Ukrayna: İki ateş arasında bir devrimci süreç…

image_pdf

28 Ocak 2014 akşamı… Ukrayna parlamentosu (Rada) acil bir oturum halinde… 

Az sonra, gerginlik yüklü bu oturumda bundan böyle tüm sokaklara çıkanları dağıtmaya ve muhalif tüm örgütlenmeleri ezmeye yönelik bir dizi baskı yasası onaylanacak. 

Bu yeni yasal paketi öneren, devlet başkanı Viktor Yanukoviç’ten başkası değil. Yasanın kabul edilmesi için çok uğraştı ve kendi partisi olan sağcı Bölgeler Partisi ile Komünist Partinin parlementer kanadının desteğini de arkasına aldı. 

Gösteri hakkını ve muhalefeti sınırlandırmaya yönelik bu yasadan yanlızca iki hafta sonra, yüz binlerce kişi – 23 derece soğukta Kiev’in ana meydanı Maidan’ı(1) on binlerce çadır kurarak işgal edecek, bir türlü bastırılamayan seferberlik karşısında, önce başbakan Mykola Azarov istifa edecek sonra tüm kabinesiyle birlikte Yanukoviç devrilecekti…

Hiç kuşkusuz Ukrayna açısından yapılabilecek ilk tanımlama, ülkenin ilk aşaması Şubat 2013 tarihinde Yanukoviç’in düşüşüyle tamamlanan bir devrimci sürecin içinden geçmekte olduğu. Bu süreç henüz emekçi yığınların başat aktör olmasına yol açacak bir önderliğe kavuşmuş değil. Dahası yığınların kazandığı mevzileri onlardan geri almaya yeminli iki karşıdevrimci gücün – emperyalizm ve Ukraynalı işbirlikçi oligarklar ile Rus yayılmacılığı- darbeleri arasında ezilip büzülen bir süreç bu. 

Öte yandan, Ukrayna’daki gelişmeler, yaygın bir politik karmaşaya da yol açmış durumda. Dünya solunda ağırlıklı olarak Stalinistlerin ve Castro ve Chavez yanlılarının başını çektiği azımsanmayacak bir kesim açısından, boğazına kadar yolsuzluğa batmış, ülkedeki kapitalist restorasyoncu oligarşinin ve emperyalizmin ajanı durumundaki Yanukoviç, “sağcı bir darbeyle” devrilmiş durumda…. Ve bu durum onlar açısından yeterince kötü.

Ukrayna’daki kitle seferberliklerine ve ardından yaşanan kanlı çatışmalara verilen tepkilerin gösterdiği üzere, bu kesimler için, gerçekte tarihsel Rus baskısıyla özdeşleşmiş yoz bir yönetimin, geniş çaplı ve uzun soluklu bir kitle hareketiyle yenilgiye uğratılmış olması ihmal edilebilir bir gerçeklik. Daha da önemlisi bu yaşananlar onlar açısından kitlelerin eseri olamayacak kadar “dış güçlerin” mahsülüne benziyor.

Özellikle de yaşanan çatışmaların taraflarının yaygınlaştırdığı muazzam ölçüdeki bilgi kirliliği göz önüne alındığında, olup bitenlerle ilgili doğru ve Devrimci Marksist bir yaklaşımın hayati önemi bir kez daha kendini gösteriyor. Zira yaşananların etrafında hayli kalın bir sis perdesi var ve bu sis perdesi beraberinde pek çok tevatürü(2) getiriyor. 

Rus şovenizmi ve emperyalizm arasında bir ülke…

Eski bir soyvet cumhuriyeti olan Ukrayna hem Avrupa’nın en büyük ülkelerinden biri hem de bu yaşlı kıtanın tahıl ambarı. Bu çerçeveye bir de özellikle ülkenin doğusunda yoğunlaşmış durumdaki hayli gelişkin endüstri havzasının varlığını da eklemeliyiz.  

45 milyonluk nüfusuyla ülke her daim Rusya’nın ulusal baskısına maruz kaldı. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Ukrayna, Avusturya-Macaristan ve Rus imparatorlukları arasında egemenlik alanlarına bölünmüş durumdaydı. Buna karşın bölgenin büyük bir bölümünü kontrol etmekte olan, Çarlık otokrasisisiydi. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra, ülke bağımsızlığını kazandı ve 1922 yılının Aralık ayında SSCB’nin kurucu devletlerinden biri oldu.

1917 devrimini takip eden 7 yıl boyunca ülke, Sovyet rejimiyle ulusal sorunun çözümüne dair ciddi ilerlemeler kaydetti. “Ukranizasyon” süreci olarak adlandırılan bu dönem boyunca Ukraynalıların sanat, kültür ve yerel dil olarak Ukrayna dilini kullanmasına ve ulusal haklarına saygı duymak Bolşeviklerin temel politikası oldu. Bu zaman diliminde Ukraynalılar sağlık, barınma ve kadın haklarında ileri kazanımlar elde ettiler. Yeri gelmişken, bu dönemdeki politik ve kültürel kazanımların, dönemin Polonyası açısından bir referans teşkil ettiğini vurgulayalım. 

Ne var ki tüm bu ilerlemeler, Stalinist karşıdevrim süreciyle birlikte ağır bir çöküş sürecine girdi. Bu dönemde izlenen sistematik “Ruslaştırma” politikası her tür “ayrılıkçı eğilimi” şiddet yoluyla ezmek üzerine kurulmuştu. Hatırlayalım ki, en az 5 milyon köylünün ölümüyle sonuçlanan tarımda zorunlu kolektifleştirme ve toplama kampları, Kırım halkı örneğinde olduğu üzere zorunlu göç politikaları, hep bu topraklar üzerinde hayat buldu. 

1939 yılında imzalanan Hitler–Stalin paktı Kızıl Ordu’ya Batı Ukrayna’yı işgal olanağı sağlarken, bu paktı tanımayan Nazi orduları tüm Ukrayna topraklarını işgal ederek muazzam bir kitle kıyımına yol açtılar. 

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Ukrayna’nın büyük kısmı ülkede bürokratik bir işçi devleti inşa edecek SSCB kontrolü altında yeniden birleşmiş ve fakat temelde Rus bürokrasisine boyun eğmiş durumdaydı.

Rus bürokrasisinin kontrolü, ülkede yerel deneyim ve güçlere dayalı bir sosyalizmi olanaksız kılmakla kalmayacak, Ukrayna’nın “Ruslaştırılması” politikası da bu bürokratik yozlaşma sürecine eşlik edecekti. Öyleki 1987 yılında resmi dilin Rusça olduğu Ukrayna’daki  tüm okulların yanlızca % 16’sı Ukrayna dilinde eğitim verebiliyordu.(3) 

Ukrayna gerçekliğini okumak

Ukrayna’da kapitalizmin restorasyonuyla, eski bürokratlar birer dolar milyarderine dönüşücek, ekonominin tüm sektörlerindeki vahşi özelleştirmelerden sonuna dek faydalanacaklardı. Bu açgözlü ve yozlaşmış oligarşi, varoluş gerekçelerini demir yumruklu bir rejimle sağlamlaştırdı. 

Geride kalan 20 yıl, Ukrayna’da sanayinin imhasını ve aşırı düzeyde dış borçla beslenen ekonominin yol açtığı korkunç bir yarı sömürgeleşme sürecini beraberinde getirdi. Öte yandan emperyalist devletlerden alınan dış borçlar ve Rusya tarafından dayatılan doğalgaz fiyatına bağımlılık hali ülke ekonomisini felç etti.

Oligarglar bir yandan endüstri ve finansal pazarın önemli bir kısmını ellerinde tutup, diğer yandan ise belirli bir kesimiyle Rusya ile ilişkiler kurmaya odaklanırken diğer kesimleri AB ile –esas olarak da Almanya ile- bağlar kurmaya yöneldiler.    

Ukrayna’da burjuvazinin hangi kesimi iktidardaysa Rusya’nın ülke politikasında ve ekonomisindeki ağırlığının değişiyor oluşunun nedeni buydu. Batı’dan özellikle AB ve ABD’den alınan kredilerin büyük bir kısmı ülkenin bağımlı olduğu doğalgaz borcunu ödemekte kullanılıyordu. Bu sürecin beraberinde bir vurgun ekonomisi doğurmaması beklenemezdi.  

Nitekim Ukrayna oligarşisinin tüm fraksiyonları bu vurgun ekonomisinden önemli varlıklar elde ettiler. Sonuç olarak Ukrayna, emperyalist ABD ve AB emperyalizmleri ile Putin Rusyası’nın ekonomik ve politik arka bahçesine çevirmeye çalıştığı ve tüm ulusal zenginliklerine göz konulan bir yarı sömürgeye dönüştü.

Halen içinden geçtiğimiz patlamalı süreçten hemen önce yoksulluk, hükümetin resmi rakamlarına göre toplumun %25’ini vurmaktaydı. Açlık sınırında yaşayanlar %16 iken bu oran kırsal bölgelerde daha da trajik düzeylere ulaşıyordu. Kamu çalışanları maaşlarını alamama tehlikesi yaşarken ülke Rusya’dan alınan gazın fiyatını karşılayamıyordu.  

Dünya ekonomik krizinin doğrudan bir sonucu olarak, Rusya’nın Ukrayna’ya satılan gazın fiyatını artırması, Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkinin de gerilmesine neden oldu. Rusya’nın AB’ye sattığı fiyattan daha fazla fiyatla Ukrayna’ya gaz satması, Ukrayna burjuvazisinin ve devletin finansal yapısında tahribat oluşturdu.

Bu durumu gidermek için hükümet umutsuzca eurobond kredisi ve IMF’den borç aldı ve böylece Ukrayna’nın dış borçları son beş yılda 5 kat arttı. 2014 sonu için Ukrayna’nın dış borçları 73 milyar dolar olarak açıklanıyordu.(4)  

Bu borç durumu oligarşik burjuvaziyi ve tüm Ukrayna politikasını artan bir şekilde emperyalizmin kollarına itti. Bu kısır döngü ile Ukrayna’nın -emperyalist fonlardan aldığı borçlarla- Rusya gaz tekeli Gazprom’a olan borçlarını ödemesi sürdürülebilir değildi.

Hem Rusya hem de emperyalist kredi kuruluşlarından toplanan paralarla beslenen ekonomi, devletin iflasına yol açtı.  Böylelikle Ukrayna burjuvazisi, finansal yardım adına ülkeyi AB tahakkümüne açmaya yöneldi, Kiev’deki seferberlikler başlamadan hemen önce Standard & Poors, Ukrayna’nın iflastan kurtulma şansını yüzde 50 olarak görülüyordu.

İşte bu şartlar altında Avrupa’dan para akmasını uman Yanukoviç, AB ile yapılan serbest gümrük anlaşması lehinde kitlesel propagandaya girişti. Ama AB tarafından önerilen anlaşma ne hükümetin borçlarının ödenmesine yönelik olarak ne de Ukrayna ile tam entegre bir blok oluşturulması için Ukrayna’ya bir garanti vermiyordu. 

Tam bu aşamada, Karadeniz’deki kritik askeri varlığı ve Kırım Sivastopol’daki askeri üsleri ile birlikte düşünüldüğünde Ukrayna üzerinde sahip olduğu etkiyi yitirmekten korkan Rusya, Ukrayna hükümetine gittikçe artan bir baskıya başladı. 

Rusya, Ukrayna’yı kendi etki alanında tutmak için Ukrayna’ya satılan gazın fiyatının yüzde 30 oranında düşürülmesini ve 15 milyar dolarlık kredi önerecekti. Benzer bir durum için Putin, Rusya, Kazakistan ve Beyaz Rusya’nın oluşturduğu gümrük birliği ile Ukrayna’nın işbirliği için harcadığı çabayı ikiye katladı.

Anlaşmanın reddine yönelik propagandalar ve Putin’in aşırı basıncıyla Yanukoviç 21 Kasım 2013’te anlaşmayı imzalamayı reddetti. Bu gelişme halen süren krizin ilk ateşleyicisi olacaktı.

Devrimci bir süreç… Aşamalar, sıçramalar

Aslında Ukrayna halklarını ayaklanmanın eşiğine getiren süreç, IMF’nin önerdiği ve Yanukoviç hükümetinin üstlendiği ekonomik “reform” girişimleriyle kaçınılmaz hale gelmişti. Rusya’dan Ukrayna aracılığıyla Avrupa’ya geçen doğalgaz sisteminin de özelleştirilmesini içeren geniş bir özelleştirme dalgası sonucunda ülkenin ölümcül düzeyde bağlı olduğu Rus doğalgazının fiyatı %50 düzeyinde, elektrik ücretleri %40 düzeyinde artarken, anlaşma gereği, kamu çalışanları arasında %20’lik bir işten çıkartma öngörülmekteydi. Bütün bu gelişmelere ülkede yaşanan %50’lik bir devalüasyonun yıkıcı etkilerini eklemek gerek. 

Ukrayna’daki patlamalı süreç bir hayli kanlı bir iç savaş görünümü almışsa da, görüntü bizleri yanıltmamalı. Zira bu devrimci sürecin içsel mekanizmaları hâlâ işlemeye devam ediyor. Devrimci Marksistlerin bu sürecin arka planını, ülkeyi açlığa ve çöküşe sürükleyen kapitalist restorasyonun oluşturduğunu, “Turuncu Devrim” ve ardından yaşanan “Meydan Hareketinin” bu sürecin bir sonucu olduğunu bıkmadan usanmadan tekrar etmeleri gerekiyor. 

Arap devrimci süreçlerinin ardından tüm dünyada yaygınlaşan seferberliklerin gösterdiği bir gerçek var ki, devrimci bir önderlik yoksunluğu, -bu büyük krizin üstesinden henüz gelinememiş olması- nedeniyle yığınlar kısmi/geçici zaferler elde etseler de bir süre sonra kazanılan mevziler, karşıdevrimci önderlik ve önerilerce buharlaştırılıveriyor. Gerici bir hükümeti alaşağı eden bu büyük seferberlik dalgası tam da böylesi bir krizle yüzleşiyor.

Ukrayna solu da bugüne kadar hareketi öne çekebilecek bir önderlik açığa çıkarmış değil. Komünist Partisi’nin Rusya yanlısı tutumu ise ülkenin batısındaki işçilerin sola sıcak bakmamalarında önemli bir etken.  

Stalinist akımlar ya da onların Castro-Chavez yanlısı türevleri, Avrupa Birliği’nin yarattığı hayallerin ya da Maidan hareketinde ve sonrasında aşırı sağcı ve neonazi yapılanmaların etkinliğini mutlaklaştırarak, AB ve CIA tarafından tezgahlanıp finanse edilmiş bir faşist darbeyle karşı karşıya olduğumuza bizi ikna uğraşındalar. 

Dolayısıyla, onlar açısından Putin’in Kırım’ı Rusya adına “ilhakı” ya da Ukrayna’nın güney doğusundaki Rusya yanlısı bölgelerde kurulan “halk cumhuriyetleri” doğal olarak, Kiev’de gerçekleşen sözüm ona Nazi/faşist darbeye karşı verilmiş “antiemperyalist, adil ve ilerici” bir yanıta dönüşüveriyorlar…

Aslına bakılırsa bu tutum, Libya ve Suriye’de yaşanan gelişmelerde gördüğümüz senaryonun bir tıpkı basımı. 

Ne vakit bu ülkelerde olduğu gibi, kitleler ayaklanarak Stalinist ya da Castro–Chavez yanlısı parti ya da hükümetlerin desteklediği bir burjuva hükümeti ya da diktatörü devirmeye kalksa –Kaddafi ya da Esad gibi- bu kitle hareketleri “dünya emperyalist komplosunun” birer piyonuna dönüşüveriyor. Stalinist ya da Stalinist eskisi akımlar süratle baskı ve açlıktan takatleri kalmamış yığınların karşısında ve bu yılların eskitemediği diktatörlerin saflarında yer alıveriyorlar. 

Gelişmelerin bir sistem karşıtı seferberlikler sürecinden bir tür kanlı iç savaş görünümüne evrilmesinde, dünya solunun görmezden gelme tutumunun katkısını atlamamak gerek. Özünde Rusya’nın ulusal baskısına meşruluk kazandıran bu tutum, bir yandan halk hareketinin ağır şekilde bölünmesine diğer yandan da inisiyatifi emperyalizmin ve aşırı sağın üstlenmesine yol açtı.

Öte yandan, Ukrayna’da yaşanan devrimci gelişmelerin yabana atılmaması gereken bir diğer motor gücü ise ulusal sorunla ilişkili. Unutmamak gerekiyor ki, Ukrayna yalnızca 1991 yılından beri “bağımsız” bir ülke. Bu tarihe dek, önce Çarlık rejiminin ve ardından da büyük Rus şovenizminin gölgesi olan Stalinizm’in ağır baskısı altındaydı. İkinci Dünya Savaşı boyunca Nazizm’in işgali altında kalan ülke, biçimsel bağımsızlığına kavuştuğunda bile Rusya ve Avrupa emperyalizmince ağır biçimde baskıya maruz kaldı. 

Rusya’nın Ukrayna’yı kendi toprağı, arka bahçesi, her istediğini yaptırabileceği bir hizmetçisi olarak görmesi, Ukrayna’yı her fırsatta köşeye sıkıştıran ekonomik ve siyasi girişimlerle horlayıp küçümsemesi Büyük Rus şovenizminin ifadesi ve Rusya’nın yayılmacı politikalarının açık bir göstergesi.

Ukrayna’daki ulusal sorunun en öne çıkan alanlarından biri olan Kırım, son iki yüz yıl içinde, Rusya açısından hayati önem taşıyan bir toprak parçası, bir askeri üs konumunu kazandı. Bu nedenle bölgenin yerlisi olan Kırım Tatarları etnik temizliğe uğratılarak ve sürülerek yerlerine büyük ölçüde Ruslar yerleştirildi. Rusya’nın Çarlık günlerinden bu yana Kırım’a  yönelik bu söz konusu  “Ruslaştırma” harekatının temel hedefi, Sivastopol’daki stratejik deniz üssü aracılığıyla, Rusya’nın bölgedeki çıkarlarını topyekün garanti altına almaktı.

Ukrayna’da Maidan seferberliklerinin en sıcak günlerinde Rusya’nın gündeme getirdiği “Kırım’ın Bağımsızlık Referandumu” bu nedenle dünya Marksistleri arasında bir başka ayrışma konusu oldu. Aslında bu topraklara bir askeri işgal sürecinin sonucu olarak ve zaman içinde taşınarak getirilmiş Rus kökenlilerin, bölgenin Rusya’ya ilhakıyla sonuçlanan süreçte, devrimci Marksist konseptlerle örtüşen bir “kendi kaderini tayin hakkı” bulunmuyordu. Ukrayna krizinin ardından Kırım bölgesi, kaşla göz arasında “Büyük Rus Şovenizmi” tarafından yutuluverdi.

Ukrayna’da yaşanan gelişmelerin başından itibaren, “Meydan Hareketinden” ve seferberlik halindeki kitlelerden uzak duran Castro ve Chavez yanlılarınca ileri sürülen temel argüman, söz konusu kitle hareketi içine sızmış Neonazi grupların varlığıydı. Gelin görün ki, Maidan direnişinin ardından gerçekleştirilen ilk seçimlerde, elde ettikleri oy oranları bu Neonazi grupların özgül ağırlığını da ortaya koydu. Bu Neonazi gruplardan en namlısı olan “Svoboda” – Özgürlük – 2012 yılında sahip olduğu yüzde 10.5’luk oy oranından sonra Maidan seferberlikleri sonrası yapılan ilk seçimde yüzde 1.17 gibi trajik sayılabilecek bir düzeye gerilemişti. Aynı seçimde bir diğer Neonazi grup “Praviy Sektor” – Sağ Kesim – ise yalnızca 0.67 oy kazanabildi. 

Ukrayna içinde adından söz ettirmeye başlayan faşist hareketin son derece donanımlı ve hazırlıklı bir kaç yüz üyesi, örgütsüz yığınların arasına sızmıştı. Mücadelenin kritik evrelerinde özel üniformaları ve donanımlarıyla gözden kaçması zaten imkansız olan bu kesimler, AB yanlısı kanallardan önce Putin yanlısı Rus kanallarınca “faşizm tarafından yönlendirilen kitleler” manipulasyonuyla servis edildiler. 

Ukrayna’daki mücadelenin gözden kaçmış pek çok cephesi oldu. Bu cephelerde elde edilebilecek en ufak bir başarı, ülkede yaşanan sürecin gidişini değiştirebilir, ülkeyi iki ayrı karşıdevrimci gücün tepiştiği bir oyun sahası olmaktan çıkartarak tüm emekçi yığınları ulusal ölçekte devrimci bir program önderliği altında birleştirme imkanı vücut bulabilirdi. 

Örneğin, ülkenin güney doğusunda yeralan Kryvyi Rih (Dnipropetrovsk) madencileri ilk aşamadan itibaren baskıcı Yanukoviç iktidarına ve neoliberal yıkıma karşı aktif bir biçimde Maidan hareketini destekledi. Dahası mücadelenin “bir İşçi Maidanı’na” dönüştürülmesini talep ettiler. Bir yandan Kiev’in kesinti ve sefalet planlarına diğer yandan, ülkede gelişmeye başlayan ayrılıkçı dinamiğe karşı seferberlikler geliştirdiler ve halen Rus ve Ukraynalı oligarklara karşı Doğu ve Batı Ukraynalı emekçilerin birliğini savunmaya ve mücadelede bir işçi cephesi açma gayretlerine devam ediyorlar. 

Benzer dinamikler ünlü oligark Ahmetov’un maden işletmelerinde çalışan binlerce madencinin sokaklara çıktığı Krasnodon (Lugansk) ve Mariupol’de de (Donetsk) yaşandı. “Birleşik ve işçi bir Ukrayna” sloganlarıyla yürüyen bu işçiler, Rusya yanlısı silahlı güçlerin işgal ettiği belediye binalarını ve kamu binalarını kuşatıp, bu güçlerin ülkeyi terk etmesini istemişti. Bu örneklerin de gösterdiği üzere, işçilerin Ukrayna’daki gelişmelerde bağımsız ve belirleyici bir rol üstlenmesi mümkün olduysa da, bu imkan bugüne dek gelişmelerin kaderini değiştirecek boyuta sıçrayamadı.   

İşçi yığınların tarihsel bir mücadele birikimi barındırdığı ülkenin başlıca sanayi bölgesi Donetsk’te ilan edilen ”Donetsk Halk Cumhuriyeti” ve liderlerinin dayatmakta olduğu ayrılıkçı referendum, Ukrayna’nın parçalanmasını ve Novorusya (Yeni Rusya) adıyla yeni bir ülkenin geçici olarak yaratılmasını öngörmekteydi. Temelleri 2005 yılında atılan bu hareketin liderleri, işçi sınıfının bağımsız ve belirleyici bir aktör olarak sahne almasını örgütlemek yerine, sonu Kırım’ın Rusya tarafından ilhakıyla biten sürecin bir benzerini Novorusya için hedefliyorlar.(5) 

Şimdiye kadar, Stalinist ve Castro-Chavez yanlıları, Maidan hareketi içine yerleşen faşist güçlere odaklanmayı tercih ettiler. Gelin şimdi de  “Novorusya’nın” üstlendiği “ilerici ve antiemperyalist karaktere” yoğunlaşalım…

2005 yılından bu yana söz konusu bölgenin, tüm doğal zenginlikleriyle birlikte Rusya’ya katılması için çabalayan Aleksandr Tsurkan bu yeni halk cumhuriyetinin başlıca liderlerinden. Ama manzarada küçük bir tuhaflık var. Zira Tsurkan daha 2 yıl önce Yanukoviç’in seçim komitesinde yer almaktaydı. Diğer önderler Andrey Purgin ve Oleg Frolov’a gelince, her ikisi de Putin yanlısı aşırı sağcı “Avrasya Gençlik Birliği’nin (Evraziyskiy Soyuz Molodezhi) üyesiydi. Bu hareketin tarihsel liderinin ünlü Rus Neonazisi Aleksandr Dugin olduğunu anımsatmak isteriz. 

Sovyetler Birliği bayraklarıyla çarlık yanlısı sembollerin birbirine karıştığı “Donetsk Halk Cumhuriyeti’nin” bir başka ünlü “devrimci lideri” Rus neonazileri arasındaki kod adıyla –Varyag- yani Aleksandr Matyushin. 

Maidan seferberlikleri başladığında Donetsk bölgesindeki Rus yanlısı aşırı sağcı unsurlar, birlikte hareket etmeye karar verdiler. Neonazi Slav Birliği (Slavyanskoe Edinstvo), Rus yanlısı aşırı sağcı “Bely Taganrog”, Shakhtar Donetsk’in Rus ırkçısı taraftar topluluğu bir “mücadele komitesi” kurmak ve Rus kazanımlarını tehdit eden gelişmeler karşısında Rus güçleriyle birlikte kenti savunmak konusunda anlaştılar. İşte efsanevi “ilerici halk cumhuriyetinin” temelleri böyle atılmış oldu.(6)

Ukrayna’daki ayaklanmanın iki blok arasına sıkışmışlığını henüz aşamaması ve faşistlerin giderek güç kazanması, kitle hareketlerinin kaderinin salt kendiliğinden ayaklanmalara bağlanamayacağını gösteriyor; öte yandan bu kitle hareketlerinin liderliğini mutlaka şu an adı geçen egemen bloklardan birinin ele geçireceğini iddia etmek de kitle hareketlerine güvenmeyen mekanik ve sekter bir bakış açısına sıkışmak anlamı taşıyor. Oysa görünenin tam aksine, gerek Arap devrimleri gerekse Ukrayna’daki ayaklanma, emperyalist devletlerin bölgedeki konumlarını sürekli olarak yerinden ediyor ve yeni şekillenmelere yol açıyor.

Şurası çok açık ki, Ukrayna’da Maidan hareketiyle birlikte devrim ve karşıdevrimin açıkça birbirleriyle yüzleştiği bir sürece girilmiş durumda ve ne yeni hükümet, ne emperyalizm ne de Putin bu süreci kontrol etmek ya da bir denge getirmek imkanına sahip görünüyor .   

Eylül 2015

Dipnotlar:

1.) “Maidan Nezalezhnosti (Bağımsızlık Meydanı) Kiev’in en önemli buluşma alanı olan Maidan, Kırım Hanlığının Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olduğu günlerden kalan bir sözcük olarak Ukrayna diline girmiştir. Güncel olarak da “Meydan” anlamını taşır.

2.) Tevatür; Bir haberin ağızdan ağıza yayılması, yaygın söylenti.

3.) KOWALEWSKI, Zbigniew, ‘‘Ucrania: despertar de un pueblo, recuperación de una memoria’’, Revista Correo Internacional, sayı 56, Kasım 1991.

4.) Bkz. http://www.ukraynapost.com/tr/haber/ukraynanin-dis-borcu-73-078-milyar-dolara-yukseldi. Erişim 27.01.2014.

5.) Bkz. http://www.elconfidencial.com/ultima-hora-en-vivo/2014-05-07/regiones-del-sureste-de-ucrania-quieren-estado-independiente-de-novorossia_251161/

6.) Bkz. https://crisiglobale.wordpress.com/2014/04/29/focus-ucraina-lanima-nera-della-repubblica-di-donetsk/