8 Mart ve kadının kurtuluşu üzerine

Dicle Nadin – Canan Yılmaz

8 Mart; kimi feminist çevrelerce öne çıkarılan Newyorklu tekstil işçisi kadınların kurtuluş mücadelesinin ürünü olan Uluslararası Kadınlar Günü, kimi sosyalist çevrelerce ise New Yorklu kadın tekstil işçilerinin sınıfsal mücadelesiyle kazanılmış Dünya Emekçi Kadınlar Günü. En yaygını da BM’nin 1977 yılında ilan ettiği haliyle; burjuvazinin kitle iletişim araçlarıyla işbirliği içinde yürüttüğü anneler günü, sevgililer günü haline getirilmeyeleştirilmeye çalışılan bir 8 Mart: ‘Eşinize gül alın sevgili baylar ve onlara ait yılda bir gün olan 8 Mart’ta onları mutlu edin!’  

Kuşkusuz bugün 8 Mart’ın ifade ettikleri, tarafların kadın sorununu nasıl tanımladıkları ve bu soruna dair hangi talep ve mücadele yöntemlerini benimsedikleriyle çok ilgili bir durum. Benzer şekilde Uluslararası Kadınlar Günü’nün tarihsel referanslarının yaygın olarak eksik ya da yanlış biliniyor olması ve dolaşan mitlerin olayın aslının yerine geçmesi de; zaten başından belirli olan mücadele yöntemlerine uydurulmaya çalışılan pragmatik bir belleğin ürünü. Bu yazının ilk bölümünde, öncelikle 8 Mart’ın gerçek tarihsel referansını vererek; bu güne vesile olan kadın hareketlerini ve bu hareketlerin toplumsal kurtuluş mücadelesiyle bütünleştiği bir sıçrama anı olarak Bolşevik Devrimi’ne kadar olan süreci inceleyeceğiz. Bu dönemin derslerinin, bugün kadın sorununu tanımlamak ve kadın özgürlük mücadelesinin yöntemlerinin belirlemek açısından yol gösterici olduğunu düşündüğümüzden, yazının son bölümünde de, bu deneyimlerden çıkardığımız derslerle bugün kadın kurtuluş mücadelesinin niteliğini ve örgütlenme sorunlarını irdelemeye çalışacağız.

8 Mart’ın Tarihsel Referansları: Kayıp Bellek Peşinde

8 Mart’ın kökenlerine dair aslında hepimizin bildiği bir ezber mevcut: 8 Mart 1857’de Chicagolu kadınlar daha iyi iş koşulları için mücadele etmeye başlarlar. Günde 15- 16 saat çalışmaya karşı talepler, 10 saatlik iş günü, daha iyi iş koşulları ve daha iyi ücret olur. On binlerce kadın yürüyüşe geçer, büyük kitlesel grevler başlar, çıkan olaylarda birçok kadın öldürülür, yüzlercesi tutuklanır. New York’ta kadınların işgal ettiği bir fabrikaya polis saldırır, çıkan yangında 129 işçi can verir. Clara Zetkin bu olay ve ardından devam eden mücadelede öldürülen kadınların anısına 1910 yılında Kopenhag’daki Kadın Konferansı’nda 8 Mart’ın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul edilmesini 2. Enternasyonal’e önerir. İkinci bir söylenti ise, Clara Zetkin’in bu öneriyi “Dünya Kadınlar Günü” şeklinde yaptığı yönünde. Bu iddiaların savunucularının ortak yanı ise nedense 1857’den 1910’a kadar olan kısımdan pek bahsetmemeleri. 

Kimi çevreler ise, bu boşluğu biraz atlayarak da olsa doldururlar: 1857’deki mücadelelerin ardından 8 Mart 1886’da tekstil işçisi kadınların “Eşit İşe, Eşit Ücret”, sendikalaşma ve oy hakkı için başlattıkları mücadeleler yine polis tarafından kana boğulur. 8 Mart 1908’de Chicago’da mücadeleler alevlenir. 50 yıl önceki taleplere yenileri de eklenir; 8 saatlik iş günü, oy hakkı ve çocuk emeğinin yasaklanması… Direniş bir kez daha kanla bastırılır, 140 kadın öldürülür, bir çoğu tutuklanır.

Bu pragmatik kronoloji bilgisinin bıraktığı kayıp halkaları, Renée Coté’nin 1984 yılında Kanada’da araştırmalarını yayınladığı kitabı büyük ölçüde tamamlıyor.(1) Renée Coté çalışmasında, öncelikle Uluslararası Kadınlar Günü’nün dolayısıyla da 8 Mart’ın çıkışına ilişkin olarak dönemin kaynaklarının herhangi birinde -özellikle gazeteler ve sosyalist basında- Amerikalı işçi kadınların grevine ya da herhangi bir kadın eylemine rastlanmadığını, yani kadın gününe yönelik bir referansın olmadığını ispatlıyor. Benzer şekilde, 19. yüzyıl sonundan 1908 yılına kadar olan dönemdeki grevlerin ve işçilere yönelik baskının hiçbirinin, New York’taki kadınların öldürülmesiyle doğrudan bir ilişkisinin olmadığını da aydınlatıyor. Coté’un bu araştırmadan çıkardığı sonuç, 1857 ya da 1908 yılında görkemli bir grevin olmadığı, ancak Amerikalı kadın işçiler arasında güçlenen oy hakkı mücadelesinin varlığıdır.

Bilinenler, ilk kez 3 Mayıs 1908 tarihinde Chicago’da aylık gazete “Sosyalist Kadın”ın kadınlar gününü kutladığı. “Kadın işçilerin davasına adanmış günde kadınların ekonomik ve politik eşitliği taleplerini alkışlayan” 1500 kadının katılımıyla Garrick Tiyatrosu’nda yapılması ve bugünün, kadınların sömürülmesini ve ezilmesini kınayan, aynı zamanda kadınların oy hakkını ilkesel olarak savunan kadın işçilere adanmış olduğudur.(2)

Kadınlar gününün 8 Mart tarihinde kutlanmasına ilişkin olaraksa, Renée Coté, 1921 Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nın “Bulgar bir yoldaş Rus kadınların inisiyatifinin anısına 8 Mart’ı Uluslararası Kadınlar Günü için resmi bir tarih olarak öneriyor” yazan belgeleri dışında bir kayıta rastlamıyor. Dahası, 1911 yılında Alman kadınlar tarafından 19 Mart’ta ve İsveçli kadınlar tarafından 1 Mayısla birlikte kutlandığı bilenenler arasında. 

Şüphesiz 19. yüzyıl sonundan 20.yy başlarına dek grevlerin ve işçilere yönelik baskıların olduğu, bu dönemde kadınların gerek ekonomik gerek politik taleplerle mücadele ettikleri ve bu mücadelelerin de gelecekte alevlenen bir çok mücadeleye deneyim oluşturduğu da gerçek. Kadınlar gününün bugün 100. yılında halen coşkuyla sahiplenilmesinde Amerika’da kadınların oy hakkı için verdikleri mücadele gibi 1917 8 Mart’ında tekstil işçisi kadınların kitlesel grevleri de etkilidir. Ancak Renée Coté’nin araştırmaları bize, özellikle 1857-1908 arası dönemdeki mücadelelerin sanıldığı gibi Uluslararası Kadınlar Günü’nüne doğrudan bir referans oluşturamayacağı yönünde ışık tutuyor. Bu da Uluslararası Kadınlar Günü’nün ‘Direnen kadınlar günü’ ya da ‘Emekçi kadınlar günü’ diye anılmasının pragmatik belleklerin ürünü olduğunu gösteriyor. 

En kesin olan noktaysa, dünden bugüne 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü’nün, kadınların kendi hayatlarını ve toplumu değiştirme mücadelesine aktif katılımının sembolü olan bir gün olması. Clara Zetkin’e bu önerisini yaptıran döneme baktığımızda, belirgin olarak, 1857-1910 arasında verilen oy hakkı mücadelesi ve kadınının sınıflı toplumla içiçe geçmiş ezilmişliğinin ‘kadın sorunu’ olarak ilk kez tanımlanışına ilişkin tartışmalar karşımıza çıkıyor. 19. yy sonlarından 20.yy başlarında parlayan bu kitle hareketlerinin toplumsal sebeplerini anlayabilmek açısından, kapitalist sistemin üretim sürecinde yarattığı devasa değişmelerle, bu değişmelerin kadının toplumsal konumuna etkilerini incelemek önem kazanıyor.

Gelişen Kapitalizm, Büyüyen Kadın Mücadeleleri 

Makineleşmenin kas gücüne olan ihtiyacı azaltması ve paralel olarak kapitalist sistemin ucuz ve vasıfsız emeğe ihtiyaç duyması o güne kadar evlerinde çalışan kadınların yığınlar halinde emek pazarına katılmasına neden olmuştur. Kadınların ‘ev işlerini aksatması yetmezmiş gibi erkek işçilerin işlerini ellerinden almaları’, erkekler açısından sorun haline gelmiştir. Bu noktada kadınların “eşit işe eşit ücret” gibi taleplerle, çalışma haklarını savunmaları patronlarının olduğu kadar kocalarının da tepkisine yol açar.Zira, dönemin parti ve sendikalarında kadının evinde oturması ve ücretli işlerde çalışmaması gerektiği tutumu hakimdir. Bu cinsiyetçi tutumun direngenliği kadının uzun bir süre daha politik bir özne olabilmesine engel olacaktır. Nitekim 1900’lerde Alman Sosyal Demokrat Partisi üyesi Karl Kautsky’nin sözleri de bu tutumun en yalın ifadesidir:

Bugün kadının sanayi alanındaki etkinliği… omuzlarındaki yükün yeni bir yükle artması anlamına gelir. Ama insan iki efendiye birden hizmet edemez. Çalışan erkeğin karısı ne zaman günlük ekmek parasını kazanmaya yardım etse, bunun acısını hane çeker.(3)

19. yüzyılın sonlarında, kadının ikincil konumuna dair argümanlar geliştirmeye başlayanlar ilk olarak ütopyacı sosyalistlerdir. Charles Fourier, Flora Tristan ve Saint Simoncuların aralarında bulunduğu bu kuramcılarda ortak vurgu; kadının sömürü ve baskının nesnesi olması; toplumun ilerlemesinde kadının durumunun turnusol işlevi görmesidir.(4)  Özellikle de Flora Tristan’ın 1843’te kaleme aldığı İşçi Birliği programındaki şu sözleri bakış açısını özetlemesi açısından anlamlıdır:

İşçi sınıfını sağlam ve bölünmez bir birlik içinde birleştirmek, kadın-erkek herkes için çalışma hakkı talep etmek, halk sınıfından kadınlara ahlaki, düşünsel ve mesleki eğitim vermek ve insani birliği sağlamanın tek yolu kadın erkek eşitliğini, sağlamaktır.(5)

Genel olarak, ilk sosyalistler kadının ezilmesi durumunun nedenlerini incelemişler, buna sebep olan kilise, aile gibi düzen kurumlarını eleştirmişlerdir. Kurulu düzenin kadınların çıkarına olmadığını, erkeklerin zorbalığı ve haksızlıklara karşı kadının mücadele etmesi gerektiğini savunmuşlardır. Var olan düzeni eleştirdiklerinden işçi hareketinin yanında olup, sosyalist bir dünyanın gerekliliğini savunmuşlar; fakat düzen konusunda sistemik bir tahlilleri olmadığından özgürleşme sorunsalına ütopik cevaplar üretmeye çalışmışlardır.

Teorik tartışmalar sürerken, 1848’de toplanan Elisabeth Cady Stanton ve Lucrecia Falls Konvansiyon’u Amerikalı kadınların oy hakkı için verdikleri mücadelenin başlamasında önemli bir rol oynamıştır. Burada 1888’de Washington’da oy hakkı mücadelelerini büyüten Uluslararası Kadın Konseyi’nin kuruluş toplantısına değinmekte fayda var. Bu toplantıda kadın mücadelesine ilişkin bir eylem planını çıkarılır ve daha önce Flora Tristan’ın savunduğu tez, burada Fransız feminist Sainte Croix tarafından dile getirilir: Kadınların kurtuluşunun erkeklerin de kurtuluşu oluşu. Bu kuruluş toplantısının devamı olarak da 1899’da Londra’da 5 bin kadının katıldığı kitlesel bir toplantı düzenlenir ve bu toplantıda eğitim, çalışma sosyal ve siyasal haklar gündeme alınır. Aynı yıl, konseyin Barış ve Uluslar arası İlişkiler Komitesi savaş sırasında Lahey’de bir konferans düzenler ve Alman, İngiliz, İtalyan kadınlar savaş yüzünden yaşadıkları acıları ve baskıları gündeme taşımak için bir araya gelirler. New Yorklu tekstil işçisi kadınların çalışma koşullarına karşı kitle gösterileri ve grevleri sırasında 129 kişinin ölümüne sebep olan yangın, bu iki toplantı arasına denk gelmektedir.

19. yüzyılın son çeyreğinde, Avrupa’da kadınların yükselen politik hak aramalarında, işçi sınıfının mücadelesinin ürünü olan Uluslararası İşçi Birliği’nin (UİB/1864-1871) de etkisi önemlidir. UİB’in içerisinde kadının yerinin evi olduğu ve ancak sosyalizmin, erkeğe bütün aileye yetecek kadar gelir getirmesini sağlayacağını, sosyalizmde kadın emeğine gerek kalmayacağını iddia eden Ferdinand Lassalle taraftarlarının aksine, Marks, Flora Tristan’ın tezlerine paralel olarak, kadının ekonomik özgürlüğünü ve siyasi temsilini savunmuş ve Uluslararası İşçi Birliği’nin Genel Konseyi’ne bir kadın işçinin seçilmesine öncülük etmiştir. Bu olay sonrasında Marks’a birliğe üye olmak isteyen yüzlerce kadından mektuplar geldiği bilinmektedir. İlerleyen süreçte Genel Konsey, kadın işçilerin fabrika ve sanayi bölgelerinde örgütlenmesinde özel kadın seksiyonlarının oluşturulmasına karar vermişti.(6)

20.yüzyılın ilk çeyreğinde Amerika’da kadın mücadelelerine baktığımızda, başını kadın dokuma işçilerinin çektiği, sadece karınlarını doyurmak değil, hayatın tüm güzelliklerini de istediklerini duyurdukları “Ekmek ve Gül” adıyla anacağımız grev ve gösteriler damgasını vurmuştur. 1909 Kasım’ından 1910 Şubat’ına kadar süren New Yorklu terzilerin uzun grevi ve grevcilerin yüzde 80’inin kadınlardan oluştuğu kayıtlarda vardır.(7) Bu grev, kadınların çalışma ve yaşam koşullarını kınayan ve kitle desteği kazanan bu terzilerin cesaretini gösteren büyük çaplı ilk kadın grevi olarak tarihe geçmiştir ve işçilerin çoğu Kadınlar Günü’ne katılır ve bu, oy hakkı mücadelesini büyütür. 

Aynı dönemde Avrupa’da, II. Enternasyonal’de (1889-1916) mücadele eden Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin’in aktif çalışmalarıyla “Amerikalı kız kardeşlerin izinden” ‘oy hakkı’, ‘erkeklerle eşit politik haklar’, ‘ayrımcılığa sebep olan bütün yasaların kaldırılması’ gibi talepler yükseltilmiş; kitlesel yürüyüşler, gösteriler, açlık grevleriyle bu talepler savunulmuştur. 1896’da Zetkin’in önerisiyle, kadınlar arasında geniş politik faaliyetler yürütebilmek adına Alman Sosyal Demokrat Partisi içinde özel komiteler kurulmuştur. Bu komiteler, partinin en temel hedeflerinden ayrı olarak, kadınların siyasi eşitliği, politik eğitimleri ve çalışan kadınlar ve anneler için, koruyucu yasalar düzenlenmesine odaklanmışlardır. Bu mücadelelerin ürünü olarak kadınlar 1908’den sonra siyasi partilere yasal olarak katılma hakkı elde etmiştir, dolayısıyla parti içinde komiteler kurabilmişler ve 1912’ye dek Clara Zetkin önderliğinde hazırlanan ve basımı 100 bini aşan gazetelerini çıkarmaya devam etmişlerdir.(8)

I. Emperyalist paylaşım savaşı öncesinde ise, burjuvalar arasında kamplaşmalar başlayacak, II. Enternasyonal önderliği; ulusal burjuvaziyi destekleme yönündeki kararlarıyla, yalnızca işçi sınıfına ihanet etmekle kalmayacak, “Bütün ülkelerin işçileri, barışta birleşin, savaşta ise birbirinizi boğazlayın” anlayışına karşı çıkan Rosa Luxemburg gibi önderlerin katledilmesine de sebep olacaklardı. Ulusal burjuvazinin saflarına katılan ‘sosyal demokratlar’ savaş yıllarında Uluslararası Kadınlar Günü’ne de ilgi göstermemişlerdi. Avrupa’da bu boğazlaşma yaşanırken, savaşın yıkımlarının, kıtlık ve çarlığın baskısı ile birleştiği Rus topraklarında ise kardeşleşme başlayacaktı.

1917 Ekim Devrimi’ne Doğru Rusya’da Kadın Mücadeleleri

Ülke içinde veya dışında savaştan beslenen tüm egemen sınıflara karşı direnişler; Rus topraklarında her yerden daha fazla baş göstermişti. Avrupa’da egemen sınıflar işçi aristokrasileri yaratarak direnişleri ve sınıf birliğini bölebilir durumdayken, Rusya’da açlık, kıtlık yığınlara “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığını” kanıtlıyor, bu da direnişlerin birleştirilmesini sağlıyordu. Bu açıdan 8 Mart’ın kökenlerine işaret eden bir referansın da, Rus kadın işçilerin 1917 Bolşevik Devrimi’ne yol açan eylemlere aktif katılımı ile bu tarih arasındaki bağ olması oldukça anlamlı. Tarihlerin tesadüfi ya da zorunlu denkliğinden daha önemlisi, bugüne dek sürdürülen kadın özgürlük mücadelelerinin; toplumsal kurtuluş mücadelesiyle bütünleşerek Rus Devrimi’ne zafer kazandıran devrimci eylemleri başlatmasıydı. 

Sosyalist devrimin liderlerinden Alexandra Kolontai, şöyle yazıyordu: “8 Mart 1917’de İşçi Kadınların Günü, tarihte unutulmaz bir gündü. Şubat devrimi yeni başlamıştı.”(9) 

Ekim Devrimi liderlerinden Troçki de, Rus Devrim Tarihi adlı eserinde kadınların Uluslararası Kadınlar Günü’nde açlığa, savaşa ve çarlık rejimine karşı korkusuzca Petrograd sokaklarına çıkarak genel grevi başlattığını şu sözleriyle anlatıyordu:

23 Şubat (8 Mart) Uluslararası Kadınlar Günüydü, toplantılar ve eylemler öngörülüyordu. Ne var ki bu ‘Kadınlar Günü’nün’ devrimin başlangıcı olacağını hayal etmemiştik. Devrimci eylemler öngörülüyordu ancak bir tarih konmamıştı. Fakat sabah, aksinin emredilmesine rağmen tekstil işçileri birkaç fabrikada iş bıraktı ve greve destek istemek için delegeler gönderdiler… bu kitlesel greve yol açtı… Herkes sokaklara döküldü.(10)

Rusya’nın emperyalist paylaşım savaşına katılması, Rus kadınları emek pazarına daha fazla itmişti ve sanayi kentlerinden Petrograd’ta işçilerin üçte birini kadınlar oluşturuyordu. Tekstil sektöründe ise %50’den fazla kadınlar çalışıyordu. Savaş büyük kitlesel gösterilere sebep olurken, Şubat Devrimi’ne en fazla destek en çok ezilen ve sömürülen tekstil işçisi kadınlardan gelmişti. Kadın işçilerinin çoğunlukta olduğu yaklaşık 9000 grevden söz ediliyordu. 

1917’ye gelindiğinde Bolşevikler ve Menşevik’lerin de kadınlar için özel yayınları oluşu, kadının mücadelelere aktif katılımının bir göstergesiydi. O dönemde Sosyal Devrimciler ise oy hakkı ve sivil haklar için mücadele eden bütün kadınları demokratik cumhuriyetin bayrağı altında birleşmeye çağırıyordu. Ancak Bolşevik Parti’nin önderliğiyle, işçi kadınlar yalnızca iktidarı seçmek için değil, ele geçirmek için işçi sınıfının saflarında örgütleniyorlardı. Bu örgütlülüğün zaferi kuşkusuz Ekim Devrimi idi ve bu devrimde kadınların talepleri iki noktada birleşmişti: 1) Kadını erkeğe göre aşağı konumlandıran tüm yasaların iptali; 2) Kadının ekonomik, sosyal ve siyasi hayata erkekle eşit olarak katılımını sağlaması için onu köleleştiren tüm angarya işlerden özellikle ev emeğinden kurtulması.

Birinci hedefin ilk ürünü şüphesiz, 1918 Temmuz’unda yeni Sovyet Anayasası’nın yayımlanmasıydı. Bu anayasayla kadın seçme ve seçilme hakkı elde etmiş, ayrımcılığa sebep olan tüm yasalar kaldırılmış, özellikle boşanma ve nafaka hakkı, evlilik dışı doğan çocukların durumu üzerine yasalar değiştirilmişti. Ayrıca aile ve miras hukukunda erkeğe özel imtiyazlar sağlayan yasalar kaldırılmıştı. Kadın ve çocuk emeği yasal  olarak koruma altına alınmış, herkese sosyal güvenlik sağlanmıştı. Devlet hastanelerinde ücretsiz kürtaj hakkının tanınması gibi düzenlemelerle, kadınlar kendi bedenleri üzerinde söz sahibi olmuşlardı. Seks işçiliğini yasaklamak ve ona cezai yaptırım yüklemek yerine, kadınları seks işçiliğine iten koşulları ve “burjuva ahlakının kalıntılarını” ortadan kaldırmak için çalışmalar başlatılmıştı. Geniş-ölçekli, kolektif ekonomiye geçiş aşamasında, toplu yemekhaneler, çamaşırhaneler ve kreşlerin açılması da ikinci amacın gerçekleşmesini için önemli adımlardandı. Sovyet Rusya, kadının özgürleşmesi için yapılan bu düzenlemelerle daha varlığının ilk aylarında, kapitalist ülkeleri çok geride bırakmıştı. Ve kadınlar özgürleşmelerindeki en temel engelleri kaldırarak “cinslerinin tarihsel yenilgisini” bozguna uğratıyorlardı.

Şüphesiz, kadınların bu işçi devletine ihtiyacı olduğu kadar işçi devletinin de ayakta kalabilmesi için de kadınlara ihtiyacı vardı. Zira Sovyet Rusya o yıllarda açlığın ve sefaletin yaşandığı yoğun bir iç savaş döneminden geçiyordu. Dünya burjuvazisi yalnızca ekonomik ve askeri değil, ideolojik saldırılarıyla da işçi devletini çökertme çabası içerisindeydi. Bu yüzden Lenin, III. Enternasyonal’deki bazı ulusal komitelerin kadınlar arasındaki komünist çalışmaya gelince takındıkları ‘bekle-gör’ pasif tutumunu yerden yere vuruyordu. III. Kongrede, kadınların boyunduruklarına karşı başkaldırılarının öncelikle kapitalist sisteme karşı verilen mücadelenin bir parçası olduğunu; işçi devleti kazanımlarını koruyabilmeleri için kadın-erkek aktif şekilde mücadele vermelerinin önemini şu sözleriyle vurguluyordu:

Yüzlerce yıllık esaretinizden, her türlü haktan yoksun bırakılışınızdan ve eşitsizlikten kurtuluşunuz, yalnızca komünizmin zaferiyle mümkündür ve burjuva kadın hareketi, size komünizmin vereceği bu güvenceyi sağlamaktan acizdir. Sermayenin iktidarı ve özel mülkiyet var olduğu sürece, kadının kocasına bağımlılıktan kurtuluşu, onun kendi mülkiyetini ve ücretini kullanma hakkından ve kendi çocuğunun geleceğiyle ilgili karar vermede kocasıyla eşit haklara sahip olmaktan bir adım daha öteye geçemez.(11)

Bu kararlılığa ve kazanımlara rağmen, geri bir tarım ülkesi olan Rusya’da devrimin başka ülkelere yayılamaması, Stalin’le birlikte bürokratik bir işçi devletine dönüşmesine sebep olmuştur. Bu dönüşümün bedellerini kadınlar ağır bir şekilde ödemiştir. 1936 Anayasası’yla kadına annelik unvanının iade edilmesi, kürtajın yeniden yasaklanması (…) kadını bu yeni işçi devletine yeni soylar üretmesi gereken bir konuma yerleştirirken, emek pazarından dışlamıştır. Tüm tahrifat ve tahribatlar, kadının özgürlük mücadelesinin sınıf mücadelesiyle birleştiği sosyalist bir devrimle elde edilebilen tarihi kazanımların önemini azaltmamıştır. Aksine, sosyalist bir devrim sonrasında da kadının özgürleşmesi için mücadele edilmesi gerektiği üzerine önemli veriler sunmaktadır. 

Sonuç olarak, kadın mücadelelerine ilişkin irdelediğimiz tarihsel seyir ve 8 Mart’a anlamını kazandıran bu deneyimlerden çıkarılacak dersler, kadının ezilmişliği sorununu nasıl tanımlayacağımız hususunda belirleyici nitelikte. Bu derslerle birlikte kadın sorunun bugün aldığı biçimi yeniden değerlendirmek, 100 yılda nelerin değiştiğini nelerin değişmeden kaldığını tespit etmeye çalışacağız.

Özgürleşmek Bir Ütopya mı, ya da 100. Yılda Değişen Ne?

Kadınları ikincil olarak konumlandıran bir sistemin varlığının kökenlerini tanımlama ve bunun kendini yeniden üretmesini sağlayan mekanizmaları saptama; öncelikle kadının tarihsel yenilgisinin biyolojik bir kaderin ürünü olarak mı; yoksa toplumun mülkiyet ilişkileri ve cinsiyetçi bir işbölümüyle örgütlenmesi sonucunda mı belirdiği meselesinin anlaşılmasına yarar. Bu belirleme yani var olan sorunu nasıl tanımladığımız, nasıl ve neye yönelik bir mücadele sorusunun da anahtarı olur.

Bugün kadınların emeği, bedeni ve kimliği üzerinde söz söyleme ve denetim sahibi olma ayrıcalığına sahip erkek-egemen bir toplumun varlığını, emeğin sömürüsüne dayanan bir sistemde kadının eşitsiz ve düşük ücretlerle çalışmasını, kadının tarihsel yazgısı olan “ev köleliği” ni ve toplumsal cinsiyet kalıplarını nasıl açıklayabiliriz? Sosyal, psikolojik ve kültürel etmenler bütün bu tarihsel süreci ve bir bütün olarak ataerkil sistemi yorumlamada yeterli bir veri sunabilir mi?

Cinsiyete dayalı iş bölümü, cinsiyetin toplumsal ilişkilerini belirleyen, tarihsel olarak biçimlenmiş toplumsal bir iş bölümü şeklidir. Erkeklerin üretim alanına, kadınların ise öncelikle ev emeği dolayımında yeniden üretim alanına konumlanışı özel mülkiyet rejiminin üretim ilişkilerini belirlediği, toplumun sınıflara bölündüğü bir sistemin çıkışıyla iç içe gelişen bir olgudur. Buna paralel olarak gelişen monogamik aile ve erkek-egemenliği bundan sonraki tüm üretim ilişkilerine eklemlenerek varlığını devam ettirecektir. Bu evrim, bu yazının konusu değildir.(12) Fakat bu olgular,  bu ezilmişliğin sebebinin biyolojik bir kader olmadığını, dolayısıyla kadını ikincil kılarak kendini üreten bir sistemin varlığının da ebedi bir sonuç olamayacağını kanıtlar.

Bir sonuç olarak; ataerkilliği miras almış sınıflı bir toplumun kadını eve hapsetmesinin ve burada harcadığı emek aracılığıyla onu denetleme ve baskı altına alma ayrıcalığını elinde bulundurmasının kadının ücretli emeğini değersizleştirdiği su götürmez bir gerçek. Bunun bir sonucu olaraksa, kadının çalışma hayatındaki yeri geçici, ücretli emeği esnek, ucuz ve uysal niteliklidir. Evdeki emeğinin üzerindeki denetim, bedeni ve kimliği üzerindeki denetime dönüşür. Dahası bu emek vasıtasıyla sermayeye yeni işçi kuşakları yetişir, var olan kuşaklar ertesi gün işe gelebilir. Kapitalizm, bu sayede hayati bir masrafını eksiltirken; bir yandan da kadını cinsel olarak objeleştirerek de büyük karlar elde edebileceği yeni sektörler yaratmıştır. 

Kadınlar bedenleri üzerinde söz sahibi olamamalarına rağmen, bedenlerinin metalaşmasında “bilinçli” bir rol oynarlar. Bu da özellikle medya aracılığıyla yaratılan şöhretler kültürü ve zenginleşme yanılsaması, güzellik algıları, moda olanın yaratıldığı tekstil pazarları bugün milyonlarca kadının hayatını bunların üzerinden yaşamaya çalışmasına/yaşamak istemesine yol açmıştır. Kadınlar beden metalarıyla, bu pazarın bazen aktif çalışanları bazen de izleyici tüketicileri konumundadırlar. Kadınların yalnızca bu kültüre uydukları takdirde kendilerini ‘kadın’ hissetmelerini sağlayan, çeşitli toplumsal algı ve normların belirlendiği; kısacası sermayenin ve ataerkil ideolojinin yeniden üretildiği bir pazardır bu.

Kadın üzerindeki denetim; toplumsal cinsiyet rollerinin ve itaat etmenin öğretildiği/öğrenildiği ailede başlar. Elbette bu öğrenim, her iki cinsin de içinden geçtiği bir süreçtir. Kadın tabi olmayı, erkek tabi olunmayı öğrenir. Kadının, bu tabiyete aykırı her davranışında şiddet mekanizmaları devreye girer. Kamusal yaşama katılmak istemesinden, evdeki görevlerini aksatmasına; istemediği biriyle evlenmeyi reddetmesinden, gece vakti sokakta dolaşmasına, cinsel yöneliminden bu sistemin tüm ataerkil kurumlarına karşı her başkaldırısında, şiddet revadır. Emeğin sömürüsüne dayanan bir sistemin, ataerkil mekanizmaların sürekliliğini sağlamak için de baskıya, şiddete ve yeri geldiğinde de imhaya ihtiyaç duyması “doğal”dır.

Ezilmenin her türlü biçimini görünür kılmak, en çok da kadın için yakıcı bir önemdedir. Çünkü bastırılmışlık, var olan durumu içselleştirmeye neden olur ve bu, örgütlenip sesini duyurabilmenin de önünde engeldir. Elbette örgütlenmenin önündeki tek engel bu değildir; kadın olmak ve onun getirdiği zorunluluklar/sorumluluklar mücadele etmenin önüne set gibi dikilir. 

Öncelikle şunu netleştirmek gerekir ki, kadın olarak gördüğümüz her türlü ezilme biçimi kapitalizmin başta emek sömürüsü olmak üzere bütün sac ayaklarıyla uyum halindedir. Nasıl ki egemen üretim biçimi, egemen düşünce ve kültür pratiklerini belirliyorsa; bir egemenlik biçimi olarak ataerkillik de, sınıflı bir toplumun üretim ilişkileri ve ona yaslanan tüm kurumları tarafından yeniden üretiliir. Bu yüzden de kadın olarak yaşadığımız tüm bu pratiklerin yok olmasını istemek, kapitalizmin temelleriyle çatışır. Örneğin; en basit olarak, bütün kadınlar için çalışma hakkı istemek bile bu sistemde karşılığını bulamayacak bir taleptir. Eşitsizlikler üzerinden kendini kuran ve  bu eşitsizliği yeniden-üreten sistemden, böylesi bir eşitlik beklemek de beyhude bir çaba olur.

Kadın Politikaları ve Örgütlenme

Bütün bu deneyimlerden çıkan derslerden hareketle; kadının özgürleşmesi sorununda nasıl bir mücadele ve ne tip bir örgütlenme sorusu beliriyor. Kadınların özgürleşmesi; maruz kalınan her türlü ezilme biçimine karşı direniş odakları yaratılmasından mı, yoksa bu sorunun toplumsal kurtuluştan ayrı tutulamayacağı ve bununla birleşik bir mücadele mi örülmesinden geçiyor? Bu sorunun cevabının, mücadele ve örgütlenme meselesini de aydınlatacağını düşünüyoruz.

Öncelikle, temel olarak kendini sınıf eşitsizliği üzerine kuran bir sistemde, kadınların eşitlik taleplerini sonuna kadar haykırmalarının öneminin büyük olduğunu kavramak gerekiyor. Bugün kadınların işyerlerinde erkek işçilerle eşit bir ücret, “haksız tahrik” indirimiyle ödüllendirilen katil kocayı mahkum eden yasalar, kadın sığınaklarının çoğaltılması, baba ya da kocaya bağlı olmayan sosyal bir güvence istemeleri ve bu taleplerin sistemi hedef alan taleplerle birleştirilmesi, gelecek bir tarihe ertelenemeyecek önemde bir görevdir. Bu mücadeleler esnasında kazanılan bazı hakların ise -siyasi temsil gibi- sistem tarafından içinin nasıl boşaltıldığını göstermek ve bunun işlerlik kazanmasını istemek; kadın olmaktan kaynaklı taleplerimizle sınıfsal taleplerimizi birlikte örmek gerekiyor. Buna karşın bütün bu talepler sistem içinde bir noktaya kadar karşılanabilmiştir, bazıları ise -ev köleliğinin kaldırılması gibi- sistemin kendi çıkarlarıyla çelişir ve bunun önündeki en büyük engel, kapitalizmin bizzat kendisidir. Dolayısıyla talep etmek ve direniş odakları yaratmak yetmiyor; bizzat talip olmak ve sistemin dönüştürülmesinde rol almak gerekiyor. 

Öncelikle, işçi sınıfının halen bu sistemi dönüştürebilecek yegane etmen olduğunu ve bu sistemin başta kadınlar olmak üzere hiçbir ezilene özgürlük getiremeyeceğini ortaya koymak gerekir. Öte yandan anti kapitalist bir mücadelenin ancak sınıf mücadeleleri aracılığıyla verilebileceği gerçeği dururken; toplumsal kurtuluş perspektifi olarak sosyalizmi benimsemek; ama gündelik mücadeleyi yalnızca kadın olmak üzerinden kurmak ne kadar muğlaksa; daha “insancıl” bir kapitalizm istemiyle kadınların durumunu iyileştirebilmekse o kadar imkansızdır. Bu politik hat, bugün kadın kurtuluş mücadelesi içinde kendisini konumlayan kadın gruplarında kendini somutluyor. Bu duruşun elbette bir çok tarihsel etmeni var. Sosyalist harekete damgasını vuran Stalinist bürokratizmin etkisi, siyasi gruplar ve meslek örgütlerindeki ataerkil direngenlik, ahlakçı uygulamalar ve kadınların karar alma mekanizmalarından dışlanması gibi etmenler kadınların mücadelelerini erkeklerle vermelerinin anlamını yitirmelerine yol açmıştır. Özellikle 90’lı yıllarda SSCB başta olmak üzere, bürokratik işçi devletlerinin çöküşü, burjuvazinin bu sistemi dönüştürebilecek “işçi sınıfı ölmüştür!” propagandası toplumsal cinsiyet sosuna bulanmış demokratik gericilik uygulamalarıyla da birleşince bu sistemi dönüştürmenin değil de, direnmenin anlamlı olduğu savunusu ortaya çıkmıştır. Bu savunu kadın mücadelesi dahil olmak üzere, bir çok hatta politik savrulmaya yol açmıştır. Direnmenin kendisinin yüceltilmesi ve bunun sadece bireyin kendi kimliği ve sorunlarına yönelik yapması politikası da bu dönemde vuku bulmuştur. Emek hareketlerine verilen destek ve dayanışmaların birçoğu, işçi kadınların ezilen bir “kimlik” olarak tanımlanması üzerinden yapılmıştır.Çoğu zaman akademik araçlarla politika yapan ve sosyal projeler aracılığı ile varlığını idame ettiren gruplar ortaya çıkmıştır. Kadın hareketlerinde başka bir yönse, kendisini sosyalist olarak tanımlayan fakat sosyalizm tanımlarını sınıf mücadelesi ve onun programıyla ifade etmeyen grupların varlığı olmuştur. Sonuç olarak tüm bu süreç, toplumsal kurtuluş perspektifinden uzak ya da sınıf mücadelesini temel bir dinamik olarak görmeyen kadın hareketinin doğmasına yol açmıştır.(13)  

Peki, sınıf mücadelesinden kopuk bir hareketin başarıları sistem içerisinde neye tekabül eder? Kadın hareketlerinin mücadelelerinin ve bunun sonucunda elde edilen kazanımların oldukça önemli olduğunu kabul etmek gerekiyor; çeşitli yasaların düzenlenmesi ile kadın cinayetleri davalarında emsal kararlar çıkması, sığınma evlerine yönelik adımların atılması, kürtajın yasallaşması vb hayati önemi olan bir dizi kazanımın önemi yadsınamaz. Fakat bu tip mücadelelerde önemli bir zaafsa, evrensel ve her tür bağlamdan bağımsız bir kadınlık kategorisi yaratılması ve bunun sonucunda gelişen özcü politikalar olmaktadır. Bu politikalar kendisini, sınıfsal içeriğinden yoksun ‘kadın kotası’, ‘kadın girişimcilerin yaratılması’ gibi taleplerde kendisini gösterir. Örneğin kadın kotası önemli bir talepken, mecliste burjuvazinin programını temsil eden fakat kadınlığın bir vitrin gibi kullanıldığı kota talebi de salt kadınlık üzerine yapılan bir politikanın çarpıcı bir sonucu olur. Öte yandan Kürt kadınların ezilmişliğini sermaye yoksunluğu, bilinç eksikliği olarak gören bazı kadın örgütleri ise, mikrokrediler vasıtasıyla kadın girişimciler (!) yaratma çabaları da yine buna örnektir. Yani önemli kazanımların yanı sıra hiçbir çaba da sınıfsal özünden ayrı değerlendirilemez. Sonuç olarak sınıf bakış açısından yoksun olarak üretilen her politikanın sisteme kanalize olabileceği bir gerçeklikken; kadınların özgürlük mücadelelerinin bu sistemin sınırları içerisine hapsedilemeyeceğini ve bunun toplumsal kurtuluş perspektifinden ve sınıf mücadelesinden ayrı bir dinamik olamayacağını görmek gerekiyor. Bu, kısmi kazanımların sürekliliği ve daha ileriye götürülebilmesi, kısacası nihai kurtuluş için gerekli bir perspektiftir. 

Bu yüzden bugün en temel sorun, sınıf mücadelesini kapitalizmin temel dönüştürücüsü olarak gören ve kadın mücadelesini bunun ayrılmaz bir dinamiği haline getirebilen, gündelik politikasını toplumsal cinsiyet duyarlılığı ile yapan ve kadınların kendi talep ve sloganlarıyla mücadeleye yön verebildiği; kadınların her türlü ezilme pratiklerini görünür kılan, ataerkil ideoloji ve pratiğe karşı savaş açan, burjuvaziden bağımsız devrimci bir partiye ihtiyaç vardır. Kadınlar ancak böyle bir örgütlenmeyle özgürlüklerini elde edebilecekleri mücadelenin bir parçası ve kendi kurtuluşlarının öznesi olabilirler.

15 Şubat 2010

Dipnotlar:

1.) Cote, Renée (1984) La Journée internationale dês femmes ou les vrais dates des mystérieuses origines du 8 de mars jusqu’ici embrouillés, truquées, oubliées : la clef dês énigmes .La vérité historique. Montréal: Les éditions du remue ménage.

2.) www.womenandcuba.org/Documents/IWDhistory.pdf. (Erişim: 22.02.2010)

3.) Kautsky, Karl, The Class Struggle, Ch.III: Dissolution of The Proletarian Family. Bak.: http://www.marxists.org/archive/kautsky/1892/erfurt/ch02.htm (Erişim: 22.02.2010)

4.) 11. Tez, “Arşiv: Marksistler ve Kadın” sayı 9.

5.) Feminist Politika, “Dünden Bugüne 8 Mart”, sayı 5.

6.) Toledo, Cecilia (2006) El Marxismo y el Problema de la Emancipación de la Mujer,  Bak.: http://www.marxists.org/espanol/tematica/mujer/autores/toledo/2006/feb-b.htm.

7.) 8th of March International woman’s day: in search for the lost memory, Sempreviva Organização Feminista, Bak.: www.womenandcuba.org/Documents/IWDhistory.pdf; erişim tarihi: 22.02.10. 

8.) Toledo, Cecilia (2006) aynı makalesinden.

9.) Kollontai, Alexandra, Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu, (2000).

10.) Troçki, Rus Devrim Tarihi, Yazın Yay.

11.) Lenin Döneminde Komünist Enternasyonal, Cilt 2, Maya Kitapları, 2002, s. 185.

12.) Reed, Evelyn, Kadının Evrimi 1, 2 Payel Yayınları ve Kadın Özgürleşmesinin Sorunları, Yazın Yayıncılık

13.) 2.  ve 3. dalga feminist akımların savunuları ve deneyimleri, bu yazının konusu olmadığı için; bu bölümde özellikle bu akımların çıkış koşullarına ve temel argümanlarına değiniyoruz.