Emperyalizm ve Kürt Devrimi

image_pdf

Kürdistan’da ulusal ve toplumsal devrim oldukça ağır adımlarla, inişli çıkışlı bir yol izleyerek ve son derece karmaşık ve bileşik bir süreç halinde gelişmeye devam ediyor. Kürt ulusunun oluşum, kendini tanımlama ve diğer ulusal ve etnik topluluklarca tanınma evrimi geri dönüşü olmayan bir hat izlerken, Kürdistan halk topluluklarının üzerinde yaşadığı ve hak iddia ettiği toprakların idari sınırları –tüm tartışmalı ve çatışmalı öğeleriyle birlikte- şekillenmeye, daha da önemlisi –bir bölümüyle- komşularınca isteksizce de olsa de facto kabul edilmeye başlıyor. Aynı şekilde Kürt toplumu, içinde yer aldığı ve üzerinde işleyen ekonomik ve siyasi etmenlerin etkisiyle yeni sınıfsal katmanlaşma ve hatta demografik biçimlenme aşamalarından geçiyor. Bu denli parçalanmış, ezilmiş, yok ve/veya asimile edilmeye çalışılmış bir halkın parça parça, uluslaşma ve devletleşme sahnesine çıkması sürecinin açıklanması, Marksist tahlil ve politik tespit yöntemi ve araçlarının etkili bir biçimde kullanılmasına ihtiyaç duyduğu kadar, onların zenginleştirilmesi bakımından da büyük imkânlar sunuyor. 

Kürt devrimi yalıtılmış bir ortamda değil, çok farklı ulusal, sınıfsal, ideolojik ve politik çıkarların birbiriyle kesiştiği, birbiriyle çeliştiği, hatta bu çelişkilerin çoğu kez silahlı çatışmalar ve savaşlar halinde şekillendiği bir tarih ve coğrafya kesitinde gelişiyor. Sürecin bütünlüklü bir görünümünü yakalamaya çalışmak ve politik aktörlerin hangi kaygan ve değişken zeminlerde hareket ettiğini belirlemek durumundayız. Proletaryanın Kürt devriminin önderliğine yükselebilmesi ve onu Ortadoğu halklarının toplumsal kurtuluşu doğrultusunda yönlendirebilmesi için gerekli olan programı, taktikleri, sloganları ve politikaları geliştirebilmesi ve hayata geçirebilmesi için zorunlu bir koşuldur bu. Bunlar gerçekleştirilemediği sürece, devrimin kesintilere uğraması, yer yer ezilmesi, deforme olması ve hatta emperyalizmin ve burjuvazinin elinde kitlelere karşı bir karşıdevrime dönüştürülmesi kaçınılmaz duruma gelebilir.

Mesafe’nin bir önceki (2010 Bahar, 4.) sayısında “Rejim ve Kürtler” başlığı altında, Türkiye’deki politik rejimin kriz koşullarını, bu koşulların altında gelişen farklı burjuva seçenekleri ve Kürt kitlelerinin, onların politik önderliklerinin hedeflerinin ve taleplerinin bu seçeneklerle hangi noktalarda kesiştiğini ya da çeliştiğini incelemeye çalışmıştık. Rejimin belirli kesimleri, bizzat bu rejimin bekası açısından, Kürt halkının yok edilmesinin olanaklı olmadığının artık görülmesi gerektiğini; kitlelerin ulusal ve toplumsal taleplerle sokaklara döküldüğü ve dağlara çıktığı bir ortamda militarist imha politikalarıyla yetinilemeyeceği ve bunların, kitle seferberliklerinin ve politik önderliklerin rejimin kurumsallığı içine çekilmesine yönelik yeni bir stratejiyle desteklenmek zorunda olduğunu ileri sürmekteler. Demokratik gericilik olarak adlandırdığımız bu çizginin rejimin resmi politikası haline gelmesi pek çok güçlükle karşılaşmakla birlikte, burjuvazinin önemli kesimleri ve AKP hükümeti tarafından bölük pörçük de olsa uygulamaya konmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’nin dış politikasına da yansıyan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından “stratejik derinlik” olarak vaftiz edilen bu yeni yönelime ilişkin arayışlar, emperyalizmin –esas olarak ABD emperyalizminin- yeni küresel dönem dünya politikalarından bağımsız değil. 1989’da Berlin Duvarı’yla birlikte Stalinist imparatorluğun dağılması emperyalizmi, dünya silahlı kuvvetleri olan NATO ittifakına yeni bir yön ve “ihtiyaç” yaratma çabasına itmiş; gene aynı 80’li yıllarda özellikle Latin Amerika’daki ABD destekli askeri cuntalara karşı şiddetlenen kitle seferberliklerinin sadece diktatörlük rejimlerini yıkmakla kalmayıp o ülkelerde bizzat burjuvazinin ve emperyalizmin toplumsal egemenliğine yönelik bir tehdit içermeye başlaması, emperyalizmin desteğini militarist gruplardan çekip kitle önderliklerini burjuva demokrasisine kazanma ve kapitalist sisteme entegre etme politikalarına sıçramasına neden olmuştu. Böylece NATO sözde “dünya barışını koruma” ittifakına dönüşürken, Lula ve benzerleri ABD’nin kıtalararası “demokrasi ve barış elçileri” haline gelecekti. Dünya ölçeğinde uygulamaya konan bu demokratik gericilik stratejisi, barış adına Sırbistan’ın, Irak’ın, Somali’nin bombalanmasıyla, Kolombiya planlarının hazırlanmasıyla, Haiti’nin işgaliyle, vb. birlikte sürdürülecekti.

Yeni Dönem Stratejisi

Soğuk Savaş sonrası dönemde uygulanacak olan emperyalist strateji, 1992’de dönemin ABD Savunma Bakanı Dick Cheney’in başkanlığı altında hazırlanan ve basına sızan Savunma Planlama Yönergesi’nde dile getiriliyordu. Yönergede, “Amerika’nın soğuk savaş sonrası dönemdeki politik ve askeri misyonu, Batı Avrupa’da, Asya’da ya da eski Sovyetler Birliği topraklarında rakip herhangi bir süper gücün ortaya çıkmasına izin vermemeye yönelik olacaktır,” deniliyor ve belgenin amacı, “Amerikan üstünlüğünün herhangi bir ulus ya da uluslar grubu tarafından tehdit edilmesini önleyecek yapıcı tutum ve yeterli askeri güçle desteklenerek, dünyanın tek bir süper güç tarafından yönlendirilmesi” olarak tarif ediliyordu.(1) Bu yeni dönemde, Irak ve Kuzey Kore’ye yönelik bölgesel savaşlara girilebileceği; temel tehditlerin Rusya ve Çin’den gelebileceği ve Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine ilişkin “savunma taahütleri”nin Suudi Arabistan, Kuveyt ve İran Körfezi’ndeki diğer Arap devletlerine yönelik taahhütler düzeyinde olması öngörülüyordu.

Bu belge, bir anlamda, 1991 başında ABD öncülüğünde Irak’a yönelik gerçekleştirilmiş olan 1. Körfez Savaşı’nın stratejik düzeyde kurumsallaştırılması anlamına geliyordu. Irak’ta Saddam yönetimi 32. ve 36. paraleller arasına hapsedilmiş, 36. paralelin kuzeyi Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) denetimine bırakılmış ve Barzani ile Talabani önderlikleri emperyalizmin stratejisi içine çekilmiş, bir bakıma –özellikle Saddam’ın Halepçe katliamından sonra- bu stratejiye muhtaç hale getirilmişti. Ama yeni dönemin ilk gerçek savaşı bu değildi ve asıl harekât Yugoslavya üzerinde gerçekleştirilecekti. 1990’da ABD Ulusal İstihbarat Tahminleri Bürosu, dış borçlarını ödeyebilmek için Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) programlarını uygulamaya koyan Slobodan Miloseviç hükümetinin bu “reformlarının” (sosyal programların durdurulması, ulusal paranın devalüasyonu, ücretlerin dondurulması ve fiyat artışları) ülkedeki etnik ayrılıkları daha fazla kışkırtacağı ve Cumhuriyet rejiminin dağılmaya sürükleneceği “tahmininde” bulunuyordu.(2) Aslında ABD’li, Alman ve Fransız sivil ve askeri “danışmanlar” çoktan Slovenya ve Hırvatistan’a yerleşmişlerdi; nitekim bu iki ülke 1991’de bağımsızlıklarını ilan ederek uzun süreli, kanlı ve soykırımlarla dolu bir savaşın ilk adımını atacaklardı. Bütün savaş süreci boyunca bağımsızlık peşinde olan eski federasyonları silahlandıran emperyalizm, bir yandan da birbiri ardına doğan yeni devletlerin mümkün olduğunca en gerici güçlerce, hatta Kosova örneğinde olduğu gibi mafya unsurlarınca denetlenmesinin koşullarını hazırlayacak; cephenin her iki yanına lojistik destek vererek etnik farklılıkların onulmaz ve kanlı ayrılıklara dönüşmesinin zeminini yaratacak; ve bütün bu katliamlar içinde NATO’ya yeni bir varlık gerekçesi sağlamış olacaktı. 1999’da artık sadece Sırbistan ve Karadağ’dan oluşan kalıntı devletin ağır biçimde bombalanmasıyla sona eren savaşla birlikte Balkanlar “balkanlaştırılmış” hale gelmiş, parça parça emperyalizmin doğrudan denetimi altına sokulmuş ve kitlelerin başına gerici ittifaklar örülmüş olacaktı.

ABD emperyalizminin yeni dönem stratejisi bu uygulamalarla birlikte “kuramsal” düzeyde de gelişmeye devam etti. Bill Clinton devlet başkanlığına seçildiğinde (1993), bir önceki George Bush yönetiminin muhafazakâr şahinleri Yeni Amerikan Yüzyılı İçin Proje (PNAC) adında bir think-tank kurmuşlardı. Bu kuruluş 2000 yılında Amerikan Savunmasının Yeniden İnşası başlığı altında yayınladığı raporda, “Birleşik Devletler, aynı anda birden çok geniş ölçekli savaşa girebilmeye ve kazanmaya yetecek savaş gücüne sahip olmalıdır… Pentagon, Avrupa, Doğu Asya ve Körfez bölgesindeki ABD çıkarlarını sürekli olarak ve ayrı ayrı korumaya yeterli olacak gücün hesabını yapmalıdır,” diyordu.(3) Raporun en ilginç yanlarından biri de, “Birleşik Devletler onlarca yıldan beri Körfez bölgesinin güvenliğinde daha kalıcı bir rol oynamayı arzulamıştır. Irak’taki henüz çözümlenmemiş çatışma acil bir gerekçe sunmakla birlikte, Körfez bölgesinde daha büyük ölçekli bir kuvvetin bulundurulmasına duyulacak ihtiyaç, Saddam Hüseyin rejimi konusunu aşmaktadır… Dahası, köklü değişiklikler yaratacak olsa bile, dönüşüm uzun sürecektir ve katastrofik ya da katalizör işlevi görecek bir olaydan –yeni bir Pearl Harbour gibi- yoksundur,”(4) diyerek sanki 11 Eylül saldırısına duyulan ihtiyacı dile getiriyor olmasıydı.

Emperyalizmin Ortadoğu ve Orta Asya’daki politikalarını daha iyi anlayabilmek ve Kürdistan sorununun bu politikaların neresinde kaldığını görebilmek için, Jimmy Carter döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanlığı yapan ve bugün ABD Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) adlı, politik açıdan son derece etkili vakfın yöneticilerinden olan Zbigniev Brzezinski’nin 1997’de yayımladığı Büyük Satranç Tahtası(5) adlı kitabına başvurmakta yarar var. Brzezinski bu kitabında ABD’nin dünya stratejisini anlatırken, özellikle Avrasya bölgesinin emperyalizm açısından taşıdığı öneme işaret eder:

Amerika için temel jeostratejik ganimet Avrasya’dır. Yaklaşık beş yüz yıldan beri dünya olayları, bölgesel egemenlik elde edebilmek ve küresel bir güç haline dönüşebilmek için birbiriyle mücadele etmiş Avrasya güçleri ve halkları tarafından yönlendirilmiştir… Amerika’nın Avrasya’yı nasıl “çekip çevireceği” belirleyici öneme sahiptir. Avrasya dünyanın en büyük kıtasıdır ve jeopolitik bir eksen oluşturur. Avrasya’ya hâkim olan herhangi bir güç dünyanın en ileri ve ekonomik açıdan en üretken üç bölgesinden ikisini denetimi altına almış olur. Haritaya bir göz atmak bile, Avrasya’nın denetim altına alınmasının Afrika’da egemenliğin neredeyse otomatik olarak ele geçirilmesi anlamına geleceğini görmeye yeter.(6)

…Avrasya’ya egemen olacak ve böylece Amerika’ya meydan okuyabilecek herhangi bir Avrasya gücünün ortaya çıkmaması bir zorunluluktur. Bu nedenle bu kitabın amacı, kapsamlı ve bütünsel bir Avrasya jeostratejisi formüle etmektir…(7) Bunun için gerekli olan iki temel adım vardır: birincisi, uluslararası güç dağılımında olası önemli kaymalara yol açma gücüne sahip, jeostratejik açıdan dinamik Avrasya ülkelerinin belirlenmesi ve bunların ilgili politik elitlerinin temel dış hedeflerini ve bu hedeflere ulaşma çabalarının olası sonuçlarını çözümlemek; ikincisi, yukarıda sözü edilenleri dengelemek, işbirliğine çekmek ve/veya denetlemek için özel ABD politikalarını belirlemek.(8) 

Brzezinski’nin jeostratejik bölgeleri ve ülkeleri belirleme çabasında öne çıkan ülkelerin arasında kuşkusuz, dünyanın en verimli hidrokarbür yataklarına sahip olan Irak ve İran da var. Bu ülkeler konumları ve zenginlikleri açısından “dünya güç dengelerinde değişimlere yol açabilecek” potansiyele sahipler; zira bu devletlerin Rusya veya Çin ile girişebileceği ittifaklar, Avrasya’da ABD egemenliğini tehdit edecek yeni bir dünya gücünün gelişmesine neden olabilir. Dolayısıyla ABD’nin politikası bu ülke yönetimlerinin ya işbirliğine kazanılarak denetlenmesi ya da işbaşından uzaklaştırılmasına yönelik olmalı. Irak’ın başına gelenleri, İran’ın ise başına gelebilecekleri biliyoruz; buna Kürdistan bağlamında geri döneceğiz, ama şimdi Brzezinski’yi biraz daha dinleyelim. Emperyalist strateji uzmanı ve danışmanı bu “devlet adamı”, her türlü diplomatik kibarlıktan uzak bir açık sözlülüğe sahip: “Eski imparatorlukların çağından kalma kaba terminolojiyi kullanacak olursak, emperyal jeostratejinin üç büyük zorunluluğu, vasallar arasındaki çatışmaları önlemek ve güvenlik bağımlılığını korumak, haraç ödeyenleri uysal halde tutmak ve korumak, ve barbarların bir araya toplanmasını engellemektir.”(9) Bu jeostratejik bakış açısından Brzezinski, “Avrasya Balkanları” diye adlandırdığı bazı Ortadoğu ve Orta Asya cumhuriyetlerini şöyle değerlendiriyor:

Dahası, bunlar [Orta Asya ve Ortadoğu devletleri] en yakınlarındaki ve en güçlü komşularından en azından üçünün güvenlikleri ve tarihsel hırsları bakımından da öneme sahipler; bu üç ülke Rusya, Türkiye ve İran’dır, ama Çin de bölgeye artan bir ilgi göstermektedir. Ama Avrasya Balkanları potansiyel ekonomik ganimet olarak çok daha büyük bir öneme sahiptir: bölgede, altın dâhil önemli maden yataklarının yanı sıra, devasa doğalgaz ve petrol rezervleri bulunmaktadır… Buradan hareketle Amerika’nın birincil çıkarının bu jeopolitik alanı tek bir gücün denetlemesine izin vermemek ve uluslararası topluluğun buraya herhangi bir engelle karşılaşmadan mali ve ekonomik olarak ulaşabilmesini olanaklı kılmaktır.(10) 

Brzezinski daha sonra ABD’nin bu bölgede kendi egemenliğine meydan okuyacak yeni bir dünya gücünün ya da ülkeler grubunun oluşmaması için olası ittifakları engellemesi, hatta herhangi bir hükümetin çatışan ülkeler arasında arabuluculuk yapma kapasitesine ulaşmasına bile izin vermemesi gerektiğini anlatır.

“Teröre Karşı Mücadele” Dönemi

Stratejistlerin bu görüşleri ve uyarıları ABD hükümetleri tarafından parça parça uygulamaya koyulmaya başlamışken 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısı emperyalizmin Ortadoğu ve Orta Asya’ya yönelik bütünsel bir saldırı başlatabilmesinin gerekçesini, PNAC projesinde dile getirilen “Pearl Harbour tipi bir felaket” örneğini oluşturdu. Aslında Pentagon 2000 yılında, PNAC projesiyle aşağın yukarı eşzamanlı olarak, “Ortak Vizyon 2020” başlığını taşıyan ve Savunma Bakanlığı’nın faaliyetlerine yönerge oluşturacak bir plan hazırlamıştı. Bu belgede, ABD’nin izlemesi gereken “Tam Kapsamlı Hâkimiyet” ilkesi, “…ABD kuvvetlerinin tek başına ya da müttefikleriyle birlikte, bir dizi askeri operasyonla karşıtlarını yenebilme ve her türlü durumu denetimi altına alabilme yetisi anlamına gelir” olarak açıklanıyor ve “nükleer savaştan büyük ölçekli savaşlara ve küçük ölçekli çatışmalara kadar uzanan bir yelpazede” egemenliğin elde tutulmasına yönelik olduğu belirtiliyordu.(11)

Bütün bu stratejik anlayış çerçevesinde 11 Eylül saldırısının ardından derhal “Bush doktrini” yürürlüğe sokuldu. Bu doktrin, Soğuk Savaş döneminin “çevirme, tecrit ve caydırma” stratejisine nihai olarak son veriyor ve “potansiyel karşıtların ABD’nin gücünün üstesinden gelme ya da onu eşitleme amacıyla askeri arayışlar geliştirmesini engellemeye yeterli, hiçbir uluslararası anlaşmaya bağlı olmaksızın, herhangi bir anda, herhangi bir yerde, tek yanlı ve ayrıcalıklı önleyici saldırı hakkı”(12) stratejisinin yürürlüğe girdiğini ilan ediyordu. Böylece Ekim 2001’de ABD öncülüğündeki NATO kuvvetleri Afganistan’ın işgalini başlatır; bu, NATO’nun tarihinde, askeri ittifakın gerçekleştirdiği ilk bütünsel kara işgali harekâtıdır. Afganistan’ın işgalinin jeostratejik önemini The Guardian muhabirlerinden George Monibot gayet iyi özetlemektedir:

Hazar havzasındaki fosil yakıtın tümüyle Rusya ve Azerbaycan üzerinden taşınması Rusya’nın Orta Asya cumhuriyetleri üzerindeki politik ve ekonomik denetimini büyük ölçüde güçlendirecektir, oysa Batı 10 yıldan beri tam da bunu engellemeye çalışmakta. Bunun İran üzerinden pompalanması ise ABD’nin tecrit etmeye çalıştığı bir rejimi zenginleştirir. Çin boyunca taşınması ise, stratejik kaygılar bir yana, imkânsız derecede pahalıya patlar. Ama Afganistan’a döşenecek boru hatları ABD’nin hem “enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi” amacına hem de dünyanın en kârlı pazarlarına sızmasına yardımcı olacaktır.(13) 

ABD emperyalizminin amacı ve hedefleri gizli saklı değildir. San Francisco Chronicle gazetesi, 11 Eylül saldırısından hemen iki hafta sonra, “terörizme karşı” savaşın asıl amacının “tek bir sözcükle: petrol” olduğunu ilan ediyordu. Gazeteye göre, “Teröristlerin Ortadoğu ve Orta Asya’da saklandıkları yerlerin haritası aynı zamanda dünyanın 21. yüzyıldaki temel enerji kaynakları haritasıdır. Bu enerji kaynaklarının savunusu –İslam ile Batı arasındaki basit bir çatışma olmanın ötesinde- gelecek on yılları kapsayacak küresel çatışmanın alevlenme noktasını oluşturacaktır.”(14) ABD ve Batı dünyası için “alevleneme noktalarını” oluşturacak petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip ülkeler Suudi Arabistan, Libya, Bahreyn, Körfez emirlikleri, İran, Irak, Mısır, Sudan, Cezayir, Türkmenistan, Kazakistan, Azerbaycan, Çeçenistan, Gürcistan ve Türkiye’nin doğusudur. “Bu bölge dünya petrol ve gaz kaynaklarının yüzde 65’ine sahiptir… Terörizme karşı savaşın çoğu kimse tarafından Amerikan Chevron, ExxonMobil ve Arco; Fransız TotalFinaElf; İngiliz British Petroleum; Hollanda’nın Royal Dutch Shell şirketleri ve bölgede yüz milyarlarca dolarlık yatırımları olan diğer çokuluslu devler adına yürütülecek bir savaş olarak görülmesi kaçınılmazdır.”(15)

Nitekim Afganistan işgalinin ardından 2003 Martı’nda Irak’a saldırı başlatılır. Irak’ın işgalindeki asıl amacın petrol olduğu da bilinmiyor değildir. Aslında daha 2001 yazında, yani Irak işgalinin epeyce öncesinde, Dick Cheney, ABD enerji politikasının saptandığı bir dizi gizli –daha sonra basın tarafından açığa çıkarılan- toplantı düzenler; bu toplantılarda Cheney ve yardımcıları Shell Oil, British Petroleum, Exxon, Mobil, Chevron ve Conoco şirketlerinin üst düzey yöneticileriyle görüşerek Irak petrol yataklarının, boru hatlarının, rafinerilerinin ve terminallerinin haritalarını ve belgelerini tartışır.(16) Hatta pastadan kimin ne kadar pay alacağı bile belirlenir; işgalle birlikte aslan payı, Amerikan şirketlerinin yanı sıra, savaşa canı gönülden katılan Hollanda ve İngiltere’nin Royal Dutch Shell ve British Petroleum firmalarına düşecektir.

Yıllardan beri geliştirilmekte olan yeni emperyalist strateji, gizlisi saklısı olmayacak biçimde hayata geçirilmeye başlamıştır. ABD’nin tek başına egemenliğine karşı koyabilecek yeni potansiyel güçler olarak Çin ve Rusya’nın çevresi sarılmakta; bu kuşatmanın altına düşen ülkeler ya savaş ve işgal yoluyla, ya da “demokratikleştirme” politikalarıyla emperyalist egemenliğin ve/veya denetimin altına sokulmaktadır. Brzezinski’nin kuramsallaştırdığı jeostrateji çerçevesinde, doğrudan işgal edilmeyen ülkelerde, “işbirliğine çekme ve denetleme” politikaları “renkli devrimler” diye adlandırılan kampanyalarla sürdürülür. Özellikle eski Sovyet cumhuriyetlerinde yıkılan bürokratik Stalinist rejimden arta kalan baskıcı ve arkaik iktidarlara karşı seferber olan kitleler, “demokrasi ve özgürlük” vaatleriyle emperyalizm yanlısı politik gruplara ve önderlere kazanılmaya çalışılır. Özellikle ABD yanlısı veya ABD’li vakıflarca doğrudan kurdurulan sivil toplum örgütlerinin (STÖ) ve muhalefet gruplarının yüzlerce önderi ve militanı emperyalist eğitmenler tarafından, bazıları bizzat Batı ülkelerinde eğitimden geçirilir, bunlara kitle hareketlerini yönlendirme yöntemleri ve hedefleri öğretilir. Batılı STÖ’ler tarafından da finanse edilip örgütlenen ve Batı medyası tarafından alkışlanıp öne çıkarılan bu muhalefet grupları ve akımlarının başına emperyalizm yanlısı liderler geçirilir, bunların seçim kampanyaları ciddi mali kaynaklarca desteklenir. Temel taktik, seçimlerde yönetimin hile yaptığı, oyları çaldığı propagandası yapmak ve kitleleri buna inandırmaktır; böylece “demokrasi yanlısı” gruplar harekete geçmeli, kitleleri seferber etmeli ve seçimlerin “asıl galibi” olan kendi adaylarını iktidara yerleştirmelidir.

Bu taktik 2003’te Gürcistan’da “Gül Devrimi” ya da “Kadife Devrim” adı altında uygulanır ve Eduard Şevardnadze iktidardan düşürülür, 2004 seçimleri sonrasında yerine Batı hayranı Mihail Saakaşvili oturtulur. 2004’te Ukrayna’da “Turuncu Devrim” sonucunda Victor Yanukoviç yenilgiye uğratılarak emperyalizm yanlısı Viktor Yuşçenko devlet başkanlığına getirilir. 2005’te Kırgızistan’da “Lale Devrimi” gerçekleştirilir, kitlelerin nefret ettiği Askar Akayev iktidardan indirilerek yerine emperyalizmin adayı Kurmanbek Bakiyev geçirilir. Emperyalist demokratik gericilik politikası, kitlelerin baskıcı rejimlere olan hiddetinden yararlanarak, bu ülkelerde özelleştirmeleri gerçekleştirmeye, petrol ve gaz kaynaklarını çokuluslu şirketlerin emrine sunmaya, ABD’ye askeri üsler kurma yetkisi tanımaya ve Rusya ve Çin’e karşı ABD ve AB emperyalizmleriyle işbirliğine girmeye hazır ve arzulu politik önderleri ve grupları işbaşına getirmeye yöneliktir. Bu “renkli devrimlerin” akıbetinin ne olduğu bir başka incelemenin konusu; ancak emperyalizmin bu politikasının başka ülkeleri de içerecek biçimde halen sürmekte olduğunu ve en son 12 Temmuz 2009 İran seçimleri sırasında da uygulandığını –ama başarıya ulaşamadığını- söyleyebiliriz. 

Emperyalist Strateji İçinde Türkiye’nin Kürt Politikası

Bugün PKK çevreleri her ne kadar AKP hükümetinin “açılım” politikalarının bir aldatmaca olduğunu söylüyorlarsa da, son birkaç yıldan beri rejimin bünyesinde Kürt sorununa klasik inkâr ve imha politikasının dışında ve Kürt gerçeğini tanımaya yönelik bir gelişme görmüş ve hatta kendi “demokratik cumhuriyet” anlayışlarına doğru olmasa bile Kürt kimliğinin tanınması yoluna belli demokratik adımların atılmasını beklemiş oldukları da bir gerçek. Aslında günümüzde, eğer bu derginin sayfalarında olduğu gibi Kürt sorunundan söz edilebiliyorsa, Kürtçe yayın yapan bir devlet TV kanalı varsa, Kürtçe dil eğitimi veren dil kursları kurulabiliyorsa, özetle devletin kurucu yasalarına girmemiş ve her an geri alınabilecek son derece sınırlı haklar olsalar bile(17), eğer rejimin bazı unsurları geleneksel inkârın ötesinde bazı adımların atılmasından söz ediyorlarsa –elbette gene rejimin çıkarları doğrultusunda-, seksen yıllık taşlaşmış bir politikanın çökmekte olduğuna tanıklık ediyoruz demektir. Asıl sorun, bu “değişimin” niteliğini, sınıf karakterini ve yönünü doğru biçimde tespit edebilmekte ve devrimci bir demokratik dönüşüm mücadelesinin araçlarını ve hedeflerini buna göre belirleyebilmekte yatıyor.

Pek çok liberal sol gözlemci Türkiye’deki Bonapartist rejimin içinde her zaman, biri şahinlerden (ya da statükoculardan) diğeri güvercinlerden oluşan iki kanadın bulunduğunu; bunlardan birincisinin Kürt gerçeğini sistemli bir biçimde reddederken, ikinci kanadın liberal demokratik açılımlar talep ettiğini; bu “demokratik” kesimin son yıllarda giderek üstünlük kazanmakta olduğunu ileri sürmekte. Bu gözlemcilere göre bu değişim ve açılım girişiminin ardında, Avrupa Birliği’nin baskıları, PKK’nin 1999’da Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte köklü bir politika değişimine yönelmiş olması, Kürt hareketinin içinde Kürt sorununun ancak Türkiye’de gerçekleşebilecek bir demokratikleşme ve çoğulculuk çerçevesinde çözülebileceğine inanan reformist akımların gelişmesi(18), 1999 sonlarında yurtdışındaki Kürt parlamentosunun kendisini lağvetmesi gibi etmenler yatmakta. Yani, liberal solculara göre Kürt ulusal hareketi ne kadar reformist olursa, PKK ne kadar aradan çekilirse, “demokratik ve barışçıl” bir çözüme o denli yaklaşılmaktadır.

Biz bu görüşlere katılmadığımızı, Bonapartist rejim içindeki strateji değişikliği arayışlarının Türkiye’deki hangi sınıf çıkarlarına karşılık düştüğünü, bunların ülkedeki burjuva gelişimin hangi ihtiyaçlarına yanıt getirmek üzere savunulduğunu ve Kürt hareketi üzerindeki olası olumsuz sonuçlarının neler olabileceğini –kuşkusuz kendi kavrayışımız doğrultusunda- Mesafe’nin 4. sayısında dile getirmiştik. Ama rejimin duyduğu bu yeni yönelim ihtiyacı sadece egemen sınıfların kendi çıkarlarını, üzerlerinde etkiyen Kürt ulusal hareketinin basıncına karşı savunmak, hatta kendi ihtiyaçlarını seferberlik halindeki Kürt kitlelerine dayatmak arayışından kaynaklanmıyor. Rejim aynı zamanda emperyalizmin yeni küresel politikaları içinde kendisine yeni bir yer arıyor. Sovyetler Birliği var olduğu sürece Türk egemenler ülkenin jeostratejik konumunu NATO’nun bir sınır karakolu olarak akçelendirebilmişlerdi, ama bu düşmanın sahneden çekilmesi, emperyalizmin NATO’ya yeni yönelim ve hedefler saptama girişimi, bu arada ABD’nin birinci Körfez Savaşı’nı başlatması Türk burjuvazisini bir anlamda yönsüz ve plansız yakaladı. Turgut Özal’ın “bir koy beş al” anlayışıyla Türkiye’yi Saddam’a karşı işgal ordularına katma girişimi bu tip “maceralara” hazırlıksız tekelci burjuvazi ile konformist paşaların hoşuna gitmemekle kalmadı, yüzde 60’lar düzeyinde seyreden ve hatta 1994’te yüzde 150’ye kadar fırlayan enflasyon altında kıvranan kitlelere de çekici gelmedi. 

1990’ların ilk yarısına kadar olan dönemin Türkiye’deki rejim olduğu kadar Kürt hareketi için de belirleyici nitelikte olduğunu söylemek sanırız yanlış olmaz. Bu dönemde, Kuzey Irak’ta açılan gedikte egemenlik mücadelesine giren KDP ile KYB arasındaki çatışmalar Türk Bonapartistlerine, sanki emperyalizmin bölgeye yönelişinde ve Kürt hareketinde hiçbir değişiklik olmamışçasına hareket olanağı sunduğu izlenimini verdi ve bir kez daha, ama bu sefer Barzani’nin desteğiyle PKK’yi “bitirerek” Kürt sorununu “çözme”, yani imha stratejisini sürdürme gayretine girişti. Mart 1995 ve Mayıs 1996’daki sınır ötesi askeri operasyonların PKK’ye ağır darbeler vurduğunu ve Güney Kürdistan’da politik ve askeri bir güç olarak kalıcılaşma çabalarına engel olduğunu –en azından o dönem için- inkâr etmek olanaklı değil, ama ne var ki bu sadece PKK’nin yok olmasına yetmemekle kalmadı, daha PKK’nin var olmadığı onlarca yıllık bir geçmişten beri gelişmekte olan Kürt ulusal bilincinin kırılmasını da sağlayamadı. Kaldı ki, Türk rejimi gözlerinin önünde gelişen bir olguyu kavramaktan aciz görünüyordu: ABD emperyalizmi, askeri egemenliğinin yanı sıra demokratik gericilik politikalarını da uygulamaya koyarak Kuzey Irak’taki Kürt önderliklerini, hem de parça parça değil bir bütün olarak, Brzezinski’nin dile getirdiği ”dengelemek, işbirliğine çekmek ve/veya denetlemek” doğrultusunda önemli mesafeler kaydetmiş, Kasım 1996’da KDP ile KYB arasında “ateşkes” imzalanmasını sağlamıştı. İki yıl sonra iki örgüt arasında varılan “Washington antlaşmasından” itibaren de emperyalizm tarafından Irak’taki petrol kaynaklarının ulusal ve dinsel bölünme üzerinden denetlenmesi, bu amaçla Kürt önderliklerin küresel sermayenin yanına çekilmesinin yanı sıra Şii direnişin İran’dan uzaklaştırılması ve nihayet Sünni Iraklıların Saddam’dan kopartılması planları uygulamaya konmuş oluyordu. 

Emperyalizmin bu yeni stratejisini PKK’nin Türkiye’deki rejimden çok daha önce kavradığını söylemek olanaklı. Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin sağlamlaşmaya başlaması, üstelik bunun ABD koruması altında gerçekleşmesi; Stalinist imparatorluğun tarihe karıştığı ve üstelik Kuzey Irak’taki askeri mevzilerin yitirildiği bir dönemde PKK önderliğinin önüne KDP-KYB “büyük koalisyonuna” katılarak aynı “serbest bölge” politikasının Türkiye’nin doğusunda ve güneyinde uygulanma olasılığını araştırma perspektifini çıkarıyordu. PKK’nin ideolojik ve politik söyleminde ve eyleminde gerçekleşen köklü değişikliğin bu döneme rastlaması bir rastlantı olmamalı. Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) yürütme konseyi üyesi Duran Kalkan, mücadelelerinin “üçüncü dönemi” olarak adlandırdığı bu evreyi şöyle açıklıyor:

…bu süreçte demokratik siyasi mücadeleyi öne çıkartarak, Kürt sorununa siyasi diyalog temelinde bir çözümü dayattık. Bunun için stratejik değişim, yeniden yapılanmayı gerçekleştirdik. Gerillayı pasif savunma konumuna çektik. Gerilla 1 Eylül 1998’den 1 Haziran 2004’e kadar çok uzun bir süre böyle bir konumda kaldı. Fakat bütün çabalarımıza rağmen, 1 Haziran 2004 atılımı temelinde siyasi diyalogu daha aktif bir mücadeleye zorlamamıza rağmen, inkâr ve imha sistemini temsil eden güçler siyasi diyalog temelindeki çözüme yanaşmadılar.(19)

PKK önderliği emperyalizmin Kürdistan’a yönelik yeni stratejisini zamanında sezmiş, ama bu planın içinde kendisine yer olmadığını kavrayamamıştı. ABD yönetimi zaman zaman Türkiye’deki insan hakları ihlallerini kınamakla birlikte PKK’yi Kürt politikasının dışında bırakmaya dikkatle özen gösterecekti. Türkiye’deki rejimin, kendi terörist örgütler listesine dâhil ettiği PKK’ye yönelik imha politikalarını destekleyen Washington, Suriye krizi geliştiğinde Şam’daki hükümet üzerinde Öcalan’ı sürgüne yollaması için baskı yapmaktan çekinmedi. Öcalan’ın Rusya’da uzun süre kalamamasının, sözde Kürt dostu olan dönemin İtalya başbakanı eski komünist Massimo D’Alema’nın Öcalan’a sığınma hakkı tanımamasının, nihayet onun Kenya’da yakalanmasının ardında da ABD hükümetinin ve gizli servislerinin çabalarının yattığını tüm dünya kamuoyu biliyor. PKK’nin bir türlü görmek istemediği, ABD’nin Irak politikasının –ve Mart 2003 işgalinin- asıl hedefinin Kürtlere özgürlük getirmek değil, bu ülkenin petrol yataklarına el koymak ve Ortadoğu’daki jeostratejik bir bölgeye yerleşmek; Kuzey Irak Kürtlerinin “otonomi” elde etmelerinin ardında yatan başlıca nedenin de emperyalizmin amacına ulaşmak için Irak’ı bölmek (bağımsız parçalar halinde dağıtmak değil) olduğuydu. PKK’den ardı ardına gelen strateji değişiklikleri, bir dizi yeni örgütlenmenin kurulup tekrar lağvedilmesi, vb. bunların hiçbiri sadece Türkiye’yi ve ABD’yi değil, Barzani ve Talabani’yi bile ikna etmeye yetmemişti.

Emperyalizmin Irak Kürdistanı üzerinde uyguladığı demokratik gericilik politikası KDP ve KYB’nin “uluslararası koalisyona” baş aktörler olarak katılmaları biçiminde somutlanırken PKK’nin dışarıda bırakılmasının bir nedeni, Türkiye’deki Bonapartist rejimin bir bütün olarak ABD’nin stratejik müttefiki olması ve emperyalizmin planları içinde -Irak’ta Saddam’a karşı olduğunun tersine- ne bu rejimin yıkılması ne de toprak bütünlüğünün parçalanması ya da zayıflatılmasının yer almıyor oluşu idi. Ama belki de daha önemlisi, Türkiye’deki Kürt yığınların ulusal bilinç ve kitlesel seferberlik düzeyi bizzat bu rejimin sürekliliğini tehdit ettiği müddetçe, kitlelerin kendisini temsil ettiğine inandığı herhangi bir örgütün –bizzat kendisi istese bile- asla emperyalist koalisyonda yer alamayacağı, tam tersine terörist örgütler listesinden çıkamayacağı gerçeğiydi. Dolayısıyla PKK ne denli ad ve strateji değiştirirse değiştirsin, önderleri rejimin sorumlularına ne denli iyi niyet mektupları yazarlarsa yazsınlar, dağlarda ateşkes ilan etseler bile kitleler durulmadıkça rejimin ve emperyalizmin düşmanı olarak kalacaktı, öyle de oldu. Rejim, emperyalizmin de desteğiyle, 2000´lerin başlarına değin geleneksel inkar ve imha politikalarını sürdürdü.

Klasik İnkârdan Demokratik Gericiliğe

Türkiye’deki rejimin anlayamadığı ya da anlamış olsa bile kabul etmemekte direndiği, emperyalizmin Ortadoğu’daki uzun vadeli politik ittifaklarına önde gelen Güneyli Kürt önderlikleri katmış olmasıydı. Aslında rejimin bu kavrayışsızlığı sadece Kürt sorununa müdahalede klasik araçların dışında başka yöntemler uygulama isteksizliğinden çok, dinamik ekonomik ve toplumsal dönüşümler içinde devletin dış politikasını emperyalizmin yeni dünya stratejisi içinde tarif edememiş olmasından kaynaklanıyordu. Soğuk Savaş döneminde Sovyet bloğuna karşı uygulanan “çevirme, tecrit ve caydırma” stratejisi çerçevesinde “her tarafımız düşmanlarla çevrili” söylemine dayalı olarak uygulanan kendi kendini tecrit ve yalnızlaştırma politikası, kapitalist ekonominin daha çok ihracata ve dış ticarete, burjuvazinin daha fazla yurtdışı pazarlara, yatırım alanlarına ve uluslararası sermayeye ihtiyaç duymaya başladığı bir dönemde, tekelci sermayenin yanı sıra hızla güçlenmekte olan Anadolu sermaye gruplarının ve özellikle büyük kentlerde zenginleşmekte olan orta sınıfların gereksinimlerine artık yanıt getirmeyen, neredeyse çağdışı kalan bir çizgiye dönüşmüştü. 

2003’te ABD’nin Irak işgali başlayıp KDP ve KYB peşmergeleri emperyalist birliklere yol göstermeye ve “uluslararası koalisyonun” öncü avcı birlikleri olarak çatışmaya girdikleri bir sırada bile Türkiye’deki rejimin yegane tepkisi ve kaygısı “aman Kürtler Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet kurmasın” idi. Irak saldırısını çok önceleri planlamakta olan ABD’nin o dönem dışişleri bakanı Paul Wolfowitz’in Temmuz 2002’de Türkiye’ye gelip ABD’nin böylesi bir Kürt devletinin kurulmasından yana olmadığını, bu tip bir girişimi bölgede istikrarsızlık kaynağı olarak göreceği yolundaki ısrarlı ifadeleri ve verdiği güvenceler bile rejimin korkusunu yatıştırmaya yetmemişti. Ekim 2002’de ABD’nin öncülüğünde KDP ve KYB’nin anlaşmaya vararak Kuzey Irak’ta Kürt parlamentosunu yeniden açmaları bu korkuyu derinleştirmiş, hatta Ankara’nın bölgede bağımsız bir Kürt oluşumuna karşı askeri müdahalede bulunacağı tehditlerini savurmasına kadar varmıştı. 1 Mart 2003’te TBMM’nin ABD birliklerinin Türkiye üzerinden geçişini reddetmesinin, Meclis’in tarihindeki belki de en cesur kararı olan bu tutumunun ardında bile, Irak halkına saldıran emperyalizme duyulan tepki değil, “Kürt korkusu” yatıyordu. 

Oysa Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçları başka bir politikada yatıyordu ve bunu dile getirenler, kuramlaştıranlar da vardı. Bugün Dışişleri Bakanlığı’nı üstlenmiş olan Ahmet Davutoğlu, daha 2001’de yeni dönem Türk dış politikasını yönlendirmesi gerektirdiğini düşündüğü “stratejik derinlik” kavramını geliştirmişti.(20) Buna göre Türkiye jeostratejik öneminin yanı sıra çevre bölgelerle sağlam tarihi ve kültürel bağlara sahipti ve durum bölgedeki bütün ülkelere yönelik olarak daha aktif bir dış politika izlemesinin koşullarını yaratıyordu. Dolayısıyla Türkiye bir “merkez ülke” olmalı ve komşu ülkelere yönelik olarak “sıfır sorun politikası” uygulamalıydı. Bu politika, ABD öncülüğünde emperyalist NATO’ya yeni biçilen “demokrasi ve barış gücü” olma rolüne daha uygundu ve Ortadoğu ve Orta Asya’daki ülkeler üzerinde uygulanmakta olan “dengelemek, işbirliğine çekmek ve/veya denetlemek” gayretlerinde Türkiye’nin “yumuşak güç” olarak merkezi bir görev üstlenebilmesini sağlayacaktı. 

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin bir dönem “soğumasının” nedeni, Meclis’in aldığı karardan çok, rejimin emperyalizmin yeni dünya ve bölge politikalarını kavrayamaması ya da kendini bu doğrultuda yenileme yetisi gösterememesiydi. Dört yıl kadar süren –ve aynı zamanda ülke içinde Bonapartist rejimin yenilenmesine yönelik krizlerle dolu olan(21) bu dönem Ekim 2007’de Türkiye’nin ABD’nin arabuluculuğunda Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) ile anlayış birliğine varması ve Güneyli Kürtlerin Ankara’nın PKK’ye karşı savaşına destek vermeye başlamalarıyla sona erdi. Mart 2010’da Erbil’de Türk konsolosluğunun kurulmasına kadar varacak olan bu politika değişikliği esas olarak burjuvazinin bölgede bir “yumuşak güç” halinde gelişen yeni bir “tüccar devlete” olan ihtiyacına karşılık düşüyordu.

Gerçekten de burjuvazinin 1980’lerde yöneldiği ihracata dayalı ekonomi anlayışı, dış ticaretin Türkiye ekonomisinde giderek büyüyen bir ağırlık kazanmasına neden olmuştu. Özellikle 1990’ların ortalarından başlayarak İslam ülkeleriyle geliştirilen ekonomik ilişkiler AKP iktidarı döneminde daha bir hız kazanmış, 1996-2009 arasında toplam ihracat dört katı artarken, İslam Konferansı Örgütü’ne (İKÖ) üye 57 ülkeye yapılan ihracatın hacmi yedi katı artmış ve toplam ihracat içindeki payı yüzde 28’e ulaşmıştır.(22) Türkiye, tüm dünya ile olan ticaretinde açık verirken, 2009 itibariyle Ortadoğu ülkeleriyle yaptığı ticarette 8 milyar dolar fazla elde etmiştir.

Bu tablo içinde Irak ve özel olarak da Güney Kürdistan özel bir yer işgal etmektedir. Irak’ın Kuveyt işgali sonrasında bu ülke üzerinde uygulanan ekonomik yaptırımların kalkmasının ardından, özellikle de Irak’ın emperyalistlerce işgaliyle birlikte Türkiye’nin bölgeyle ekonomik ilişkisi hızla gelişmiş ve 2003-2009 arasında bu ticaretin hacmi 900 milyon dolardan 6 milyar dolara yükselmiştir. 2009’da dünya ekonomik krizi nedeniyle Türkiye’nin genel ihracatı yüzde 23 düzeyinde azalırken, Irak’a olan ihracat yüzde 60 oranında artmıştır.(23) Bugün sadece Irak Kürdistanı’nda –ABD’nin 40 şirketıne karşılık- 700’den fazla Türk şirketi faaliyet göstermekte ve Türkiye tüm Irak’ta en çok yatırım yapan on ülke arasında yer almakta.(24) Pek çok alanda faaliyet gösteren Türk şirketleri, yol, köprü ve diğer altyapı inşaatları alanlarında önemli sözleşmeler bağıtlamış durumdalar. Irak Kürdistanı bölgesindeki tüketim mallarının yüzde 80’i Türk patentlidir.(25) Bölgenin elektriği Türkiye’den beslenmektedir, üstelik Türkiye Mart 2010’da bölge yönetimiyle 48 yeni ticari ve ekonomik sözleşme imzalamıştır. Türkiye’nin KBY’nin denetimi altındaki ya da KBY ile Bağdat arasında ihtilaf konusu olan petrol alanlarında da önemli yatırımları bulunmaktadır. Öte yandan Kürdistan petrolü dış dünyaya Türkiye üzerinden akıtılmaktadır.

“Tüccar devlet”in bu biçimde güçlenmesi kuşkusuz ticari ve ekonomik ilişkilerini geliştirmek istediği bölge ülkeleriyle çatışmalı değil barışçıl ilişkiler içinde olmasını gerekiyor; “sıfır sorun” politikası da bu gereksinimin bir ürünü. Türkiye’nin KBY ile olan ilişkilerinin yumuşaması, bir ölçüde Barzani ve Talabani önderliklerinin emperyalizmin bölgedeki projesi çerçevesinde bağımsızlık taleplerinin olmadığına ve Türkiyeli Kürt halkın mücadelesini “Türkiye’nin bir iç sorunu” olarak kabul ettiklerine Ankara’yı inandırmış olmalarından kaynaklanıyor. Ama daha da önemlisi, KBY Türkiye’deki Bonapartist rejimin PKK’ye karşı mücadelesine aktif destek vermeye başlamıştır ve PKK’ye karşı oluşturulan ABD-Irak-Türkiye ittifakının belki de en önemli bileşenidir.

Barzani ve Talabani önderliklerinin kendilerini Kürt halkı karşısında “hain” ilan edilmekten kurtarmak için yararlandıkları bir söylem de AKP hükümetinin sözde “Kürt açılımı” politikası. KDP ve KYB kendi taraftarlarına, kendilerinin bağımsız bir devlet kurma peşinde olmadığı ve Irak bütünü içinde özerk ya da bir tür federal yönetim yetkileriyle yetinmeyi kabul ettiği koşullarda, Türkiyeli Kürtlerin de bireysel demokratik ve kültürel haklarla yetinmeleri gerektiğini, Ankara hükümetinin bu hakları tanıma doğrultusunda adımlar attığını, acele edilmemesi, maceraperest olunmaması gerektiğini ve bu “demokratikleşmenin” önündeki en önemli engelin “PKK şiddeti” olduğunu söyleyebilecektir, söylemektedir. Bu anlamda AKP hükümetinin “açılım” politikası Kuzey Kürdistan halkına sahte umutların dışında bir iyileşme getirmezken, KDP ve KYB’ye Kürt halkını bölücü propaganda malzemesi sağlamış olmakta, böylece bu önderlikler “Türkiye’deki maceraperest Kürt politikacılar ile terörist PKK” karşıtı tutumlarını gerekçelendirebilmektedirler. ABD emperyalizminin önderliğinde Türk ve Kürt burjuvazileri arasında bu konuda gerçek bir ittifak kurulmuş durumdadır, bir bütün olarak Kürt halkının ulusal ve demokratik hakları ve talepleri karşısında örülen bir ittifak.

Emperyalist-Bonapartist Çember

Kürdistan on yıllardan beri kanla yıkanan, oldukça ağır işleyen ve son derece karmaşık bir devrim süreci içinden geçmekte. Yüz binlerce insanın canına mal olan, milyonlarca yoksulun ağır kefaretler ödediği, kazanılan kısmi mevzilerin bir anda kaybediliverdiği ya da kaybedilebileceği bir politik ve toplumsal devrim süreci. Ulusal bilincin gelişmesi ve baskıcı bölge rejimlerine karşı başkaldırı ruhunun seferberliklere dönüşmesi belki de yerleşilen mevzilerin en kalıcıları. Öte yandan, önderliklerini ister beğenelim ister onaylamayalım, emperyalizmle ve bölge rejimleriyle ilişkileri hakkında ne düşünürsek düşünelim, Kuzey Irak’ta bir Federal Kürdistan yönetiminin kurulmuş olması; Türkiyeli Kürtlerin kendi bölgelerinde ardı ardına seçim başarıları gösterip belediyelere yerleşmeleri, Meclis’e parlamenter sokmaları, rejim yetkililerini “Kürt sorunu vardır” demeye, göstermelik de olsa “demokratik açılımdan” söz etmeye mecbur bırkmış olmaları, Kürt devrimi sürecinin politik-demokratik kazanımlarıdır. Bununla birlikte, bu mevzilerin nasıl ve ne pahasına elde edildiği, bugün Kürt kitlelere yol gösteren önderliklerin hangi projelerle hareket ettikleri ve nereye yöneldikleri iyi tespit edilemezse, kazanımların bizzat Kürt devriminin aleyhine işleyen unsurlar haline dönüşme tehlikesinin farkına varmak mümkün olamayacağı gibi, Kürt devriminin sınıfsız, sömürüsüz bir toplum oluşumuna doğru yönelmesi için gerekli olan programı formüle etmek de olanaksız hale gelir.

Kuzey Irak’ta bugün yerel hükümet organlarını geliştirmiş olan Kürtlerin federal yönetimini salt ABD emperyalizminin yarattığı bir aygıt olarak görmek, sadece Kürt tarihini bilmemek değil, aynı zamanda on yıllardan beri emperyalizmin maşası ya da bağımsız Bonapartist nitelikli Arap despotizmlerine karşı mücadele eden Kürt halkının kahramanca mücadelesini küçümsemek, hiçe saymak anlamına gelir. Kuzey Irak Kürtleri mücadelelerinin pek çok evresinde merkezi rejimlerin kıskacından uzak yönetim deneylerine girişebilmişler, hatta belirli dönemlerde bu rejimleri geniş kültürel, demokratik ve politik haklar kabul etmeye zorlayabilmişlerdir. Güney Kürdistan halkının bu tarihi dikkate alındığında, bugünkü yerel yönetim mevzisinin onun mücadelelerinin bir ürünü olduğunu tespit etmemiz gerekir. Ama bu “çarpılmış”, bozulmuş bir üründür.

Ezilen bir ulusun gerçekten demokratik bir devrimi başarıya ulaştırıp ulaştıramadıklarının biz Marksistler açısından en belirleyici kıstası, o ulusun bağımsız devlet kurma hakkı dahil, kendi kaderini tayin hakkına sahip olup olmadığıdır. Bu açıdan bakıldığında Güney Kürdistan halkının bu hakkı ele geçiremediğini, verili önderlikler altında da asla bu hedefe ulaşamayacağını söyleyebiliriz. Barzani ve Talabani önderliklerinin bugün emperyalizm ile olan işbirlikleri son derece bariz; bunu bizzat Barzani, “ABD kuvvetlerinden sonra koalisyonun en büyük ikinci ortağı bizim peşmergelerdir” diyerek ifade etmekte.(26) Ama onların bu niteliği yeni kazandıkları ya da koşulların onlara dayatmış olduğu bir özellik değil. On yıllardan beri KDP ve KYB, bizzat kendi halklarının bir bölümüne karşı bölgedeki gerici Arap, Türk ve İran rejimleriyle işbirliği yapmakta bir beis görmemişler, Stalisinst rejimler çöküp Ortadoğu’nun emperyalistlerce işgali başlatıldığında da onun saflarında hemen yerlerini almışlardır. Bu önderlikler sınıf karakterleri gereği (feodal ve küçük burjuva) daha başından itibaren Kürt halkının ulusal mücadelesini kendi feodal, askeri ve politik aparatlarının denetimi altında tutmayı başarmışlar(27) ve bugün onu emperyalizme tamamiyle bağımlı bir yarım devlet aygıtı içine hapsetmişlerdir. 

Irak bugün emperyalizmin işgali altında olan, ona bağımlı bir ülkedir ve yarın ABD birlikleri çekildiğinde de öyle kalacaktır. Niteliği üzerinde yapılacak tartışmaların ancak “sömürge mi, yarısömürge mi?” çerçevesinde kalacağı bir Irak devletinin içine çivilenmiş Güney Kürdistan halkının kendi kaderini tayin hakkına sahip olup olamayacağı sorusu daha bugünden anlamını yitirmiş durumdadır. Emperyalizme tamamen bağımlı bir devletin anayasası içinde elde edilebilecek demokratik haklar ve yerel yönetim yetkileri, KDP ve KYB’nin hızla oluşturmaya (ya da kendilerini dönüştürmeye) çalıştıkları Kürt burjuvazisi ile merkezi yönetimi elinde tutan egemen sınıflar arasındaki çekişmelerin ve bunların “koruyucu, gözleyici” emperyalizmle ve bölgedeki Bonapartist rejimlerle olan yakınlıkları ya da uzaklıkları tarafından belirlenecektir. Hatta Kürt burjuvazisi ve toprak ağaları, Musul ve Kerkük gibi petrol zengini tartışmalı bölgelerin statüsünün (özellikle Ninewa –Musul- Kerkük ve Diyala vilayetlerinde) belirlenmesinde militarist şoven bir tutum almakta tereddüt etmeyeceklerdir; böylece aynı anlayışla kendi egemenleri tarafından Kürtlerin üzerine sürülecek olan Arap yoksulları ile Kürt yoksulları birbirine kırdırılabilecektir. Bu süreç aslında ciddi bir tehlike olarak daha şimdiden kendini göstermiştir. 2009’da Diyala bölgesinde patlak veren anlaşmazlıklar silahlı çatışmalara dönüşmüş ve ancak emperyalist işgal birliklerinin araya girmesiyle durdurulabilmiştir. Öte yandan 2009’da Musul vilayetinde yerel seçimleri ulusalcı Sünni Arapların kazanması ve vilayet yönetiminin güvenlik birimlerini tamamen kendi denetimi altına alıp peşmergeleri kendi bölgelerine doğru itmeye çalışması, ABD birliklerinin tümüyle çekilmeyi vaat ettikleri 2011 sonlarından itibaren olabileceklerin bariz işaretleridir.

Türkiye’nin “stratejik derinlik” kavramıyla Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerine yönelik olarak başlattığı yeni dış politika, geleneksel “güvenlik” çizgisinin yerine “tüccar devlet” anlayışını geçirirken, özellikle Güney Kürdistan’da tarihsel açıdan “tuhaf” görünen sonuçlara yol açıyor. ABD birliklerinin çekilmesinden sonra Araplardan genel bir taaruz bekleyen Kürt yönetimi, bir yandan da bölgenin “demokratik dış dünyaya” açılımının tek yolu olarak gördüğü Türkiye’ye “koruyucu” işlevi yüklemeye başlamış durumda. Öyle ki, Ankara ile Erbil arasında giderek sıcaklaşan ilişkiler “Musul vilayeti” söylemini bile yenden canlandırıyor. ABD think-tank’larından International Crisis Group’un (ICG) görüştüğü KBY bakanlarından birinin ifadeleri bu açıdan son derece çarpıcı:

…bağımsızlık bizim hakkımız, ama bu olmazsa, Irak içinde kalmaktansa Türkiye ile birlikte olmayı yeğlerim, zira Irak demokratik değil… En iyi yol, Kürdistan bölgesinin Türkiye’ye yeni Musul vilayetinin bir parçası olarak katılması, Türkiye’nin de Avrupa Birliği’ne girmesi olacaktır, bu Türkiye’deki Kürtlerin de sorununu çözer.(28)

ICG’nin raporuna göre, Kürt yönetimi içindeki bu görüşlere karşı Ankara’daki Türk yetkililer kendi ülkelerindeki Kürt nüfusun artmasından yana değiller. Kuruluşun görüştüğü bir Türk yetkilinin ifadesine göre,

Irak Kürtleriyle gelecekte bir ekonomik konfederasyon mümkün olabilir, ama bu “de jure” bir düzenleme değil, “de facto” olmalıdır. Biz Irak’ın birleşik kalmasını istiyoruz. Irak, bölgedeki etnik ve dini dengenin barometresi gibidir. Ama ekonomik özendirmeler mümkündür. Bağdat’la anlaşma yoluyla, Kürt bölgeleriyle olan sınırımızı esnekleştirebilir ve bir ekonomik bölge oluşturabiliriz.(29)

KBY Başkanlık Divanı başkanı Fuat Hüseyin ise Türkiye’nin “koruyucu” işlevinin kendileri için yeterli olduğunu, buna karşılık Ankara’nın Kürdistan bölgesindeki petrol ve gaz kaynaklarına doğrudan erişiminin olanaklı kılınacağını, hatta Türkiye’nin “böylece Kerkük’ü dolaylı biçimde ele geçirmiş olacağını” belirtiyor.(30) Bu senaryoya göre, işgalin sona ermesinin ardında doğacak karışıklık ortamında Kürt yönetimi Türkiye’nin de yardımıyla Musul ve Kerkük bölgelerini kendi denetimi altına alacak, Türkiye de Kürtler aracılığıyla bölgenin zengin hidrokarbür yataklarına yerleşmiş olacak.

Bu planların nasıl gelişeceğini, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bugünden bilemeyiz, ama Kürt yetkililerin emperyalizm için çalışan “düşünce geliştirme” ajanslarının raporlarına kadar giren ifadeleri Kuzey Irak’ta Kürt devriminin çevresine kuşatılan emperyalist-Bonapartist çemberin niteliğine dair olduça net fikir veriyor. Ankara’nın Barzani ve Talabani’nin bu “Türk dostu” iyi komşuluğundan beklediği elbette sadece petrol alanlarına ulaşım kolaylığı değil. Türkiye’nin Güney Kürdistan üzerindeki “koruyucu” rolü karşılığında KBY’den elde ettiği esas olarak, güneyli Kürt halkın kuzeyli kardeşlerinden koparılması, koca bur ulusun bölünüp parçalanması. Bu, son tahlilde emperyalizmin Kürt devrimini bölmesi ve parça parça durdurmasıdır. Bunun aracıları ise Türkiye’deki rejim ile mevcut Barzani ve Talabani önderlikleridir. Kürt devrimi karşısındaki ABD-TC-KBY ittifakının bir hedefi de kuşkususz, Kuzeyli Kürt halkın kendi önderliği olarak gördüğü PKK’nin, “silahsızlandırma” adı altında tasfiye edilmesidir.(31)

Böyle bir yönetimin kendi bölgesinde uygulayacağı demokrasinin sınırlarının da egemen sınıfların çıkarları tarafından belirleneceğini görmek zor değildir. Güney Kürt yönetimi –bizzat Talabani’nin devlet başkanlığı altındaki- Bağdat rejiminin demokratik olmadığından yakınmakta ve bunda da son derece haklı. Ne var ki, Erbil hükümetinin demokrasiden şikayeti esas olarak üzerinde hak iddia ettiği toprakların Anayasa gereği kendisine verilmiyor olmasının pek ötesine geçmiyor. Talabani ve Barzani önderlikleri tüm Irak halkı için demokrasi talep etmiyorlar, sadece kendi federal yönetimlerinin garanti altına alınmasını, Kürt temsilinin Bağdat’taki hükümet üzerinde daha fazla ağırlığa sahip olmasını ve kendilerine çokuluslu petrol şirketleriyle bağımsız anlaşmalar yapma yetkisinin tanınmasını talep ediyorlar. Kürt yönetiminin bu talepleri meşru olabilir, ama Kürt halkıyla birlikte tüm Iraklı yoksul sınıfların ülke petrol gelirlerinden eşit ve dürüst bir biçimde yararlanabilmesinin yolu, emperyalist şirketlere tanınacak ruhsatlardan ve yetkilerden ve bunun karşılığında egemenlerin özel kasalarının doldurulmasından geçmiyor(32); tüm yeraltı zenginliklerinin millileştirilmesinden ve ekonominin işçilerin ve emekçilerin kontrolü altında merkezi olarak planlanıp yönlendirilmesinden geçiyor. Emperyalizmden bağımsızlığı gerektiren bu anlayış, ne Bağdat ne de Erbil yönetiminin programında yer almakta.

Demokratik devlet yönetiminin, aşiret yönetiminden farklı olduğu ve sadece seçimle işbaşına gelmekle sınırlı olmadığı bir gerçek; ama demokrasi yokluğundan şikayet edenlerin, Güney Kürdistan bölgesi üst yönetiminin Barzaniler ve Talabanilerle dolu olmasından, yönetimin giderek bölgedeki diğer “monarşik cumhuriyetler”e benzemeye başlamasından neden kaygı duymadıklarını anlamak da zor değil. Bugün Barzani ailesinin pek çok bireyi telefon, medya organları, petrol ortaklıkları gibi önemli şirketlerin başına yerleştirilmiş durumdayken, Talabani ailesi devlet arazilerine kâr amaçlı işletmeler kurmakta, KYB’nin şirketler grunu Nokan’ın ihalelerden aldığı komisyonlar ise skandal yaratıcı boyutlara ulaşmakta.(33) KDP ve KYB önderlikleri demokratik bir federal yönetim inşa etmekten çok, iktidar olmanın getirdiği olanaklardan yararlanarak bir çıkarlar ağı örmektedirler. Kürdistan bölge yönetimini yozlaşmayla eleştirerek KYB’den kopan Goran (Değişim) partisinin Temmuz 2009’daki Kürdistan bölgesi seçimlerinde ve Mart 2010 parlamento seçimlerinde ciddi başarılar elde etmesi, bölge Kürtlerinin bu gerçeğin farkına varmaya başladıklarına işaret etmekte. Öte yandan kentlerde bölge yönetimi güvenlik birimlerinin muhalif unsurlara saldırması, baskı yapıyor olması, basın yayın haklarına sınırlamalar getirilmesi, yönetim organlarına yönelik işkence ve cinayet iddialarının yaygınlaşması(34), vb. Güney Kürdistan’da kurulan yönetimin Kürdistan devrimini daha demokratik aşamasında frenlemekte olduğunun işaretleri.

İşte bütün bu nedenlerle Kuzey Irak’taki Kürdistan Yerel Yönetimi’ni Kürt halkının mücadelesinin KDP ve KYP önderliklerince tahrip edilmekte olan bir mevzisi olarak tanımlıyoruz. Güneyli Kürtlerin elde etmiş oldukları federal haklara yönelecek bir emperyalist veya Bonapartist saldırının elbette karşısında olacağız; ama esas olan, Kürt devriminin güneyde emperyalizm, Bonapartizm ve bizzat Kürt önderlikleri tarafından önüne çekilen sınırlamaları aşarak ilerletilmesinin yollarını aramaktır.

…ve Kuzey

Kürt devrimi Türkiye’nin sınırları içinde oldukça farklı bir karakterde ve farklı yollardan gelişmekle birlikte, üzerindeki emperyalist-Bonapartist baskı güneydekinin neredeyse aynısı, önündeki program ve önderlik sınırlamaları da oldukça benzerdir. Öncelikle, Türkiyeli Kürtler arasında kendisi ne kadar istese de, ABD birlikleri tarafından işgal edilip çevrelenen bir “Kürdistan” bölgesine yerleştirilecek herhangi bir önderlik bulunmuyor. Emperyalizmin, stratejik dostu Türkiye üzerinde ne böyle bir planı var ne de niyeti. Washington kimi zaman Türkiye’deki “demokratik hak sınırlılıklarından” söz ediyor ve rejimin reforme edilmesinden yana gözüküyor; ama bunu, emperyalizmin Türkiye’den demokratik bir dönüşüm talep ettiği biçiminde yorumlamak, liberal solculara hoş gelse bile, gerçeklerle uyuşmaz. ABD emperyalizmi, dış dünyaya sadece güvenlik penceresinden bakan Türkiye’deki mevcut rejimin kendi içinden çürüdüğünün ve yenilenmezse kendi kendine çökeceğinin farkında; böyle bir rejim, sadece Ortadoğu ve Avrasya ülkelerinin “dengelenmesi, işbirliğine çekilmesi ve/veya denetlenmesi” çabalarında emperyalizmin işine yaramamakla kalmaz, bizzat yol açabileceği devrimci krizlerle onun başına yeni dertler de açabilir. Dolayısıyla Bonapartist rejim, ana kolonlarına dokunulmadan reforme edilmeli ve yenilenmelidir. Türk faşistlerin ve milliyetçi solun, “ABD’nin Türkiye’yi bölme planları” olarak tanımladığı şey, emperyalizmin Türk burjuvazisinin de hemfikir olduğu bu isteğinin ötesine geçmemekte.

O halde ABD emperyalizminin Kuzeyli Kürtlere ilişkin planı ne? Bunu Carnegie Endowment adlı think-tank kuruluşunun raporlarından çıkarsamak olanaklı. Adı geçen kuruluş 2009 başlarında yayımladığı “Kürdistan Üzerinde Çatışmanın Önlenmesi” başlıklı raporda, “çok farklı politik inanışlara sahip Kürtlerin üzerinde anlaştıkları talepleri” şu biçimde öne çıkarıyor:

Türk devletinin Türkiye’nin çok etnisiteli bir devlet olduğunu kabul etmesi (Kürtlerin ayrı bir topluluk oluşturduğunu doğrudan kabul etmeksizin); kültürel hakların, özellikle Kürt dilinin kullanılması özgürlüğünün tanınması ve tüm Türkiye illerine bazı idari yetkilerin devredilmesi.(35)

 Pekiyi, bu nasıl gerçekleştirilecek? Kuruluşa göre 1982 Anayasası’nda yapılacak bazı değişiklikler bu hedefe varılmasını olanaklı kılabilir, ne var ki AKP hükümeti bu hedefe varılmasında güçlüklerle karşı karşıya. Dolayısıyla şu yollar öneriliyor:

Türkiyeli Kürtler çatışmadan yorulmuşlardır ve çocuklarının dağdan, yani PKK kamplarından ve cezaevlerinden eve dönmelerini istemektedirler. Bu, öncelikle bu örgütün silahsızlandırılmasını ve lağvedilmesini gerektirir.(36)

…Obama yönetimi, Avrupalılarla birlikte Kürt bölgelerinin kalkındırılması, böylece yerel nüfusun Türk devletine karşı şiddeti desteklemekten vazgeçirilmesine yönelik girişimler önermelidir. Ankara’nın Kürt bölgelerine vaat ettiği ekonomik paketler asla gerçekleşmemiş ve yerel nüfusu bu konuda inançsız hale getirmiştir.

Birleşik Devletler, Avrupalı ortaklarının aksine, Ankara’nın tepkisini çekmemek için tarihsel olarak Türkiyeli Kürt liderlerle işbirliğinden uzak durmuştur. Bu değişmelidir, çünkü bugüne kadar Ankara bu sorunun politik yanlarıyla ilgilenmekte etkisiz kalmıştır. Bunun sonucunda da Türkiyeli Kürtler Türk yönetiminin bazı taleplerini karşılayabilme yeteneğine olan inançlarını yitirmişlerdir… Washington ve Avrupa başkentleri, şiddete karşı olan Türkiyeli Kürt liderlerle doğrudan ilişkiye geçerek, onları ABD’ye davet etmeli, ABD sivil toplumuna erişimlerini sağlamalı ve şiddetsiz toplum faaliyeti konusunda eğitilmelerine yardımcı olmalıdır. Washington ayrıca, Türkiyeli Kürtleri silahlı mücadeleye devamdan caydırmak için Iraklı Kürt liderlerin desteğini de sağlayabilir, çünkü [silahlı mücadele] sadece sonuç vermemekle kalmayacak ama aynı zamanda Iraklı Kürtlerin deneyimlerinin başarısını da tehlikeye sokacaktır.(37)

Bu yönerge çok açık: PKK tasfiye edilecek, ekonomik kalkınma programlarının da yardımıyla Kürt illerindeki seferberlikler durdurulacak, emperyalist merkezle işbirliği yapacak bir önderlik oluşturulup eğitilecek ve nihayet 1982 Anayasası’nda yapılacak bazı değişikliklerle Kürtlere (onları ayrı bir ulus olarak tanımaksızın) bazı kültürel ve demokratik haklar verilecek, bu arada merkezi hükümetin bazı yetkileri il idarelerine devredilecek. Bu konularda Türkiye’de burjuvazinin hazırladığı “demokratikleşme raporları” ile emperyalist “uluslararası barış” planları arasında büyük benzerliğin olduğu açık: “terörizme karşı mücadele” çizgisi ile “önderliklerin barışçıl çözüme kazanılması” olarak ifade edilen demokratik gericilik politikalarının birleştirilmesi. Sorun, yukarıda da değindiğimiz gibi, Bonapartist rejimin bu “çözüme” hazır hale getirilmesi. Ama bu adımların atılabilmesinde “hazır” hale getirilmesi gereken yalnızca rejim mi? Ya Kürt kitleler?

Demokratik gericilik politikasının uygulanabilmesinin en önemli koşullarından biri, kitle seferberliklerinin durdurulabilmesi, bunu gerçekleştirebilecek bir önderliğin oluşturulabilmesi. Aslında PKK’nin taleplerinin emperyalizmin ve Türkiye burjuvazinin dile getirdiklerinin çok ötesine geçmediği ve Abdullah Öcalan’ın silahlı mücadeleyi ve Kürt kitle seferberliklerini durdurma niyetine ve yetisine sahip olduğu ortada:

Aslında sorunun çözümü çok zor da değildir. Ben daha önce de değindim iki şartım vardı. Birincisi İnsan Hakları ve Demokrasi Şartı. İkincisi Güvenlik şartıydı. Ben daha önceleri gerek yazılı gerekse sözlü bu konuları AKP iktidarı döneminde devletin sağduyulu, bilen kesimine gerekse AKP’ye, Başbakan’a ilettim. Bu konuda çok şey istemediğimiz de bilinmelidir. Bu iki şart da anayasal haklardır. Birinci şart İnsan hakları ve demokrasi şartıdır. Bu da demokratik anayasa demektir. Demokratik bir anayasanın inşası demokratik haklar demektir. Kürtlerin demokratik haklarının anayasal güvenceye alınmasıdır. İkinci şart ise güvenlik şartıdır. Güvenlik şartı da anayasada düzenlenmiş bir anayasal haktır. Bütün toplulukların güvencesi olmalıdır. Türkiye Halkı’nın da güvencesi olmalıdır, Kürtlerin de güvencesi olmalıdır. Bu iki şart gerçekleştiğinde ben de üzerime düşeni yaparım dedim. Daha önce de çağrı yaptım, ‘bu şartlar yerine getirilirse ben silahlı güçleri bir yere toplarım’ dedim. ‘Sizin de uygun gördüğünüz onların da uygun gördüğü bir yerde güçleri toplarım. Ve bunu başaracak gücüm de var, buna inanıyorum’ dedim.(38)

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile kapatılan DTP’nin siyasi yasaklı eski eşbaşkanı Ahmet Türk’ün Mayıs başlarında Washington’da Carnegie Endowment’ta verdikleri konferansta dile getirdikleri talepler de ne bu kuruluşun önerilerinden ne de Öcalan’ın taleplerinden farklı. Ahmet Türk, “barışçıl çözüm” için başlıca üç taleplerinin, “Kürt kimliğini Türkiye’nin zenginliği sayan Anayasal düzenleme, kültürel haklar ve Kürtçenin kamusal ortamda özgürce ifade edilmesi, Kürt yoğunluğunun fazla olduğu bölgelerde demokratik otonomi”(39) olduğunu ifade ediyor. Bu uzlaşma taleplerinin PKK’nin istemlerinin gerisinde olduğu söylenemez. Eski DTP’nin, bugünkü BDP’nin başında ya da içinde, PKK’nin politik istemler programından kopmak isteyenler olduğu yolundaki söylentilere karşın, bu iki kesimin arasında politik program farkı olduğunun söylemek doğru olmaz. Kaldı ki, Öcalan’ın bu konuda verdiği garanti ortada:

BDP’nin teslim alınmasını, bir dönem Ahmet Türk üzerinden yapmaya çalıştılar. Biliyorum Ahmet Türk, iyiniyetli biridir, ancak onun üzerinden bu teslimiyet politikasını uygulamaya çalıştılar. Ahmet Türk onlar bu oyuna gelmedi sonra da bazı saldırılar, Samsun’daki saldırılar oldu. Bu saldırılar tesadüfi değildir. Aslında Samsun saldırısı, bu oyunların boşa çıkmasından sonra Ahmet Türk’e duyulan öfkenin ifadesiydi, amaçlarına ulaşamamanın bir dışavurumudur, bunun böyle anlaşılması gerekir.(40)

Dolayısıyla Ahmet Türk ve diğer Kürt politik liderlerin dile getirdikleri talepleri PKK’nin “kırmızı çizgisi” olarak kabul etmemek için bir neden yok. KCK Yürütme Konseyi üyelerinden Duran Kalkan da 1990’ların sonlarından itibaren PKK hareketinin “stratejik bir değişim” gerçekleştirerek “siyasi diyaloga” ağırlık verdiklerini ifade ediyor:

Diğer yandan, bu süreçte demokratik siyasi mücadeleyi öne çıkartarak, Kürt sorununa siyasi diyalog temelinde bir çözümü dayattık. Bunun için stratejik değişim, yeniden yapılanmayı gerçekleştirdik. Gerillayı pasif savunma konumuna çektik. Gerilla 1 Eylül 1998’den 1 Haziran 2004’e kadar çok uzun bir süre böyle bir konumda kaldı. Fakat bütün çabalarımıza rağmen, 1 Haziran 2004 atılımı temelinde siyasi diyalogu daha aktif bir mücadeleyle zorlamamıza rağmen, inkar ve imha sistemini temsil eden güçler siyasi diyalog temelindeki çözüme yanaşmadılar.(41)

Emperyalist strateji kuruluşlarının tavsiyeleri, Kürt politik önderlerinin talepleri, liberal Türk burjuvazinin ihtiyaçları ve PKK’nin savunduğu hedefler arasında bunca benzerlik varsa -en azından aşılmaz engeller yoksa-, neden PKK kendini silahsızlandırmıyor, tasfiye etmiyor? Bu soruyu özellikle liberal solcular –aslında bir beklenti olarak- ileri sürüyorlar. Buna yanıtı, gazeteci Hasan Cemal ile yaptığı görüşmede KCK Yürütme Konseyi başkanı Murat Karayılan veriyor: “PKK silah bıraksın söylemi havaya, yani boşa sıkılmış bir kurşundur. Bıraksın da nereye bıraksın? Nasıl bıraksın? Kime bıraksın? Zemini nedir silah bırakmanın? Silah bıraksın demenin bir anlamı yok. Önce oturalım, konuşalım.”(42)Karayılan’ın sözlerinden, silah bırakmanın salt bir teknik sorun olduğu sonucunu çıkarmamak gerekir, zira şöyle devam ediyor:

Silahlı mücadeleyi de klasik yöntemlerle yapmıyoruz artık. Meşru savunma çizgisi temelinde çalışıyoruz. Kitle faaliyetlerine, sivil itaatsizliğe, siyasal çalışmaya ağırlık veriyoruz. Ama bu arada 6-7 bin silahlı insanı ne yapacaksınız? Onlar bir yerde kazanımların, meşru savunmanın güvencesi.(43)

Dolayısıyla PKK, şimdilik “kazanımların, meşru savunmanın güvencesi” olarak silah altında tuttuğu “6-7 bin insanın” kaderinin “çözüm” sonrasında ne olacağını soruşturuyor. Unutmamak gerekir ki PKK, kuruluşundan kısa bir süre sonra, o dönemde Stalinist ideoliojinin de etkisiyle hızla bir “aygıt” haline dönüşmüş, önderleri, kadroları ve militanlarıyla kendi varlık ve yaşam alanını kurmuş, kendi gereksinimlerini yaratmış, kendi tarihini ve mitlerini oluşturmuş, kendi içinde ve kendi başına bir cihaz haline dönüşmüştür. Kitlelerin haklı sloganlarından hareketle kendi aygıt slogan ve taleplerini programlaştırmıştır. Otuz yıldan beri süregelen böylesi bir hiyerarşik ve militarize aygıt, kitleler adına asgariye indirdiği bazı istekleri yerine getirildi ya da getirilecek diye kendini tasfiye etmez, politik, toplumsal ve ekonomik iktidar ister. PKK artık Barzani ve Talabani’nin elde ettiği türden bir federal yönetim biçimi peşinde koşmayı bıraktığını ifade ediyor, bu hatta bir otonom yönetim tarzı da olmayabilir; ama en azından il idareleri yasalarında bazı değişiklikler yapılarak kendisine iktidardan pay alma yolunun açık bırakılmasını talep ediyor. Bunun garantisi oluşuncaya değin de aygıt olarak varlığını sürdüreceğini ilan ediyor.

Öte yandan, PKK’nin taleplerinin bu denli asgarileşmesi ve rejimin içine dâhil edilebilecek bir paket haline gelmiş olmasına rağmen, üstelik bunun karşılığında silah bırakacağını defalarca açıklamasına karşın, devlet neden PKK’nin tasfiyesinde bu denli ısrarlı? Aslında emperyalist danışmanlar PKK’nin o denli büyütülmemesi gereken bir güç olduğunu düşünüyorlar:

PKK uzun bir süreden beri, Türkiye’nin güvenliği açısından ciddi bir tehdit olmaktan çıkmış durumdadır. Bugün, Ankara’nın müthiş kaynaklar ayırmış olmasına karşın yenmeyi başramamış olduğu yirmi yıllık bir isyanın çarpıcı bir anısı haline dönüşmüştür. Türkiye-Irak sınırının iki yanındaki kabaca 2.000-2.500 savaşçısıyla Türkiye içinde artık hiçbir alanı denetleyememekte, ama Türk birliklerini taciz edebilmekte ve can kayıplarına yol açabilmektedir.(44) 

Ahmet Türk’ün konferans verdiği Carnegie Endowment kuruluşu, bu kadar önemsizleşmiş gördüğü PKK’nin gene de silahsızlandırılıp dağıtılmasını -“demobilize” edilmesini- ve bunun Ankara, Erbil ve Washington işbirliğiyle gerçekleştirilmesini öneriyor:

Bu, KBY-Türkiye yakınlaşmasını nihai olarak sağlamlaştıracak kritik öğedir. Ancak bu konuda ilerleme Türkiye-KBY diyalogu ile sağlanabilir. Amaç PKK üzerinde mümkün olduğunca her yönden basıncın arttırılması, Kuzey Irak’ta PKK saflarından mümkün olduğunca en büyük sayıda ayrılmanın sağlanmasıdır. Üç kesimin –ABD, KBY ve Türkiye- ortak ve eşgüdümlü politik ve askeri yaklaşımı gereklidir… Talabani, PKK yönetimindeki silahlı mücadele devrinin sona erdiğini zaten açıklamıştır; Barzani ve KBY de, PKK’nin Ekim 2008’de Türk birliklerine ağır kayıplar verdiren eylemlerini şiddetle kınamıştır. PKK’nin zorla dağıtılması süreci, Iraklı Kürtlerin, Türklerin ve ABD’nin dikkatli planlamasını ve işbirliğini gerektirir.(45)

Emperyalist-Bonapartist gericiliğin PKK’nin tasfiyesinde bunca ısrar etmesinin nedeni, ne 2-3 bin –Murat Karayılan’a göre 6-7 bin- silahlı militanın devletin güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturması, ne PKK’nin taleplerinin ve aygıt olarak gövdesinin rejimin içine sığmamasıdır; bunun nedeni, seferberlikleri süren kitlelerin PKK’yi hâlâ mücadelelerini temsil eden yegane parti olarak görmeleridir. Rejim için en büyük tehlike bu kitlelerdir. Türk burjuvazisinin ve emperyalist başkentlerin vermeye, Barzani ve Talabani önderlikleri ile PKK’nin de yetinmeye hazır olduğu taleplerin gerçekleşmesi, kitle seferberliklerini yatıştırmayacağı gibi, ulusal bağımsızlık doğrultusunda gerçek devrimci demokratik yeni atılımlara neden olabilecektir. Bu atılımlar, dahası Talabani ve Barzani’yi de rahatsız edecek şekilde, toplumsal ve ekonomik sorunların, örneğin toprak sorununun, doğal zenginliklerin kullanımı sorununun gündeme gelmesine yol açabilecektir. Böylece Kürt devrimi sürekli bir nitelik kazanmaya doğru evrilebilecektir. Bu süreci durdurmaya, ne kadar “demokratik cumhuriyet” dese de Öcalan’ın da gücü yetmez.

Dolayısıyla emperyalizm ve Bonapartist rejim açısından –tabii KDP ve KYB açısından da- kitle seferberliklerinin durdurulması, geriletilmesi gerekiyor. Kitlelerin “kendi önderliği” olarak gördüğü PKK’nin “zorla dağıtılması”, onların moralinde ve heyecanında, ardından bilincinde gerilemelere yol açabilir, seferberlikler geri çekilebilir. Bu yüzden, rejimle kucaklaşmaya ne kadar hazır olursa olsun, PKK’nin silahsızlandırılması ve tasfiye edilmesi planlanıyor. Bu plan çoktan yürürlüğe girmiş durumda.

Mevzilerin Korunması; Sıçramanın Hazırlanması

Kürt devrimi Kuzey’de ve Güney’de büyük güçlüklerle ilerliyor. On yıllara dayanan zorlu mücadeleler Kürdistan’ın de jure olmasa bile de facto tanınmasını, tarihsel haksızlığa uğramış bir halkın kendine ait olması gereken topraklar üzerinde uluslaşma sürecine girmesini ve buralarda kendi yönetim araçlarını geliştirmeye başlamasını olanaklı kılmakla kalmıyor; bölge rejimlerinin baskıcı niteliği üzerinde gedikler açıyor, bu ülkelerde de kitlelerin demokratik atılımlarını güçlendirecek nesnel koşullar yaratıyor. Dolayısıyla, Kürt ulusunun bölge halklarına dayanak olarak sunduğu bu tarihsel kazanımların korunması bütün devrimcilerin görevi olması gerekiyor. Kürdistan Bölge Yönetiminin –hangi önderlik altında olursa olsun- elde ettiği ulusal toprak ve yönetim haklarından, Kuzeyli Kürtlerin Türkiye’deki Bonapartist rejime dayattığı en kısmi demokratik haklara kadar, bütün kazanımların korunması ve kalıcılaştırılması, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı ve ulusal birlikleri için ileri doğru yapacakları sıçramanın bir önkoşuludur.

Ama bu son derece karmaşık ve iç içe geçmiş görevlerle örülü bir süreç. Her şeyden önce emperyalizm ve bölge rejimleri Kürt halkın mücadelesini bölgedeki diğer halkların mücadelelerinden ayırmak için her türlü yönteme başvuruyor. ABD’nin Güney Kürdistan’ı bir yerel yönetim ya da belki de gelecekte bir federasyon halinde ama mutlaka birleşik bir Irak devletinin içine hapsetme politikası, sadece “stratejik müttefiki” Türkiye’nin baskısının bir sonucu değil; daha da önemlisi, bağımsız bir Kürdistan parçasının tüm diğer parçaları da kendisine doğru çekip emperyalizmin bölgedeki üsleri olan gerici ve Bonapartist rejimleri yıkıma uğratma olasılığının son derece güçlü olmasıdır. Bu yüzden Irak ve Kürdistan Bölge Yönetimi üzerinde emperyalizmin belirleyiciliği ve denetimi sürdükçe Güneyli Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olamayacağını söylüyoruz. Emperyalizm, tıpkı Filistin devrimi karşısında yaptığı gibi, Kürt devrimini de parça parça yalıtıp bulunduğu alanda söndürme gayreti içinde olacaktır.

Kuşkusuz Ankara rejimi için Kuzey Irak’ta olmasını isteyeceği en iyi yönetim biçimi Arap Bağdat’ın merkezi kesin egemenliği, yani asla var olmamış ya da var olmayacak bir Kürt yerel hükümetidir. Ama en dogmatik Kemalist paşalar için bile artık gerçekçi olmayan bu anlayış yerini demokratik gericilik politikasına bırakmakta. Barzani ve Talabani önderliklerinin KBY’yi Kürt ulusunun bağımsız, özgür ve gelecekteki ulusal birliğinin ilk embriyonu olmaktan uzaklaştırmasıyla, Türk Bonapartizmi de onunla daha “barışçıl komşuluk ilişkileri” kurar hale gelmiş, böylece Güney Kürt devrimi üzerindeki çember daha da sıkılaşmıştır. 

Ama ne ABD yönetiminin Barzani ve Talabani yönetimini kollayıp koruması, ne Türkiye yönetiminin “sıfır problem” politikası ve artan Arap ulusalcılığı karşısında Güney Kürdistan üzerinde koruyuculuk taslaması, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkını elde etmesi bir yana, -Barzani ve Talabani uzlaşmacılığı altında da olsa- KBY’nin bir varlık olarak kendisini sürdürebilmesinin bile garantisi olamaz. Kürt halkı ve onun ulusal bilinci var olduğu sürece, her embriyon emperyalizm ve bölge Bonapartist rejimleri tarafından bir “istikrarsızlık kaynağı” olarak görülecektir; tehditlerle, ittifaklarla veya işbirlikleriyle denetlenmeye çalışılan, ama buna rağmen gene de bir “istikrarsızlık kaynağı” ve belki de ilk fırsatta kürtaj edilecek bir embriyon.

Emperyalizmin ve bölgedeki gerici rejimlerin Kürt devrimini bölme ve yalıtma çabaları sadece Kürt halkının birleşmesinin engellenmesine değil, Kürt devriminin diğer halkların mücadelelerinden uzaklaştırılmasına da dayandırılıyor. Türkiye’de rejimin kışkırttığı Kürt düşmanlığı sadece coğrafi olarak farklı bölgelerde toplanmış Türk ve Kürt kitleleri değil, aynı coğrafi alanda ve aynı sınıf içinde bir arada yaşayan Türkleri ve Kürtleri de bölüyor, burjuva rejimin ayakta kalabilmesini olanaklı kılan etmenlerden bir haline dönüşüyor. Öte yandan Irak’ta sadece İyad Allavi önderliğindeki Sünni ağırlıklı Irak Ulusal Hareketi’nin değil, Nuri el Maliki’nin Şii partisi Dava’nın da Arap ulusalcılığını güçlendirmesi ve özellikle tartışmalı bölgelerde bunu Kürt karşıtı bir seferberlik haline getirmeleri, tüm Iraklı yoksulların ve emekçi halkların bölünmesine yol açmakla kalmıyor, karşılıklı bir boğazlaşmanın koşullarını da hazırlıyor. Bu bölünmeler, emperyalizmin parçalar üzerindeki denetimi ve işbirlikçi önderliklerin yardımları, Kürt devrimi ile Filistin devrimi ve Lübnan direnişi arasında da bağ kurulmasını engelliyor.

O halde, Barzani ve Talabani önderliklerini aşabilecek, Kürdistan halkının birliğini ve Kürt devriminin Ortadoğu halklarının mücadeleleriyle bütünleşmesini programlaştıracak yeni bir önderliğin gelişmesi olanaklı mı? Bizce evet, ama bu görev sadece Güneyli Kürtlerin sırtına yüklenemez. Türkiyeli Kürt ulusal hareketinin de kendisini bir bütün olarak Türkiye ve Ortadoğu devrimiyle ilişkilendirebilmesi, Kürdistan’ın birliğini bu çerçeve içinde yeniden formüle edebilmesi gerekiyor. Öcalan’ın ısrarla önce DTP’nin sonra da BDP’nin bir “Türkiye partisi” olması gerektiğini söylemesine rağmen bunun gerçekleşememesi ise, Kürt liderlerin beceriksizliğinden ya da Türk solunun aczinden çok, ulusal mücadelenin sınıf temelinden koparılmasından ve Türk solunun da sınıf mücadelesi kavrayışından uzaklaşıp sol liberal bir cephede toplaşmasından kaynaklanıyor. Böyle bir partinin hedefi eğer sadece “Türkiye’nin demokratikleşmesi” olacaksa, Kürtlere de bu arada kültürel ve demokratik haklar vaat eden bir sosyal demokrat parti kurmaktansa, Kürtçe konuşan insanlara artık bu hakların yavaş yavaş da olsa verilmesini raporlarında öneren burjuvazinin iktidardaki partisini desteklemek daha akıllıca olmaz mı?

Dolayısıyla sorun Türkiye’nin veya Irak’ın veya İran’ın “demokratikleşmesini” hedefleyen ve Kürtlerin de içinde yer aldığı “ülke” partileri kurmak değil, Ortadoğu sosyalist devriminin partisini, yani tüm ulusal birimlerin devrimci proleter partilerini içinde toplayan enternasyonali inşa edebilmektir. Çünkü, bağımsız, birleşik ve sosyalist bir Kürdistan için mücadelenin programına ve pratiğine ancak bu tip bir parti aracılığıyla ulaşılabilir. Pek çok ulusalcı Kürt akımının bağımsızlık hedefini bugün artık programlarından ihraç etmiş olmasına karşın biz neden bunda ısrar ediyoruz? Kuşkusuz hangi ulusla birlikte hangi tip yönetsel çatı altında olacaklarına ya da olmayacaklarına karar verecek olan Kürt halkının bizzat kendisidir; ama Kürtler bağımsızlık ilan etme hakkına, yani kendi kaderini özgürce belirleme hakkına sahip olmadığı sürece, özellikle Kürt ulusu üzerinde egemen durumunda olan ulusların proleterlerinin ve emekçi kitlelerinin kendi burjuvazilerinden kopmaları, olanaksız olmasa da son derece güç olacaktır. PKK “demokratik cumhuriyet” şiarıyla bağımsızlık programını terk ederken, sadece Türkiye’de sosyalizm mücadelesinin önüne yeni engeller dikmiş olmakla kalmıyor, kendisi istemese bile, burjuva şovenizminin Türkiye proletaryasını bölebilmesine, hatta emekçiler arasında etnik temelli boğazlaşmalar kışkırtabilmesine yardım etmiş oluyor. Bu anlamda, “demokratik cumhuriyet” fikrine dayalı “ülke partisi” anlayışı nesnel olarak gerici bir nitelik kazanmaktadır. Kürt proletaryası, Kürt ulusunun bağımsızlık dahil kendi kaderini tayin hakkını tavizsiz biçimde savunan kendi devrimci sosyalist partisini inşa etme yolunda ne denli güçlü adımlar atarsa, Türk emekçilerin kendi burjuvazilerinden kopmalarına o denli yardımcı olacak ve onlarla Bonapartist rejime karşı ve sosyalizm için mücadelede çok daha sağlam birliktelikler kurabilmeyi olanaklı hale getirecektir.

Parçalanmış ve bölüm bölüm egemenlik altına alınmış, sömürge durumuna itilmiş bir ulusun, ulusal bilincini ve kimliğini mücadeleler içinde geliştirdiği oranda, ulusal birliğini hayal ve talep etmesi devrimci proletarya açısından tarihsel meşruiyete sahiptir. Öte yandan bu hayalin ve talebin gerçekleşmesi ise son derece karmaşık süreçlere tabidir. ABD emperyalizminin, Molla Mustafa Barzani’nin 1973’te yaptığı “biz Kürtler sizin 51. eyaletiniz olarak Birleşik Devletler’e katılalım” çağırısını şimdi yanıtlamaya kalkıp Türkiye, İran, Suriye’ye vs. askeri operasyonlar düzenleyerek birleşik bir Kürdistan yaratma planı yürürlüğe koyması; ya da Kürdistan Bölge Yönetimi’nin Irak’tan ayrılıp önce Türkiye’ye katılması ve sonra da Türkiye’nin Kürdistan’a bağımsızlık tanıması gibisinden, konjonktür dışı varsayımsal olasılıkları bir kenara bırakacak olursak; Kürt ulusunun asgari birliği ancak en az iki parçanın bağımsızlığını elde edebilmiş olmasını gerektiriyor. Bunun sadece Türkiye, İran ve Suriye için değil, Irak’taki Kürtler için bile geçerli olmadığı ortada. İkincisi, bu birliğin de gönüllü olması, yani birleşmek isteyen ulus parçalarının onayının bulunması gerekiyor. Tarihte, bağımsızlık ve başka devlete katılma hakkına sahip olmakla birlikte, ayrılıp kendi ulusal devletine katılmak yerine içinde bulunduğu bir başka devletin çatısı altında yaşamayı tercih eden ulusal azınlık örneklerine rastlanmamış değildir. Ama ne hal olursa olsun, Kürt ulusunun birliği de ancak kendi kaderini tayin hakkına sahip olabilmesinden geçiyor.

Bütün bunları dikkate aldığımızda ve Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olabilmelerinin koşulunun onları egemenlik altında tutan bölgedeki gerici rejimlerin devrimci demokratik dönüşümlere uğratılabilmesiyle yakından ilişkili olduğunu hesaba kattığımızda, Kürt devriminin ilerletilebilmesinin yegane gerçekçi yolunun devrimin sürekli kılınarak proletaryanın önderliğinde Ortadoğu Sosyalist Devletler Federasyonu’na doğru geliştirilmesinden geçtiğini görmemek mümkün değil. İşte bu nedenle devrimci Marksistler olarak Enternasyonal’in Ortadoğu’da inşasını zorunlu bir görev olarak önümüze koyuyoruz. 

Dipnotlar:

1.) The New York Times, 8 Mart 1992.

2.) David Binder, “Yugoslavia seen Breaking Up Soon”, The New York Times, 28 Kasım 1990.

3.) Rebuilding America’s Defenses, Project for the New American Century, Eylül 2000, bak.: http://www.newamericancentury.org/RebuildingAmericasDefenses.pdf.

4.) Ibid., s.51.

5.) Z. Brzezinski, The Grand Chessboard: American Primacy and its Geostrategic Imperatives, Basic Books, 1997, New York; Türkçesi: Büyük Satranç Tahtası, Sabah Kitapları, 1998, İstanbul. Alıntılar kitabın İngilizce özgün baskısından.

6.) Ibid., s. 30-31.

7.) Ibid., s.iv.

8.) Ibid., s.31.

9.) Ibid., s.40.

10.) Ibid., s.124.

11.) Jim Garamone, Joint Vision 2020 Emphasizes Full-spectrum Dominance, American Forces Press Service, 2 Haziran 2000.

12.) Ellen Wood, Empire of Capital, Verso, 2003, Londra, s.160.

13.) George Monbiot, “America’s Pipe Dream”, The Guardian, 23 Ekim 2001.

14.) Frank Viviano, “Energy Future Rides on US War”, San Francisco Chronicle,26 Eylül 2001.

15.) Ibid.

16.) Dana Milbank ve Justin Blum, “Document Says Oil Chiefs Met With Cheney Task Force”, Washington Post, 16 Kasım 2005.

17.) Kürt politikacaılara yönelik tutuklama kampanyaları, Azadiye Velat gazetesinin eski yazı işleri müdürünün Kürdistan sözcüğünü kullanması nedeniyle 116 yıl hapis cezasına çarptırılması bunun çarpıcı örnekleri.

18.) Bak. dönemin HADEP’li Diyarbakır belediye başkanı Feridun Çelik ile görüşme, Radikal, 17 Ocak 2000.

19.) Bak.: http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=89965.

20.) Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul, 2001.

21.) Bak.: Yusuf Barman, “Rejim ve Kürtler”, Mesafe, 2010 Güz sayısı.

22.) Türkiye İstatistik Kurumu, bak.: http://www.tuik.gov.tr.

23.) Ibid.

24.) Kubat Talabani, “Carnegie Endowment söyleşisi”, 9 Şubat 2009, bak.: http://www.carnegieendowment.org/files/20090209_transcript_kurdistan2.pdf; Hürriyet, 13 Eylül 2009, KBY başbakanlık baş danışmanı Halit Salih ile görüşme.

25.) BBC News, 16 Şubat 2010, bak.: http://www.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/8518109.stm.

26.) Mesud Barzani, “A Kurdish Vision of Iraq”, Gulf News (Dubai), 30 Ekim 2005.

27.) Bu “başarı”yı açıklamak ancak onu KDP ve KYB aparatlarının niteliğinin yanı sıra bunların Stalinizmle ilişkileri, dünya ve Ortadoğu sınıf mücadelelerinin tarihi ve proletaryanın önderlik krizi bağlamında incelemekle olanaklıdır, ki bu bağımsız bir yazının konusudur.

28.) International Crisis Group Ortadoğu Raporu, n.88, “Irak ve Kürtler: Tetik Hattında Huzursuzluk”, 8 Temmuz 2009, s.25.

29.) Ibid., s.25.

30.) Ibid., s.26.

31.) Bu satırların yazıldığı sırada bu politika sınır bölgelerinde tehlikeli bir biçimde geliştirilmekteydi.

32.) KYB yönetiminin petrol kaynaklarına ilişkin politikasıyla ilgili ilginç bir makale için, bak.: Goran Akreyî, Güney Kürdistan’da Dönen Gizli Petrol Rantı ve Siyasi Bağları, 17 Kasım 2009, http://www.lekolin.org/news_detail.php?id=10.

33.) Michael Rubin, “Debating Iraqi Kurdistan”, bak.: http://ekurd.net/mismas/articles/misc2010/5/state3867.htm; “Is Iraqi Kurdistan a Good Ally?”, bak.: http://www.aei.org/outlook/27327; Kyle Madigan, “Corruption Restricts Development In Iraqi Kurdistan”, bak.: http://www.rferl.org/content/article/1058690.html.

34.) Ibid.

35.) Carnegie Endowment for International Peace, Preventing Conflict Over Kurdistan, 7 Şubat 2009, s.28, bak.: http://www.carnegieendowment.org/files/ preventing_conflict_kurdistan.pdf.

36.) Ibid., s.28.

37.) Ibid., s.39-40.

38.) Abdullah Öcalan, “Görüşme Notları”, Gündem On-line, 7 Mayıs 2010, bak.: http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=90891.

39.) Gündem On-line, 5 Mayıs 2010, bak.: http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=90803.

40.) Abdullah Öcalan, “Görüşme Notları”, Gündem On-line, 7 Mayıs 2010.

41.) Duran Kalkan, “Hedefimiz Değişiyor”, Gündem On-line, 19 Nisan 2010, bak.: http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=89965.

42.) Aktaran hasan Cemal, “Karayılan: PKK Artık Eski PKK değil”, Milliyet, 5 Mayıs 2009, bak.: http://www.milliyet.com.tr/siyaset/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1091210&KategoryID=4&Date=05.05.2009.

43.) Ibid.

44.) Carnegie Endowment for International Peace, agy., s.21.

45.) Ibid., s.36.