maruz kalan Venezuela belki de son zamanların en çok tartışılan ve aynı zamanda da en çok yanlış anlaşılan ülkesi. Gerçek ise zorlu paradokslar içeriyor: uluslar ötesi sermayenin önünde diz çökmüş ama “sosyalist” ve “anti-emperyalist” olduğunu iddia eden bir sivil-askeri diktatörlüğe ve emekçileri yarı-kölelik koşullarında çalışmaya zorlayan bir “işçi başkana” sahip, nüfusunun çoğunluğu sefalete maruzken yeni Chavist burjuvazi ve geleneksel burjuvazisinin en ayrıcalıklı ve abartılı refah koşullarında yaşadığı, zengin kaynaklara sahip olsa da yıkılmış bir ülkeden bahsediyoruz. Sivil-askeri bir diktatörlük tarafından rehin alınmış ve aynı zamanda ABD’nin kuşatması altında olan bir ülke. Ülkenin günlük gerçekliğinin parçası olan her temel durumun açıklanmasında, iktidar kavgasının temel unsuru olan propaganda savaşının neden olduğu çarpıtmalarla dolu ve birbirini dışlayan iki versiyon var.

İşte Venezuela gerçeğini anlayabilmemiz için delmemiz gereken sis perdesi bu. Bu yazıda elektrik kesintileri ve güvencesiz İnternet erişiminin arasında ve politik bir girdabın tam ortasında bulunan ülkenin dengesiz ve değişen durumunu analiz etmeye çalışacağız. Bu satırlar yazılırken, ABD’nin ve Rus hükümetlerinin temsilcileri Venezuela krizini tartışmak üzere Roma’da düzenlenen ve tahmin edildiği gibi bir anlaşmaya varılmadan sonuçlanan bir konferanstaydı. Aynı zamanda, burjuva muhalefetin Caracas’taki Miraflores başkanlık sarayına doğru ilerlenmesi için yaptığı planlanmamış çağrı da masadaki tartışma konularından biriydi. 

Darbe ve ekonomik karşıdevrim

23 Ocak’ta yüz binlerce Venezüella sokaklara döküldü ve Ulusal Meclis’in neredeyse bilinmeyen bir üyesi ABD’nin ve bölgedeki sağcı hükümetlerin desteğiyle kendisini geçici başkan olarak ilan etti. Dünya solunun büyük bir kısmının asıl endişesi, Nisan 2002’deki gibi emperyalizm yanlısı bir askeri darbeyle karşı karşıya kalmamızdı. Bu tek taraflı önyargı onları Maduro’nun tarafını tutmaya yönlendirdi. Ancak tersine yüzbinlerin büyük çoğunluğunun sokağa çıkmasına neden olan şey olası bir darbeyi desteklemek değil, Maduro hükümeti tarafından ellerinden alınan demokratik hakların geri kazanılmasını sağlamaktı. Öte yandan, iki aydan daha fazla bir zaman geçmesine rağmen ne askeri bir darbe oldu ne de devletin baskı araçlarında önemli bir kırılma yaşandı. Yani rakip taraflar arasında uzun zaman sürdürülemeyecek bir dengeye ulaştık diyebiliriz.

Öncelikle mevcut politik krizin kökenini gözden geçirelim. Aralık 2015’te, yani Maduro’nun dış borçları ödemek için maaş kesintileri ve kamu harcamalarının kısılmasına dayalı kemer sıkma planının üçüncü yılının sonunda, bugüne kadar yaşadıkları en vahşi kemer sıkma politikalarından tükenmiş bir nüfus, sözde sosyalist ama aşırı baskıcı hükümetin ikiyüzlülüğünün cezasını oy sandıklarında verdi. Bu baskıların en açık örneği 2014 yılında en fakir mahallelerde gerceklesen protesto gösterilerinin Halkın Kurtuluş Operasyonu (Operación Liberación del Pueblo ) aracılığıyla bastırılması ve yüzlerce yargısız gözaltı ve infaz ile sonuçlanmasında gördük. Burjuva muhalefet bu olaylar sonucunda Ulusal Meclis’in üçte ikisini elde edebildi.

Seçim yenilgisini öngören hükümet ise seçimleri izleyen aylarda salt çoğunluğu garanti altına almak için Anayasa Mahkemesi’ne yeni üye atamaları yaptı ve bu sayede dolandırıcılık ve manevralar yoluyla da olsa Anayasada öngörülen bir cumhurbaşkanlığı referandumunu durdurabildi, Amazon eyaletinde muhalefet temsilcilerinin üçte iki çoğunluğunu ortadan kaldırmak için seçimleri hükümsüz kılabildi, ve son olarak da bir dizi mahkeme kararı ve cumhurbaşkanlığı emirleriyle parlamentonun tüm yetkilerini ortadan kaldırabildi. 

Yani başka bir deyişle, Maduro su götürmez seçim yenilgisini aslında bir darbeyle atlattı. Ordunun da desteğiyle süresiz olarak anayasal güvenceleri askıya aldı. Rejim, iç ihtilaflarından kaynaklanan zaaf ve çelişkilerine rağmen açık bir sivil-askeri diktatörlüğe dönüştü. Boliburjuvazinin önemli sektörlerinin iktidardan ayağı kesildi. Gangster Rafael Ramírez, Petrol Bakanlığı ve devlet petrol şirketi PDVSA’nın başkanlığı görevlerinden uzaklaştırıldı; Miguel Rodriguez Torres ve Hugo Carvajal gibi isimler istihbarat ve baskı amirliklerinden alındı; eski Başkan Yardımcısı Elias Jaua’da marjinalleştirildi. Protestoların kriminalleştirilmesinin (suç teşkil etme) mimarı olan Eyalet Baş Savcısı Luisa Ortega ise 2017 seferberliklerinin ortasında görevinden istifa etti. Chavizm’in içerisinde kendisini “kritik” veya “orijinal” olarak tanımlayan muhalif bir kanat ortaya çıktı. Uluslararası petrol fiyatlarının düşüşte olduğu bir ortamda hem rejimdeki değişiklikler, hem de devlet gelirinin azalması, Chavizm içindeki bürokratik ve burjuva çatışmaları yoğunlaştırdı ve askeri kanadın güçlenmesine neden oldu.

Demokratik Birlik Masası (MUD) adı altında toplanan burjuva muhalefet, temelde yolsuzluklar kanalıyla 2016 yılında hükümete ve hükümetin tüm manavlarına neredeyse tam anlamıyla teslim oldu. Öyle ki MUD yapılan uzun müzakerelerin ardından 2016’nın sonunda hükümetin resmi tezlerini kabul ettiğini ve ekonomi alanında yapılacak iş birliklerine olan bağlılıklarını beyan eden bir ortak açıklama imzalayacak kadar ileri gitti.

Ancak Mart 2017’de, Maduro’ya yasama yetkileri veren ve petrol ve madencilik lisanslarını parlamentoya sormaksızın çokuluslu şirketlere devretme yetkisini onaylayan yargı kararı, MUD koalisyonunun bir seferberlik çağrısı yapmaya zorladı. Ancak bu seferberlikler hızlı bir şekilde MUD’un kontrolünden çıkarak geniş çaplı ayaklanma ve yağmalamalara dönüştü. Popüler isyanı engellemeye çalışan MUD hükümete tekrar teslim oldu ve Maduro’nun zaman kazanmak ve muhalefeti bölmek için kullandığı müzakere masasına tekrar oturmaya razı oldu. Hükümet protestoları şiddet kullanarak durdurmayı başardı; bunu yaparken geniş çapta kullandığı işkence ve askeri yargılama süreçleriyle 140’tan fazla insanın ölümüne, binlerce kişinin yaralanmasına ve tutuklanmasına neden oldu. Maduro, üyelerinin tamamı hükümet yanlısı bireylerden oluşan, yürütme, parlamenter ve yargı yetkilerine sahip bir Ulusal Kurucu Meclis kurulmasını dayatarak zaferini mühürledi ve rejimin diktatörlük niteliğini bir tık daha üste taşıdı. Ama sürekli derinleşen ekonomik ve sosyal felaket göz önüne alındığında bu ancak kaybı kazancından büyük sözde bir zafer olabildi. 

Kendini “anti-emperyalist” gören uluslararası Sol ise sadece Maduro’nun açlık temelinde dış borç ödeme planını sessizce onaylamakla kalmadı; aynı zamanda da Maduro ülkede gerici bir darbe gerçekleştirirken, Maduro’nun sözde kurbanı olacağı başka bir darbeye karşı saf tuttu. Devrimci sosyalist akım İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve akımın Venezuela’daki örgütü Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), gerek Maduro’nun kemer sıkma politikalarını ve darbesini kınamak ve ifşa etmek konusunda olsun, gerek sadece hükümet tarafından değil, aynı zamanda Maduro’ya karşı mücadelenin “emperyalizmin oyunu” olduğunu söyleyen dönek sosyalistler tarafından da zulme ve iftiraya uğramalarına rağmen 2017 halk isyanını desteklemek konusunda olsun tutarlı pozisyonlarını hep korudular.    

Maduro’nun politik darbesinin ekonomik paraleli de öldüresiye bir kemer sıkma paketi sürecinin hızlandırılmasıydı. 2013 ve 2018 yılları arasında Maduro 80 milyar dolardan fazla dış borç öderken ithalatı da % 80’den fazla azalttı. Ücretler % 90’ın üzerinde düşürülerek ayda 10 dolardan daha az bir seviyeye indi. Eğitim ve sağlık sektörlerindeki kemer sıkma uygulamalarını anlatabilmek adına Andes Üniversitesi Hastanesi’nin giderleri için ayrılan yıllık bütçenin on beş dolardan az olduğunu söylememiz yeterli olacaktır. Maduro’nun Wall Street’in mali akbabalarına aşırı derecede boyun etmesi sadece “anti-emperyalizm” iddialarının altını boşaltmakla kalmadı; aynı zamanda Venezuela ekonomisini de batırdı. Ülkenin GSYİH’sı yarı yarıya düştü. Hükümetin mal arzını azaltma, ithalatı ve ulusal üretimi düşürme ve bir de bunlar üzerine bütçe açığını dolaşımdaki para miktarını aşırı arttırarak kapatma girişimi, aylık oranı Ekim 2017’de %50’den fazla olarak kayıtlara geçen hiperenflasyonla sonuçlanan bir enflasyon döngüsünü besledi. Bu ekonomik politikanın sosyal sonuçlarıysa çok acımasız oldu. Nüfusun onda biri, yani çoğunluğu fakir kesimlerden olmak üzere üç milyondan fazla kişi, hayatta kalabilmek ve ailelerine para gönderebilmek gayesiyle son beş yıl içerisinde ülkeyi terk etti. Bebek ve anne ölüm oranları son elli yılda görülmeyen seviyelere yükseldi. Yetersiz beslenme çarpıcı bir şekilde arttı ve nüfusun büyük çoğunluğunda büyük kilo kayıpları yaşandı. Maduro hükümetiyse bu ekonomik karşı-devrimi ve işçi sınıfının dünya çapında maruz kaldığı en derin gerilemeyi örtbas etmek için ekonominin dışardan ve içerden sabote edilmesine dayalı sahte bir “ekonomik savaş” teorisini icat etti. ABD’nin ilk mali yaptırımları 2017 yılının ikinci yarısında uygulamaya koyulurken ilk petrol yaptırımları da Ocak 2019’da geldi. Bunlar her ne kadar reddedilmesi gereken dışarıdan müdahale önlemleri olmasına rağmen, aslında gerçek şu ki ekonomi bu yaptırımların uygulamaya koyulmasından öncesinde zaten çökmüş haldeydi. Bu çöküşün nedeninin ülke tarihindeki en büyük petrol üretim patlamasını hesapsızca çarçur eden Chavist model olduğunu söylemeliyiz. Sadece karma şirket formülü üzerinden Venezuela petrol endüstrisinde faaliyet gösteren çokuluslu şirketlere muazzam gelirler kaybedilmedi; aynı zamanda ithalat sübvansiyonları da bu yağmalamaya eklendi. Tüm bunlar 2003 yılında getirilen döviz kuru kontrolü uygulamasının (dalgalanan kur rejiminden sabit kur rejimine geçiş, ç. n.) ardından ülkeden 350 milyar dolardan fazla sermaye uçuşu gerçekleşmesiyle sonuçlandı. 

Yağma öyle boyutlara ulaşmıştı ki petrol fiyatları varil başına 100 doların altına düşmeden önce bile hissediliyordu. Zaten sonrasında da Maduro’nun kemer sıkma politikaları başlamış olan felaketin gerisini getirdi. 

Emperyalizm ve çözülen bir burjuva rejim arasında sıkışmak

Ulusal Meclis ve MUD 2017 yılında hükümetin meşruiyetine meydan okuyan, parlamentonun Maduro’nun “görevini bıraktığını” ilan etmesi ya da paralel bir hükümet kurulması amacıyla halk oylaması düzenlemek gibi adımlar attı. Ancak ABD Hükümeti’nin olaylara yalnızca Maduro hükümetini tanıyacağını beyan etmek suretiyle verdiği tepkinin ardından ABD emperyalizminin tamamen emrinde olan MUD geri adım attı. ABD’nin Latin Amerika bölgesinden sorumlu en önemli devlet adamı Thomas Shannon, farklı vesilelerle pek çok kez Caracas’ı ziyaret etti ve hükümet ile MUD arasındaki diyaloglara destek verdi. 2017’deki bu teslimiyetinin sonucunda çöken muhalefet bloğu, olası yeni bir politik krizi 2019’un başına kadar erteledi. 2018 yılı ise işçilerin yoksulluk ücretlerine karşı muazzam mücadelelerine tanık oldu. Mayıs 2018’de, kanun dışı olarak Ulusal Kurucu Meclis tarafından ilan edilen hileli bir cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Seçmenlerin büyük çoğunluğunun boykot ettiği seçimler kapsamında muhalefet liderlerinin ve partilerin çoğu da kanuni haklarından mahrum bırakıldı. Burjuva muhalefetin Maduro’nun Ocak 2019’da başlayan yeni görev süresini kabul etmeyerek Ulusal Meclis başkanı Juan Guaidó’yu geçici ülke başkanı ilan etmesi kararı ise ABD’nin talimatları sonucunda alındı. 

Capriles gibi muhalefet liderlerinin açıklamaları ve de Wall Street Journal gibi bunca zaman Chavizm’e dair en ufak bir şüphe duymamış medya kuruluşlarının haberlerinin bize gösterdiği ise aslında bu son hamlenin burjuva muhalefetin çoğunluğunun haberi olmaksızın kapalı kapılar ardında Trump hükümetiyle anlaşma halindeki dörtlü bir uzlaşma tarafından planlandığını gösteriyor. Leopoldo López, María Corina Machado, Antonio Ledezma ve Julio Borges. Kontrolün ilk fırsatta bölgedeki sağ ve merkez sağ hükümetlerden oluşan ve 4 Ocak günü Maduro’ya ülke iktidarını Ulusal Meclis’e devretmesi çağrısında bulunan Lima Grubu’na devredilmesi hamlenin aslında Yankiler tarafından yönetildiğini aşikâr bir şekilde ortaya koyuyor. Aslında Anayasa’ya göre Ulusal Meclis’in ilan ettiği geçici bir devlet başkanı göreve geldiği günden itibaren 30 gün içerisinde ülkede erken seçim ilan etmek zorunda, ama sonuç olarak böyle bir ilan gerçekleşmedi. Böylece, web yayını El Disidente’nin deyimiyle “iki gayri meşru cumhurbaşkanı olan tek ülke” olmuş olduk.

Chavizm hükümeti, 2002 darbesinden sonra ABD’den görece bir politik bağımsızlık elde etmesinin ötesinde hiçbir zaman anti-emperyalist veya sosyalist politikalara sahip olmadı. Aksine, en geniş çaplı petrol lisansları için Chevron’u tercih etti ve General Motors’a ithalatları için 6 milyar dolardan fazla sübvansiyon sağladı. Daha önce de söylediğimiz gibi, dış borcu ödeyebilmek için halka en ağır düzeyde yoksulluk dayatabileceğini kanıtladı. 2017 yılında petrol yaptırımı olasılığı tartışılırken Trump hükümetinden bu tür yaptırımlara başvurmamasını isteyen Amerikalı petrol şirketlerinin lobileriydi.

Öyleyse neden Trump, Venezuela’daki iktidara yönelik bir girişimde bulundu? “Emperyalizmin ona iyi hizmet edenlere yaptığı ödeme böyledir” diyerek popüler bir deyişe atıf yapabiliriz. Şunu söylemek gerekiyor ki bu yönelişin hem iç hem de dış politik nedenleri var. Chavist rejimin popüler bir seferberlik sonucunda sistemsiz bir şekilde çökmesi, Chavizm sonrası bir senaryoda kapitalist yönetilebilirliği yeniden inşa etmek için çok zor koşullar yaratacak olduğundan ülkedeki genel çöküş durumu böylesi bir olasılığa dair endişeleri ve bu olasılığın engellemesi gerektiği fikrini besledi. Bu endişeler 2017 yılında emperyalizmin müzakere yoluyla bir çözüme öncelik vermesine yol açan endişelerle aynı. Aynı zamanda Guaidó’nun şu anki yönelimi de bu endişeleri yansıtıyor: Politik ve askeri iktidar merkezlerini doğrudan karşısına almayan sınırlı seferberlikler gerçekleştirmek, askeri saldırganlık tehditlerine ek olarak ekonomik ve diplomatik baskı uygulamak, olası bir darbenin önüne geçmek amaçlı ordu mensuplarına yönelik af vaadinin kapsamını yolsuzluk ve zulme dayalı suçları da içine alacak şekilde genişletmek. Tüm bunlar, halkı kendi çıkarlarına dayanan bir mücadeleye yönelme ihtimalinden mahrum bırakan tepeden inmeci bir çıkış yoluna işaret ediyor.

Aşırı sağcı kodaman daha 2018 yılında danışmanlarına Venezuela’yı işgal etmeyi önermiş ancak onaylarını alamamıştı. Trump hükümet ekibinin, John Bolton gibi kendi bakış açısı ile daha uyumlu olan isimlerin kadroya eklenmesiyle içinden geçtiği yeniden yapılandırma sureci daha agresif bir çizginin benimsenmesi olasılığının önünü açtı. Venezuela’nın hezimeti emperyalizmin dengesiz liderine kendisini rahatsız eden iç politik ve hatta yasal sorunlardan uzaklaşma fırsatı sunuyor. Buna ek olarak, Küba kökenli sağ oyların geleneksel yuvası olan Florida eyaletindeki potansiyel oylar da ikinci dönem başkanlık için ön kampanya sürecinde etkin bir faktör teşkil ediyor. Stratejik olarak bakacak olursak, konumu ve muazzam doğal kaynakları açısından önemli bir ülkeye kukla bir hükümet kurma fırsatından bahsediyoruz. Kolombiya ve Brezilya’da aşırı sağcı müttefiklerin varlığı ve söz dinleyen uysal bir Lima Grubu da genişleyen müdahalenin lehine unsurlar olarak görmek gerekiyor.

Venezuela, Ocak 2019’daki petrol yaptırımlarına kadar ana ticaret ortağı ve borç alacaklısının ABD olduğu düşünüldüğünde hiçbir zaman bir Yanki yarı-kolonisi olmaktan kurtulamadı. Maduro hükümeti altında gerçekleşen ekonomik yıkımın, uzun yıllar boyunca Chavist politikaların kaymağını yemelerine rağmen artık emperyalist şirketler için bir sorun teşkil etme noktasına ulaştığı da en az bir önceki cümle kadar doğru. Petrol üretimi günde üç milyon varilden sadece bir milyon varile kadar düştü. Elektrik sektörü, Mart ayındaki elektrik kesintilerinin de gösterdiği gibi büyük ölçüde yıpranmaya uğramış durumda. Venezuela sağının ekonomik gurusu Ricardo Hausmann’ın da önerdiği üzere Petrobras modelini izleyerek kamu şirketlerinin büyük özelleştirmeleri ve PDVSA’nın kısmen özelleştirilmesi yoluyla petrol endüstrisine katılımın genişletilmesi ve petrol üretiminin geri kazanılması olasılıklardan yararlanma imkânı emperyalizm için çok cazip bir ekonomik fırsat teşkil ediyor. 

Trump, sefaleti büyük ölçüde arttıracak olan petrol yaptırımlarını “insani” demagojik propagandayla birleştirerek Yanki hükümetini Venezuela halkının lehine bir hükümet görüntüsü vermeye çalışıyor. The Economist’in haberleri ve The New York Times’dan Anatoly Kurmanaev’in bildirimleri ise Kolombiya’nın Cúcuta kentindeki şu meşhur depolarda hiç ilaç stoğu olmadığını ve yiyecek stoğunun da çok az miktarda olduğunu ortaya koydu. İnsani yardımın Venezuela sınırından geçiyormuş gibi gösterildiği ve iki yüklü kamyonun bir sınır köprüsündeki karmaşık olaylar sonucu yakılmasıyla sonuçlanan 23 Şubat provokasyon operasyonu, müdahalenin dozunu arttırma yönündeki bir başka adımdı. Hükümet, özellikle Brezilya sınırındaki yerli Pemón halkına olağan vahşeti ile saldırdı.

Guaidó yanılsaması ve müzakereler

2017 yenilgisi toplum bilincini ağırlaştırarak politik bir gerilemeye neden oldu. Nitekim nüfusun önemli sektörleri Guaidó’nun müdahaleci ve darbe yanlısı politikaları hakkında yanılsamalar yaşıyorlar. Bugün Wikileaks’e sızan belgelere göre, Venezuela’daki ABD Büyükelçiliği yetkililerinin 10 yıl önce Venezuela halkının ülke politikasına ABD müdahalesini sert bir şekilde reddetmesinden şikâyet ettikleri durumun tam tersini yaşıyoruz. Bu giderek artan sağcı eğilimin sorumlusu, senelerce “solcu” makyajı altında aşırı gerici bir politika uygulayarak halkın ve işçilerin kendi kendini örgütlemesi için her türlü olasılığı ezen Venezuela hükümetidir.

Buna rağmen ne sağın yönlendirmesini bekleyen, ne de burjuva partilerinin barışçıl olma üzerinden yaptıkları suçlamalara boyun eğen halk direnişleri ve gösteriler gerçekleşti. 21 Ocak haftasında Caracas’ın işçi mahallelerinde yapılan ve FAES (Özel Eylem Kuvvetleri) ekipleri tarafından vahşice bastırılan ve 30’un üzerinde ölümle sonuçlanan protestolar, Şubat ayında Pemón halkının seferberliği, ve Mart ayındaki elektrik kesintilerine karşı gelişen plansız protesto gösterileri bu direnişlerin parçasıydı. 

Bir yandan da bir zamanlar Chavizm’in sosyal tabanını oluşturan ve burjuva hükümetin dayattığı açlığa karşı mücadelenin kendileri için bir hayatta kalma mücadelesi olduğu işçi ve popüler sektörlerin büyük çoğunluğu dahil olmak üzere nüfusun %85 ila %90’ı Maduro hükümetinin meşruiyetini reddediyor. Aynı zamanda, ülkedeki sivil-askeri rejimi ile doğrudan ABD’nin önderlik ettiği siyasi liderlik arasında bir iktidar çatışması var. Bu çatışma aynı zamanda dolaylı olarak Chavizm’in müttefikleri Çin ve Rusya’yla olan anlaşmazlıkları da barındırıyor. Çin, Venezuela dış borcunun yaklaşık üçte birinin alacaklısı ve petrol yatırımlarına sahip; Rusya ise ülkenin askeri teçhizat tedarikçisi ve aynı zamanda da petrol ortağı. ABD yaptırımlarının uygulanmaya başladığı Ocak ayında her iki ülke de Venezuela’yla ticaret anlamında ABD’nin oldukça gerisindeydi. Rus şirket Lukoil’in PDVSA’yla olan petrol ticareti anlaşmasını askıya alması, Yanki petrol yaptırımları karşısında geri adım atıldığını ve sivil-askeri rejimin toparlanma gücüne dair herhangi bir beklentinin olmadığını gösteriyor. Çin ise Venezuela’dan gelen finansman taleplerine Maduro’nun beklediği ölçüde cevap vermedi. Yani her iki ülke de diplomatik alanda jokeylik yapmanın ötesinde bir riskin altına girmediler. Bunun en büyük örneği ABD’nin 28 Şubat’ta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Venezuela’ya dair sunduğu tasarının (uluslararası gözlemcilerin denetiminde başkanlık seçimi yapılması çağrısı, ç. n.), Rusya ve Çin tarafından veto edilmesiydi. Kırım’ı ilhakı, Ukrayna’daki saldırgan müdahaleleri ve Suriye’de süregelen soykırımsal istilayla olan bağlantıları konusunda ABD yaptırımlarıyla karşı karşıya olan Rusya için Venezuela önemli bir pazarlık kozunu temsil ediyor. 

Venezuela hükümeti, Avrupa Birliği ve Vatikan tarafından da desteklenen Meksika ve Uruguay hükümetleri tarafından yapılan Ulusal Meclis ile müzakere etmesi önerisini kabul etmeye istekli olduğunu söyledi. Ulaştırma Bakanı Jorge Rodríguez ‘e göre, hükümet müzakere masasına oturmak için petrol yaptırımlarının kaldırılması gibi önkoşullar koyuyor. Şubat ayındaysa Venezuela Dışişleri Bakanı Jorge Arreaza, Trump ve Maduro hükümetleri arasında gizli müzakerelerin yapıldığını itiraf etti. Her ne kadar hiçbir anlaşmaya varılamasa da, Roma’daki Rus-Yanki zirvesi de bu müzakerelerin bir parçasıydı. Bu gelişmelerin devamında Lima Grubu’nun Bogota zirvesi sonrasında sunduğu bildiri ve ABD’nin Venezuela özel temsilcisi Elliot Abrams’ın 1 Mart’ta CNN’e yaptığı açıklamalar da Trump hükümetinin askeri bir çıkıştan çok “finansal, diplomatik ve politik” baskılar kanalıyla bir çözüm aradığı yönündeydi. Guaidó’nun 4 Mart’ta ülkeye dönünce yaptığı açıklamaların tümü de askeri seçeneğin varlığına dair önceki ısrarıyla tam bir tezatlık içerisinde müzakerelere dayanan anlaşmalı bir çözüm arayışına işaret etti.

Halk ayaklanması ve devrimci alternatif

Venezueladaki krize dair dört genel pozisyondan bahsedebiliriz. Bir tarafta hükümet, diğer tarafta ise burjuva muhalefet var; her iki bloğun da içinde nüans farkları olan alt gruplar var. Örneğin, burjuva muhalefetin içinde Mayıs 2018’deki hileli seçimlere katılan Henry Falcón’un başını çektiği açıkça işbirlikçi bir sektör de var; María Corina Machado’nun yönettiği aşırı sağ ve şiddetli bir şekilde işgali savunun bir sektör de. Fakat genel olarak, burjuva muhalefetin Guaidó ve Trump’ın arkasında durduğunu söyleyebiliriz. Hükümet kanadında ise kriz giderek derinleşiyor. Bunun en önemli göstergelerinden biri Maduro’nun kabinesinin tüm bakanlarının istifası üzerinden yeniden yapılanmasıydı. Cezasızlık garantisi koşuluyla seçimi bir çözüm olarak müzakere etmeye acik sektörler olmasına rağmen, hükümet içerisindeki ana akım var olan durumu sürdürmeyi ve müzakerelere dayalı bir çözüm opsiyonunu olabildiğince ertelemeyi tercih ediyor. Şimdiye kadar tüm sektörler Maduro ve Cabello ikilisinin arkasında durdular.

Üçüncü pozisyonu 1999 Anayasasının savunulması etrafında toplanan Chavizmo muhalifi sosyal demokrat iki küçük sektör oluşturuyor. Guaidó ile görüşmelerde bulunan bu sektörlerin politikası, genel seçimlerin yapılıp yapılmayacağına karar verileceği bir danışma referandumunda anlaşmaya varılması için müzakere masasına oturulması teklifi etrafında şekilleniyor. Barışçıl argümanlarla dayanan bu politikanın savunucularının imza toplama dahi olsa hiçbir şekilde toplumsal tabanda politikalarını yayma ya da tabandan destek almaya çalışma girişimi yok. Hal böyleyken bu sektörleri kendi politikalarının somut temellerini analiz etmeksizin Guaidó ve Maduro’nun iyi niyetine bel bağlamaya dayanan, dolayısıyla ütopik ve demagojik hareketler olarak görebiliriz.

Dördüncü pozisyon ise çoğunluğun kaderlerini kendi ellerine almasını sağlayarak diktatörlüğü yenmek için işçilerin ve halkın özerk seferberliğini sağlamayı amaçlayan sol muhalefet pozisyonudur. İşçi hareketinin bir parçası olarak işçi sınıfının ve emekçi kesimlerin açlık ve kapitalist yarı-kölelik politikasının bir sonucu olarak Maduro hükümetini aslen reddettiğini gören bu pozisyon, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (Partido Socialismo y Libertad) ve aynı zamanda ülkenin güncel en büyük işçi sendikası olan Venezuelalı Sektörler Arası İşçiler Federasyonu’nun (Intersectorial de los Trabajadores de Venezuela) sol kanadından sendika eylemcileri tarafından temsil ediliyor. Bu sektör her ne kadar söz konusu işçi federasyonunda genel grev için bağımsız bir program etrafında tabandan örgütlenmeyi savunarak bağımsız bir politika geliştirmeye çalışsa da başarılı olamadı. Çünkü maalesef ki, sendikal önderlerin çoğu Guaidó’nun politikasına boyun eğmiş durumda. Dolayısıyla bu sektör, her ne kadar marjinalleşmiş olmasına rağmen Venezuela halkının kendi kaderini tayin etmesi gerekliliğinin gerçek bir ifadesi olarak yozlaşmış ve katil diktatörlüğe karşı halkın seferberlik hakkını başından beri istikrarlı bir şekilde savunan tek sektördür. Bu savunma, Trump ve Lima Grubu’nun ülkeyi kimin yöneteceğine karar verme girişimlerinin, olası bir askeri darbe de dahil olmak üzere, reddedilmesini de kapsıyor. Bu sektör aynı zamanda demokratik sürecin iadesi için yapılan soyut çağrıların aksine, mevcut bağlamda demokrasinin ancak gıda, sağlık hizmetleri ve eğitime erişim, aynı zamanda bağımsız sendikalar için politik olarak örgütlenme hakkı gibi mücadelelerin gerçekleştiği sokaklarda kazanılabileceğini savunuyor. Halkın çoğunluğunun arzuladığı bu haklar Guaidó’nun özelleştirme ve ekonomik kemer sıkma uygulamalarına dayalı “Ülke Planı”nda (Plan País) yer almıyor; şu anda yürürlükte olan sınırsız yağma ve yarı-kölelik modelinin bu hakların yanından bile geçmediğini zaten söylememize gerek yok. Krize cevaben PSL, Boliburjuvazi tarafından taahhüdü verilen dış borcun ödenmemesi, karma şirketler olmaksızın petrol endüstrisinin devlet kontrolüne alınması, yolsuzluğa karışan yetkililerin mal varlığı ve hesaplarına el konulması, sermayenin ülkeye geri dönüşü, toprak reformu ve Chavizm tarafından tasfiye edilen iş hakları ve maaşların iadesi gibi tedbir ve talepler içeren bir işçi ve emekçi yanlısı bir planı program olarak önüne koyuyor. 

Bu alternatifin zayıflığı, işçilerin, köylülerin ve yerli halk mücadelelerinin uzun yıllar maruz kaldığı baskıyla açıklanabilir. Ulusal İşçi Sendikası’nın (Unión Nacional de Trabajadores) tasfiyesi, Chavez’e karşı bölgesel genel grevler gerçekleştiren tek devrimci işçi federasyonu UNETE-Aragua’nın önderlerinin çoğunun suikastı, ülkenin kuzeybatısındaki Yukpa yerli topluluğuna yönelik liderleri Sabino Romero’nun önce tutuklanması sonrasındaysa öldürülmesi de dahil olmak üzere uygulanan sindirme politikaları; 2007 yılında birkaç ay boyunca özyönetimle üretime devam edilmesiyle sonuçlanan Sanitarios Maracay deneyimi gibi, ya da hükümetin iki işçiyi vurarak katlettiği Mitsubishi montaj tesisinin işgali gibi fabrika işgallerine yönelik sert müdahaleleri bu baskılara örnek olarak gösterebiliriz. Hükümetin, iki yüzden fazla köylünün toprak anlaşmazlıkları nedeniyle öldürülmesiyle sonuçlanan ve faillerin tamamının cezasız kaldığı sicario kampanyasıyla (toprak sahiplerinin para karşılığı silahlı adam tutması) olan suç ortaklığı da bir başka bir örnek olarak önümüzde duruyor. 

Böylesi bir bağlamda, solun çoğunluğu aktif olarak baskıları desteklemeseler ve sol muhalefete saldırmasalar da işbirlikçi bir sessizlik içerisinde kaldılar. Bu, Chavizm’e karşı güçlü bir sol alternatifin yükselmesini engelledi ve sağ muhalefetin Chavizm’in başarısızlıklarını kendi menfaatine çevirebilmesi dolayısıyla siyasi ve seçim temelli tek alternatif olarak Venezuela halkına hiçbir fayda getirmeyecek olsa da çoğunluğu ele geçirecek düzeyde yükselmesini besledi. Mevcut perspektif, Yanki yaptırımları ve darbe tehdidi ile çevrili olan diktatörlüğün ayakta kalabilmeye devam etmesi durumunda Venezuela halkının maruz kaldığı sefaletin giderek derinleşmesidir.

Bir darbe veya istila ülkenin maruz kaldığı yağmaya süreklilik kazandıracak ve Latin Amerika ve dünyanın geri kalanındaki Amerikan askeri müdahalelerinin tümünün ortaya koyduğu gibi, Venezuela halkının türlü yeni ve acımasız fedakarlıkta bulunmasını gerektirecektir. Sadece gasp edilen demokratik özgürlüklerin ve sosyal hakların kazanılmasını değil, aynı zamanda işçilerin ve emekçilerin — devrimci bir alternatifin inşası için çok önemli olan — özörgütlenme süreçlerinin ortaya çıkmasını da sağlayacak tek çıkış bir halk ayaklanmasıdır. Eğer bu olasılık emperyalist bir askeri saldırının Venezuela halkına dayatılmasıyla tekrar engellenirse, devrimci solun asıl görevi, sivil-askeri diktatörlüğüne destek vermeden ABD tarafından yapılan diğer işgallerin (örneğin Panama ve Irak) kabul edilmemesine paralel bir şekilde işgali yenmek olacaktır. Bugün ancak bu şekilde gerçek bir enternasyonalist yaklaşımdan bahsedebiliriz. Venezuelalı emekçi halk ancak bu büyük zorlukların üstesinden gelinebilirse Boliburjuvazi ve ABD destekli muhalefet arasındaki iktidar kavgasının rehineleri olmaktan çıkabilir. Kendi kurtuluşumuza doğru ilerleme olasılığı ne kadar küçük olursa olsun, bunun için savaşmaya devam etmekten vazgeçmemeliyiz.