Belge: “Akıntıya karşı”

“Akıntıya Karşı” adlı makale Mayıs 1948’de, Dördüncü Enternasyonal’in Filistin seksiyonu Devrimci Komünist Birliği’nin yayın organı Kol Hamamad’da (Sınıfın Sesi) yayımlanmıştır. Makalede, Birleşmiş Milletler’in (BM) tasarladığı Filistin’in bölünmesi planının, Filistin’de yükselmekte olan sınıf mücadelesini bastırmaya, sınıf çizgilerini muğlaklaştırmaya ve ülkedeki iki ulusal toplumun içinde bir diğerine karşı uzlaşmaz bir “ulusal birlik” atmosferi yaratmaya yönelik gerici rolü teşhir edilmektedir. Yazıdan da anlaşılabileceği üzere, Filistin Komünist Partisi iki taraftaki milliyetçi histeriden kendini kurtaramadı ve iki ulusal partiye bölündü. Sosyalist tutumunu yitirmeyen yegane akım, Yahudi ve Arap işçileri saflarındaki sınıf düşmanlarından kopmaya ve bağımsız mücadelelerini emperyalizme karşı yöneltmeye davet eden Filistinli Troçkistler oldu. Bir yanda Hagana (Savunma) paramiliter örgütünün oluşturduğu yeni “İbrani” devletinin, diğer yanda ise Arap “Kurtuluş” ordusu işgalinin kışkırttığı kabaran şovenizm dalgasına karşın, Filistin sorununun tek çözüm yöntemini Troçkistlerin önerdiği enternasyonalist işçi sınıfı programı sunmuştur. 

***

Politikacılar ve diplomatlar, BM’nin bölünme kararıyla birlikte Filistin’in içine sürüklendiği korkunç duruma hâlâ bir çözüm yolu bulmaya çalışıyorlar. Durum “uluslararası barışın” tehdit altında olduğuna mı işaret ediyor, yoksa söz konusu olan sadece bazı “düşmanca eylemler” mi? Bize göre bu ikisinin arasında fark yok. Her gün, kadın ve erkek, yaşlı ve genç, pek çok Yahudi’nin veya Arapın öldürüldüğüne ya da sakat bırakıldığına tanık oluyoruz. En çok acı çekenler hep emekçiler ve yoksullar oluyor. 

Kısa bir süre önceye kadar, Arap ve Yahudi işçiler yabancı bir zalime karşı birlikte grev yapıyorlardı. Şimdi ise, bu ortak mücadeleye son verildi. Bugün, işçiler birbirlerini öldürmeye kışkırtılıyorlar. Provokatörler başarıya ulaştılar. 

Siyonistler, “Britanya, Arap terörizmi aracılığıyla bölünmeyi engellemek istiyor,” diyorlar. Sanki toplumlar arasındaki ihtilaf bizzat Filistin’i bölmek için kullanılan bir araç değilmiş gibi! Durumun nelere yol açacağını görmek emperyalistler için oldukça kolaydı, ve şimdi bundan herhalde memnundurlar. 

Bevin-Churchill hangi baltayı bileyliyorlar? 

Britanya son dünya savaşının kaybedenleri arasındaydı. Dış varlıklarının büyük bölümünü yitirdi. Sanayisi gerilemekte. Üretim aygıtını geliştirebilmek için dolarlara ve insan gücüne ihtiyacı var. 

Filistin’de “düzeni korumak, İngiltere’ye yılda 35 milyon Pound’a mâl oluyor, bu tutar İngiltere’nin kendi ülkesinde elde edebileceği kârların üzerinde bir rakam. Bölünme, onun mali yükümlülüklerinden kurtulmasını sağlayacak, gelir kaynaklarına dokunmaksızın askerlerini üretim süreçlerinde istihdam etmesini olanaklı kılacak. – Ama hepsi bu değil. Bölünmeyle birlikte Arap ve Yahudi işçilerin arasına barikat dikilmiş oldu. Siyonist Devlet, kışkırtıcı sınır tanımlarıyla her iki tarafta da intikam hareketlerinin gelişip olgunlaşmasına yol açacak; tarihi Eretz Israil’in (İsrail Ülkesi) sınırları içinde bir “Arap Filistin” ile bir Yahudi devletinin kurulması için mücadele başlayacaktır. – Böylece yaratılan şovenist atmosfer Ortadoğu’daki Arap dünyasını zehirleyecek ve kitlelerin anti-emperyalist mücadelesini boğacak, bu arada Arap ve Siyonist feodaller emperyalizmin dağıtacağı ödüller için birbirleriyle rekabete girişeceklerdir. 

Bölünmenin kazandırdığı avantajlar için Britanya’nın ödemek zorunda olduğu bedel, bu ülkede elinde bulundurduğu yönetim tekelinden feragat etmek olacaktır. Öte yandan, Wall Street sahneye çıkacak ve emperyalist egemenliği korumaya yönelik kirli işlerde kendi payına düşeni üstlenecektir. Bu, kuşkusuz, dolar cumhuriyetinin “demokratik” itibarını lekelerken aynı zamanda, Büyük Britanya’nın prestijini artıracaktır. Bu nedenle bölünme, emperyalist soyguncular arasında bir iktidar değiş tokuşu anlaşması niteliğindedir. 

BM’nin işlevi 

Eğer Anglo-Amerikan emperyalistleri Filistin’de bu “çözümü” kendi başlarına yürürlüğe sokmak isteseydiler, bu kokuşmuş oyun bütün Ortadoğu’da tescillenebilirdi. Fakat, kurnazlık yaptılar – sorun BM’ye devredildi. BM’nin görevi, emperyalist mutfakta pişirilen acı yemeği tatlandırmak ve onu, Bevin’in deyişiyle “aklın yargıladığı dünya vicdanı” zırvalarıyla soslamaktı. Kesinlikle öyle oldu. Ve ikinci dereceden ülkelerin diplomatları, “dünya kamuoyu” nakaratı eşliğinde, dolar ütünün ahenginde dans ettiler. Ve bu performanstaki garip rol dağılımı Büyük Britanya’nın, iki tarafın da sempatisiyle coşan Koruyucu Melek gibi görünmesine olanak tanıdı. 

Ya Sovyetler Birliği? Neden temsilcisi BM senaryosunun gerçek bir dalavere olduğunu haykırmadı? – Görünüşe göre, SSCB’nin güncel dış politikası sömürge halklarının mücadelesiyle pek ilgili değil. Ve “Büyük Birader” için Filistin ikincil bir sorun olduğundan, Sovyet diplomatları Stalin’in ekonomik ve toplumsal farklılıklarına rağmen “Sovyetler Birliği Amerika ve Britanya ile yolun ortasında buluşmaya hazırdır” yolundaki yargısının daha uygun olduğunu düşündüler. 

İşte BM Filistin sorununu böyle “çözdü”. Daha önce Hindistan, Yunanistan ve Hindiçin’de masaya koyulan aynı berbat yemek. 

Yahudiler bölünmeden ne kazanmayı umuyorlar? 

BM aşçıları tarafından kendilerine sunulan kemik karşısında Siyonistler zafer duygusuna kapılmışlardı. “Uluslar platformundaki… çalışmalarımız, haklılığımız, kazanmamızı sağladı.” 

Herzl’den bu yana Siyonistler durmadan Yahudi halkının düşmanlarından “adalet” isteme alışkanlığında olmuşlardır: Çar’dan, Alman Kayzeri’nden, İngiliz emperyalistlerinden, Wall Street’ten. Şimdi fırsatı yakaladıklarını gördüler. Wall Street borç ve “politik bağımsızlık” dağıtıyor. Tabi ki, bedavaya değil. Bedel kanla ödenmeli. 

Truman ve Bevin’in hediyesi olan Yahudi devleti, Siyonistlerin kapitalist ekonomisine bir soluklanma olanağı veriyor. Bu ekonomi oldukça zayıf temellere dayanıyor. Ürünleri dünya pazarında rekabet edemiyor. Tek umudu, Arap mallarının engellendiği iç pazarda. Bu nedenle Yahudi göçü sorunu bir ölüm kalım meselesi haline geldi. Servetlerinin son kalıntılarıyla gelecek olan göçmenlerin durmaksızın gelmeye devam etmesi, mal dolaşımını artıracak, burjuva üreticilere pahalı mallarını elden çıkarma imkanı verecektir. Öte yandan kitle göçü, Yahudi sanayisine “çok ağır gelen” ücretlerin düşmesini gerçekleştirebilmek için de oldukça faydalı. Kaçınılmaz askeri çatışmalara angaje olmuş bir devlet, “İbrani Ordusu”nun siparişleri sayesinde küçümsenmeyecek bir “İbrani” gelir kaynağı elde etmiş olacaktır. Kurulacak bir devlet, kıdemli Siyonist memurlar için sıcacık binlerce döşek anlamına gelecektir. 

Hesabı kim ödeyecek? 

İşçiler ve yoksullar. Arap mallarına uygulanan boykotu takiben, yüksek yatlar ödemek zorunda kalacaklar. Sayısız dolaylı ve dolaysız verginin esareti altında ezilecekler. Yahudi devletinin mali açıklarını kapatmakla yükümlü olacaklar. Kendilerini temsil eden kurumlar “daha önemli işlerle” uğraşırken, bu insanlar başlarının üzerinde bir çatı olmadan, açıkta yaşıyorlar. 

Arap yoldaşından uzaklaştırılan ve onunla birlikte ortak sınıf mücadelesi vermesi engellenen Yahudi işçi, sınıf düşmanlarının, emperyalizmin ve Siyonist burjuvazinin insafına terk edilmiş olacaktır. Onu “işinden eden ve ücret düzeyini düşüren” proleter mütte ki Arap işçiye karşı kolayca kışkırtılabilecektir (geçmişte işe yaramış olan bir yöntem!). Weitzmann, “Yahudi devletinin komünist etkiyi engelleyeceğini”, boş yere söylemiyor. Bunun karşılığında Yahudi işçi, İbrani devlet katında kahraman şehit ayrıcalığıyla ödüllendirilecektir. 

Pekiyi, Yahudi devleti hangi vaatlere dayanıyor? Kurulması gerçekten Yahudi sorunun çözümünde ileri bir adım anlamına mı geliyor? 

Bölünme Yahudilerin çilesine son vermek amacıyla tasarlanmamıştır, ne de bunu gerçekleştirmesi mümkündür. Yahudi kitleleri kapsayabilmek açısından için bile fazla küçük olan bu cüce devlet, kendi yurttaşlarının sorununu bile çözemez. İbrani devleti sadece Ortadoğu’ya Yahudi düşmanlığı bulaştırmayı başarabilir ve – Troçki’nin dediği gibi – yüz binlerce Yahudi için kanlı bir tuzak haline dönüşebilir. 

Bölünme Arap gericilerinin değirmenindeki buğdaydır 

Arap Birliği’nin liderleri bölünme kararına, tehdit ve coşku dolu konuşmalarla tepki verdiler. Aslında onlar için Siyonist bir devlet, Allah’ın bir nimetiydi. “Filistin’i kurtarmak için kutsal savaş” adına işçileri ve köylüleri askere almak, onların ekmek, toprak ve özgürlük için çığlıklarını bastıracak bir destekti. Halkın mücadelesini saptırabilmek için onları Yahudi ve komünizm tehlikelerine karşı seferber etmek, denenmiş eski bir yöntemdir. 

Son zamanlarda Filistin’de, feodal egemenlik gücünü yitirmeye başlamıştı. Savaş boyunca Arap işçi sınıfı hem sayısal olarak büyüdü, hem de bilinci gelişti. Arap ve Yahudi işçiler yabancı düşmana karşı birlikte ayağa kalktılar ve ortak grevler örgütlediler. 

Güçlü bir sol sendika doğdu; “Filistin Arap İşçileri Birliği” ise Hüseyni hanedanından kopma doğrultusunda önemli adımlar attı. Önderlerinden Sami Taha’nın Arap Yüksek Komitesi adamlarınca katledilmesi, bu gelişimi dizginleyemedi. Ama Hüseyniler’in başarısızlığa uğradı noktada emperyalizmin maşası BM’nin kararı başarıya ulaştı. 

Bölünme kararı, Filistinli işçilerin sınıf mücadelesini bastırdı. “Ülke ve emek fatihleri” Siyonistlerin eline düşme olasılığı, Arap işçiler ve fellahlar [Arap köylüsü ç.] arasında korku ve kaygı uyandırıyor. Milliyetçi savaş sloganları bereketli topraklara düşüyor. Ve feodal katiller fırsatlarının farkındalar. Böylece bölünme politikası, feodalizm taraftarlarına, tarihin tekerini geriye döndürme şansı veriyor. 

Bir ilk özet 

Bölünme politikasının verdiği ilk ürün: Yahudi ve Araplar şovenist histeri denizine batmış durumdalar. Bir yanda zafer, diğer yanda ise intikam ve öfke. Komünistler katlediliyor. Yahudiler arasında pogromlar körükleniyor. İki tarafı katliam ve provokasyonlar söz konusu. Haganah’ın “saldırı seferleri”, daha fazla kan dökülmesi amacıyla asker toplama kampanyasına girişen Arap yurtseverlerin propaganda makinesini yağlıyor. Silahlı ihtilaf ve işçi hareketinin parçalanmışlığı iki tarafın şovenist köktencileri için birer nimet. 

Yahudi “komünistler” ne yapıyor? 

Yurtseverlik dalgası, hangi tarafın destekleneceğine karar verme yeteneğini oldukça zora sokmuş durumda. Siyonist “Sosyalist” partiler kısa sürede anti-emperyalist söylemlerini ve “ülkenin paramparça edilmesine” karşı kararlı “direniş” çağrılarını “düzelterek” emperyalist bölünme politikasına coşkuyla destek vermeye yöneldiler. Önemsiz bir konuydu bu onlar için, söz konusu olan sadece Siyonist taktiğin değiştirilmesiydi. 

Buna karşılık, Filistin Komünist Partisi’nin (FKP) farklı bir tutum alması beklenebilirdi. Bir Yahudi devletinin kurulmasının yol açacağı ölümcül sonuçlara ilişkin daha önce defalarca uyarılarda bulunmamışlar mıydı? “Bölünme, hem Araplar hem de Yahudiler için kesinlikle aynı felaketlere yol açacaktır. (…) bölünme, İngiliz egemenliğine ikinci bir yaşam şansı vermeye yönelik emperyalist bir plandır (…).” (25 Mart 1946’da Anglo-Amerikan İnceleme Komisyonu kurulmadan önce FKP’nin yaptığı açıklama). Temmuz 1947’de BM komisyonunda yaptığı konuşmaya değin parti sekreteri bu tutuma sadakatle bağlı kalmıştı: “Bölünme planını kesin olarak reddediyoruz, çünkü bu plan iki halkın çıkarlarına zarar vermektedir.” 

Ama plan Sovyet temsilcilerinin desteğiyle zafer kazandıktan sonra, Kol Ha’Am (Stalinistlerin merkezi yayın organı) aceleyle “demokrasi ve adaletin kazandığını (!)” duyurdu. Ve bir gecede, yeni vaftiz edilmiş bir parti çıktı ortaya: Filistin Komünist Partisi’nin adı, Eretz İsrail Komünist Partisi’ne dönüştü (İbrani Ülkesinin Komünist Partisi). Böylece Arap nüfusuyla son bağlantı kalıntıları koparılmış, ve Siyonizm ile aralarındaki son ayrılık da giderilmiş oldu. FKP, Arap ve Yahudi kitlelerin anti-emperyalist mücadelesinin öncüsü olmak yerine, “sol” Siyonistlerin “komünist” kuyruğu haline geldi. Hem de Siyonizmin herkese karşı-devrimci yüzünü, emperyalizme olan köleliğini gösterdiği bir anda yaptı bunu. Böylece Komünist Parti, bizzat kendisinin teşhir etmiş olduğu emperyalist ve Siyonist sahtekarlıkların soytarı bir temsilcisi haline geldi. 

Neden iflas bayrağını çektiler? 

FKP’nin politikası sürekli bir hattan yoksun. Bu politika, hem Filistin’deki Yahudi işçilerin mücadelesinden kaynaklanan gereksinimleri, hem de Sovyet dış politikasının gereklerini yansıtıyor. Ne var ki, sınıf savaşının gereksinimleri tutarlı bir enternasyonalist politikayı, Siyonizm’in reddini, onun Araplar ve Yahudiler arasındaki ayrımcılığının reddini gerektiriyor. Ama öte yandan parti çizgisini Sovyetler Birliği’nin diplomatik manevralarına göre düzenlemek “esnek”, yani belkemiksiz bir politikayı zorunlu kılıyor. Sonuçta karşımıza kararsız ve zigzaglar çizen bir FKP çıkıyor. Siyonizmin stepnesi olarak! 

Ya Arap “komünistler”? 

“Ulusal Kurtuluş Birliği’nin” Arap Stalinistleri, Yahudi yoldaşlarından daha iyisini başarmadılar. Yahudi devletine Rus desteğini haklı gösterebilmek için oldukça zor duruma düşmüşlerdi. Arap işçilerin bu çizgiyi kabul etmesi beklenemezdi. Böyle bir risk göze alınamazdı. Sovyet diplomasinin soruna nasıl yaklaştığını biliyorlardı: Filistinli işçilerin birliğini bozmak ve haince bir darbe indirmek. Zarapkin’in bölünme yanlısı deklarasyonundan sonra, Ulusal Kurtuluş Birliği kendini düşmanca ve aşağılayıcı bir ortamla kuşatılmış olarak buldu. 

Sovyetler Birliği’nin politikası, Birlik’in Arap emekçileri arasında zeminini oydu. Böylece, “kızıl tehlike”ye karşı gerici, şovenist kampanyanın kapıları da açılmış oldu. Şu anda Ulusal Kurtuluş Birliği barış yanlısı ve İngiliz hükümetinin provokatif rolünü teşhir etmekle meşgul. Ama, “ulusal birlik” çağrısı yaptığından (son birkaç yıl boyunca mevcut savaşın azmettiricileri olan feodal Hüseynilerle), mevcut tutumu ikna edici olmuyor. Buna karşılık Ulusal Kurtuluş Birliği Arap işçileri, politikasının ardındaki itici gücün Filistin proletaryasının değil Kremlin’in çıkarları olduğuna ikna etmiş durumda. 

Savunma savaşı mı? 

Bugün iki kamp da kitleleri “meşru savunma” maskesi altında seferber ediyor. “Saldırıya uğradık, kendimizi savunalım!” diyor Siyonistler. “Yahudi işgal tehlikesini engelleyelim!” diye bildiriyor Arap Yüksek Komitesi. Pekiyi, gerçek nerede yatıyor? 

Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir. Arap feodallerinin öncülük ettiği savaş; onların, baskıdan ve sömürüden kurtulmaya uğraşan işçilere ve köylülere karşı sürdürdüğü gerici savaşın devamından başka bir şey değildir. Feodal efendiler için “Filistin’in Kurtuluşu”, köylüler üzerinden elde ettikleri gelirlerin korunması, kentlerde ve kırdaki otokratik egemenliklerinin devamı, proleter örgütlerinin ve uluslararası sınıf dayanışmasının parçalaması anlamına geliyor. 

Siyonistlerin sürdürdüğü savaş ise, iki halk arasında ayrımcılık temeline dayanan yayılmacı politikalarının devamıdır: kibbush avoda’nın (Arap emeğinin kovulması) ve kibbush adama’nın (fellahların kovulması) savunulması, Arap mallarının boykotu ve “İbrani egemenliği”nin perçinlenmesi. Silahlı ihtilaf Siyonist fetihlerin doğrudan sonucudur. 

Bu savaşın, iki taraf açısından da ilerici bir karakter taşıdığı söylenemez. Savaş ilerici güçleri açığa çıkarmıyor ya da iki ulusun gelişiminin önündeki sosyal ve ekonomik engelleri tas ye etmiyor. Olan bunun tam tersi. Sınıf uzlaşmazlıklarını karartmaya ve milliyetçi taşkınlıklara kapıları açmaya yarıyor. Savaş her iki tarafta da proletaryayı zayı atıyor ve emperyalizmi güçlendiriyor

Ne yapılmalı? 

İki taraf da sapına kadar “anti-emperyalist”, ve karşı taraftaki gericiliği keşfetmekle meşgul. Ve emperyalizm her zaman, karşı tarafın yardımcısı olarak görünüyor. Ama bu tip bir yaklaşım emperyalist yangına körük tutmak oluyor. Zira emperyalizmin aldatmaca politikası, iki taraftaki ajanlarına ve acentalarına dayanıyor. Bu yüzden, milliyetçi savaş çığırtkanlarına cevaben, Filistin halkına diyoruz ki: Yahudiler ve Araplar arasındaki bu savaş emperyalizme hizmet ediyor, onu emperyalizme karşı iki ulusun ortak savaşına dönüştürelim! 

Gerçek barışı garanti eden tek çözüm budur. Kitleler arasında bugün egemen olan şovenist havaya taviz vermeden, ulaşmamız gereken hedef bu olmalıdır. 

Bu nasıl gerçekleştirilebilir? 

“Asıl düşman kendi ülkemizdedir!”; emperyalistler ve sosyal demokratlar işçileri diğer ülkelerdeki işçi kardeşlerini boğazlamaya kışkırttığında, Karl Liebknecht emekçilere böyle seslenmişti. Bu anlayışla Arap ve Yahudi işçilere diyoruz ki: düşman sizin kendi safınızdadır! 

Yahudi işçiler! Sizleri Devletin mihrabında kendinizi kurban etmeye çağıran Siyonist provokatörleri başınızdan defedin! 

Arap işçiler ve köylüler! Kendi çıkarları ve keseleri için sizleri kan denizine sokan şovenist provokatörleri başınızdan kovun! 

Şu günlerde en çok kaygı uyandıran sorun güvenlik sorunudur. Yahudi işçi soruyor: ”Yaşamımızı nasıl koruyabiliriz? ‘Haganah’ı desteklememiz gerekmez mi?” Ve Arap işçi ve fellah soruyor: “Siyonistlerin saldırılarına karşı kendimizi korumak için ‘Najada’ya, ‘Futuwa’ya katılmamız gerekmez mi?” 

Bu sorunun politik ve pratik yanları arasında ayırım yapmak gerekir. Biz, askeri seferberlikleri önleyebilecek durumda değiliz ve bu nedenle işçileri silah altına alınmayı reddetmeye çağıramayız. Ama bizim görevimiz, şovenist örgütlerin kendi topraklarındaki bile gerici karakterini açığa vurmaktır. Bu ülkenin iki halkı arasında barışın sağlanabilmesinin yegane yolu, silahların her iki taraftaki katliam tahrikçilerine çevrilmesidir. 

Sosyal yurtseverlerin emperyalizme köleliklerini perdeleyen soyut “anti- emperyalist” söylevleri yerine, biz yabancı zalime karşı dövüşmek için pratik bir yol öneriyoruz: emperyalizmin yerli işbirlikçilerini teşhir etmek, onların egemenliğini yıkmak; böylece Arap işçiler ve köylüler, Yahudilere karşı kendi sırtlarından sürdürülen ve bedelini kendi kanlarıyla ödedikleri silahlı kampanyanın bölünmeye hizmet ettiğini ve yalnızca feodallere ve emperyalistlere yaradığını kavrayacaklardır. Böylece Yahudi işçiler, Siyonist yanılsamayı sonunda fark edecekler; ulusal ayrımcılığı, ambargo politikalarını ve emperyalizme sadakati tas ye etmedikçe özgür ve güvende olamayacaklarını anlayacaklardır. 

Kışkırtma girişimlerini engellemek, yolda ve işyerlerinde işçilerin yaşamını korumak için olanaklı olan her yerde iki halkın işçileri arasındaki bağları güçlendirmeliyiz. Bu yolda devrimci kadrolar oluşturalım. Şovenizmin bu yakıcı cehenneminde, enternasyonal kardeşlik bayrağını yükseltelim. 

Akıntıya karşı! 

Çürüme çağındaki dünya kapitalizmi, yapay ulusal çatışmalar kışkırtarak, kitleleri bastırarak ve onları gaddarlaştırarak ayakta kalmaya çalışıyor. Uzun vadede, bu çözüm işe yaramaz hale gelecektir. Kitleler, çektikleri acılardan ders çıkaracaktır. Düşmanlarını, işbirlikçi yerli egemenlerin ardında gizlenen tekelci kapitalizmi göreceklerdir. Tüm dünyada ve özellikle Arap ülkelerinde sınıf mücadelesinin giderek şiddetlenmesiyle, bu ülkedeki kardeş katili savaşın sonu mutlaka gelecektir. 

Yurtsever dalga bugün, enternasyonal komünizmin ilkelerine dayanmayan herkesi uzaklara savuruyor. Böyle bir dönemde devrimci faaliyet sabır, ısrar ve uzak görüşlülük gerektiriyor. Bu, zorluklar ve tehlikelerle dolu bir yol. Ama, yurtsever bataklıktan kurtulmanın yegane yolu bu. Benzer bir durumda Lenin’in söyledikleri bizim için de geçerlidir: 

Bizler şarlatan değiliz … Kendimizi kitlelerin bilincine dayandırmalıyız. Azınlıkta kalmamız gerekse bile öyle yapmalıyız. Azınlıkta kalmaktan korkmamalıyız. Kitleleri aldatmacadan kurtarmak için eleştiri görevimizi sürdüreceğiz… Çizgimiz haklı çıkacaktır… Bütün ezilenler bize gelecektir. Başka çıkış yolları yok.