Dünya ekonomik krizi ve olasılıklar

image_pdf

2007 ortalarında ABD konut piyasasında patlak veren “ipotek krizi”nin tetiklediği mali sarsıntı, aradan geçen iki yıl içinde dünya ekonomisinin tüm sinir sistemine yayılmış durumda. Dünya mali sermayesinin önde gelen kredi ve yatırım devleri birbiri ardına devriliyor, borsalardaki düşüşler önlenemiyor, dev tarihi şirketler iflas bayrağı çekiyor, dünya ekonomisinin motoru sayılan ülkelerde üretim gerilemeye devam ediyor, hükümetlerin ekonomiye milyarlarca dolar pompalayarak gerçekleştirdiği operasyonların günü kurtarmaya yetip yetmeyeceği bile tartışılıyor. En iyimser burjuva ekonomistlerin bile kapitalizmin 1929 Bunalımı’ndan sonra yaşadığı en derin kriz olarak tanımladıkları bugünkü sarsıntı sürecinin dönemsel (konjonktürel) bir kriz olmadığı, dolayısıyla dönemsel mali yöntemler ve kısmi ekonomik reformlarla aşılamayacağı anlaşılmış durumda. Şimdi sorun, bu krizin “bunalımın eşiğinde çırpınan uzun süreli bir gerileme” olarak mı yaşanacağı, yoksa 1929 benzeri ya da daha kötüsü bir bunalıma mı sürüklenilmekte olduğu noktasında incelenmekte. Varsayımlar hangi yöne işaret ederse etsin, dünya işçi sınıfı ve emekçi kitleler daha şimdiden kapitalist bunalımın sonuçlarını yaşamaya başlamış durumdalar: Yaygın işsizlik, gelir düzeylerindeki müthiş çöküntü, sosyal harcamalardaki devasa kısıntılar, pek çok yarı sömürge ve bağımlı ülkede yaşanmakta olan açlık ve sefaletin gelişmiş ülkelere doğru yaygınlaşması. Dahası, her gün yüzlerce küçük ve orta ölçekli işletmenin kapanması, toplumsal ve politik istikrarın çivisi olarak kabul edilen orta sınıfların da krizin etkisiyle sarsıldığına, yoksullaşma sürecine girdiğine, dolayısıyla politik dengesini yitirme olasılığına açık hale geldiğine işaret etmekte. 

Aşağıda anlatmaya çalışacağımız gibi, dünya kapitalizmi tarihi ve yapısal bir bunalım yaşıyor, ve kuşkusuz böyle bir bunalımın ülkeler düzeyinde ve dünya işçi hareketinde yapısal ve tarihi sonuçları olacak. Her şeyden önce neoliberal iddiaların (tarihin sonu geldiği, işçi sınıfının yok olduğu, vb.) çürüklüğünün ortaya çıkması, dünya emperyalizminin önde gelen sözcülerinin bile (Sarkozy’nin deyişiyle) kapitalizmin “yeniden kurulmasından” söz etmeye başlamaları, “post modernist” burjuva ideolojisi karşısında devrimci Marksizm için geniş bir alan açılmış olduğunu gösteriyor. Öte yandan, ister sağ (liberal ya da muhafazakar), ister sol (sosyal demokrat ya da sosyalist) hükümetlerce yönetiliyor olsun, hemen hemen tüm ülkelerde ekonomi üzerinde gerçekleştirilen ve “yeni Keynesçi” olarak tanımlanan devlet müdahalelerinin, bunalımın atlatılıp istikrarlı bir üretim ve tüketim sistemine geçilmesine yetmemesi ve sadece “zararların sosyalleştirilmesi” düzeyinde kalması, devletçi kapitalist programların da güvenilirliğini yitirmesine yol açıyor. Bu programların işçi hareketini denetim altında tutan sendika bürokrasileri ve reformist partilerce destekleniyor olması, son çare olarak başvurulan devlet müdahalesi politikalarının iflasıyla birlikte işçi sınıfının önderlik bunalımının da derinleşmesine neden olacak ve kitlelerin bünyesinde yeni oluşumlara kapı aralayacaktır. 

Krizlerin kendiliğinden biçimde ayaklanmalara ve devrimlere yol açacağına inanmıyoruz. Hatta tam tersi gelişmeler bile doğabilir: çaresizliğin ve kaderciliğin yaygınlaşması, grevlerin ve mücadelelerin geri çekilmesi, teslimiyet ve yenilgi duygusunun genelleşmesi, vb. Ama yaşanmakta olan bazı olgular bunun tersine işaret etmekte: Her şeyden önce Filistin, Irak ve Afganistan’daki direnişler ile Latin Amerika halkları arasındaki anti-emperyalist seferberlikler sürmekte; ABD proletaryası, sadece zenci bir başkan seçerek değil, giriştiği yeni grevlerle(1) uzun bir kış uykusundan uyanmakta olduğunu belli etmekte; Avrupa’da grevler yaygınlaşmakta (Fransa, Almanya, İtalya, Yunanistan, İspanya ve Doğu Avrupa ülkeleri) ve öğrenci ve gençlik seferberlikleri patlak vermekte; Çin’de rejimin tüm baskı ve sansürüne karşın, her gün onlarca yeni grevin ve köylü isyanının yaşandığı bildirilmekte(2). Bütün bunlar, “yönetilenlerin artık eskisi gibi yönetilmek istememeye” başladığını göstermekte. Öte yandan son Avrupa Parlamentosu seçimleri (7 Haziran), geleneksel kitle partilerinin hemen hemen tümünün yıpranmakta olduğunu, faşist ve aşırı sağcı akımlar ile devrimci sol seçeneklerin güçlenmesiyle birlikte, kitlelerin bağrında politik bir kutuplaşmanın yaşandığını açığa vurdu. Dolayısıyla, pek çok yeni toplumsal ve politik gelişmeye açık bir döneme girdiğimizi söylemek yanlış olmaz. Bu dönemin yaratacağı olasılıklara hazırlanabilmek için dünya kapitalizminin yaşamakta olduğu bunalımın çerçevesini, niteliğini ve yönünü elimizden geldiğince doğru tespit edebilmemiz gerekiyor. 

Krizin Kökenleri 

Kapitalist üretim sisteminin ancak krizlerle birlikte düşünülebileceğini ve bu krizlerin altında yatan temel nedenleri ortaya çıkaran Karl Marx oldu. Marx’a göre, kapitalist krizlerin kökeninde yatan süreçler aşırı meta üretimi (yani olanaklı talebin ötesinde üretim) ve aşırı sermaye birikimidir. Sistematik bir biçimde dönemsel krizlere neden olan bu doğrudan nedenlerin yanı sıra, Marx bir de “kâr oranlarındaki azalma eğiliminden” söz eder. Marx’ın kuramına göre ortalama kâr oranı, üretim sürecinde emeğin oluşturduğu artık değerin (yani kapitalistin herhangi bir karşılık ödemeden el koyduğu üretim bölümü), toplam sermayeye olan oranıdır. Sermaye ise iki bölümden oluşur: değişen sermaye (yani işçi ücretleri) ve değişmeyen sermaye (yani makineler, hammaddeler, vb). Marx, kapitalizmin tarihsel gelişimi içinde, özellikle de sermayeler arasındaki rekabetin etkisiyle, toplam sermaye içinde değişmeyen sermayenin değişen sermayeye göre oranının (yani sermayenin organik bileşiminin) giderek arttığını, yani işçi ücretlerinin toplam sermaye yatırımı içindeki payının azaldığını belirtir. Değişmeyen sermaye oranının, özellikle teknolojik yatırım harcamalarının, bu biçimde büyümesi emek üretkenliğini artırdığından, başlangıçta kâr oranlarında yükseliş görülür. Ama artık değerin oluşmasına yol açan yegane unsur emek gücü olduğundan, sermayenin organik bileşimindeki büyüme kaçınılmaz olarak kâr oranlarının düşmesiyle sonuçlanır. Bu yükseliş ve düşüşler, kapitalizmin yaklaşık 8-10 yıllık aralıklarla(3) yaşadığı çevrimlerini oluşturur. 

Kâr oranlarındaki düşüş tüm kapitalist krizlerin temelinde yatan unsurdur, ancak bu unsur kendini “aşırı üretim krizi” biçiminde açığa vurur. Yani kapitalistlerin piyasaya sürdüğü malların toplamı, bu mallara olan talebin üzerindedir, dolayısıyla bunlar alıcısız kalır. Böylece artık değerin gerçekleşmesi olanaksızlaşır. Emperyalist dönemde mali sermayenin ortaya çıkması, aşağıda incelemeye çalışacağımız gibi, sermaye piyasalarında krizlerin doğmasına neden olmakla birlikte; bu kapitalist krizlerin özünde de kâr oranlarındaki düşüş yatar. 

Bununla birlikte, kapitalizmin doğası gereği ürettiği bu krizler kesintisiz ya da doğrusal bir biçimde işlemez. Bu nedenle Marx, kâr oranlarındaki düşüşü “eğilimsel bir yasa” olarak formüle etmiştir. Kapitalistler bu eğilimi durdurabilmek ve çevrimi yükselişe geçirebilmek için bir dizi önleme başvururlar. Gerçek ücretlerin nominal değerinin düşürülmesi, çalışma saatlerinin uzatılması, iş yoğunluğunun artırılması ya da emek üretkenliğinin artırılmasına yönelik teknolojik girişimler sayesinde artık değerin mutlak miktarı çoğaltılmaya çalışılır. Sermayenin daha düşük organik bileşimli ekonomilere (yani işçi ücretlerinin ve sosyal hakların çok daha düşük, sendikal hakların daha kısıtlı olduğu ülkelere) kayması ya da yatırımların kapitalist örgütlenmenin henüz bulunmadığı sektörlere yöneltilmesi de başvurulan önlemler arasındadır. 

Kriz aynı zamanda piyasada “sermaye temizliğine” yol açar, yani özellikle işyerlerinin kapanması sonucunda bazı sektörlerde rekabetin şiddeti ha er ve kâr oranlarındaki düşme eğilimi yavaşlar ya da tersine döner. Bu tip “temizliğin” devasa boyutlara varan son örneği II. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşmiş ve tahminlere göre o döneme değin var olan dünya sermayesinin üçte birlik bölümü tahrip olmuştu. Savaş sonrasında kapitalizm ancak üretici güçler üzerinde gerçekleştirdiği bu müthiş yıkım sayesinde ve tabii Stalinist bürokrasinin emperyalizm ile işbirliğinin yardımıyla da, tekrar kâr oranlarını artırmayı başarmıştı. “Fazla” sermayenin piyasadan yok olmasını olanaklı kılan bu tip yıkımların, sermayenin tekrardan yoğunlaşması ve merkezileşmesi doğrultusunda elverişli koşullar yarattığı doğru olmakla birlikte, bunlar doğal ya da kendiliğinden (politik müdahalesiz) işleyen süreçler değildir. Politik krizler, baskıcı rejimlerin kurulması, reformist ya da karşıdevrimci işçi önderliklerinin büyük ihanetleri, savaşlar gibi ekonomi dışı etmenler, kapitalizmin üretici güçleri tahrip ederek yeniden ayağa kalkabilmesini olanaklı kılan ortamın oluşmasını sağlar. 

Bu çerçevede, genellikle ekonomik ve politik önlemlerle ve piyasa mekanizmalarıyla aşılması olanaklı kılınan 5-10 yıllık çevrimsel krizler ile, ciddi fazla sermaye temizlikleri gerektiren ve üretici güçler üzerinde büyük yıkımları zorunlu kılan “uzun dalgalar” arasındaki ayrımı göz önünde tutmak gerekiyor. 

Uzun Dalgalar 

Kapitalizmde kısa vadeli çevrimlerin yanı sıra, bu çevrimleri de içeren ama daha uzun zaman dilimlerine yayılan uzun dalgaların bulunup bulunmadığı hep tartışma konusu olmuştur. Uzun dalgaların varlığına ilişkin ilk görüşü 1913’te Hollandalı Marksist van Gelderen geliştirmiş olmakla birlikte, bu konuyu sistematik olarak ilk ele alan, 1920’lerde Moskova’daki Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü’nün başkanlığını yapmış olan Dimitriy Kondratieff’tir. Kondratieff, kapitalist dünya ekonomisinin ortalama 50- 60 yıllık çevrimlerle dalgalandığını; her dalganın yükseliş döneminde genel refah artışı görülürken, düşüşlerin krizlerle sonuçlandığını; her düşüşten sonra yeni yükselişin bir dizi yeni teknoloji ve iletişim sisteminin keşfiyle ve yeni sömürgelerin edinilmesiyle belirlendiğini; uzun dalganın doruklarında büyük devrimlere ve savaşlara rastlandığını belirtir. ABD, Fransa ve İngiltere’deki meta üretimi ve fiyat dalgalanmalarını inceleyerek de 18. yüzyılın sonlarından kendi gününe değin üç uzun dalganın varlığını saptar: 1. uzun dalga 1780-90 arasında başlamış, 1814’te tepe noktasına ulaşıp düşüşe geçmiş ve 1849’ta sonuçlanmıştır; 2. uzun dalga, 1849’ta başlayıp 1896’ya kadar sürmüştür ve dalganın tepe noktası 1870-75 yılları arasına rastlar; 3. dalga ise, 1896’da yükselmeye başlamış, 1920’lerin başında ise düşüşe geçmiştir.(4) 

Kondratieff’e göre her uzun dalganın düşüş süreci kapitalizmin yapısal krize girmesi anlamına gelir. Bu yapısal krizden çıkışı ise, eski teknolojilere dayalı şirketlerin piyasadan çekilip, emek üretkenliğinde köklü artışlar yaratan yeni tekniklerin uygulandığı sermaye yatırımlarıyla olanaklı olur. Dolayısıyla, kapitalizmin yapısal krizleri ve yıkım süreci “yaratıcıdır”; çünkü yeni teknoloji ve üretim teknikleriyle, yeni yükselişin ve refah döneminin yolunu açar. Birinci dalganın teknolojik yeniliği su gücüyle çalışan makinelerin uygulanmasıyla sanayi devriminin başlatılması ve tekstilde fabrika sistemine geçiş olmuş; ikinci dalganın teknolojik devrimini buhar makinesi, demiryolları ve telgraf temsil etmiş; üçüncü uzun konjonktürün itici gücünü ise elektrikli makineler, çelik raylı demiryolları ve telefon oluşturmuştur. 

Troçki de bu tip uzun dalgaların varlığına işaret eder: 

Tarihte homojen çevrimlerin diziler halinde gruplandığını gözlemleriz. Çeşitli çevrimlerin, kısa süreli ha f krizlerden net bir biçimde ayrıldığı refah dönemleriyle belirlenen kapitalist gelişme çağları vardır. Bunun sonucunda, kapitalist gelişmenin temel eğrisinde dik bir yükselme hareketi görülür. Eğrinin, kısmi çevrimsel salınımlardan geçmekle birlikte, on yıllar boyunca hemen hemen aynı düzeyde kaldığı durgunluk dönemleri oluşur. Nihayet, bazı tarihsel dönemlerde temel eğri (hep çevrimsel salınımlar göstermekle birlikte) bir bütün olarak aşağı doğru kıvrılarak, üretici güçlerin inişe geçtiğine işaret eder.(5) 

Troçki uzun dalgaların tarihlendirilmesinde de Kondratieff’le aynı görüştedir, ne var ki bu dalgalardaki iniş çıkışların gerekçelendirilmesinde ondan ayrılır:

Profesor Kondratiev’in büyük çevrimleri, küçük çevrimlerde görülen tamamen barışçıl ritmin aynısıyla çizme girişimini reddetmek olanaklıdır; kuşkusuz, biçimsel bir analojiden hareket eden yanlış bir genelleme söz konudur. Küçük çevrimlerin periyodik olarak tekrarlanması, kapitalist kuvvetlerin iç dinamiğinden ileri geliyor ve piyasanın var olageldiği her yerde her zaman kendini gösteriyor. Prof. Kondratiev’ın ihtiyatsız bir tutumla, çevrimler olarak görmek istediği büyük (elli yıllık) kapitalist gelişme dilimlerine gelince, bu dilimlerin karakterini ve süresini kapitalist kuvvetler arasındaki karşılıklı etkiler değil, ama kapitalist gelişmeyi kanallarından geçirip akıtan şartlar belirlemektedir. Yeni ülkelerde ve kıtalarda kapitalizmin yerleşmesi, yeni tabii kaynakların keşfi ya da bu keşif yerleşmeler öncesinde, savaşlar ve devrimler gibi “üst yapı” düzenine bağlı büyük çapta olaylar, yani bütün bunlar kapitalist gelişmenin yükseliş, duraklama ve çöküş dönemlerini ve sıralanmasını niteler.(6) 

Dolayısıyla Troçki’ye göre, kapitalist gelişmenin uzun yükselme ve alçalma eğilimleriyle tanımlanabilecek eğrileri vardır; ne var ki bu yükselme ve alçalmalar kısa erimli çevrimlerde olduğunun aksine, ekonomik sürecin iç dinamiklerinden çok, sınıf mücadeleleriyle (savaşlar, devrimler), genişlemelerle (yeni sömürgelerin edinilmesi) ve teknolojik evrimle bağıntılı dış etmenlerce belirlenir.(7) Troçki, 1921’de, yani son uzun dalganın düşme eğiliminde olduğu bir dönemde (1929 Bunalımı’nın eşiğinde), Komünist Enternasyonal’e sunduğu raporda, bu düşüşle sınıf mücadelesinin bağını parlak bir biçimde kurar: 

“İkircimli ve yarı-yolda kalan 1848 Devrimi, buna rağmen lonca ve serflik rejiminin kalıntılarını silip süpürdü ve böylelikle kapitalist gelişmenin çerçevesini genişletti. Ancak ve ancak bu koşullar altında 1851 boom’u 1873’e kadar süren bütün bir kapitalist refah döneminin başlangıcına işaret ediyordu. 1919-20’nin ekonomik yükselişinin de aynı etkileri göstereceğini umabilir miyiz? Hiçbir koşul altında. Burada kapitalist gelişme çerçevesinin genişlemesi bile söz konusu değildi. Bu, gelecekte, ya da en azından yakın bir gelecekte yeni bir ticari-sınai yükselişin dışlandığı anlamına gelmiyor mu? Hiç de öyle değil. Biraz önce söylediğim gibi kapitalizm canlı kaldığı sürece nefes alıp vermeyi sürdürecektir. Ancak içine girdiğimiz dönemde –savaş döneminin pisliği ve tahribatının cezasını ödeme ve tersinden düzlüğe çıkma dönemi– krizler giderek çok daha uzun süreli ve derin olurken, yükselişler yalnızca yüzeysel ve temel olarak spekülatif karakterli olabilir. Bu durumda, kapitalist dengenin yeni temeller üzerinde kurulması olanaklı mı? İşçi sınıfının devrimci mücadeleyi yükseltmekte başarısız kalıp, burjuvaziye dünyanın yazgısına uzun yıllar, diyelim ki yirmi ya da otuz yıl hakim olma fırsatını vereceğini varsayacak –bir an için varsayalım– olursak, o zaman elbette bir tür yeni denge inşa edilecektir. Avrupa şiddetli bir geri vites dönüşüne maruz kalacaktır. Milyonlarca Avrupalı işçi, işsizlik ve yeteriz beslenmeden dolayı ölecektir. Birleşik Devletler kendisini yeniden dünya pazarına yönlendirmek, sanayisini eski haline dönüştürmek ve uzun bir dönem için kısıtlamaya katlanmak zorunda kalacaktır. Ardından, yeni bir uluslararası işbölümünün 15, 20 ya da 25 yıl için sancılı bir şekilde kurulmasından sonra, muhtemelen yeni bir kapitalist yükseliş dönemi gelebilir.(8) 

Troçki’nin bu öngörüsünün doğru çıktığını, kapitalizmin tarihinin en büyük bunalımına girdikten (1929) ve II. Dünya Savaşı yıkımını gerçekleştirdikten (1939-45) sonra, ve ancak bu koşullar altında tekrar yükselişe geçtiğini biliyoruz. 

Savaşı Sonrası Yükseliş ve Düşüş 

1945 sonrası yıllar, ABD emperyalizminin dünya ölçeğindeki ekonomik ve politik egemenliğini perçinlediği dönem oldu. Aslında ABD bir “süper güç” olarak tarih sahnesine 19. yüzyılın sonlarında, İspanya ile Latin Amerika’daki sömürgeler üzerine giriştiği savaşlardan (1898) sonra girmeye başlamış; Avrupa’yı sarsan 1873 ekonomik çöküntüsü, I. Dünya Savaşı (1914-18) ve 1929 Büyük Bunalımı’nın Britanya’yı dünya imparatorluğu olarak gerileme sürecine sokmasıyla birlikte emperyalist önderliği eline geçirmişti. 

1944’te emperyalist güçlerin Bretton Woods’da (ABD), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın kurulmasıyla sonuçlanacak olan yeni uluslararası para sistemi konusunda anlaşmaya varmaları, kapitalist sistemin yeni uzun yükselişinin başlangıcına işaret ediyordu. Yeni para sistemine göre altın temel değer birimi olmaktan çıkıp yerini dolara bırakıyor, dolar altına dönüştürülebilir yegane para haline geliyor ve doların altın karşısındaki değerinin belirlenmesi yetkisi ise ABD Merkez Bankası ve Federal Rezerv Sistemi’ne devrediliyordu. Böylece dolar uluslararası ticarette kullanılan yegane para birimine dönüşüyordu. 

Tablo 1’de ABD’nin Gayri Sa Milli Hasılasının (GSMH) tüm dünya GSMH’si içindeki payının nasıl bir tempoyla artmış olduğu görülebilmektedir (rakamlar 1990 yılı dolar değeri temelinde hesap edilmiştir). 1873 krizi öncesinde İngiltere %9,02’lik dünya payıyla temel emperyalist güç iken kriz sonrasında bu önderliğini ABD’ye kaptırır, hatta Almanya’nın gerisine düşmeye başlar. ABD ise ikinci emperyalist savaştan sonra egemenliğini sadece ele geçirmekle kalmaz, 6-7 yıl gibi kısa bir süre içinde dünya GSMH’sinin dörtte birinden fazla bir bölümünü oluşturmaya başlar. 1950 ve 60’lı yıllarda ABD dünyanın en büyük üretici ve ihracatçı ülkesidir, ticaret dengesi sürekli fazla vermektedir. ABD Merkez Bankası’nın piyasaya ihtiyaç fazlası miktarda dolar sürmesi durumunda diğer ülkeler para sistemlerini dengede tutabilmek için dolar satın almak zorundadırlar. Bretton Woods anlaşmasından kaynaklanan mekanizma ABD’nin dünya ticaretini denetim altında tutmasını sağlar. 

Tablo 1: Çeşitli Ülke GSMH’larının Dünya Toplamındaki Payı 

(Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Geary-Khamis_dollar) 

Dönemin dikkat çeken bir diğer özelliği ise, Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın saldırıları altında büyük yıkım yaşamış olmakla birlikte, savaşın hemen sonrasında eski üretim değerlerini kısa sürede yakalaması ve hatta 1960’larda ABD ile dünya ölçeğinde rekabet edebilecek duruma gelmiş olmasıdır. Stalinist bürokrasinin Yalta ve Potsdam’da emperyalizm ile giriştiği işbirliğinin yanı sıra planlı ekonominin çeşitli Doğu Avrupa ülkelerine yaygınlaştırılması, Sovyet sisteminin bu tür bir atılım yapmasını olanaklı kılar. Ne var ki, özellikle Avrupa devrimlerine (İspanya, İtalya, Yunanistan, vb) ihanet edilmesi pahasına başta elde edilen bu büyüme, daha sonra – bizzat bu ihanetin tarihsel sonuçları açısından – tersine dönecek ve Sovyet ekonomisinin yıkımının temellerini hazırlayacaktır. 1980 sonlarından itibaren Sovyet bürokrasisi ülkeyi dünya kapitalizmine eklemeye karar verdiğinde planlı ekonomi çökmüştür ve 2000’lerin Rusyası artık Almanya ve Japonya’nın bile gerisinde kalmıştır. 

Savaştan yenik çıkan Almanya ve Japonya ise silahsızlandırılmışlardır ve bunu bir avantaja dönüştürerek, ABD sermayesinin Marshall Planı (1948-51) çerçevesindeki yatırım ve kredi saldırısının da yardımıyla, tüm enerjilerini üretim altyapılarının yeniden inşasına yoğunlaştırırlar. Bu ülkelerin GSMH’lerindeki artış diğer ülkelerdekinden çok daha hızlı gerçekleşir ve ekonomileri ABD ile yarışabilecek düzeye yaklaşır (Tablo 2). 

Tablo 2: GSMH Artış Oranları 

(Kaynak: http://www.ggdc.net/maddison/) 

Savaş sonrası dönemin dikkat çeken özelliklerin de biri de devletin ekonomi üzerindeki artan rolü ve etkisidir. Emperyalist ülke devletleri, bir yandan ekonominin tekellerin gereksinimleri doğrultusunda “planlanmasını” üstlenirken, bir yandan da masrafların “sosyalleştirilmesi” yoluyla yeniden sermaye birikiminin kaynaklarını sağlar. Kâr oranlarının yükseltilebilmesi için gerekli olan teknolojik araştırma ve geliştirme çalışmaları da devletler tarafından özendirilir(9), büyük sanayi yatırımları için gerekli olan teknik yeniliklerin harcamaları hükümetler tarafından üstlenilir. Sömürge ve yarısömürge ülkelerden elde edilen ucuz hammaddeler emperyalist tekellerin hizmetine sunulur. 

Bu Keynesçi ekonomi politikalarının çerçevesinde kurulan “sosyal devlet” de burjuvazinin hizmetindedir: Sosyal harcamalar bir yandan emperyalist ülkelerde işçi aristokrasisinin yeniden oluşmasını olanaklı kılarak, Stalinist ve sosyal demokrat bürokrasilerin kitleler üzerindeki denetimini güçlendirir; öte yandan da, kitleler arasında tüketimin yaygınlaşmasına böylece şirket kârlarının yükselmesine önayak olur. Öyle ki, devletlerin sosyal harcamalara ayırdığı fonların GSMH içindeki yeri ABD’de 1913’teki %7,1 oranından 1965’te %30’a, Almanya’da ise %5,7’den %40’a (1961) yükselir. Hükümetler aynı zamanda kredi politikalarıyla denetimli bir enflasyon düzeyi oluşturarak tüketicilerin gerçek gelirlerinin ötesinde harcama yapabilmelerini kışkırtır ve böylece kâr oranlarında bir geriye düşüşü engellemeye çalışırlar. 

Bütün bu öğelerin bileşimi sonucunda dünya kapitalizmi ciddi bir boom yaşar. Gerçi bu yükseliş “barışçıl” bir politik dünya konjonktüründe gerçekleşiyor değildir. 1949’daki Çin devrimi dünya nüfusunun önemli bir kesimini kapitalist pazarın dışına çekerken, 1950-53 Kore savaşı, 1954’te Vietnam’da Fransız emperyalizminin aldığı yenilgi, emperyalist yeniden inşanın en azından dünyanın bu bölgesinde sorunsuz olmayacağının işaretlerini oluşturur. 1953’te Doğu Almanya’daki ve 1956’da Macaristan’daki Stalinist bürokrasilere karşı politik devrim girişimlerinin ezilmesi, Ortadoğu’daki Arap halklarının uyanışının ve Afrika’da lizlenmeye başlayan ulusal kurtuluş mücadelelerinin denetimi ise büyük ölçüde Moskova bürokrasisine ve ona bağlı komünist partilere bırakılmıştır. Yani yeni dalganın yükselişi, kâr oranlarının kapitalizmin organik işlerliği içinde otomatik olarak artması sonucunda değil, emperyalizmin savaşlar içinde ve devrimler ve devrim girişimleri karşısında uygulamaya çalıştığı karşı devrimci politikaları aracılığıyla gerçekleşmiştir. 

Dönemin başındaki kâr oranları çarpıcı yüksekliktedir (Tablo 3). Oranlardaki, özellikle Almanya özelinde, sistematik düşüşe karşın 1948’den 1969’a kadarki yirmi yıllık dönemde ABD için ortalama kâr oranı %15, Japonya için %21 ve Almanya için %20 dolayındadır. 

Tablo 3: Kâr Oranlarındaki Değişim(10) 

Bununla birlikte bu oranlar 1960’ların sonundan itibaren yerini genelleşen bir azalmaya bırakır, 20-25 yıllık uzun dalga yükselişi düşüşe geçer. Bir dizi nedenin etkisiyle. Öncelikle, büyük miktarlarda artık değer üretimini olanaklı kılarak kâr oranlarındaki düşme eğilimini bir ölçüde frenleyen yüksek üretkenlik oranları, sermayenin organik bileşimindeki artış nedeniyle (yüksek teknoloji) yavaşlamaya başlar. Emperyalist ülkelerde neredeyse tam istihdam koşullarında ortaya çıkan bu durum karşısında burjuvazinin artık değer oranlarını yükseltebilmek için işçi sınıfına karşı saldırı başlatması, aynı zamanda 1968-76 döneminin devrimci dünya durumu koşullarının oluşmasına neden olur. Avrupa’da işçi ve öğrenci hareketlerinin patlak vermesi, Ortadoğu’da özellikle Filistin halkının güçlü bir direniş atılımı gerçekleştirmesi, ABD’nin Vietnam, Laos ve Kamboçya’da yenilgiyi kabul ederek geri çekilmeye başlaması, Çekoslovakya’da işçi sınıfının politik devrim atılımı, Afrika’da birbiri ardına gelen ulusal kurtuluş mücadelesi zaferleri ve Portekiz’de faşist rejimi yıkan işçi-asker devrimi, dönemin belirleyici mücadeleleridir. Bütün bu gelişmeler emperyalizmin dünyayı zapturapt altına alarak sermayenin yayılması için ona güven verici koşulları oluşturabilmesini, işçi sınıfını ve emekçi kitleleri ağır yenilgilere uğratarak kazanılmış hakların ilga edilebilmesini, sömürü oranlarının sermayece istenilen miktarlarda yükseltebilmesini engeller. 

Burjuvazi bu mücadeleler karşısında kâr oranlarındaki düşüşü engellemenin yolunu, Batı Avrupa’da kitleler karşısında verdiği tavizlerde arar. Latin Amerika’daki, özellikle Arjantin, Şili ve Uruguay’daki devrimci yükseliş karşısındaki tutumu ise askeri darbeler ve kanlı diktatörlüklerin kurulmasıdır. 1967’de Yunanistan’daki Albaylar Cuntası ve 1971’de Türkiye’deki askeri darbe de bu çerçevede gerçekleştirilir. Afrika ve Doğu Asya’daki ulusal kurtuluş mücadelelerinin bu bölgeleri emperyalist dünya sisteminden koparmasını engellenmesi görevini ise, “kapitalist olmayan kalkınma yolu” kuramı aracılığıyla Stalinist bürokrasi üstlenir. 

1960’ların sonlarında Alman ve Japon sanayileri üretim kapasiteleri bakımından ABD sanayisinin önüne geçmeye başlamış ve emperyalist sistem içindeki “uyumlu gelişme” yerini artan rekabete bırakmaya başlamıştır. 1969’da döviz piyasalarında Alman markı üzerinde oluşan basınç, Bretton Woods’ta kararlaştırılan pariteyi koruyabilmek amacıyla Bundesbank’ı piyasalardan büyük miktarlarda dolar toplamaya iter. Bu müdahaleye karşın Alman mali otoriteleri aynı yılın sonlarında dolar satın almayı keserek markın değerini dalgalanmaya bırakırlar. Böylece Bretton Woods sistemi ilk darbesini almış olur, zira bu durum aynı zamanda ABD’nin doların altına çevrilebilirliğini garanti etme kapasitesinin de sorgulanmasına yol açar. Öyle ki, ABD Federal Rezervi 1970 başlarında diğer ülkelerin ellerindeki dolarları altına çevirme taleplerini karşılayamaz duruma gelir ve nihayet Ağustos 1971’de Richard Nixon tek yanlı olarak Bretton Woods anlaşmasını iptal eder ve doları yegane para ölçü birimi ilan eder. 

Bu arada hammadde, özellikle de petrol fiyatlarındaki sistematik yükseliş (1973 petrol bunalımı), sermayenin organik bileşiminin artmasına, dolayısıyla kâr oranlarındaki düşme eğilimine katkıda bulunur. Yükseliş dönemindeki büyüme ve sermaye birikimi sıçramaları da üretim kapasitelerinin tüketicilerin alım gücündeki artışın üzerinde gerçekleşmesine yol açmıştır ve bu durum, piyasaların emebileceğinin ötesinde bir aşırı üretim bunalımının koşullarını hazırlar. Öte yandan, yüksek büyüme ve kâr oranları dönemlerinde, yatırımlar ve tüketim üzerinde olumlu rol oynayarak çevrimsel bunalımların atlatılmasını olanaklı kılan enflasyon, düşüş döneminde kronik ve yapısal bir özellik kazanır, bunun karşısında geliştirilen kredi politikaları ise, devletlerin, şirketlerin ve ailelerin devasa oranlarda borçlanmasına neden olur. Bütün bu etmenler sonucunda kitleler yoksullaşırken, ekonominin “finansallaştırılmasının” temelleri hazırlanmış olur. 

II. Dünya Savaşı sonrası uzun dalgasının 1970’ler sonunda dibe vurması karşısında burjuvazi, kâr oranlarını yeniden artırabilmenin yeni bir yolunu bulmak zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştır. 

Neo-liberalizm ve “Küreselleşme” 

1960’ların sonlarında dünya kapitalizminin düşüş eğilimine girmesi, 1973-75 yılları arasında güçlü bir gerilemeye (resesyon) yol açar. 1975’te OECD ülkelerinin bütününde savaş sonrasının ilk gerilemesi yaşanır ve bunu izleyen yıllarda yükseliş döneminin %6’lık büyüme oranı %2’ye iner. Keynesçi politikalar da artık tükenmiştir, dahası bu politikalar “stagflasyon” diye adlandırılan yeni bir olgunun doğmasına neden olmaktadır: enflasyon içinde durgunluk. OECD ülkeleri bazında 1976-79 arası enflasyon oranı ortalama %12 düzeyine yükselir, 1979-81 arasında ekonomik durgunluk çerçevesinde devasa bir borçlanma bunalımı patlak verir. 

Burjuvazi, kâr oranlarındaki sistematik düşüşü önlemenin yolunu, dönemin ABD başkanı Ronald Reagen ile İngiltere başbakanı Margaret Thatcher’ın adlarıyla anılacak olan neoliberal bir yönelişte arayacaktır. Bu politikaların hede Keynesçiliğin noktalanması ve devletin ekonomi üzerindeki müdahalesi en aza indirilerek her alanda denetimsiz ve kuralsız bir “piyasa” işlerliğine geçilmesidir. Akademik alanda “monetaristler” olarak adlandırılan ideologların hükümetlere önerdiği, uzun vadede kronik bir yapısal işsizliğin (işsizler ordusunun) oluşturulması, “bireysel sorumluluk duygusunun yaygınlaştırılması” (yani sosyal güvenlik kurumlarının zayı atılması ve sosyal harcamaların kısılması) ve genelleşmiş bir kemer sıkma politikasının yaşama geçirilmesidir (yani gerçek ücretlerin dondurulması ve geriletilmesi). 

Kuşkusuz bu politikaların uygulanabilmesi burjuvazi açısından işçi sınıfıyla onun kazanılmış hakları ve örgütlülüğü üzerinde bir çarpışmaya girmesini zorunlu kılıyordu. Bu çarpışmalardan, sınıf hareketindeki dönemsel gerilemenin ilk işaretlerini oluşturacak iki mücadele önem taşır: 1982’de ABD’de hava kontrol görevlilerinin grevinin, 1985’te de İngiltere’de madenciler grevinin yenilgiye uğratılması. 1970’lerde ileri kapitalist ülkelerdeki Stalinist komünist partilerin Avrokomünizm anlayışı çerçevesinde geliştirdikleri işbirlikçi politikalarla da birleştiğinde, bu iki büyük ve tarihsel grevin yenilgisi burjuvazinin saldırısını yaygınlaştırıp derinleştirmesini kolaylaştırır. Türkiye’de de 1980’lerin ikinci yarısı, gücünü ve meşruiyetini 1980 askeri cuntasının hazırladığı 1982 Anayasası’ndan alan Özalcı neoliberal ekonomi politikaları gündeme sokulur. Buna göre “devlet küçülecek” ve her yerde piyasanın egemenliği sağlanacaktır. Ama aslında ne Türkiye’de; ne de bir başka ülkede devlet küçülmektedir, sadece emperyalist çağın bu yeni aşamasında görev ve işlerliğinde yeni düzenlemelere gidilmektedir. 

Böylece burjuvazi 1982’den başlayarak kâr oranlarını artırmanın politik olanaklarına kavuşur (Tablo 4’te görülen ABD temelli işletmelerin kâr oranlarındaki değişimler eğrisi gerçekte genel dünya durumunun bir yansıması olarak kabul edilebilir) (11) ve bunu bir dizi başka ekonomik ve politik önlem ve gelişmeyle birleştirir. 

Bu gelişmelerin başında kuşkusuz 1985’te Mihail Gorbaçov’un ilan ettiği “perestroika” (yeniden yapılanma) politikasıyla birlikte Sovyetler Birliği’nin kapitalizmin yeniden inşasına yönelmesi geliyordu. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından Doğu Avrupa ülkelerinde patlak veren devrimci durumlar ve bu sürecin sosyalist devrimci bir seçeneğin yokluğu koşullarında yeni burjuva devletlerin inşasıyla sonuçlanması, aynı gelişmenin 1991’den itibaren eski SSCB’den kopan yeni cumhuriyetlerde tekrarlanması, kapitalizmin devasa bir yeni coğrafi alana yayılmasını ve emperyalist sermayeye kâr oranları yüksek yeni yatırımlara yönelmesini, yeni tüketim pazarlarına ulaşmasını olanaklı kıldı. 

Sermayenin bu biçimde “küreselleşmesi” sadece coğrafi planda değil, ama aynı zamanda sektörel temelde de işliyordu. Yukarıda da değindiğimiz gibi; sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler alanlarında yapılan özelleştirmeler sermayeye, yüksek kârlar elde etmesini olanaklı kılan yeni yatırım alanlarının açılmasını sağlıyordu. Ama yalnızca bu da değil: yeni teknolojiler ekonomiye yeni üretim ve tüketim dalları kazandırıyordu. 1980’lerin başlarından itibaren bilgisayar temelli aygıtlarda görülen hızlı yaygınlaşma ve ardından cep telefonlarının ortaya çıkıp geniş tüketici kitlelere mal olması yükselişi hızlandıran etmenlerdi. Gerçi bu yeni teknolojiler sermayenin organik bileşiminin büyümesine neden oluyordu, ama bu büyümeyi dengeleyen ve kâr oranlarındaki artışın sürmesini olanaklı kılan bir öğe vardı: Uzak Doğu ülkeleri (Tayvan, Singapur, Hong Kong, Güney Kore, vb) ile planlı ekonomileri yıkılarak dünya kapitalizmine entegre olan Doğu Avrupa ülkelerinin sunduğu son derece ucuz emek gücü. Bu gelişmeler, ABD ve Batı Avrupa’ya yönelen yeni göç dalgalarıyla da birleşince, sermaye dünya ölçeğinde ucuz emek kaynaklarına ulaşmış ve aynı zamanda bunu ileri ülkelerdeki işçi sınıfının kazanılmış hakları üzerinde bir basınca dönüştürmenin koşullarını da yakalamış oluyordu. Hükümetlerin sendika bürokrasileriyle anlaşarak gerçekleştirdikleri “reformlar” sonucunda emek piyasasının, iş saatlerinin, çalışma koşullarının vb. “esnekleştirilmesi”, işten çıkarmaları kolaylaştıran, kıdem ve ihbar tazminatlarını ucuzlaştıran, sendikasızlaşmayı yaygınlaştıran onlarca “bireysel sözleşme” türünün icadı, bu dönemde işçi sınıfına yönelik en önemli saldırılar olmuştur. 

Dünya kapitalizminin 1980’lerin ikinci yarısından itibaren gösterdiği güçlü yükselişin ardında yatan en önemli nedenlerden biri de Çin Halk Cumhuriyeti’nde kapitalizmin nihai olarak yeniden inşasına geçilmiş olmasıdır. Önce tarımda kolektif uygulamaları durdurarak özel mülkiyete izin veren Çin hükümeti ardından ekonomi üzerindeki merkezi planlamayı ve dış ticaret üzerindeki devlet tekelini ilga ederek, kapılarını emperyalist sermayeye açar. Ardından, 1991’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılır ve ordu dahil devlet kurumları ile Komünist Parti birimlerini kapitalist işletmelere dönüştürmeye yönelir. Bu arada emekçi yığınlar üzerinde süren Stalinist diktatörlük, 1989’da Tiananmen ayaklanmasını bastırmayı başarmasından da güç alarak, baskı uygulamalarıyla ülkeyi kapitalizmin neredeyse köle emeği düzeyine yaklaşan ucuz emek pazarı durumuna dönüştürür. Böylece %10’ların üzerine çıkan büyüme tempoları yakalar ve dünya kapitalizminin daha rahat nefes alıp vermesini olanaklı kılan “ciğeri” haline gelir. Çin ayrıca, elde ettiği müthiş döviz gelirleriyle ABD hazine bonolarını satın alarak bir yandan ABD’deki tüketici kitlelere yeni kredi ve borçlanma olanakları sağlar, öte yandan da kendi mallarının düzenli olarak dünyanın bu en büyük tüketim pazarına ihraç edilebilmesinin koşullarını yaratır. ABD’nin devasa oranlarda borçlanmasına neden olan ve günümüzdeki mali krizin temellerini hazırlayan bu döngü, gene de 2000’lerin ortalarına değin tüketim düzeyinin ayakta kalmasını ve kâr oranlarının korunabilmesini olanaklı kılar. 

Bütün bu gelişmelerle birlikte kapitalizmin 1980 ve 90’larda görece bir büyüme potansiyeli yakalaması neoliberal dönemin dünya kapitalizminde yeni bir uzun yükseliş dalgası yakaladığı, bir önceki dönemin çelişkilerinin üzerinden geldiğine yönelik tezlerin ileri sürülmesine, hatta bu tezlerin sol hareket içinde bile taraftar bulmasına yol açıyordu. Ekonomi ve finans alanlarında giderek yaygınlaşan bir “küreselleşmenin” varlığı, yeni bir “teknolojik devrim”in gerçekleştirilmiş olduğu, ve özellikle de eski Sovyet sisteminde ve Çin’de kapitalizmin yeniden inşa edilmesi, bu iddiaların temelini oluşturan yorumların başında geliyordu. Tezlerin kuramcılarına göre, eski işçi devletlerinde kapitalizmin yeniden inşası dünya kapitalizmine uzunca bir dönem için yeni gelişme perspektifleri yaratıyordu ve bunun kabul etmeyenler politik açıdan “felaket tellallığı” yapmaktaydılar. 

Oysa 1980’lerin ortalarından itibaren kâr oranlarındaki görülen artış eğilimi dünya kapitalizminin potansiyel dengesizliklerinin artması pahasına gerçekleşiyordu, ayrıca artışlar kısmiydi, asla savaş sonrası dönemin boom’u düzeylerine ulaşamıyordu ve alçalan ve yükselen kısa çevrimlerle sarsılıyordu. Her iyileşmeyi bir kriz izliyordu: 1982 dış borç krizi, 1987 Wall Street borsası çöküntüsü, 1990 Japon emlak piyasası krizi, 1992 Avrupa para sistemi krizi, 1995 Meksika (“tekila”) krizi, 1997 Asya krizi, 1998 Rusya krizi, 2001 “noktacom” krizi ve aynı yıl Arjantin ekonomisinin çökmesi… Bu krizler dünya ölçeğinde yaygınlaşan bir genel çöküntüye yol açmamakla birlikte, dünya politikası ve ekonomisindeki dengesizliklerin göstergesi ve şiddetlendirici unsurları olmuştur. Zira kâr oranlarının artırılması ya da korunmasını olanaklı kılan koşullara kalıcı ve sürekli bir sermaye birikimi eşlik etmiyordu – Çin dışında -; bunun tersine, sermaye sadece belirli bazı üretim noktalarında ve spekülatif ticaret alanlarında toplanıyor, böylece finans sektöründe o döneme değin görülmemiş bir “ısınmaya” neden oluyordu. Mali sermaye sadece kısa zaman aralıklarında ve icat ettiği yeni parasal işlerliklerle büyük kârlar elde edebiliyordu. 

Ekonominin “Finansallaşması” ve Emlak “Balonu” 

Kapitalizmin içinde bulunduğumuz emperyalist aşamada giderek spekülatif bir nitelik kazanması yeni bir olgu değildi. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Üst Aşaması adlı incelemesinde (1916), banka sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşmesi sonucunda oluşan mali sermayenin (finans kapital) özelliklerini incelemiş ve onun “parazit” bir yapıya sahip olduğunu göstermişti. Yani mali sermaye büyük bölümüyle herhangi bir yeni değer üretmiyor ya da yeni değer üretiminin koşullarına katkıda bulunmuyor, tam tersine toplumsal olarak üretilen artık değere el koymaya yöneliyordu. Bu amaçla da spekülasyon alanlarına akarak kolay ve hızlı kârlar arıyordu. Mali operasyonlara ayrılan paraların birikimi sonucunda ortaya bir “sanal sermaye” (fiktif kapital) çıkıyor ve sürekli artma, büyüme eğilimi gösteriyordu. Gerçek maddi zenginlik açısından herhangi bir karşılığı olmayan bu sanal sermaye büyüdükçe ekonomiler giderek “finansal” bir yapı kazanıyor, yatırımcılar ve şirketler tasarruflarını gerçek üretim yerine spekülatif alanlara yöneltiyordu. 

Kapitalizmin küreselleşmenin en önemli sonuçlarından biri, bu sürecin derinleşmesi ve genelleşmesi olmuştur. İlk dönemlerde metropol ülkelerden çıkan sermaye, sömürgelerden hammade alımına ya da bu ülkelerde sanayi yatırımlarına yönelmekte ve geriye dönüşünü mamul madde ödemeleri biçiminde gerçekleştirmekteyken, günümüzde herhangi bir yatırım yapmadan yarısömürgelerden metropollere kesintisiz ve net bir kaynak akışı sağlamaktadır. Günümüzde mali sermayenin başlıca “yatırım” alanları, üretim değil, bağımlı ülkelerin borçlandırılması, emlak spekülasyonu, narkotrafik, silah ticareti, döviz borsaları ve bunun gibi parazit, Marx’ın deyişiyle “insani olmayan” sektörlerdir. 1990’larda iletişim teknolojisindeki atılımlar, sermayenin bu biçimdeki dolanımına büyük katkıda bulunmuş ve 1992’de bilgisayarlar sayesinde mali piyasalarda gerçekleştirilen işlemler yılda 200 trilyon dolar düzeyine, yani tüm sanayileşmiş Batı ülkelerinin toplam GSMH’sinin 10 katına ulaşmıştı.(12) 

Sanal sermayenin bu biçimde büyümesi ve ekonominin böylece giderek finansallaşması elbette krizlerin oluşumu üzerinde etkide bulunmakta. Ekonomistlerin kestirimlerine göre günümüzde dünya ölçeğindeki mali operasyonların toplamı, dünya üretiminin ve maddi aktiflerin gerektirdiğinin beş katı düzeyinde. Bu mali sermayenin bir bölümü kuşkusuz spekülatif yöntemlerle “değerlenmekte”, yani nominal olarak büyümekte, dolayısıyla sanal sermaye iyiden iyiye şişmekte. Onun bu şekilde büyümesi ise son tahlilde sermayenin organik bileşiminin daha da artarak, artık değer sömürü oranının ve de kâr oranlarının azalmasıyla sonuçlanmakta, bu da kapitalizmin kriz koşullarını şiddetlendirmekte. Zira değişmeyen sermayenin değişen sermayeye olan oranına bu sanal sermaye de eklenerek onu yukarıya doğru çekmekte. Böylece, kısa aralıklı spekülatif dönemlerde ekonominin dinamiğine katkıda bulunarak kâr oranlarının yükselmesini olanaklı kılan sanal sermaye, uzun vadede düşüşün şiddetlenmesine yol açmakta ve krizleri patlamalı hale getirebilmektedir. İşte bu işlerliğin son örneği, bugünkü kriz döneminde tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. 

2002 yılı ABD ve dünya ekonomisi açısından kritik bir yıl olmuş, bir dizi politik ve ekonomik etmenin bileşimi sonucunda özellikle ABD’de ciddi bir ekonomik gerileme (resesyon) yaşanmaya başlamıştı. 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler’e gerçekleştirilen saldırı, bunun hemen ardından ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesi; ertesi yıl Arjantin ekonomisinin çökerek ülkenin ayaklanmalarla sarsılmaya başlaması ve devrimci bir durumun doğması; Hugo Chavez’in “Bolivarcı devrim” şiarının Latin Amerika’daki emperyalizm karşıtı hareketi güçlendirmesi ve 2002 sonlarında Brezilya’da Lula’nın iktidara gelmesi gibi politik gelişmeler emperyalist burjuvaziyi “ürkütmüş”, dünya borsalarında dalgalanmalara yol açmış, sermaye yatırımlarını geriletmiş, petrol ve diğer hammadde fiyatlarının yükselmeye başlamasına neden olmuştu. Öte yandan Avrupa Birliği’nde avro’nun ortak para birimi olarak kullanıma girmesi doları sarsan bir etmen olmuş, 2001’deki “noktacom” kriziyle de Internet alanındaki spekülatif şişme patlamış, bu teknoloji alanındaki şirketlerin katıldığı New York Nasdaq borsası 2002 Martı’ndan Eylülü’ne kadar olan sürede %74.4 oranında değer kaybetmişti. Dünya hasılasının üçte birini yaratan ABD’deki bu gerileme, tüm dünya ekonomilerine doğru yayılarak mal, sermaye, işgücü, turizm hareketlerini yavaşlatmaya, özellikle diğer gelişmiş ülke ekonomilerini tehdit etmeye başlamıştı. 

Burjuvazi bu krizin üstesinden gelebilmek için iki yanıt geliştirdi. Bunlardan birincisi Mart 2003’te Irak’ın işgalini hazırlayarak ABD’de savaş teknolojisine dayalı şirketlere milyarlarca dolar akıtmaya başladı. Bu sektörde biriken malların tüketimi (yani üretilmiş olan bombalar, tanklar, uçaklar ve diğer ölüm makineleriyle on binlerce Iraklının katledilmesi) ve yenilerinin üretilmesi, kâr oranlarındaki düşüşün durdurulması ve aynı zamanda ABD’nin dünya politikasındaki egemenliğinin perçinlenmesi açısından – başlangıçta – etkili olacaktı. İkinci gelişme ise, sermayenin spekülatif alanlara doğru akması ve buralarda yeni kârlar aramaya yönelmesi oldu. Bu alanların başında da konut sektörü geliyordu ve buradaki yatırımları ve “tüketimi” artırabilmek için yeni mekanizmalar icat etmek gerekiyordu. “Emlak balonu” denen olgunun şişmeye başlaması ve günümüzdeki krizi tetiklemesi işte bu gelişmeye dayanır. 

ABD’de mali sermayenin toplanmış ve merkezileşmiş olduğu bankalar, sermaye şirketleri, sigorta ve emeklilik şirketleri, vb. hepsi birden pek çok kredi türü geliştirerek bunları kitlelere dağıtmaya başladılar. Bunların arasında en yaygın olanı ise subprime diye adlandırılan riskli ipotek kredileriydi. Bu krediler, krediyi alanların bu borçlarını geri ödeyip ödeyememe koşulları değerlendirilmeden ve giderek yükselen faiz oranlarıyla kolayca verilir oldu. ABD’li emekçilerin ve yoksul kitlelerin ev sahibi olabilmek için hızla yöneldikleri bu mekanizma konut fiyatlarının spekülatif bir biçimde yükselmesini ve böylece kredi taleplerinin giderek büyümesini tetikledi. Konut üretimini ve emlak alımlarını hızlandıran spekülasyoncular sadece konut fiyatlarının astronomik değerlere ulaşmasına neden olmakla kalmadılar, kredi borcu senetlerini birbirlerine satmaya ve diğer borsa hisseleri gibi piyasaya arz etmeye yöneldiler. Dünya ölçeğindeki tüm finans kuruluşlarının katıldığı bu “oyun”, trilyonlarca doların söz konusu olduğu borç senetlerinden elde edilen kârların büyümesine ve sanal sermayenin iyiden iyiye şişmesine katkıda bulundu. Kısacası, kredi borçlarını ödeyemeyecekleri mali kuruluşlarca gayet iyi bilinen yoksullar, kâr oranlarının erimesi karşısında burjuvazi tarafından araç olarak kullanıldılar. 

Kuşkusuz bu durum gerçek yaşamın duvarına çarpacak ve maddi bir karşılığı olmayan sanal sermaye yapay şişmesinin sınırlarına dayanacak ve nihayet “patlayacaktı”. Zira, kısa bir dönem (2002-2006) spekülatif kârların elde edilmesi olanaklı olsa da, tarihsel ölçekte kâr oranlarındaki düşüş sürüyordu ve emperyalizm bu eğilimi tersine çevirecek politik ve ekonomik koşulları yaratamıyordu. 2003 sonlarından itibaren Irak’taki direniş örgütlü bir hal kazanmış ve şiddetlenmişti; aynı şey 2005 sonlarından itibaren Afganistan’da gerçekleşecekti; 2006’da Lübnan’da Hizbullah’ın işgalci İsrail ordusunu yenilgiye uğratarak geri çekilmek zorunda bırakması ve aynı yıl Filistin halkının emperyalizmle uzlaşan FKÖ karşısında Hamas’ı iktidara getirmesi, Ortadoğu’daki ABD-Siyonizm egemenliğine karşı direnişin sürdüğüne işaret ediyordu; Latin Amerika’da devrimci önderlik yokluğu nedeniyle devrimci durumlarda bir geri çekilme yaşanmakla birlikte başta Bolivya ve Ekvador olmak üzere bir dizi ülkede sol ulusalcı akımlar iktidara yükselmiş ve ABD hegemonyasıyla sürtüşme sürecine girmişlerdi. 

Bizzat ABD’de de Bush ve savaş karşıtı eğilimler yaygınlaşmaktaydı. Öte yandan tüketim mallarındaki fiyat artışları, yaygınlaşan işsizlik, işsizlik ödentilerinin kesilmesi gibi gelişmeler, o döneme değin kendisini “orta sınıf” olarak görmüş olan kitlelerin yoksullaşmasına neden oluyor ve kredi borçlarının geri ödenmesini olanaksızlaştırıyordu. Böylece kredi veren kuruluşlar, borcunu ödeyemeyen aileleri konutlarından çıkartarak bu konutları tekrar piyasaya sürdüler, ama bu durum bir anda piyasada alıcı bulamayan yüz binlerce konutun birikmesine ve 2007 yazından itibaren emlak fiyatlarının hızla düşmesine neden olacaktı. “Emlak balonu” patlamıştı. Bankaların karşısında borcunu ödeyemeyen yüz binlerce ipotekli aile, ellerinde ise hiçbir işe yaramayan bir o kadar konut vardı. Mali kriz diye adlandırılan bunalım başlamıştı. 

ABD’de 2008’de konut fiyatları %18 düzeyinde düşer.(13) Kredi borcunu ödeyemeyenlerin miktarı 2006’ya oranla %225 ve 2007’ye oranla %81 oranında artar ve konutlarını boşaltmak zorunda kalan aile sayısı 3 milyonu aşar. İpotek borçlarının GSMH’ye olan oranı 2008’de %73 gibi inanılmaz bir düzeye ve toplam 10,5 trilyon dolara ulaşır. 2009 ortalarında uzmanlara göre, ABD’de – toplam nüfusun üçte ikisini oluşturan – bireysel konut sahiplerinin dörtte biri teknik açıdan iflas durumundadır, zira emlak borsalarında hisse fiyatları, bu hisselerin ilintili olduğu ipoteklerin altına inmiştir. Benzer bir kriz İspanya’da da kendini gösterir. 2006-2009 arasında konut satışları %60 oranında, fiyatlar ise 2008-2009 Mayıs ayları arasında %12 oranında geriler. 

Krizin Boyutları 

2007 ortalarında patlak veren emlak krizi önce banka sektörünü çöküntünün eşiğine sürükler. 2008’de ABD banka ve finans devleri birbiri ardına devrilerek ya rakip kuruluşlarca yutulur ya da merkez bankasınca “kurtarılmak” durumunda kalırlar. Wall Street’in beşinci büyük bankası Bear Sterns; ülkenin en büyük iki kredi kuruluşu Freddy Mac ve Fannie Mae (toplam varlıkları 850 milyar dolar); dünyanın en büyük finansal aracı ve danışmanlık kuruluşlarından Merril Lynch, gene dünyanın en önemli sigorta şirketlerinden AIG (American International Group) bunların arasındadır. İskoçya’nın ikinci büyük bankası HBOS ile İngiliz bankası Northern Rock ile Fransa, Belçika ve Lüksemburg sermayeli finans şirketi Dexia da sarsıntının altında kalanlardandır. Bu arada tarihsel boyutlu i aslar yaşanır. Temmuz 2008’de ABD’nin en büyük kredi şirketlerinden Indymac, Federal hükümetin denetimine alınır. Onu birkaç gün sonra ülkenin dördüncü büyük bankası olan Lehman Brothers izler; banka, 613 milyar dolara ulaşan borçlarını ödeyemiyordur ve i as bayrağını çeker. İki hafta sonra sıra ülkenin en önemli bankacılık, mali hizmetler ve kredi kuruluşu Washington Mutual’dadır; WaMu da kapılarını kapar. 

Hükümetlerin krize karşı ilk tepkileri, bankaların ve diğer mali kuruluşların “kayıplarını sosyalleştirmek” olur ve devlet hazinesinden bu kuruluşlara milyarlarca dolar akıtmaya başlarlar. ABD’de 2008 sonlarında Bush hükümeti “Paulson Planı” gereğince mali piyasalara 700 milyar dolar şırınga eder. Ama Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman’a göre, ABD’nin 2009 için öngördüğü GSMH’nin %9’undan fazlasını oluşturan bu yardım simidi, resesyonun şiddetini biraz azaltmanın ötesine geçemeyecektir. Avrupa hükümetleri ise çok daha şaşkındır, üstelik tüm “Tek Avrupa” söylemlerine karşın aralarında herhangi bir eşgüdüm sağlamanın çok uzağındadırlar. İngiltere GSMH’sinin %1,9’unu, Fransa %1’ini, Almanya %0,8’ini, İtalya %0,1’ini “kurtarma” operasyonlarına ayırır. Sözde “Avrupa Planı”nın öngördüğü 400 milyar avronun büyük bölümü ise yeni yatırımlara, zaten planlanmış projelerin ilerletilmesine, hatta kimi hükümetlerin bütçe harcamalarına ayrılan paradan başka bir şey değildir ve neredeyse tümüyle tekil devletlerin ulusal bütçelerinde öngörülen “yardımların” toplamından ibarettir. 

Devlet fonlarının kapitalizmi kurtarmak amacıyla bu biçimde harekete geçirilmesini kimi serbest piyasa silahşörleri “sosyalist önlemler” olarak eleştirirken, gerçek bunun çok uzağındadır. Paulson planının takipçisi Obama’nın ve onun Avrupalı meslektaşlarının politikaları, İkinci Dünya Savaşı sonrasında burjuva hükümetlerin bankalar üzerinde uyguladıkları “millileştirme” uygulamalarının bile çok uzağındadır. Obama hükümeti devletin bankalar nezdinde “pasif yatırımcı” olacağını ilan eder, yani kuruluşun yönetim organlarında yer almayacak, hatta bunlar tekrar kâra geçecek olsa bile hisse payı talep etmeyecektir. Buna karşılık öne sürülen koşul, bankaların alacakları yardımı yeni kredi dağıtımına ayırmak ya da konutlarını yitirmek üzere olan borçlularla ipotek koşullarını yeniden pazarlık etmek olacaktır. Bir iki göstermelik işten ayırmanın ya da suistimal davasının dışında, yıllar boyunca servetlerine milyonlarca dolar katmış olan banka yöneticileri mevkilerinde kalacak ve büyük hissedarlara pay ödenmesine devam edilecektir. 

Bütün bu para enjeksiyonu operasyonlarının doğal sonucu, bekleneceği gibi, devletlerin borçlarının devasa miktarlara yükselmesi, halkın mülksüzleştirilmesi ve gelecek kuşakların milyarlık ipotekler altına sokulması olacaktır. Ekonomistler ABD’nin borçlarının GSMH’sinin %10’u düzeyine çıkabileceğinden ve bunun devleti iflasın eşiğine sürükleyebileceğinden söz etmeye başlarlar. Öte yandan, bütün bu milyarlık yardımlar, uluslararası mali sistemi ani bir çöküşten geçici olarak kurtarmakla birlikte, borsalardaki düşüş eğilimini tersine çevirmeye ve resesyonun tüm dünyaya sirayet etmesini engellemeye yetmez. 

Bütün “kurtarma operasyonlarına” rağmen, finans dünyasının kaleleri birbiri ardına devrilirken, onların dünya ekonomisinde oluşturdukları “kara delik” in boyutlarını kimse bilmiyordur; bırakın dünyayı, ABD’de kimin kime ve nereye ne kadar borcu vardır, açılan yara ne kadardır, hesaplanabilirin ötesindedir. Mali operasyonlarla para kazanmanın ve gerçek ekonomideki kâr oranlarının düşme eğilimini bu “suni teneffüs” ile önleyebilmenin sonu geldiğinde, yani “balon patladığında” ekonominin tümü ciddi bir şoka girer ve “reel ekonomi” diye adlandırılan üretim sektörlerinde düşüşler yaşanmaya başlar. ABD’nin Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu (NBER) ABD’nin Aralık 2007’den itibaren gerilemeye (resesyon) girdiğini ilan eder.(14) GSMH 2008’de %6,3, 2009’un ilk çeyreğinde ise %5,5 oranlarında gerilemeye devam eder.(15) Dünyanın en büyük sanayi ve finans kuruluşlarının borsalardaki hisse fiyatları müthiş bir düşüşe uğrar: General Motors -%92, Exxon Mobil -%39, Bank of America -%89, AIG -%97, JP Morgan Chase -%57, Hewlett Packard -%51.(16) Pek çok ekonomist, bu arada Wall Street’in en “güvenilen” analizcilerinden Nouriel Roubini, düşüşün 2010’da da %5 dolayında süreceğini öne sürerler. 

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ise, tüm Avrupa’nın 2009’da resesyon yaşayacağını duyurur.(17) Deutsche Bank, Alman ekonomisinin 2009 içinde %4 oranında gerileyeceğini bildirir, ama 2009 Mayısı’nda bu oranın daha da kötü, %7 olduğu anlaşılır. Gerileme kendini özellikle büyük rmalarda hissettirir. Örneğin, 2009’un ilk çeyreğinde Adidas’ın kârları %95 oranında azalır; ülkenin önde gelen bankalarından Hypo Real Estate 382 milyon avro kayıp bildirir.(18) Bir bütün olarak Avro bölgesinde GSMH’deki gerileme %4,6 düzeyindedir. Düşüşler İtalya’da %5,9, İngiltere’de %4,1, Fransa’da %3,2 ve İspanya’da %2,9 düzeyindedir.(19) Japonya’daki gerileme düzeyi ise çift rakamlıdır: 2008’de ekonomi %12,7 oranında küçülür, ihracatı %13,9 düzeyinde azalır.(20) Dünya ekonomisinin “nefes alıp vermesini” olanaklı kılan Çin ekonomisi de, dünya resesyonundan etkilenir ve 7.000 ihracatçı şirket kapısına kilit asarak ülke ekonomisindeki gerilemenin ilk sinyallerini verir.(21) 

2009’da artık herkes yaşanmakta olan dünya ekonomik krizinin 1929 Büyük Çöküntüsü’nden sonraki en derin bunalım olduğu konusunda görüş birliğindedir. Şimdi artık tartışma, bunun 1929’dakine benzer bir depresyona yol açıp açmayacağı ya da bunalımdan “çıkışın” olanakları üzerinedir. Mart 2009’da IMF genel direktörü Dominique Strauss-Kahn, dünya ölçeğinde bir “Büyük Depresyon” yaşandığını duyurur.(22) Bu konuda ekonomist Ahmet Tonak açıklayıcı ve ilginç bir karşılaştırma yapar ve şöyle der: 

Yaşadığımız buhran, bırakın sona ermeyi, birçok bakımdan 1930’lar buhranı ile yarışmaya devam ediyor. Sadece iki önemli bulguyu aktarayım: Dünya sanayi üretimi 1930’lar seviyesinde seyretmeye devam ediyor. Aşağıdaki şekil bu karşılaştırmayı yansıtıyor. 

Keza, dünya ticaret hacmi düşmemekle birlikte, seviyesi itibariye 1930’lar seviyesinin bir hayli altında seyretmeye devam ediyor. 

Bu ve benzeri değerlendirmelerden benim çıkarsadığım, tahmin edilebileceği üzere Eko Diyalog mensuplarının görüşlerinden çok farklı. Eğilmez gibi krizin nedenlerini denetimsizlikte görmediğimden, Gökçe gibi, krizin sonunun geldiği şeklinde iyimser bir sonuca varamıyorum. Aksine, bu krizin kaynağı yeterince hızlı arttırılamayan artık değerin, üretici ve üretken olmayan şirketler (finans ve ticaret) arasında paylaştırılmasında yattığını düşündüğümden, bunca pompalanan paraya ve kamulaştırmalara rağmen krizin ‘dibini görme’nin zahiri ve geçici olduğu görüşündeyim.(23) 

Mevcut krizin Büyük Çöküntü’yü tekrarlayıp tekrarlamayacağını yakın gelecekte göreceğiz, ama bugün bilinen gerçek bütün bu sürecin kurbanlarının kuşkusuz işçi ve emekçi yığınlar olduğudur. Ödeyemedikleri ipotekler nedeniyle evlerini yitirenlere milyonlarca işsiz katılır. Kapanan ya da kitlesel tensikatlara yönelen sanayi kuruluşları arasında dünya devleri vardır. Japonya’da Sony, 8 bini sabit sözleşmeli 16 bin işçisini işten çıkartır. 2009’un ortalarına gelindiğinde ABD’de 24 milyon işçi, yani her altı işçiden biri işsizdir ya da gündelik götürü işlerle ayakta durmaya çalışmaktadır. Fransa’da yılın ilk üç ayı içinde uzun süreli işsizlerin oranı %4,6 artmış ve toplam işsiz sayısı 3 milyona dayanmıştır. Emlak krizi ABD’nin dışında özellikle İspanya’yı vurmuştur ve yaklaşık 1 milyon inşaat işçisi işini yitirmiştir; 2009’un ilk çeyreğinde işsizlik oranı %18,7’ye ve toplam işsiz sayısı 5 milyona ulaşmıştır. Avrupa Birliği’nin tümünde sadece Şubat 2009’da işsiz sayısı yarım milyon artarak toplam 20 milyona yaklaşmıştır. Avro alanında işsizlik oranı %9,5’e ulaşmıştır.(24) (Bak. Tablo 5.) (25) 

Tablo 5: İşsizlik Oranları (Mayıs 2008 – Mayıs 2009 – %) 

ABD’de özellikle bankacılık sektöründe tam bir katliam yaşanmaktadır: Dünyanın en büyük bankalarından Citigroup 2008’de 23 bin çalışanını işten çıkartır ve bu rakamın 50 bine ulaşacağını ilan eder. Bu sektörde ABD ve İngiltere’de toplam işten çıkarılan sayısı 260 bini aşar. Ağır darbe yiyen sektörlerden bir diğeri de otomotiv sanayisidir. 2008 sonunda otomobil satışları %30 dolayında düşmüştür ve böylece büyük firmaların yanı sıra bu sektöre malzeme üreten yan sanayiler de çöküntüye uğrar. Fransa’nın başta gelen otomobil üreticilerinden Renault 2008 Kasımı’nda üretimini neredeyse tümüyle durdurur. Toyota, Japonya’daki fabrikalarından 6 bin geçici işçiyi işten çıkarır. ABD’de ise ünlü “Detroit üçlüsü”nün (General Motors, Chrysler, Ford) başı derttedir, iflasın eşiğindedirler. Hükümetin bunlara yaptığı 15 milyar dolarlık yardım durumlarını kurtarmaya yetmez, olası i aslar yan sanayilerle birlikte 3 milyona yakın işçinin işini tehdit eder duruma gelir. Sonuçta, “General Motors için iyi olan Amerika için de iyidir” felsefesiyle, daha doğrusu yaygın işsizliğin toplumsal bir başkaldırı dalgasını kışkırtabileceği korkusuyla, Barack Obama GM’i “millileştirir”; tabii, şirket bir kez “sağlığına kavuştuğunda onu sahiplerine iade etmek” kaydıyla. 

2009’un ortalarına gelindiğinde, yılın ilk çeyreğine ilişkin veriler netlik kazanır ve “piyasalara güven vermeye” çalışan hükümetler ve bazı ekonomistler ABD’de oluşmakta olan “yeşil tomurcuklardan”, yani krizin “dibe vurmakta” olduğundan ve düzelmenin ilk işaretlerinin görüldüğünden söz etmeye başlarlar. Gerçekte söz ettikleri rakamlardaki kötüleşme eğilimlerindeki bir yavaşlama, genel düşüş eğrisindeki ha f bir düzleşmedir, yoksa kriz hâlâ tüm şiddetiyle sürmektedir. Dünyanın önde gelen ekonomik güçlerinin GSMH değişim oranları Tablo 6’da görülmektedir.(26) 

ABD ekonomisindeki daralma 2008’in ikinci çeyreğindeki zoraki bir yükselmenin ardından serbest düşüşe geçmiş haldedir ve 2009 ortalarına gelindiğinde yıllık gerileme -%5,7 oranındadır. ABD ekonomisinin düze çıkacağına ilişkin iddialar, yılın ilk çeyreğinde tüketimin %2,2 artığına ve şirket kârlarının da 42,6 milyar yükseldiğine dayandırılmakta (oysa 2008’in son çeyreğinde 250 milyar gerilemişti). Ama başka rakamlar bu iyimserliği gölgelemekte: emlak sektöründeki şirket yatırımları son bir yıl içinde %38 düşmüş, sanayi üretimi 2009’un ilk dört ayı boyunca gerilemeye devam etmiş (-%5,3), işsizlik sistematik olarak yükselerek %9,36 düzeyine ulaşmıştır (Haziran’da eklenen yarım milyon yeni işsizle birlikte toplam 14,7 milyon kişi).(27) 

Durum Avrupa Birliği açışından da iç açıcı değil. AB genelinde de üretim gerilemekte (-%4,6) ve işsizlik yükselmekte (%8,6). Bunların arasında en kötü veriler kuşkusuz çift rakamlı gerileme oranları gösteren Doğu Avrupa ülkelerine aittir, bununla birlikte İngiltere ve Almanya’da da kriz ciddi yaralar açmaktadır. Alman ekonomisi, özellikle ihracat olanaklarındaki düşüş nedeniyle -%3,5 oranında gerilemiş durumdadır; bu rakam Fransa’da -%3,2, İtalya’da -%4,1, İspanya’da ise -%3 oranındadır. Bu arada İzlanda, -%11,6 oranında gerilemenin ardından “iflas ettiğini” açıklamıştır; İrlanda’da da gerileme müthiş bir düzeydedir: -%9. Dünya ölçeğinde, şirketlerin değeri Ekim 2007’de 60,8 trilyon dolardan, Ekim 2008’de 33,6 trilyon dolara düşmüştür ve 2009 sonuna kadar %20 düzeyinde yeni bir düşüş beklenmektedir. IMF’ye göre 60 yıldan beri ilk kez dünya büyümesi negatif olacaktır.(28) 

Görüldüğü gibi dünya krizi emperyalizmin merkezinde tüm şiddetiyle sürmekte ve hemen hepsinin ekonomisi daralmakta. Buna karşılık 2009’un ilk çeyreğinde Çin’de %6’lık bir büyüme gözleniyor. Kimi iyimser burjuva ekonomistler Çin’in bu performansının tüm dünya ekonomisi üzerinde lokomotif etkisi göstererek krizden çıkılmasına yardımcı olacağını iddia ediyorlar. Bununla birlikte Çin’in son on yıl boyunca yıllık %12-13 düzeylerinde büyümüş olduğu dikkate alındığında, mevcut rakamın aslında ciddi bir düşüşe (yarı yarıya) işaret ettiği görülebilir. Çin’deki bu düşüşün en önemli nedeni kuşkusuz ihracat hacminin krizin etkisiyle büyük oranda daralmış olması. Mayıs 2009’da ülke toplam ihracatının yıllık gerilemesi -%26,4’e dayanmış durumda. Ardı ardına kapanan işletmelerden çıkarılan işçilerin sayısının ise 20 milyon civarında olduğu tahmin edilmekte. Son dönemlerde çalışmak üzere kırsal kesimden kentlere gelenlerin %15,3’ü evlerine geri dönüyor. Kentsel işsizlik düzeyi ise, 2008’deki %4,2’lik düzeyinden 2009’un ilk çeyreğinde %4,6’ya (yaklaşık 60 milyon işsize) sıçramış halde.(29) Dünyanın “gelişmekte olan devleri” olarak tanımlanan Brezilya, Hindistan ve Rusya’nın ekonomileri de 2008’in son çeyreğinde ağır biçimde gerilemeye uğradı (sırasıyla, -%3,6; -%2,0; -%1,6).(30) 

Öte yandan, Dünya Çalışma Örgütü’nün Haziran 2009 ortalarında yaptığı kestirimlere göre, yıl sonu itibariyle tüm dünyada işsizlerin sayısı 240 milyonu bulacak, yani küresel işsizlik oranı %6,5 ile %7,4arasında olacaktır. Örgüte göre, 200 milyon işçi de yoksulluk sınırının eşiğindedir, yani günde 2 dolardan az bir gelirle yaşamak durumundadır. İşsiz gençlerin sayısı ise 2009’da 11 milyon artarak, gençlik içindeki işsizlik oranını %15 düzeyine çıkaracaktır. Ayrıca yıl içinde 45 milyon kişi daha emek pazarına katılacaktır. Örgüt, önümüzdeki dönemde dünya ölçeğinde yeni iş alanlarının açılma temposunu en çok %0,1 olarak gördüğünden ve kriz öncesi istihdam düzeyine tekrardan erişebilmek için 300 milyon yeni işe gerek olduğundan, “iyileşmenin” beş ya da altı yıldan önce gerçekleşemeyeceği sonucuna ulaşmakta.(31) 

Olasılıklar 

Krizin sürekliliği ya da ondan çıkışın üzerine kestirimler (ya da spekülasyonlar) ne olursa olsun, tarihsel bir gerçeklik var: Kapitalizm var oluşundan beri yaşadığı tüm krizleri geride bırakmış ve emperyalist çağda günümüze değin yaşayagelmiştir. Bunu ancak dönem dönem üretici güçlerini tahrip ederek ve milyonlarca emekçinin cesetlerine basarak başarmıştır. Troçki’nin dediği gibi, tüm teknik yeniliklere karşın artık üretici güçlerin gelişimi durmuş, ve Rosa Luxemburg’un ifadesiyle, kapitalizm insanlığı barbarlığa doğru sürüklemeye koyulmuştur. Bu dinamikler bugün de işlerliktedir ve mevcut krizle birlikte daha da yalın hale gelmektedir. Dolayısıyla, krizin yaratacağı olasılıkları irdelerken, ekonomik verilerle birlikte bu verilerin içinde şekillendiği sınıf mücadelesi koşullarını da tanımlayabilmemiz gerekmekte. 

Ekonomik düzlemden başlayacak olursak, krizden çıkışın ne anlama geldiğini yanıtlayabilmemiz gerekiyor. Ekonomistler genellikle ekonomik istikrarı, dengeli ve istikrarlı büyüme, arz ve talep dengesi, kabul edilebilir cari açık ve borçlanma düzeyleri, denetimli ve makul enflasyon oranı, gene kabul edilebilir bir işsizlik düzeyi, istikrarlı sermaye birikimi ve kâr oranları gibi parametrelere dayalı olarak tanımlarlar. Bu göstergeler yükselme ve alçalmalardan oluşan (W biçiminde) 7-10 yıllık çevrimler oluşturur. Bu çevrimlerin oluşmasına yol açan başlıca etmen ise, kapitalizmin vazgeçilmez özelliği olan rekabet unsurudur. Belirli bir üretim alanında yüksek kâr düzeyi tespit eden sermaye oraya doğru akar ve bu sayede yatırım, üretim, istihdam, sermaye birikimi gibi göstergeler yukarı doğru seyreder, aynı zamanda tüketim düzeyinde de bir yükselme görülür. Ama bu sürecin ardından, o sektörde faaliyet gösteren sermaye miktarı çoğalıp arz düzeyi olanaklı tüketimin üstüne çıktığında kâr oranları düşmeye başlar ve anılan göstergeler ters dönerek düşüşe geçer. 

Bu iniş çıkışlı çevrimlerin düzenini esas olarak piyasa koşulları, yani bizzat rekabetin kendisi kurar. Çevrimin sonunda, kâr oranları düşen sektörlerde bazı sermayeler yanar (iflaslar, işyeri kapatmaları, vs), bazı sermaye grupları aralarında birleşerek daha güçlü hale gelmeye çalışır, bazıları teknolojik yeniliklere başvurarak artık değer oranlarını yükseltmeye yönelir, bazıları sendikalara savaş açarak ücretleri düşürmeye çalışır, vb. Burjuva hükümetler de kredi politikalarıyla, teşvik uygulamalarıyla, araştırma ve geliştirme destekleriyle, özelleştirmelerle kapitalistlere yardımcı olur, onlara kâr oranları yüksek yeni yatırım alanları yaratmaya gayret gösterir, işçi hareketi ve talepleri karşısında kolluk güçlerini seferber etmekten çekinmez. 

Kısa süreli çevrimlerde yükselme ve alçalmaların dikliği ve süresi genellikle bunların “uzun dalganın” hangi safhasında oluştuğuna bağlıdır. Eğer uzun dalga genel yükselme eğrisi çiziyorsa (örneğin, 1945-72 arasında olduğu gibi), kısa çevrimlerdeki yükselme daha güçlü, düşüşler ise daha kısa sürelidir. Ama uzun dalga düşüş gösteriyorsa, kısa çevrimlerdeki düşüşler daha sarptır ve daha derine iner, ayrıca yükselmeler genellikle önceki düzeylerine ulaşamadan ve daha kısa sürede tepe noktasına ulaşıp tekrar inişe geçer. Böylece uzun dalga derinlere doğru iner, kapitalizmin artık çevrimsel değil, tarihi bir yapısal krizinden söz edilmeye başlanır. 

Bu genel kabullerden hareketle, ve eğer kâr oranlarının sistematik bir biçimde düştüğü, dünya ekonomisinin yapısal bir aşırı üretim bunalımı yaşadığı bir uzun dalga inişi aşamasında bulunduğumuz tespiti doğruysa (Marksist ekonomistlerin büyük çoğunluğu bu görüşte), geleceğe yönelik olarak, ekonomik göstergelerde görülebilecek kısa süreli iyileşmelere karşın krizin uzun süreli bir gerileme biçiminde süreceğini söyleyebiliriz. Bu kısmi iyileşmeleri daha keskin ve derin düşüşler izleyecek, her kriz bir önceki dönemin iyileşmelerini sildiği gibi, üretici güçler üzerinde daha yıkıcı etkilere yol açacaktır. Krizin ABD, Avrupa Birliği ve her geçen gün daha fazla Çin gibi dünya ekonomisine yön veren ülkeleri ve bölgeleri vurduğu göz önünde tutulacak olursa, dünya ekonomisinin bugünkü küreselleşmiş evresinde, herhangi bir ulusal ekonominin, hele anılan metropollere bağımlı olanların, tek başına krizden çıkabileceğini düşünmek olanaklı değildir. Mevcut bunalım, kapitalizmin dünya ölçeğindeki bir yapısal krizidir. 

Bu tip bir krizin sona ermesi, yani uzun dalganın dibe vurup tekrar yükselişe geçebilmesi, devasa borçlanmalarla iyiden iyiye yüklenmiş olan aşırı kapasitenin üstesinden gelinebilmesine bağlıdır. Kısacası, dünya ölçeğinde bir “sermaye temizliğine” ihtiyaç vardır. Ancak yüksek maliyetli ve düşük kârlı şirketlerin piyasadan çekilmesi ve ardından üretim araçlarıyla emeğin fiyatının ucuzlatılması sonucunda kâr oranlarında yeni bir yükseliş olanaklı olabilecektir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir önceki dalganın sonunda bu “temizliği” II. Dünya Savaşı gerçekleştirmiş, dünya sermayesinin üçte birini yok edip, üretici güçleri müthiş bir yıkıma uğratarak, kâr oranlarında yeni bir uzun yükselişin nesnel koşullarını yaratmış, Stalinizm de karşıdevrimci dünya politikalarıyla emperyalizmin kendini yeniden inşa edebilmesine yardımcı olmuştu. 

Bugünkü koşullarda bu tip bir tarihsel “temizliği” kim ve nasıl gerçekleştirecek? Marksist iktisatçı Robert Brenner, bu zorunluluğun 1970’lerin başındaki krizden beri hep ertelendiği için günümüzde daha acil ve köklü bir operasyon gerektirdiğini söylemekte.(32) Krizin “organik” etkisiyle oluşan şirket i asları ve kapanmalar bu tip bir temizliğin gerçekleşmesine yetecek mi? Ingiltere ve Galler’de 2007’de iflas nedeniyle kapanan şirket sayısı 11.791(33) olmuştu; İspanya’da daha 2008’in başında işyeri kapatmaları %42,5 oranında artarak 8,536’ya ulaşmış (toplam 21 binin üzerinde işyeri), yeni işyeri kuruluşlarında ise -%26’lık bir düşüş gerçekleşmişti(34). Financial Times’ın risk yönetimi şirketi Euler Hermes’in tahminlerine dayanarak yaptığı habere göre, iflas haberleri yıl sonuna kadar artarak sürecek. Araştırmaya göre, 2009 yılında i as açıklayan İngiliz şirketlerinin sayısı %15 artarak 38.201’e ulaşacak. Bu rakam Batı Avrupa’da %16,7 artışla 197.248’e, ABD’de ise %50,4 artışla 61.966’ya çıkacak. FT’nin tahminlerine göre bu yıl Japonya’daki iflas sayısı ise 17.000’i geçerek bir önceki yıla göre %8 artış gösterecek. İflasların yanı sıra dünya perakende devlerinin küçülmeleri ve mağaza kapatmaları da sürecek. Alışveriş Merkezleri Konseyi’nin tahminlerine göre, yıl sonunda kapanan mağaza sayısı sadece ABD’de 148 bine ulaşacak. 2001’deki krizde toplam 151 bin mağaza kapanmıştı.(35) 

Bütün bu iflas ve kapanmalar artan işsiz sayılarıyla birlikte düşünüldüğünde, sermaye ve şirket piyasalarında ciddi bir elenme dinamiğinin yaşandığı anlaşılmakta. Sektörler düzeyinde ise özellikle inşaat ve otomotiv alanlarında müthiş bir kıyım ve erime sürmekte. Krizin yarattığı bu tahribatların yatırım sektörlerini yeniden kârlı hale getirip getiremeyeceğini bugünden söylemek oldukça zor. Ancak 2009 ortalarındaki bir gelişme bu konuda kuşkuların artmasına yol açtı. Haziran’da Rusya’nın Yekaterinburg kentinde toplanan BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) devlet başkanları, rezerv birimi olarak doların rolünü sorguladılar, G-20 diye adlandırılan ülkeler grubunun işlevlerini gözden geçirdiler, dünya ticaretinin yeniden örgütlenmesi konusunu görüştüler ve dünya ölçeğindeki kararların alınmasında daha ağırlıklı bir işlev üstlenme kararına vardılar. Dünya nüfusunun yarısını, küresel GSMH’nin %23’ünü ve yeryüzü coğrafyasının %40’ını temsil eden bu ülkeler grubunun kriz koşullarında bir araya gelip ortak davranış geliştirmesi, dünya ekonomik güçleri arasında yeni bir düzenleme ihtiyacının doğduğuna işaret ediyor. Kriz, yumuşak ve doğrusal bir çıkıştan çok; rekabetin ağır bastığı, yeni ittifakların ve kümeleşmelerin oluşumuna doğru ilerliyor. 

Dev kapitalist güçler arasındaki rekabetin korumacılığa yol açması da kuramsal olarak mevcut. Çin’deki krizin ağırlaşması, bu ülkenin ABD’nin açığını daha fazla finanse edemeyeceği bir boyuta ulaşırsa ya da giderek artan ABD borçları ve Federal Rezerv’in sınırsız para basımı doların tümden çökmesine neden olursa, gerilemenin çöküntü boyutuna ulaşması elbette kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda ABD kapitalizmine yalnızca korumacılığa başvurma çaresi kalacak, bu da milliyetçiliğin ve hatta savaş olasılığının artmasına neden olabilecektir. Yani 1939’a geri dönme dinamikleri gündeme gelecektir. Bugün için dünya kapitalist elitlerinin korumacı önlemlere henüz başvurmuyor olmasının nedeni, mali ve sınai sermayenin küresel boyutlara ulaşmış olması. Herhangi bir ülkenin uygulamaya koyacağı korumacı önlemler, aynı eğilimin diğer ülkelere de yayılmasına yol açacak, ardından gelecek millileştirmelerle birlikte yurtdışı yatırımlarda ve ihracat gelirlerinde büyük kayıplara uğranabilecektir. Bu tehlike şimdilik uzakta tutulmaya çalışılıyor. 

Emperyalistler arası rekabet dinamikleri ya da örneğin BRIC grubu ile ABD ve AB arasındaki çelişkiler şiddetlenmekle birlikte, bunun sıcak bir dünya savaşına yol açması olasılığı bugün için gündemde görünmüyor, ama savaş tehlikesi bir başka noktadan tekrar karşımıza çıkıyor: tüketim zorunluluğu. Mali sistemin çöküntüde olması ve kredi imkanlarının darlığı, kitlelerin artan yoksullaşması ve devletlerin borçları nedeniyle sosyal üretim alanları açma kapasitelerinin sınırlanması, Keynesçi politikaları yetersiz hale getirebilir ve kâr oranları artmaya başlasa bile mevcut talep düzeyi sistemin tüketim gereksinimlerini karşılamayabilir. İşte bu noktada savaş, aşırı tüketim pompalaması yaratarak burjuvazinin başvuracağı bir araç haline gelebilir; tıpkı ABD’nin 2002 krizi sırasında Afganistan’ı ve ardından Irak’ı işgal etmiş olduğu gibi. Böyle bir durumda, Afganistan’daki savaş daha da yoğunlaştırılacağı gibi; İran, Kuzey Kore ve hatta Pakistan da hedef ülkeler listesinin başında yer alabilir. Bölge jandarması Siyonist devlet aracılığıyla Filistin’deki soykırım yoğunlaştırılabilecek ve Lübnan’ın yeniden işgali, oradan da Suriye’nin düşürülmesi gündeme gelebilecektir. Latin Amerika’da ise, Kolombiya aracılığıyla önce FARC gerillalarına uygun provokasyonlar, sonrasında da Venezuela ve Bolivya’ya yönelik askeri operasyon planları yeniden masaya konabilecektir. 

Kâr oranlarının istenen düzeylere yükseltilebilmesinin bir yolu da kuşkusuz yeni teknolojilerin üretim sürecine sokulması. Barack Obama’nın yenilenebilir enerji biçimlerini özendirmesi ya da İspanya başbakanı Zapatero’nun güneş enerjisiyle çalışan otomobil üretecek rmalara kredi açması, bu arayışlar doğrultusunda atılmış ilk adımlar gibi gözüküyor. Ne var ki, bu tip teknolojik dönüşümler hem bugünkü kriz koşullarında karşılanamayacak denli büyük yatırımlar gerektiriyor; hem de sonuçlarını uzun vadede gösteriyor. Dolayısıyla burjuva hükümetler, orta ve uzun vadeli bu tip önlemleri gündeme getirmekle birlikte, acil çözüm bekleyen soruna, yani kâr oranlarını yükseltebilmek için artık değer sömürüsünün yoğunlaştırılması gereksinimine, ellerindeki yegane araçla yanıt vermeye çalışacaklardır: emeğin fiyatının ucuzlatılması ve sömürünün yoğunlaştırılması. 

Burjuvazi emeğin fiyatını ucuzlatabilmek için pek çok yönteme başvurmakta. Bunların arasında en çıplak olanı, işçilerin mevcut ücretlerinin altında bir fiyata çalışmak zorunda bırakılması. Örneğin İspanya’da başta banka devi BBVA olmak üzere bankacılık ve finans sektöründe, Microsoft ve Hewlett Packard gibi önde gelen şirketlerin de içinde olduğu bilişim alanında, daha da yaygın olarak otomotiv ve inşaat sektörlerinde işverenler, ücret indirimlerini toplu tensikatlara ya da işyeri kapamalarına karşı bir seçenek olarak sunmakta ve pek çok yerde – sendika bürokrasilerinin işbirliği ve alternatif önderlik yoksunluğu koşullarında – kabul ettirebilmektedir. Aynı biçimde İrlanda’da hükümet kamu işçilerinin ücretlerini %7 oranında düşürürken, Litvanya hükümeti ücret indirimini Ocak 2009’da %15 olarak belirlemiş durumda; Macaristan hükümeti ise kamu ücretlilerinin yıllık ikramiyesini iptal etmeye karar verdi. Avrupa Merkez Bankası başkanı Jean-Claude Trichet ise, Mart başında bütün Avrupa hükümetlerini “özellikle kamu sektörü ücretlerinde sıkı bütçe politikaları izlemeye” davet ediyordu. Aynı basınç ABD’de de işlemekte: Ücret ve maaşların ulusal gelir içindeki payı daha 2006’da 1929’daki düzeyine inmiş, bu oran 2001’de %55 iken aradan geçen altı yıl boyunca sürekli düşerek %51,6’ya kadar gerilemiş durumda.(36) ABD, Fransa ve Almanya gibi önde gelen emperyalist ülkeleri kapsayan G-7 “Zenginler Grubu” bütününe bakıldığında, ücretlerdeki gerileme çok daha çarpıcı bir hal almakta: 

Artık değer sömürüsünün yoğunlaştırılması amacıyla iş saatlerinin uzatılması(37) ya da “esnekleştirilmesi”, çalışma tempolarının hızlandırılması, fazla mesai ücretlerinin kesilmesi, kıdem tazminatlarının düşürülmesi gibi bir dizi “klasik” ve yeni icat edilmiş önlemler daha şimdiden işverenlerin “reform” talepleri arasındaki yerlerini almış durumda. Öte yandan toplumsal olarak üretilen artık değerden hizmetler biçiminde emekçilere dönen bölümlerin kısılarak bu miktarların burjuvazinin hizmetine sunulabilmesi için de kuşkusuz eğitim, sağlık, toplu taşımacılık gibi alanlarda, ayrıca işsizlik ödentileri, emekli maaşları ve yoksulluk yardımlarında önemli kısıntılara gidilmiş durumda. 

Bütün bu uygulamaların kitlesel yoksullaşmalara neden olduğu bilinen bir gerçek. Ama asıl çarpıcı olan, krizin dünya kapitalizminin en güçlü ülkesi olan ABD’de yaptığı tahribatlar. ABD’deki Bütçe ve Politika Öncelikleri Merkezi’nce hazırlanan bir raporda, ekonomik gerilemenin yoksul ve “derin yoksul” (yoksulluk bölgesinin alt yarısında bulunanlar) sayısında görülmemiş artışa neden olduğu belirtilmekte. Rapora göre, 2009 sonunda ülkedeki yoksulların sayısı 7,5-10,3 milyona, yoksul çocuk sayısı ise 3,3 milyona ulaşacak. Ülke nüfusu içinde önemli bir yer işgal eden 25 yaş üzeri eğitimsiz düz işçiler arasındaki işsizlik oranı 2006-2008 arasında %6,3’ten %10,3’e yükselmiş durumda; ama bu işsizlerin büyük bölümü devletten herhangi bir ödenti alamıyor, zira pek çok federal hükümet yarı zaman çalışan ya da belirli bir “süre temelinde” yeterli kazanç edinememiş olan kişilere işsizlik ödemesi yapmıyor, dolayısıyla da bu insanlar yoksulluğun daha derin kesimlerine doğru itiliyorlar. Yoksullaşmanın boyutlarına işaret eden bir başka gösterge de, sosyal hizmet servislerinden yiyecek yardımı talep edenlerinin sayısının Ağustos 2007 ile Ağustos 2008 arasında 2,6 milyon (%9,6) artmış olması.(38) 

Özetle, sermaye kâr oranlarını yükseltebilmek için emekçi sınıflara her yönden saldırmaktadır ve bu saldırılarını önümüzdeki dönemde şiddetlendirecektir. Kapitalizmin derin yapısal bunalımlara sürüklendiği benzer dönemlerde, krizden ekonominin klasik işlerliği içinde “organik” bir çıkış olanağı yoktur. Burjuvazi böyle dönemlerde “tarihsel” kararlar alma zorunluluğuyla karşı karşıya kalır ve devletler, Marx’ın ifade etmiş olduğu gibi, burjuvazinin baskı aygıtı olma özelliklerini yalın biçimde açığa vururlar. Sermaye bu krizi elbette “zararları toplumsallaştırarak”, faturayı emekçilere ödeterek atlatma gayreti içinde olacaktır. Sorun, dünya proletaryasının ve emekçi halklarının bu saldırıya vereceği yanıtta yatıyor. 

Program ve Seferberlik 

Kapitalizmin içine sürüklenmiş olduğu bugünkü derin krizin özellikle emperyalist metropoller proletaryasını bir anlamda “habersiz” yakalamış olduğunu ve gerek krizin yayılma temposunun gerekse ABD ve Avrupa’daki işçi sınıfı haklarının “sağlamlığına” ilişkin “güven” faktörünün, emekçilerin verdiği yanıtın farklı ve eşitsiz olmasına yol açtığını söyleyebiliriz. Krizin burjuvazi tarafından işçi sınıfına ödettirileceğine ilişkin belirtilere karşı ilk direniş tepkileri, Belçika’da borsa çöküntüsü ortamında işçilerin ücretlerin enflasyon oranında güncellenmesi talebiyle gerçekleştirdikleri genel grev, gene aynı doğrultuda sendikaların Yunanistan’da giriştikleri genel grev eylemi ve İtalya’da işçilerin ve öğrencilerin Berlusconi hükümetinin ücretlerde ve sosyal yardımlarda yapmayı düşündüğü kesintiler planına karşı giriştikleri seferberlikler oldu. İspanya’da da Nissan, Seat gibi büyük otomotiv fabrikalarında işten çıkarmalara karşı direnişler ve seferberlikler düzenlendi. Kasım 2008’de Litvanya’da sosyal demokrat hükümet ciddi bir ayaklanmayla sarsıldı ve istifa etti. Aralık 2008 başında Yunanistan’da polisin bir öğrenciyi öldürmesi üzerine patlak veren gençlik ayaklanması 10 Aralık’ta genel grevle birleşti ve altı gün boyunca muhafazakar Karamanlis hükümetini temellerinden sarstı. 2009 başlarında Portekiz, İtalya, İspanya ve Fransa’da genel grevler ve seferberlikler örgütlendi. Şubat’ta İzlanda ve Letonya hükümetleri, Mart sonlarında da Macaristan hükümeti ücret kesintilerine karşı patlak veren seferberlikler sonucunda düştü, 21 Şubat’ta İrlanda’da 120 bin kişinin katıldığı dev bir gösteri düzenlendi. Romanya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti işçi ve halk kitlelerinin protesto gösterileriyle sarsıldı. 

Bununla birlikte, bu ilk tepkiler, Batı proletaryasının krizin faturasının kendisine kesilmesine karşı direnme gücünü açığa vurmuş olmakla birlikte, mücadeleler esas olarak savunma düzeyinde kalmış, ulusal ve uluslararası ölçekte genelleşmemiş ve 2009’un ortalarına doğru geri çekilme eğilimine girmiştir. Çok şiddetli toplumsal patlamalara, devrimci ve karşıdevrimci seferberlik dalgalarına yol açmış olan 1929 çöküntüsünün tersine, bugünkü krizin daha yavaş işleyen yaygınlaşma ve derinleşme temposu, gerek sermayenin saldırılarının, gerekse bu saldırılara karşı direnişlerin genelleşme ve birleşme süreçlerinde de yavaşlatıcı bir etki oluşturmaktadır. Öte yandan hükümetlerin, krizi frenleyebilmek için uyguladıkları ekonomik ve toplumsal politikalar aslında krizin acil etkilerinin ötelenmesine yöneliktir ve bu politikaların sonuçları önümüzdeki dönemde açığa çıkacaktır. Örneğin işsizliğin en ağır olduğu Avrupa ülkelerinden İspanya’da hükümet uzun süreli işsizliklerde, 6 ay ile 1,5 yıl arasında değişen işsizlik ödemesi sürelerini bir yıl daha uzatarak toplumsal basıncı ha etme çabasına yönelmektedir. 

Ama ilk dalga işçi ve emekçi mücadelelerinin geri çekilmesinin ana nedeni, işçi hareketini kontrolü altında tutan reformist sol ve sosyal demokrat partilerin ve sendikaların karşıdevrimci politikalarında yatmaktadır. Neo-liberal saldırıların başlamasıyla birlikte, özellikle metropol ülkelerdeki işçi sendikalarının burjuva devletle giderek daha fazla bütünleşmesi, öte yandan eski işçi kitle partilerinin liberal demokratik sistemin her geçen gün biraz daha fazla zayı ayan bir parçası haline dönüşmesi, ve buna karşılık devrimci alternatifin giderilemeyen zayıflığı, işçi ve emekçi yığınları liberal ideoloji ve politikalar karşısında yalnızlaştırmış ve onların etkisine açık hale getirmiştir. Sınıf bilinci yerini büyük ölçüde orta sınıf tahayyüllerine bırakmış, örgütlülük ve seferberlik anlayışı gerilemiş, mücadeleler kısmi ve savunma düzeyinde kalmıştır. Sendika bürokrasileri ve sosyal demokrat ve “sol birlik” partileri işçileri kriz konusunda sadece uyarmamakla ve onlara krize karşı bir emekçi mücadele programı sunmamakla kalmamışlar, tam tersine krizin ilk belirtilerinin hissedildiği andan itibaren “toplumsal barış” ve “tüketimin desteklenmesi” amaçlarıyla patronlarla ve burjuva hükümetlerle “reform” pazarlıklarına girişmişlerdir. 

Dolayısıyla da işçi sınıfının krize karşı ilk tepkisi yerel ve sınırlı kalmıştır. ABD’de ve İspanya’da inşaat sektörü çöktüğünde, bu alanda büyük ölçüde istihdam edilmekte olan göçmen işçiler (ABD’de Latin Amerikalılar, İspanya’da Latinlerin yanı sıra Siyah Afrika ve Müslüman dünya emekçileri) örgütsüz ve perspektifsiz ortada kalmışlar, ırkçı ve ayrımcı söylemlerin güç kazanması karşısında korkuya ve endişeye kapılmışlar, sonuçta hükümetlerin bir-iki aylık toplumsal yardım programlarına sığınmakla yetinmişler ya da “eve dönüş” planlarına tutunmuşlardır. Ceplerindeki üç-beş kuruşluk birikimlerini ucuz kredi vaatleriyle bankalara ve emlak şirketlerine kaptırmış olan bu milyonlarca göçmen işçi, bugün sadece evlerini ve işlerini kaybetmiş olmakla kalmayıp sefaletin derinliklerine doğru itilmekte, üstelik her geçen gün aşırı sağın ve faşist hareketlerin saldırısına maruz kalmaktadır. 

ABD ve Avrupa’da krizin ilk darbelerini yiyen kesimlerden biri olan otomotiv sektöründeki (ABD’de General Motors, Ford, Chrysler, Avrupa’da Nissan, Volkswagen, Renault, MG Rover, Mercedes Benz, Japonya’da Suzuki, Honda, vb) işten çıkarmalar ve ücret kesintileri karşısında sendikaların tutumu da tam bir ihanet örneği olmuştur. Sendika bürokratları tensikatlara karşı ciddi bir mücadele vermek yerine çok uluslu otomobil şirketlerinin yönetimleriyle işten çıkarılacakların sayısı, hatta isim listeleri üzerinde pazarlığa oturmuşlar, “dönüşümlü tensikatları” kabul etmişler, krizin kısa sürede atlatılacağı ve çıkarılanların derhal işlerine dönecekleri yalanlarıyla işçilerin mücadele isteklerini frenlemişler, hiçbir yerel seferberliği desteklememişler, tam tersine patronların planlarını “referandum” yoluyla işçilerin onayına sunmuşlardır. Büyük fabrikalarda patlak veren seferberlikleri temsilcilikleri aracılığıyla bölmeye girişmişler, bürokratların bu uygulamalarını reddeden temsilcileri sendikadan ihraç etmişlerdir. Ve sonunda hiçbir mücadele yerel ve savunma nitelikli olmaktan kurtulamamış, farklı fabrikalardaki mücadelelerin birleştirilmesi çabaları sonuç vermemiş ve çoğu yerde patronların planları uygulamaya konabilmiştir. 

Büyük sanayi işletmelerindeki kriz dalga dalga yan sanayilere de yayılmıştır. Ana sanayi dallarına girdi mal üreten yüzlerce şirketin kapanması ve bu işletmelerde çalışan on binlerce işçinin sokakta kalması artık gazetelerin manşetlerinden inmiş, haber olma niteliğini bile yitirmiştir. Metropol ülkelere mal ihracına dayalı bağımlı ülkelerin ekonomileri de müthiş bir daralmaya girmiş, ihracat hacminin Doğu Avrupa ülkelerinde %35, Asya’da %25 ve Latin Amerika’da %20 oranında azalmış olması(39) bu ülkelerin zaten büyük sorunu olan işsizliği toplumsal bir yıkım haline dönüştürmüştür. Dünya Çalışma Örgütü 2009 sonunda işsizliğin Latin Amerika’da 18 milyona ve %9,2 düzeyine, Ortadoğu’da %25’e, Doğu Avrupa’da %35’3, Sahra altı Afrika’da yüzde 70’lere, dünya toplamında da %7,4’e (239 milyon kişi) ulaşacağını tahmin etmektedir.(40) 

Krizin ilk etkilerine karşı patlak veren ilk mücadeleler hain işçi önderliklerinin burjuvaziyle uzlaşması sonucunda geri çekilmiş olmakla birlikte, patronların saldırıları sürmektedir ve kapitalizmin yol açtığı yıkımların ikinci bir mücadele dalgasını başlatması kaçınılmaz olacaktır. Bu yeni aşamada Troçkizmin elindeki silah olan Geçiş Programı her zamankinden daha yakıcı biçimde gündemi oluşturacaktır; ve sadece bir propaganda aracı olarak değil, farklı ülkelerdeki sınıf mücadelelerinin kazanacağı niteliğe, işçi sınıfının politik olgunlaşma düzeyine ve devrimci proleter örgütlülüklerin gelişim temposuna bağlı olarak, bir eylem programı olarak acillik kazanacaktır. Devrimci sosyalist bir çözüm için daha da olgun hale gelecek olan nesnel koşullar politik sınıf bilincinin yetersizliğiyle çelişkiye girecek ve Geçiş Programının “köprü” özelliği bu çelişkinin aşılabilmesinde yegane araç olacaktır. 

Kuşkusuz her ülkede mücadelenin seyri farklı kanallardan olacaktır ve bunların hepsi için geçerli olabilecek tek bir formül geliştirmek olanaklı değildir. Bununla birlikte, burjuvazinin krize ilişkin aradığı ve uygulamaya çalıştığı bazı evrensel politikalara karşı ileri sürülmesi gereken bir dizi yöntemsel talepten söz etmek olanaklıdır. Bunların başında da, burjuvazinin krizin faturasını kronik işsizlere dönüştüreceği proleterlerin sırtına yükleme çabasına karşı çıkılması gelmektedir. Tensikatlar ve ücret kesintileri, işçileri aileleriyle birlikte yoksulluğun ve sefaletin içine sürükleme aracı haline gelmiştir. Bu uygulamalara karşı devrimci Marksistlerin işçi sınıfına mutlaka ücret kesintilerine karşı çıkılması, dahası ücretlerin enflasyon oranında otomatik olarak ayarlanması ve tensikatlara karşı da, tek bir işçinin bile işten çıkarılmasına karşı durarak var olan işlerin tüm işçiler arasında paylaştırılması talepleri doğrultusunda seferberlik çağrısında bulunmaları gerekmektedir. Bu talep, istihdam halinde olan işçilerin tüm işsizlerle mücadele birliği kurmalarını da zorunlu kılmaktadır. 

Bu çerçevede özellikle emperyalist ülkelerde krizin en ağır darbelerine maruz kalan göçmen işçilerin mevcut işçi örgütlerinde örgütlenerek sınıfın birliğinin sağlanması ve ırkçı ve faşist uygulamalara ve hükümetlerin göçmen işçi karşıtı ayrımcı politikalarına tek bir sınıf olarak karşı çıkılması yakıcı bir acillik kazanmaktadır. Burjuvazi bugün işçi sınıfını önce göçmen-yerli ayrımıyla parçalamaya, var olan zorlukların kaynağı olarak göçmenleri göstererek proletaryanın bilincini bulandırmaya gayret etmektedir. Onun bu politikasına karşı sloganımız, “Yerli ya da yabancı, hepsi aynı işçi sınıfı” olmalıdır. 

Toplu tensikatlar ve işyeri kapatmaları, burjuvazinin neden olduğu krizin işçilere ödetilmesi politikası olduğu kadar, kriz bahanesiyle işgücü maliyetini ucuzlatmaya çalışan patronların başvurdukları yaygın bir uygulama haline gelmiştir. Dolayısıyla, işçiler önce işyeri hesap defterlerinin açılmasını ve bilançoların doğru bir biçimde sınıfın önüne konmasını talep etmelidirler. Ayrıca, üretici güçlerin tahribatına izin vermeden, işyerinin tazminatsız ve işçi denetimi altında ulusallaştırılması ve üretimin işçilerin yönetiminde sürdürülmesi doğrultusunda seferber olmalıdırlar. Bu kuşkusuz zor bir mücadeledir, zira doğrudan kapitalistlerin mülksüzleştirilmesi anlamına gelir ve patronlar ve hükümetler ile işçileri sıcak bir çatışmanın içine sürükler. Bu konuda proletaryanın tarihsel deneyimleri, bu tip el koyma mücadelelerinin kendi işyerleriyle sınırlı kalmaması, yaygınlaşarak en azından bölgesel düzeyde “patronsuz fabrika yönetimleri” konseylerinin kurulması zorunluluğuna işaret etmektedir. Bütün bu mücadeleler işçi denetimindeki bir planlı ekonomi için mücadelenin nüvelerini oluşturacaktır. 

Başta gelen kapitalist ülkeler büyük bankaları ve mali sermaye elitlerini bataktan kurtarmak için halkın milyarlarca lirasını bunların hizmetine sunmakta, sonra da bunu “ulusallaştırma” olarak adlandırmaktadırlar. Kaynakların kapitalistlerin hizmetine sunulmasına yönelik bu aldatmacaya karşı özel bankaların tazminatsız ve işçi denetiminde ulusallaştırılması ve tek bir devlet bankasının kurulması, kredi ve yatırım sisteminin merkezileştirilmesi ve bunun işçi ve emekçi halkın çıkarları doğrultusunda işletilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Küçük tasarruf sahiplerinin mali sermaye lehine mülksüzleştirilmelerini önleyebilmenin ve özellikle yarı sömürge ülkelerden sermaye kaçışlarının engellenebilmesi için bu mutlak bir zorunluluktur. Aynı biçimde, çok uluslu sanayi işletmelerinin ve emperyalist ülke bankalarının ve mali kuruluşlarının, kâr transferleri yoluyla bağımlı ülkeleri yağmalamasının önüne geçilmesi amacıyla dış ticaretin ulusallaştırılması ve devlet tekeline alınması gerekmektedir. 

Biz devrimci Marksistler, yönetimleri ne denli bürokratlaşmış, hainleşmiş ve devletle iç içe geçmiş hale gelmiş olsa da, sendikalarda mücadeleyi asla reddetmeyiz ve bunların mücadeleci sınıf yönetimlerine sahip olması için gayret gösteririz. Bu mücadele önümüzdeki dönemde şiddetlenecektir, zira bürokrasiler patronların ilk koruyucuları ve savunucuları olarak işçi sınıfının karşısına çıkmakta ve önünde engel oluşturmaktadır. Sendika temsilciliklerinin tabanın desteğiyle ve mücadeleci işçilerce oluşturulması, bu tip temsilcilikler aracılığıyla bürokrat önderlerin sendikaların başından – ve gerekirse içinden – uzaklaştırılması, işçi sınıfının önderlik seçeneksizliğinin giderilmesi yolunda atılacak adımları oluşturacaktır. 

Ama öte yandan, sendikalar işçi sınıfının küçük bir kesimini ve genellikle üst katmanlarını bünyesinde örgütlemişlerdir ve sendika bürokrasilerinin örgütlülüğü sınıfın tümüne doğru yaymaya hiç istekleri yoktur. Dolayısıyla, krizin etkisi altında kalan yüz binlerce, hatta milyonlarca işçi hiçbir örgütlülüğe sahip değildir ve bu durum sınıfın bağrında bölünmelere neden olmaktadır. Bu durum karşısında devrimci Marksistlerin görevi, fabrika komiteleri ya da işyeri komiteleri aracılığıyla emekçilerin örgütlenmesine yardımcı olmak ve bu komiteler arasında mücadele eşgüdümünün sağlanması yoluyla işçi sınıfının birleşik cephesinin oluşmasına katkıda bulunmaktır. Sınıfı önümüzdeki yeni dönemde bekleyen sıcak mücadeleler sırasında grev komitesi ya da direniş komitesi biçimini alabilecek olan bu örgütlülükler, işçiler tarafından seçilen temsilcilerden oluştuğu oranda sadece burjuva demokrasisi organlarından bin kat daha demokratik olmakla kalmayacak, ama aynı zamanda patronların iktidarı karşısında işçi ve emekçi halkın yönetim nüveleri olma özelliği kazanacaktır. 

Ve nihayet, burjuvazinin küresel krizi karşısında elinde tutmaya çalıştığı en büyük kozun, emperyalizmin ve başta da ABD’nin dünya ölçeğindeki politik ve askeri egemenliği olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Kapitalizmin dünya borsalarına “istikrar” kazandırabilmesi, sömürge ve yarı sömürge ülkeleri hammadde kaynakları olarak ve kâr transferleri yoluyla yağmalayabilmesi, buralardaki ucuz işgücünü köle emeği gibi sömürebilmesi, kısacası krizin yükünü yoksul halkların sırtına yıkıp kendi kâr oranlarını yükseltebilmesi, emperyalizmin halklar üzerindeki egemenliğini elinden kaçırmamasına, hatta bunu önümüzdeki dönemde daha da yoğunlaştırmasına bağlıdır. Bunu başardığı oranda metropollerdeki işçi sınıfı üzerindeki denetimini de güçlendirebilecektir. 

Barack Obama bunu, Bush’un saldırgan politikalarından ziyade, “demokratik gericilik” yöntemleriyle gerçekleştirmeye çalışacaktır: Irak’tan çekilip yönetimin burada kendine bağımlı mollalara devredilmesi, bu çerçevede İran rejimiyle yeniden buluşma çabalarının geliştirilmesi, İsrail’in aşırı ırkçı saldırganlığının frenlenip FKÖ yönetiminin Hamas üzerinde egemenliğinin sağlanması, Honduras’taki askeri darbenin desteklenmeyip Chavez ve Eva Morales ile, hatta Küba yönetimi ile ört ilişkilerinin aranması vb, baskı ve imhadan çok kendine çekme ve içinde eritme uygulamaları olarak gündeme gelmektedir. Ama ABD öte yandan Afganistan’daki saldırısını şiddetlendirme, İran’a yönelik saldırı opsiyonunu reddetmemekte, Doğu Avrupa ülkelerine anti-misil füzeler yerleştirme planından vazgeçmemekte, gezegen üzerine yayılmış askeri üslerinden birini bile kapatmayı düşünmemektedir. 

Bu durum karşısında devrimci Marksistler olarak emperyalistlerin Afganistan, Irak ve tüm Ortadoğu’dan tümüyle çekilmesi; Latin Amerika’da Küba üzerindeki ambargonun kaldırılması, Kolombiya planının reddedilmesi, Haiti’deki işgale son verilmesi; Uzakdoğu Asya’da Kuzey Kore üzerindeki yaptırımların kaldırılması; Afrika’da Kongo ve Zimbabve gibi ülkelerdeki karşıdevrimci paramiliter güçlerin örgütlenmesi ve desteklenmesinin durdurulması çağrılarını sistemli bir biçimde sürdürmek ve bu doğrultuda yeni uluslararası kampanyalar örgütlememiz gerekecektir. 

Bütün bu talep ve sloganlar doğrultusunda somut adımlar atıldıkça, kapitalizm kitleler karşısındaki meşruiyetini giderek daha fazla yitirecek ve Marksist düşünce ve sosyalizm perspektifi milyonlarca emekçi için gerçekleştirilebilir bir referans haline dönüşebilecek, böylece Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve kapitalizmin eski bürokratik işçi devletlerinde yeniden inşasının yaygınlaşmasıyla birlikte doğan gerici ideolojik iklim tersine dönmeye başlayabilecektir. Böylece, sosyalist devrim için vazgeçilmez koşul olan devrimci partinin inşası yolunda önemli mesafeler kat edilebilecek ve Troçki’nin deyişiyle, devrimci önderlik krizine indirgenmiş durumda olan insanlığın krizinin aşılması yolunda zaferler dönemi açılabilecektir. 

Temmuz 2009 

Dipnotlar:

1.) Aralık 2008’de Chicago’da Republic Windows and Doors fabrikasının 250 işçisinin ücret ve sosyal hakları için gerçekleştirdikleri beş günlük işgal, son otuz yıldan beri bu ülkede girişilen – ve başarıyla biten – ilk işyeri işgal eylemi oldu. 

2.) Çin Kamu Güvenliği Bakanlığı’na göre on yıl önce yılda 10 bin dolayında olan büyük ölçekli toplu protestoların sayısı 2005’te 87 bine yükselmiş durumda. Bak: http://libcom.org/news/chinas-emerging-labour-movement-10102006. Çin’deki mücadelelerle ilgili olarak, ayrıca bak.: http://es.globalvoicesonline.org/2008/12/22/china-huelga-de-profesores-a-nivel-nacional/; http://libcom.org/news/article.php/china-vietnam-strike-textile-210206; ; http:// uit-ci.org/modules/news/article.php?storyid=557; http://libcom.org/forums/news/10000-workers-strike-take-streets-collective-action-higher-wages-dongguan-guangdong-; http:// libcom.org/news/20-000-farmer-workers-riot-china-12032007. 

3.) Bu çevrimlerin sıklığı özellikle 1970’lerin başındaki krizden beri 5-8 yıla çıkmış durumdadır. 

4.) N.D. Kondratieff ve W.F. Stolper, “The Long Waves in Economic Life”, The Review of Economics and Statistics, 1935, cilt 17, no.6, s.105-115. 

5.) Troçki, “Kapitalist Gelişme Eğrisi”, Sosyalizmin Güncel Meseleleri, s.348 

6.) Ibid. 

7.) Uzun dalgalar konusunda teorik katkılar geliştiren, Dördüncü Enternasyonal Birleşik Sekreterliği önderlerinden Ernest Mandel, bu dalgaların yükselme ve alçalma aşamalarının geçişlerine ilişkin olarak Kondratieff ile Troçki arasında bir tutum almıştı. Mandel’e göre alçalan bir uzun dalganın yükselişe geçmesi için ekonomi dışı etmenler gerekirken, yükselişten düşüşe geçiş kapitalizmin iç işlerliği sonunda gerçekleşiyordu. Bu tartışmalara ilişkin olara bak.: A.Kleinknecht, E.Mandel ve I.Wallerstein, New Findings in Long Wave Research, St. Martin Press, 1992. 

8.) Troçki, “Dünya Ekonomik Krizi ve Komünist Enternasyonal’in Yeni Görevleri Üzerine Rapor”, bak. http://www.marksist.com/kitaplik/ceviriler/Trocki-%20Dunya%20Ekonomisi.htm#m0. 

9.) Gerçekte bizzat savaşların kendisi, daha sonra emperyalist tekeller tarafından kullanılan yeni teknolojilerin geliştirildiği koşulları yaratır. Öte yandan, savaş sonrası dönemde başlatılan silahlanma ve “uzayın” fethi yarışları, hükümetlerin dev kapitalist tekellere milyarlarca dolar aktararak kâr oranlarının yükselmesine yardımcı olmasını olanaklı kılmıştır. 

10.) Bak.: http://people.umass.edu/woojin/ConferencePapers/BrennerAfterBoomBubbleBustPa-geProofsFinal1May2005.pdf 

11.) ABD Ticaret Bakanlığına bağlı Ekonomik Analizler Bürosu’nun yayımladığı Ulusal Gelir ve Üretim Hesapları (NIPA) tablolarına dayanılarak hazırlanmıştır. 

12.) Joel Kurtzman, “La muerte de dinero?”, Cuadernos de Crítica de la Cultura, No. 99, Kış 1999, s.77. 

13.) Emlak krizine ilişkin bilgilere, diğerlerinin yanı sıra, şu kaynaklardan ulaşılabilir: http:// www.marketwatch.com/story/home-prices-off-record-18-in-past-year-case-shiller-says; http://www.usatoday.com/money/economy/housing/2009-01-14-foreclosure-record-lings_N.htm; http://www.americanprogress.org/issues/2007/03/foreclosure_paper.html; http://money.cnn.com/2009/05/27/news/mortgage.overhang.fortune/index.htm; http://www.libertaddigital.com/economia/el-precio-de-la-vivienda-caera-un-20-este-ano-y-seguira-bajando-hasta-2012-1276363113/; http://www.fotocasa.es/indice-inmobiliario__fotocasa.aspx. 

14.) Teknik bir terim olarak resesyon “teşhisi”, ülke ekonomisinin üst üste yılın iki çeyrek döneminde negatif büyüme göstermesi halinde konur. 

15.) Bureau of Economic Analysis (BEA), bak.: http://www.bea.gov/newsreleases/national/gdp/gdpnewsrelease.htm. 

16.) Clarin (Arjantin), 8 Mart 2009. 

17.)  Bak.: http://contreinfo.info/article.php3?id_article=2351. 

18.)  Deutsche Presse-Agentur, 5 Mayıs 2009. 

19.)  Bak.: http://www.expansion.com/2009/05/15/economia-politica/1242423222.html. 

20.) Bak.: http://news.bbc.co.uk/hi/spanish/business/newsid_7891000/7891850.stm. 

21.) Bak.: http://www.publico.es/internacional/181265/recesion/mundial/deja/china/paro. 

22.) Clarin (Arjantin), 11 Mart 2009. 

23.) Ahmet Tonak, 16 Haziran 2009, bak.: http://web.me.com/eatonak/page1/page1. html. 

24.) El País, 14 Temmuz 2009. 

25.) OECD, bak.: http://stats.oecd.org/Index.aspx?QueryName=251&QueryType=View&L ang=en. 

26.) OECD verilerinden hareketle hazırlanmıştır, bak.: http://stats.oecd.org/Index.aspx?DatasetCode=SNA_TABLE1. 

27.) Cumhuriyet, 2 Temmuz 2009, bak.: http://yhs.cumhuriyet.com. tr/?im=yhs&hn=66164&kn=9. 

28.) The Economist, 23 Nisan 2009. 

29.) Bak.: http://news.xinhuanet.com/english/2009-02/07/content_10778188.htm. 

30.) OECD, bak.: http://stats.oecd.org/Index.aspx?QueryName=251&QueryType=View&L ang=en 

31.) Europe Press, bak.: http://www.rebelion.org/noticia.php?id=87635&titular=la-oit-cal-cula-que-harán-falta-300-millones-de-empleos-para-recuperar-el-nivel-anterior-. 

32.) Hankyoreh (Güney Kore), 22 Ocak 2009.

33.) BBC News, bak.: http://news.bbc.co.uk/2/hi/business/7246570.stm. 

34.) El País, 7 Mayıs 2008. 

35.) Bak.: http://www.eulerhermes.es/es/documentos/insolvencias1ersemestre2009.pdf/. 

36.) Aviva Aron-Dine, “Share of National Income Going to Wages and Salaries at record Low in 2006”, bak.: http://www.cbpp.org/cms/?fa=view&id=634. 

37.) AB, 64 saatlik iş haftası tasarısını mutlaka tekrar gündeme getirecektir.

38.) Sharon Parrott, “Recession Could Cause Large Increases in Poverty and Push Millions into Deep Poverty”, bak.: https://www.cbpp.org/cms/index.cfm?fa=view&id=1290.

39.) Dünya Bankası, La Vanguardia, 06 Temmuz 2009.

40.) DÇÖ, bak.: http://www.oit.org.pe/portal/index.php?option=com_content&task=view&id=2277&Itemid=1305; http://www.ilocarib.org.tt/portal/index.php?option=com_content &task=view&id=1272&Itemid=368.